31.03.2010

Yanlış Hedef : Türkiye'nin İlk Şampiyonlar Ligi Finali

Avrupa'da bu sezon müthiş bir başarı gösteren ve her kesimden büyük bir alkış alan bir takım var Türkiye'de. Ezeli rakibimizin takımı da olsa ülkemizde 3. ve hatta yerine göre 4. planda olan bir sporda tüm dikkatleri bu yöne çekmeyi başardıkları için Fenerbahçe Acıbadem'e teşekkürü borç bilmeliyiz. Sezon başından beri her alanda namağlup gidiyorlar ve bu başarının ne kadar süreceği merak konusu. Çoğu yerde konuşulan ortak konu henüz bir İtalyan takımı ile oynamamış olmaları. Belki de seriye son verebilecek takımlar onlardır deniyor ama bu kadar getirip de kupa alamamaları kötü olur. Bekleyip görmemiz lazım ki konu bu değil. Bugün dörtlü final öncesi basın toplantısı yapıldı. Acıbadem Sağlık Grubu'nun yönetim kurulu başkanı Mehmet Ali Aydınlar final oynanması halinde futbol, basketbol ve voleybol dahil olmak üzere Türkiye'nin ilk şampiyonlar ligi finalini oynayacaklarını söyledi. Ancak bir şeyi unuttu, hali hazırda ülkemizde 2 tane Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşamış takım bulunuyor : Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı.

Hedefleri tabii ki şampiyonluk olmalı ama "ilk biz yaptık", "ilk finali biz oynayıp ilk kupayı biz getiriyoruz" gibi şeylerin ardına sığınılmasın zira görüldüğü üzere yanlış bir hedefin peşindeler..

Şampiyonlukları da hatırlayalım :

-İlk şampiyonluk 4 Mayıs 2008 günü kazanıldı. İlk kez Şampiyonlar Ligi oynayan Galatasaray bu kupayı namağlup olarak kazandı.

-İkinci şampiyonluk ise 3 Mayıs 2009 günü alındı. 2. katılımımızda yine şampiyon olup unvanımızı da korumuş olduk.

Diego Della Valle Bırakıyor

Cecchi Gori faciasından sonra kulübü alan Della Valle ailesinden kulübün esas sahibi konumundaki Diego Della Valle son dönemdeki olaylardan sonra yönetimdeki ve kulüpteki yetkilerini bırakacağını açıkladı. Sahip olduğu hakları ve yetkileri daha önce yönetim kurulunda başkanlık görevini yapan ancak sezon başında istifa eden kardeşi Andrea Della Valle'ye devredeceğini açıkladı.

Kulübün resmi sitesinden bir açıklama yaparak bunları dile getirdi Diego Della Valle:

"Bu satırları bundan sonra Fiorentina'nın başında olmayacağımı belirtmek için yazıyorum. Yönetime karşı yapılan saldırılar bir noktadan sonra çözümü zor hale geldi. Yönetimin kulübün durumu için nasıl çalıştığı ve neleri göze aldığı biliniyorken bana ve mor formanın asaletine karşı yapılanlar doğru ve kabul edilebilir şeyler değil. Gerçek taraftarlarımıza şunu söylemek istiyorum; bu tür oyunlara gelmeyin, kulüp yönetimi ile tribünler arasındaki ilişkiyi bozmak isteyenlere karşı gözünüz açık olsun. Kulübün bulunduğu durumundan daha yüksekleri, daha fazlasını hayat etmeniz için elimizden geleni yapıyoruz. Bu yüzden kardeşim Andrea tüm arzusuyla kulübün başında olacak ve neler yapabileceğini herkese gösterecek. Şunu bilmenizi isterim; Andrea, Fiorentina gibi böylesine büyük bir kulübün başında olmak için gereken yüreğe ve kararlılığa sahiptir. Siz gerçek taraftarlarımıza sesleniyorum: Bu çocuklara destek olmaya devam edin, onlar muhteşem ve gayet cömert insanlar. Sadece ve sadece mor formanın hakkını savunup ellerinden geleni yapmaya devam edecekler."

Biraz fazla "gaz" içerikli bir konuşma. Giderayak gazı verip yeni ekibi kurtarma telaşıyla yapılmış bir konuşmaya benziyor.. "Madem bu kadar yürekli ve inançlısın ne diye kulübü devrediyorsun?" diye sormadan edemiyor insan.
Bu arada bu yönetim değişikliğinin ardından Cesare Prandelli'nin tüm tepkileri göze alıp sezon sonunda Fiorentina'nın 1. numaralı düşmanı Juventus'a gideceği yönündeki dedikoduların gerçeklik payının arttığı söyleniyordu. Prandelli'den de açıklama geldi; Fiorentina'da kalması konusunda herhangi bir şüphe duyulmamasını, kargaşa ortamından kaçınılmasını ve kendisini Fiorentina'ya bağlayan sözleşmeye saygı duyduğunu söyledi.

Mutu'nun Cezası

Hatırlanacağı üzere Bari ve Lazio maçlarından sonraki testlerde sibutramin isimli maddeye rastlanmıştı Mutu'da. Kendisi 2 aydır sahaya çıkamadığı gibi alacağı ceza konusunda da türlü türlü yorumlar yapılıyordu. Ulusal Antidoping birliği/ajansı/kurumu Mutu için öngörülen cezayı nihayet açıkladı : 1 yıl men. Önceki postlarda da belirtmiştim, kilo alıp almama ile ilgisi var(tokluk hissi veriyor) bu bahsi geçen maddenin ancak performansa etki ettiği için yasaklı madde listesinde.

Davada talep edilen ceza ilk bakışta az, zira Mutu daha önceden "sabıkalı" diyebileceğimiz bir oyuncu. Ancak kullanım amacının doping değil de günden güne büyümeye başlayan bel-göbek bölgesine dur demek olduğu da bir gerçek. Muhtemelen 1 yıl ceza ile yırtacaktır. Ocak 2011'de başımıza bela olacak muhtemelen.. Tabii araya bir Rus, Katarlı veya Arap yönetici girip gel bizim ligde oyna demezse..

30.03.2010

Mehmet Topal'a Haksızlık Ediliyor



Eleştirilerde son hedef bu: Mehmet Topal. Sadece o da değil tabi. Şu an Galatasaray orta sahasında kim oynuyorsa eleştiriliyor. Bir iki sene öncesinin yükselen yıldızı Mehmet Topal da, daha ligin başında methiyeler düzülen Mustafa Sarp da, ve Brezilya milli takımından diye gururlandığımız Elano da.

Hatta Mehmet ve Mustafa ikilisini "Galatasaray'ın gelmiş geçmiş en kötü ikilisi" diye tanımlayanı bile gördüm. Yapmayın, etmeyin. Tamam, "orta saha" denildiğinde 2000 yılının efsane onbirinden Okan, Emre, Suat üçlüsü geliyor aklımıza ama, geçti o günler. Sonraki her jenerasyonu bu üçlü ile karşılaştırıp eleştireceksek işimiz var.

Daha önce de ekşi sözlükte yazdım, futbol takımlarının mali durumlarının bu kadar kritik olduğu şu ortamda, özellikle de Galatasaray gibi maddi bakımdan sürekli risk altında olan bir takımda, transfer harcamalarının ne derece dikkatle yapılması gerektiği konusunda hepimiz hemfikiriz sanıyorum.

Bu şartlar altında da, ülkemiz liginde dünya futbol piyasasında az çok isim yapmış, belli bir maliyete sahip futbolculardan oluşan bir kadro kurmak istiyorsanız, yani 10 milyon euro'ya Keita'yı alıp yanında Jo'yu, Dos Santos'u, Elano'yu, Baros'u, Neill'i, ne bileyim bir Kewell'i oynatmak istiyorsanız, yerli oyuncuların maliyetlerini de aynı oranda düşük tutmak zorundasınız. Galatasaray'ın mevcut kadrosunda bu açıkca görülüyor zaten. Yerli oyunculardan en yüksek maliyeti olan kim? Arda, Sabri, Uğur, Emre alt yapıdan. Mehmet Topal, Barış, Aykut ikinci lig takımlarından. Caner kiralık, Mustafa Sarp bedelsiz, Gökhan Zan aynı şekilde. İşte size isim yapmış yabancı futbolcuları alma derdindeki bir Türk takımının yerli oyuncuları. Başka alternatif yok. Mehmet Topuz'a, Sercan Yıldırım'a milyonlarca euro bayılamazsın şu tablo itibarı ile. Yoksa batarsın.

Hayır, varsa alternatifiniz, "şu oyuncuyu alalım, bunlardan daha iyidir" diyebiliyorsanız ne güzel. Hemen alalım. Ama, dediğim gibi maliyetinin Mehmet Topal'ı geçmemesi lazım. Yabancı kontenjanına takılmaması için yerli olacak tabi. Bir de, milli takım seviyesinde olsun mümkünse. Evet?
İsim bekliyorum?
Duyamadım?
Ama illa "Mehmet Topal şöyle, Mehmet Topal böyle"


Ben bu çocukla ilgili eleştirilerin genelde haksız olduğunu düşünüyorum. İddia edildiği gibi kötü bir futbolcu değil kesinlikle. Hala kendisini geliştirebileceğine ve daha iyi yerlere gelebileceğine dair umutlarım var.

Eleştirilerimizi yaparken gözden kaçırdığımız bir nokta mevcut. Galatasaray, şu anki haliyle ofansif ve defansif yetenekleri arasında inanılmaz ölçüde dengesizliğe sahip bir takım. Neill'in gelişi de pek etkilemedi bu dengesizliği. Hala kalecisiyle, stoperleriyle ve bekleriyle takıma güven vermeyen bir savunmamız var. Forvetse ligin tozunu atacak, üst düzey liglerde dahi ortalama takımları kıskandıracak bir yapıya sahip. Şimdi, bu tür bir tablo varken de Mehmet Topal gibi defansif bir oyuncunun, bu yapı gereği hocası tarafından "fazla risk almadan" oynaması yönünde yüklendiğini tahmin etmek zor değil bence.

Gerek Gerets ve Skibbe dönemlerindeki Galatasaray'da, gerekse de milli maçlarda izlediğimiz, hücumda dönen topları kovalayıp kaleyi düşünen, atak geliştirme konusunda inisiyatif kullanan genç dostumuzun, birdenbire bu meziyetlerini kaybedip "Hüseyin Çimşir" tipinde bir futbolcuya dönüşüverdiğini düşünmek, en basit anlamıyla saflıktır bana göre.
Arkasında daha sağlam bir defansın ve yanında hata tolere edebilecek orta saha oyuncularının bulunduğu bir sistemde eski günlerine döneceğine, hatta, kendisini daha da ileriye götüreceğine şüphem yok.

Neticede Mehmet Topal, Galatasaray'ın ve ülke futbolunun önemli bir değeridir. Hayır, adam asmaya çok meraklı olduğumuzu biliyorum ama, bu kez konuşmak için çok erken. Bekleyin ve görün bu çocuğu.
Ya da, ben çok safım. Bilemiyorum.

Not: Bu yazımın bir kısmı, ekşisözlük'teki bir entry'mden araktır..

Artemio Franchi'de Transfer Bitmez!

İnsanın saçı uzun olunca doğasında oluyor demek ki transfer etme isteği. Haldun Üstünel gibi atkuyruk olmayan ama kendisinden çok daha uzun ve bol olan saçlarımla blogun 4. transferini de duyuruyorum sizlere : Sözlüğün(tabii ki ekşi) en beğendiğim Galatasaraylı yazarlarından olan, Alexander Goygoyevic nicki ile tanınan Akın abime hoşgeldin diyorum.

Ufak bir not da düşeyim. Kendisi ile yaklaşık 2-2.5 sene önce sözlük sayesinde tanışmıştık, O da benim gibi Marmarisli. Sözlükte yazar olmadan önce çok beğenerek okuduğum, her entrysini takip ettiğim 4-5 yazardan biriydi. Yazar olduktan sonra da karşılıklı iletişime geçtiğimizde öğrendik ki babalarımız zaten eskiden beri arkadaşmış. Hatta babam kendisinin öğretmeniymiş aynı zamanda.. Tabii o dönemler kendisi lisedeyken ben muhtemelen ilkokul sıralarında okul denen şeyin ne olduğunu kavramaya çalışıyordum. Marmaris'te kokoreç yemeye giderken aradığım ilk kişidir kendisi. Son gidişimde görüşemedik ancak bu demek değildir ki vizelerden sonraki ilk gidişimde kokoreçin dibine vurmayalım..

Artemio Franchi'ye hoşgeldin Alexander Goygoyevic!

29.03.2010

Keşke Çıkıp Gelseniz!

Dün derbinin sonucundan ziyade tribünlerdeki rezalet konuşuluyor genel olarak. Sahadaki oyun bir şekilde düzelir, yeni oyuncu alırsın, bir şeyler yaparsın bir şekilde halledersin de tribün nasıl değişecek onu merak ediyorum. Transfer yapsan yapılmaz, göndereyim desen gönderilmez...

Şu fotoğrafa bakıp iç geçirmeyen Galatasaraylı var mı? Kapalı'daki o gri kapşonlu adamları özlüyorum ben. Yürüyedur! geri gelse, yeniden tam ortada gri kapşonları kafaya takıp sağda solda tribünü bitirenlere dur dese.. -se, -sa işte devamı yok..

İnanıyorum ama yine de.. Bir gün bakacağız "biz geldik!" diyecekler, pankartın arkasına geçip gri sweatleri giyip kapşonları takıp yine bu tribünleri ayağa kaldıracaklar.

Teselli : Fiorentina 4-1 Udinese

Kötü biten derbi gününü iyi başlatan maç olmuştu bu maç. Gerçekten de Fiorentina ligde uzun zaman sonra özlenen performanslardan birini gösterdi. Bu maç için şunu söylemek lazım; bir oyuncu vardır, hiç iyi oynamaz, genelde vasatı zor aşar ama sezonda 1-2 tane maç oynar "bu adam o adam mı" diye şaşırır izleyenler. "O" adamın oynadığı "o maçı" izledik işte. Comotto muhtemelen sezonun en iyi maçını oynadı. "İyi" sıfatını hak ettiği maç sayısı bir elin parmaklarını bile dolduramayacak sayıda olan bir adam için bu maç unutulmaz hale gelmiş olmalı. Maçın adamı çoğu kişi tarafından Comotto gibi gösterilse de benim bu maçtaki yıldızım Mario Santana'dır. Arjantinli o özlenen beklenen performansına nihayet kavuşuyor minimum kayıp yaşanması gereken dönemde. Gol attı, gol attırdı, tüm Artemio Franchi'den alkışı aldı. Dün hücum konusunda kusursuza yakındık desem yanlış bir şey söylemiş olmam.

Savunmada beklerde Comotto-Gobbi ikilisine alıştık. Gobbi sezonun sürpriz adamı oldu çıktı. Vargas'ın sol açığa kaymasıyla Pasqual'e yer açılmasını bekledik ancak Gobbi söke söke formayı aldı. Diğer yanda ise Comotto daha fazla oynasa da performansa bakınca De Silvestri daha fazla öne çıkıyor. Yine de tercih Comotto oluyor. Muhtemelen De Silvestri'nin Lazio'daki ağır sakatlığının etkilerinden tam olarak kurtulamadığı düşünülüyor. Ya da gerçekten kurtulamadı, henüz üst üste 90 dakikaları çıkaracak durumda değildir. Stoperdeki sakatlık sorunları yüzünden kim oynasa itiraz edemeyecek duruma geldik. Elde kalanlar Felipe ve Kroldrup'tu, bu maçta da ikisi oynadı haliyle.. Orta sahada ise Marchionni olmadığı zaman ne denli etkili olduğumuz ortaya çıktı. Ortadaki Montolivo-Zanetti ikilisini kanatlarda Vargas-Santana ikilisi destekledi. Vargas'ın sezon sonu yaklaştıkça zirve yapan formu beni korkutuyor açıkçası. Real Madrid söylentilerinin arttığı dönemde sezonun en güzel gollerinden birini atmak hem de Real Madrid'in özlediği Roberto Carlos gibi atmak çok ciddi tehlike takımdaki geleceği konusunda. Tabii bu tehlike Fiorentina taraftarı için, Vargas için değil.
Bu maçta rahat galibiyet bekliyordum ve yanılmadım. Ancak ilk yarı korkutmadı desem yalan konuşmuş olurum. Vargas'ın muhteşem golüyle 1-0 öne geçtikten 5 dakika sonra Pepe'nin golü geldiğinde insan korkuyor ister istemez. 17. sıradaki Udinese'yi sahamızda yenemeyeceksek kimi yenip de yukarılara çıkacağız diye soruyor insan. İlk yarı 1-1 bitti ama çok daha fazla gol gelebilirdi. İki takımın kalecisi Frey ve Handanovic karşılıklı olarak şova dönüştürdüler işlerini. Açık futbol oynayan, genç kadroya sahip olan iki takımın mücadelesinde gol pozisyonu bol olacaktı, kalecilere bol iş düşecekti. İlk yarı iki tarafın da galibiyeti isteyen oyunuyla başlayınca baştan sonra iyi bir maç izledik. Udinese gerektiği kadar fırsat buldu deplasmanda galibiyet arayan bir takım olarak. Fiorentina ise ilk yarıda biraz daha az pozisyon buldu oyun tarzına göre.

İlk yarıda iki kalecinin karşılıklı şovundan sonra ikinci yarıda büyük bir sürpriz geldi. Vargas kenara geldi ve yerine De Silvestri girdi. Böyle olunca da takımın düzeninde ufak bir değişiklik oldu. Comotto sağ açığa geldi De Silvestri sağ beki aldı, Santana ise sol açığa geçti Vargas'ın yerini doldurmak için. Açıkçası iyi oynayan Vargas'ın çıkmasıyla Santana sola geçtiğinde biraz şaşırsam da bu oyuncunun sol ayağını da iyi kullanıyor olması iyi performansla birleşince şaşkınlığı atmam kolay oldu. Frey'in Di Natale'ye dur demesiyle skor anlamında geri düşmekten kurtulup kısa sürede golü bulunca da maçı erken koparmış olduk. Santana'nın solunu iyi kullanıyor oluşu sayesinde bulduk o golü. Soluyla yerden sert vurunca ilk yarıda daha imkansız topları tutan kaleci Handanovic topu tutamadı ve Gilardino her zaman olduğu gibi doğru yerdeydi ve boş kaleye atmak için zorlanmadı.

Golden sonra pek pozisyon vermedik ki burada özellikle sağ çizgideki iki adamın da sağ bek orijinli adamlar olması önemlidir. Oradan gelemediler, sol bekte iyi oynayan ve hücum tehdidi olarak önemli katkı yapan Gobbi'yle Santana'nın sezonun en iyi maçını çıkarması gibi faktörler birleşince kanatları kullanamadılar. Boş alan bulamayan Di Natale de etkili oyununu mumla arattı. Aynı Di Natale'nin Udinese'nin tek golünde boş alanı nasıl muhteşem kullandığını görmüştük oysa ki. Kanatlar kapanınca tek umudu ortadan gelmek olan Udinese, Gökhan'a bağlanmıştı bir anda. Ancak izlediğim en kötü Gökhan İnler vardı bu maçta. Ortadan da gelemeyen Udinese'nin eli kolu bağlanınca meydan Fiorentina'ya kaldı. Santana iyi performansını attığı golle taçlandırdı, soluyla izlemekten en fazla zevk aldığım gollerden birini attı. Gobbi'nin yerden pasına gelişine vurup kaleye yolladı ve top yan ağlara giderek gol oldu. Böyle golleri nedense çok seviyorum. Atılan gol kaleciye, savunmacıya, direğe çarpmadan yan ağlarlar buluşarak gol oluyorsa daha fazla hoşuma gidiyor o gol. Tabii ana kural şu : Plase vurulmuş olacak.
3-1'den sonra maç iki takımın da durulmasına sebep oldu. İki taraf da bitirelim diye uğraştı, böyle olunca da çok keyifli ve güzel giden maç sonlara doğru biraz durdu. Tadın kaçmaya başladığı maçta tadı yerine getiren ise Karadağlı wonderkid oldu. Sağdan gelen güzel ortanın sahibi De Silvestri'ydi ki kendisini Comotto'dan ayıran temel özellik bu. İkisi de adam eksiltebiliyor ancak fark yapılan ortalarda iyice belirginleşiyor. De Silvestri sert ve isabetli ortalar yapabilirken Comotto biraz rastgele yapıyor, denk gelirse diye.. De Silvestri'nin bu isabetli ve güzel ortasının hakkını veren Jovetic de iyi yükselip Handanovic'e iyi başladığı maçı kabusa çevirtti. İki taraf adına da müthiş geçen bir ilk yarıya sahne olan maç Fiorentina'nın ikinci yarıdaki tek yönlü şovuna dönüşünce sevinen biz olduk..

Sezon başından beri yakalanamayan istikrar, gel artık!

28.03.2010

Derbi : Galatasaray 0-1 Leo Franco

Sene başından beri deyim yerindeyse it gibi bağırıyorum Leo Franco denen kişinin ne mal olduğu hakkında. Çıkıp da en olmadık küfürleri bile edenler oldu bana bu sayfada. Leo Franco kötü dedikçe bazıları inadına destek masalları okudular. Leo Franco kötü kalecidir. Leo Franco Galatasaray tarihinin gördüğü en kötü kalecidir. Bitti. Aksini iddia etmesin kimse. 90+4'te verilmeyen penaltı konuşulur, Güiza'nın verilmeyen ofsaytları konuşulur... Açık konuşayım, iyi ki verilmedi Dos Santos'a yapılan penaltı. O penaltının verilmesi demek son dakikada alınan puanla Leo Franco'nun Galatasaray'ın hakkını gasp etmesinin unutulması demek olurdu. Leo Franco denen adamın sezon başından beri çaldığı bir çok puana 3 yeni puanın eklenişinin unutulması demek olurdu. Bir çizgi kalecisidir bilmem ne kalecisidir aldı yürüyor. Çizgi kalecisi Volkan Demirel 90+1'de Keita'nın topunu mükemmel çıkarıp takımının 3 puanını garantiye aldı. Oyunun içine katılan, pas trafiğine katkısı olan gibi bir çok masalla adı anılan ceza sahası kalecisi denen Leo Franco ise 10 santimetre yanından giden topu tutamayarak takımını şampiyonluktan, Şampiyonlar Ligi'nden ve belki de bir kaç senelik geleceğinden etti. Bu çizgi kalecisi mantığını çözemedim zaten, yeni moda oldu Leo Franco denen futbolcumsu cismi savunmak isteyenlerce.

Ufuk Ceylan çizgi kalecisiymiş, Rijkaard bu yüzden tercih etmiyormuş. Etsin arkadaşım, etsin. Edecek. Oyuna katılan oyuna dahil olan kalecidense efendi gibi kalesinde durup gelen topları ileri yollayıp hiç şov yapmayan kaleciyi tercih ederim. Bana gelen topu tutan kaleci lazım, önüne atılan topu stopere yerden paslayacak kaleci değil. Ufuk Ceylan bugün bu kaleyi alacak 1 numaralı adam olduğunu cümle aleme göstermiştir hiç kaleye geçmemesine rağmen. Aykut Erçetin'i çürüttük 8 yıldır, 2008'deki şampiyonluktaki müthiş performansını bile görmezden geldik bu süreçte. Ufuk'a da aynısını yapmayalım, yapılmasın. Ufuk Ceylan bir şeyler öğrenecekse oynayarak öğrenecek, Leo Franco 8 aydır yaptıklarını bir güzel sıvarken onu tribünde izleyerek değil. Yeter be kardeşim artık. Yeter. Leo Franco denen adam benim takımımın kaderi ile oynamamalı daha fazla. Rakipler tarafından çeriye yollanmış bir casus olsa acır da şu golü yine yemez. Leo Franco Galatasaray kalesinde bu sezonu tamamlar tamamlamaz o ayrı konu ancak önümüzdeki sezon da bu cisim kalede olacaksa ben ümidimi kestim arkadaş. Sistemmiş, gelecekmiş, yapılanmaymış, Rijkaard'mış, altyapıymış dinlemem, umrumda olmaz hiç birisi o Arjantinli tip kalede olduğu sürece.

Evet tüm bu isyan derbi sonrası sinirle yazılmış gibi duruyor. Burada 2.5 yıldır yazıyorum, Leo Franco da 9 aydır bu takımda. Burayı okuyanlar ve beni az çok bilenler şu yazının maçtan 15 dakika sonra değil, 15 gün sonra bile yazılsa kelimesi kelimesine aynı olacağını bilir. Sizlerden ricam "maç sonrası sinirle yazdın, sakinleşsen böyle olmazdı" diye yorumlarla gelmemeniz..
Kaledeki tipi bir kenara koyalım biraz.. Bugün Rijkaard'ın yaptığı önemli bir yanlış vardı. Sürpriz yapayım derken takımın düzenini bozdu. O inandığımız, sonuna dek desteklediğimiz tavrından ve sisteminden ödün verdi yani bugün. 4-2-3-1 veya 4-3-3 oynattı sezon boyunca. 4-4-2'yi basit kupa maçlarında bile denemeyip böyle kritik bir derbide deneyince iş çok başka bir boyut kazandı. İlk yarı ekrana istatistik geldi, kategori şuydu : Başarılı Pas. Galatasaray'da bu sayı rakibin 2 katı olurdu normalde ama ekrana gelen istatistik öyle demiyordu : Galatasaray 47, Fenerbahçe 100 isabetli pas yapmıştı. Rakibi ara sıra 3'e bile katlardık bu pas sayısında ama bugün beceremedik. Alışılan düzen bozulunca alışılan o baskılı ve rakibi bitiren oyun da bozuluyor. Elano ortada oynamaya alışmışken sol açıkta başlıyor ki ortada bile dönem dönem vasatı aşamayan adam solda bitti, sıfır nedir onu gösterdi bize. Keita ise Baros'un yokluğunda Jo da daha gelmemişken forvette verimsizdi bilindiği gibi, yine oynadı orada ve olmadı. Sağa geçtiğinde de pek doğru oynadığı söylenemez. Dos Santos ise takım nasılsa öyle oynadı, takım oynayacak ki o da oynasın, takım durduysa ve hiç bir etki gösteremiyorsa o da özellikle ilk yarı 2 pozisyon dışına hiç gözükmedi. Ha genel anlamda bakıyorum, rakipten eksik mi oynadık? Hayır. Kötü müydük maçın ortalamasına bakınca? Hayır. Sorun şu ki böyle sakin ve durgun bir rakibe oyun olarak daha iyi gözükmemize(oynamak değil, gözükmek) rağmen sahasında derbiye çıkan bir takımın oynaması gerektiği gibi etkili olamadık. Kötü Fenerbahçe'den iyi oynamış olabiliriz, ya da tek kale de oynayabilirdik, derbiyi kazanacak o tempolu ve etkili oyunu oynayamıyorsak tüm maçta rakipten iyi olsak ne değişirdi ki? Tabii şunu es geçmemek lazım, oyun tamamen Fenerbahçe'nin istediği gibi gitti. Baskılı olduğumuz ve her seferinde bir kaç dakika süren dönemleri iyi atlattılar, kalan bölümde de topu iyi kullanıp tempoyu iyi ayarladılar. Sahamızda tempoyu biz yapmalıydık ancak pek iyi olmayan maçta iyi gibi gözüken taraf olmamıza rağmen sadece görüntüde öyle kaldık. İstediğini alan da yaptıran da Fenerbahçe oldu. Yine sistem olayı karşımıza çıkıyor burada. Aylardır sonuna kadar destek olduğumuz sistem Fenerbahçe'nin oyunun akışını ve temposunu belirlemesine izin vermezdi büyük ihtimalle. Bugüne kadar böyle bir şey olmamıştı çünkü.

Topal'ın oynadığı derbiler büyük çoğunluğunda Alex hep etkisiz kalırdı. Bugün de öyle oldu. Topal çıkana dek sahada olmayan Alex bir kaç kere göründü maç içerisinde ve hepsi de Topal kenara geldikten sonra oldu. Topal'ı Alex'e bağlayıp orta sahayı kurtarırdık bir şekilde. Bugün bu iş yapılsa da orta sahada buradan yakalanan avantajı oyun anlamında baskıya çevirecek olan şey yapılamadı. Orta sahayı kontrol edip takımı ileri taşıyacak olan isim Elano olarak öngörüldü ancak Elano bugün sezonun en kötü maçlarından birine imza atınca Arda'nın yokluğu iyice can yaktı. Isınırken bile acı çeken Arda'nın sırf derbide oynamış olmak için oyuna girmesine ise ne olumlu ne olumsuz yaklaşabiliyorum. Böyle bir durumda ben olsam ben de oynardım acılara ve sakatlığa rağmen. Teknik adam bu durumdaki oyuncuyu oyuna alıp almama konusunu düşünürken oyuncunun fikrini de alır genelde, Arda da oynamak istediğini söylediyse eleştirilecek veya iyi karşılanacak bir şey olmamalı. Her şey olması gerektiği gibi gelişti Arda'nın oynaması konusunda..

Taraftara ve tribüne de değinmek istiyorum. Bir olgu yerleşti derbilerde özellikle de; "Metin gibi oynayın" deniyor. Hayır hiç kimse Metin Oktay gibi oynamasın. Zaten oynayamaz da takımın yarısı. Neill, Elano, Santos, Keita, Jo çıkıp da Metin olamazlar o parçalı formanın içinde. Diğer oyuncular da Metin olmasın, Arda çıkıp Arda gibi oynasın, Mehmet de Mehmet gibi oynasın. Herkes kendi gibi, yıldız gibi oynasın o yeter. Hiç kimse Metin gibi olamayacağı için bugün Metin'imiz efsane oldu, unutulmaz oldu, kimsenin yanına yaklaşamayacağı bir isim oldu. Çıkıp da her derbide Metin gibi oynayın diye gereksiz stres yaratmanın alemi yok. Derbide ben son dakikaya kadar rahattım, herhangi bir lig maçı muamelesi yaptım, gün boyu da heyecanlanıp sabırsızlık yaşamadım. Ama sağda solda görüyorum amaçsız bir gerilim, bir stres hakim. Taraftar böyle olunca futbolcu nasıl olmasın. Şu maçı sıradan lig maçı ciddiyetiyle oynasak 3-0 alır yolumuza devam ederiz ama yok, illa ki şovlar yapılacak 1 hafta önceden kılıçlar kuşanılacak insanın ulaşabileceği, görebileceği, duyabileceği her yerde gerginlik tavan yaptırılacak. E böyle taraftar olursan, böyle davranırsan tabii ki sezonun en kritik maçının kendi adına hüsranla sonuçlanmasına engel olamazsın. Maç öncesi rakibe 2 saat boyunca sövüp, maç başladı mı susup oturursan maç kazandıramazsın. Çünkü senin amacın maç değil, rakip takım. Saat 17.00-19.00 arası rakibe a'dan z'ye sövüp tüm hıncını alırsın, maçı da kuzu kuzu izlersin.
Hepsini geçip blogun klasiği olarak son bölümde hakemle bitirelim. Derbi bittiği zaman sonuç ne olursa olsun Cüneyt Çakır ve kararları konuşulur diyen kesin bir hayli çoğunluktaydı. Ben Cüneyt Çakır'ı beğenirim, bazı maçlarında eleştiririm belki ancak tek maç değil de genel olarak bakarsak beğendiğim bir isim kendisi. Derbi nasıl olaysız ve özlendiği gibi sakin geçtiyse hakem konusunda da tartışılan kararlara rağmen olumlu geçti bence. Yarın konuşulan Leo Franco'nun kazmalığı olur, Galatasaray'ın sistemden ödün verip teslim olması olur. Hakem son sıralarda gelir, gelmeli..

25.03.2010

Benziyor Bunlar Arkadaşım #28

Guti Hernandez & Demet Evgar

"
Guti'me benzemişsin" diyoruz kendisine.

Not Defteri #38

  • Kurban'ın yeni albümü Sahip çıktı. Duymayan varsa duysun, duyursun.. Bu post bittikten sonra almaya gideceğim, başka bir deyişle siz burayı okurken ben çoktan albüme kavuşmuş olabilirim.
  • Geçen gün Delta Force dediydim ya, ben bu oyuna bir kaç gün içerisinde başlarım.. Serinin ilk oyunundan başlar sıkılana kadar devam ederim..
  • Buff veya Loco Active -ikisi de aynı şey zaten- kullanın, kullandırın. Türlü türlü amacı var bilen biliyordur, benim işime en çok yarayanı saç bandı olması.
  • FM 2010'da update çıktıktan sonra Galatasaray ile başladım. Türkiye'de olay bitmiş, lig boşuna oynanıyor. İlk sene 34 maçta 25-9-0 yaptım, 84 puanla şampiyon oldum. İkinci sezon da 27. haftaya girdiğimde 9 gol yedim, şampiyonluğu 27. hafta sonunda garantiledim puan farkı 24 oldu Beşiktaş berabere kalınca ki berabere kalmasa da 22 olacaktı yine garantileyecektim. Şimdilik 5 beraberlik var ikinci sezonda onu da diyeyim. Şu an 61 maç yenilmezliğim oldu ligde.. Bu yenilmezlik hafiften sıkmaya başlasa da Avrupa'da 2 senedir rezilleri oynadığım için hırs yaptım. Avrupa başarısı gelene kadar devam ederim, etmeye çalışırım.
  • Savunmam da öyle yabancılarla dolu efsane bir savunma değil, neden ligde ve Avrupa'da az gol yediğimi çözebilmiş değilim. Kalede Ufuk oynuyor ilk günden beri. Savunma dörtlüsü ilk sezon Caner-Emre-Neill-Sabri şeklindeydi. İkinci sezon Neill gitti, önceki sezon devre arası gelen Ömer Toprak oynuyor yerine. Bir de sezon sonuna doğru Ali TuranEmre'nin yerine adapte etmeye başladım. Son durum şu yani : Caner-Ali Turan-Ömer Toprak-Sabri.. Türkiye Ligi de olsa bu kadar az yememeliydim sanki.
  • Laptopun menteşesini kırdım, ekranı tutan. Yaptırmak için 150 TL isteniyor ama acil değil durum, sağlam duruyor şu an herhangi bir sorun olmadan. Daha ucuza halletmek için bir yol bilen eden yardımcı olursa sevinirim. Komple menteşeyi değiştirecekleri için o kadar çok tutuyor. Sadece kırılan tarafı bulsam 50 liraya patlar çok olsa.. Umarım buralardan çıkar birileri..
  • Bu arada ben kilo vereyim falan diyordum ya, unutalım o işi, üzerine sünger çekelim. Dün akşamki menüyü yazıyorum : 2 tane küçük boy pizza, yanında 1 litre kola, üstüne de 2 tane Browni Intense. Normal zamanda bile 2 tane yerken 3-4 saat boyunca açlığımı kesen bir ürün Browni Intense.. Neden böyle yedim bilmiyorum..
  • Sanırım benim beklenen kiloyu vermem için yaz aylarına giriş yapmam lazım, Marmaris'te her gün düzenli yüzüp denize giderken de minibüsle değil yürüyerek gidip gelmem lazım.. Yoksa İzmir'de kilo vereceğimi hiç sanmıyorum.. 84 kiloydum muhtemelen 85 de olmuşumdur..
  • Üniversiteye başladığımda(Eylül 2005) 51 kiloluk bildiğimiz kürdan gibi, tığ gibi, sinek siklet bir çocukcağızdım.. Şimdi 84-85 kiloda gezen bir cisim oldum.. Üniversiteye girişi de geçtim 2 yaz önce(Haziran 2008) ben 62 kiloydum be.. 62, tavşan, bir anda aklıma geldi konudan çok alakasız..
  • Fırat ile diyet saatine hepiniz hoş geldiniz... Diye giriş yapsam olacakmış aslında, oyun diye başladım nerelere geldim bir anda.
  • Neyse ki 1.80 boyla aşırı durmuyor 84-85 kilo.. Oradan yırtıyorum..
  • Neyse ya, açım burayı yazarken zaten.. Gidip tost yapayım sonra da çıkıp Kurban'ın yeni albümü Sahip'e sahip olayım(merhaba ben kötü espriyim)..

Bravo! : Catania 1-0 Fiorentina

Çalışan bir yayın bulamadım resmen, büyük sıkıntı oldu maçı izleyebilmek. İlk yarı sonuna dek amacıma ulaşamayınca uğraşmadım. İyi ki de uğraşmamışım..

Fotoğrafta Prandelli tribünleri alkışlıyor.. Biz de onu alkışlıyoruz, bu takımı bu hale getirip hala kendinden emin konuşabildiği, mevcut durumla ilgili umut dolu konuşabildiği için.. Sanırsın tüm maçları kazanıp şampiyon olacak.. Ah ah..

23.03.2010

Canaydın! (1943-2010)


Goremedi cok emegi gectigi Seyrantepe'deki ilk maci.. Sadece yedigi golden sonra rakip baskanin elini sikmasi bile onun adini olumsuzlestirir.. Basimiz sagolsun.. Allah rahmet eylesin buyuk Galatasarayli.. Buyuk centilmen Ozhan Baskan..

22.03.2010

Sabri Neden Kırmızı Görmedi?

İlk karemizdeki fotoğrafı hatırlayalım; Galatasaray'ın 4-1 kazandığı Kasımpaşa maçında Koray ile Jo'nun pozisyonu. Jo gelen uzun topu yakalamak için koşuyor, Koray koluna doğru el atıyor, dokunduğu anda da Jo kendini bırakıyor müdahaleyi hissedip. Hakem de haklı olarak faulu çalıyor, yani penaltıyı, bir de Koray son adam olduğu için kırmızı kart görüyor. Kimilerine göre Koray son adam olsa da bariz gol şansı yoktu, sarı kart gerekirdi.. Bu kısmıyla ilgilenmiyoruz, bizi ilgilendiren gayet açık ve net olan faul/penaltı pozisyonu.
Bu iki karede de açıkça görülüyor ki Koray dokunduğu anda Jo kendini bırakıyor. Müdahaleyi sezdiği anda Koray daha elini çekemeden Jo kendini bırakıyor yani.

Oyun zekası burada devreye giriyor işte. Jo akıllı adam, salıyor kendini.. Burak ise aynı pozisyonda direniyor Sabri'ye, iş işten geçip topu alamayacak duruma geldiği zaman da bırakıyor kendisini, işte iki pozisyon da burada ayrılıyor..
Burak'ın pozisyonlarında videonun sürelerini özellikle kırpmadım ligtv.com.tr'den görüntüleri alırken. Gözüken süre videonun kalan zamanı bu son 3 karede.. Görüldüğü üzere 1.46 kala Sabri dokunuyor Burak'a.. Burak burada kendini bırakabilse Sabri çok net bir kırmızı kart görecek, hiç bir tartışma olmayacak. Ancak görüyoruz ki Sabri 2 saniye sonra Burak'ı bıraktığında Burak gücü sayesinde Sabri'nin müdahalesinden etkilenmeyip yoluna devam ediyor. O sırada da bu 2. Burak fotoğrafında gördüğümüz üzere kendisi ayakta kalmayı başarıp topu gözlüyor..
Topu alamayacağını gördüğü anda da kendisini bırakıyor 2 adım evvel aldığı müdahaleden ötürü. Az evvel bahsettiğimiz oyun zekası Burak'ta Jo'daki kadar yüksek olmayınca pozisyon havaya uçup gidiyor..

Maç yazısının yorumlarında Sabri aşağı Sabri yukarı, vay efendim o pozisyondan niye bahsetmemişim diye polemik dönüyor. İşte bu yüzden Sabri-Burak pozisyonunun kırmızı kartla sonuçlanmamasına ses etmedim ben. Burak Yılmaz, Jo gibi aklını çalıştırabilseydi sorgusuz sualsiz bir kırmızı kart aldıracaktı Sabri'ye. Direnip de gole gitmeyi düşününce hem gol hem de rakibi eksiltme fırsatını yitirdi aynı anda.

Maç yazısındaki hakem kısmı da yanlış anlaşılmış bu arada. Ben puan kaybını hakemin üstüne yıkmıyorum. "Olan Galatasaray'a oldu" dedim, lafımın da arkasındayım. O dakikaya kadar rezalet performans gösterdi hakem, belki düzgün bir hakem maç yönetse 3-0'ı bulup güle oynaya geçecekti Trabzon. Ancak o kadar enteresan karardan sonra şahsi kanaatime göre gol olan pozisyon iptal edilince isyan ediyorum.. Hakem herkesin hakkı olanı verse, maçı düzgün yönetse iki takımdan biri maçı 80'li dakikalara kadar çoktan kopartırdı. Böyle bir durumda, yani maç kopmuşken Caner'in pozisyonu doğsa kimin umrunda olurdu bu?

Yine tekrar ediyorum "kötü niyetli" hakem ile "kötü" hakem ayrıdır. Yunus Yıldırım kötü niyetlidir, kötü hakem olsa bildiği 2-3 kuralı doğru da yanlış da olsa uygular, herkese aynısını yapar. Ancak kötü niyetli hakem dün Trabzon'un canını yakar, haftaya yine aynı maçı yönetse bu kez Galatasaray'ın canını yakar, böyledir bu.. Bu maçta neyse ki kazandı da canı yanan taraf olmadı Trabzon.

21.03.2010

Elveda Zirve : Trabzonspor 1-0 Galatasaray

Galatasaray-Trabzon maçlarının bir klasiği oldu Colman'ın bize, Arda'nın da rakibe gol atması. Arda sahada olmayınca golü atan Colman oldu sadece..

Emre konusuna girip de sayfalarca konuşmayacağım, onu en başta söyleyeyim. Emre Güngör o hata ile asılacak bir oyuncu değil, kaldı ki maçın en kritik anlarında Galatasaray savunmasında Emre Güngör takımı kurtaran isim oldu. 1 pozisyonda hatalı hareket yaptı diye böyle müthiş bir oyuncuya sırt dönülecekse bir çok puan kaybına sebep olan ve Emre'den daha yeteneksiz olan Servet'e çoktan kapı gösterilmeliydi. Mesela bugün ciddi anlamda eleştirilecek biri varsa o da Caner Erkin'dir. Barış Özbek de var da onu saymıyorum, kendisi şu takımda ilk 11'de forma giyiyorsa halı sahada 10 dakika oynaması bile yasak olan ben o dizimle çıkıp oynarım Galatasaray'da. Değil Galatasaray'da olması, herhangi bir futbol takımında yer alması bile mucize. Daha fazla üzerinde durmuyorum bu gereksiz kişinin. Caner'den devam edeyim.. Caner Erkin takımın oyun anlayışına çok uygun, büyük bir gelişim gösteren Sabri ile beraber önemli bir görev üstleniyor. Bunları göz ardı edemem ancak duran top konusunda son yılların en büyük facialarından birini yaşatmakta kendisi. Kim neye göre karar veriyor bilmiyorum ama Rijkaard ve Neeskens'in acilen kendisini köşe bayrağından uzak tutması gerek. Bugün adam gibi korner atamamanın cezasını çektik resmen. Son dakikada rakip ceza sahasında 9 oyuncumuz var, bizim Caner efendi ön direğe alçaktan giden gayet zayıf bir orta yapıyor. Maç içerisinde kornerde stoperler ileri çıkmış, takım gol arıyor, Caner her topu inatla ön direğe atıyor. İçeriye veya ceza yayına atma yok, her top ön direkteki Trabzonlu oyuncuya. İstisnası yok bunun üstelik, kullandığı tüm atışlar aynı yere gidiyor. Birisinin çıkıp da "Caner sen ne yapıyorsun arkadaşım?" dememesi çok acı. Arda'yı hiç bir yerde aramasa Jo ve Baros'un içeride helak olduğu kornerlerde arar insan.. Ah Ah..

Maç öncesi kadroda Emre-Neill tandemini görmek çok mutlu etmişti beni. Maç sonu bundan memnun muyum peki? Fazlasıyla evet! Servet yedekteyse, Emre-Neill ikilisi oynuyorsa sonuca takılmam ki öyle ayıplanacak utanılacak bir olay yok. Herhangi bir stoperin 1 kere yapıp sonrasında belki de hiç tekrar etmeyeceği hatayı yaptı Emre. Sezon içerisinde kritik bir maçta denk geldi bu, hepsi o. Esas problem Barış Özbek'in kestiği orta sahaydı. Ayhan olsa durum değişir miydi? Tabii ki hayır. Sadece ben maçı izlemezdim o orada olduğu için. Bu maçta Barış Özbek'in oyununu gören ve bir kaç gram veya daha fazla beyni olan her standart insan Mehmet Topal'ın daha yararlı olacağını idrak etmiştir. Koşuyormuş Barış, mücadelesi varmış en azından, rakibi ısırıyormuş.. Salak olmak gerek buna inanmak için, kimse kusura bakmasın arkadaş! Mehmet Topal şu 4 orta saha içerisinde kağıda yazacağım ilk adamdır. Topal uygun değilse da Mustafa Sarp'ı yazarım, Ayhan-Barış ikilisini yedek kulübesine bile oturtmam.
Bir yerde parantez açmak istiyorum. Elano istediği kadar top taşısın, istediği kadar oyun kursun takımda bir Arda olmadığı zaman tek başına maç alacak kadar bir oyun oynayamıyor. Ha Elano'dan bu beklenir mi o başka bir problem. Topal veya Sarp'ın önünde Arda'nın arkasında "box-to-box" dediğimiz görevi iyi yapıyor da sonrası yok işte. Arda yokken ne her zamanki köprü görevini yaptığı göbekte verimli oluyor ne de forvetin arkasında oynadığı zaman verimli oluyor. Bizde pek oynamasa da sağ açıkta da oynayabilen bir isim, oraya hiç girmeyelim pek yeterli olmuyor çünkü. Kendisinin dar alanda yaptığı olumlu işleri daha öteye götürecek bir Arda ile Elano iyi oluyor, diğer türlü yetmiyor iyi niyetli de olsa. Tabii bu Barış sahadayken Elano'nun çıkması anlamına gelmemeli. Barış dedim yine ya durdurun beni...

Bu kadar pozisyon verip üstüne de yenilip sezonun en kritik anlarında en kritik puanları kaybetmişken oynanan oyundan memnun olduğumu söylemem gerek. İlk yarının tamamından keyif aldım. Bunun dışında ikinci yarının ilk 15 dakikası biraz vasattı. Baros'un girmesi ile birlikte gol için daha fazla yüklenen takım yeniden tat vermeye başladı. Keyfin zirve yapması için gol lazımdı elbette, o gol gelmeyince yarım kaldı maçtan alınan tat. Galatasaray'ın değil de başka bir takımın maçı olsa, öylesine oturup izlediğim bir maç olsa, kaybeden takımın gol bulma adına yaptığı bu mücadele gerçekten fazlasıyla tatmin edici olacaktı. Galatasaray golü atamayan taraf olunca tatmin edici bir şey kalmıyor. Burada Şenol Güneş'e özel bir teşekkür etmek gerek, Sylva gibi bir saçmalığa son verip dört gözle beklediğim Onur Kıvrak'ı hiç düşünmeden kaleye koyduğu için.
Son olarak maçın hakemi Yunus Yıldırım'a değinmem lazım yoksa bu zamana kadar hakemlerden konuşmayı istemeye istemeye de olsa sık dert yanan biri olarak daha önceki hakemlerin bir kısmına haksızlık etmiş olurum. Neill Umut'u indirdi, net penaltıydı bu. Veremedi çünkü Galatasaray 1 farklı gerideydi, bir gol atarsa her şey değişirdi, Trabzon farkı 2 yapmamalıydı. Bu yetti mi? Hayır. Galatasaray 2 hafta önce resmen iki tane bariz ve tartışma gerektirmeyen elle oynamalar sayesinde 3 puan kaybetti Eskişehir'de. Bugün yine çok çok kritik bir kararla yine olan Galatasaray'a oldu. Maç içerisinde kimdi hatırlamıyorum, ellerini öne alıp topu indirmişti sanırım, o pozisyonda devam karar çıktı mantıklı olarak. Aynı pozisyonu Caner ceza sahasında yapıp golü atınca neden elle oynama kararı veriliyor onu merak ediyorum. Böyle bir dengesizlik olamaz aynı maç içinde.. Eskişehir'de iki devam kararı da hatalıydı ama şu var ki hakemin görüşü sabitti, birine devam ötekine de elle oynama demedi. Bugün Yunus Bey(!) bir çok pozisyonda tamamen rastgele kararlar verdi. Bir bakıyorsunuz Galatasaray lehine bir faul vermiş. Aynı pozisyon Trabzon'a yapılmış, devam demiş. Sonraki pozisyonda Trabzon lehine çaldığı net faulü iki sonraki pozisyonda Galatasaray'ın lehine çalamamış.. Böyle sürüp gidiyor bu.. "Kötü" hakem ile "kötü niyetli" hakem farkı burada çıkıyor işte. Eskişehir'de "kötü" hakem vardı, bu maçta ise "kötü niyetli" hakem.

Yunus Yıldırım'ın bu maçta futbol ne kadar iyi olursa olsun -bence iyiydi iki taraf için de- kararları ile maçın keyfini kısmen kaçıracağına emindim. Öyle de oldu.. Keşke bu maçı "kötü niyetli" hakem değil de "kötü" bir hakem yönetseydi..

Ayrıca hafta içinde İspanyol yayıncı Canal+'ın şiddet olayları yüzünden yayını bırakacağı söylenmişti bir kaç yerde. Öyle bir düşünce var mıydı yok muydu bilmiyorum ama iddialar doğruysa bu maç kendilerine güzel bir cevap olmuş olmalı. Üst düzey liglerde olan ve kimilerince hep o övülen özlem duyulan tempolu maçlardan biri yaşandı.. Dış liglere tapıp her fırsatta Turkcell Süper Lig'i yermeyi alışkanlık haline getiren insanlarımız bu maçı da yeteri kadar iyi bulmayacaktır ondan eminim.. Yine de o kişilere kulak asmayın, bu maçın gayet üst düzey, gayet tempolu ve keyifli olduğunu kabul edin..

20.03.2010

Hoşgeldin Babacar! : Fiorentina 3-0 Genoa

Maçı izleyemedim Marmaris'ten arkadaşım geldiği için. Sadece bir kaç kez skoru kontrol ettim ve uzun süre 1-0 devam edince telefondan skor takip etmeyi de bıraktım. Maçtan 1 saat sonra eve gelince bir de baktım ki 3-0 almışız maçı, büyük sürpriz oldu bana. Bu bahsi geçen, yani skoru 1-0 yapan golü ise 4. dakikada Santana atmış posttaki fotoğrafta görüldüğü üzere. Marchionni'nin yokluğunda sakatlığını atlatıp ilk 11'deki yerini kapan Santana geçen hafta iyi performans vermişti, bu hafta da golünü attı ve geri dönüşünü ilan etti. Ayrıca gol bir hayli ilginç gelişip Santana'nın mükemmel dokunuşu ile ortaya çıkıyor. Gilardino'nun yapılan faulde topu kaybetmeyip o topu inatla Gobbi'ye ara pas olarak atması, üzerine de Gobbi'nin yerden pasına Santana'nın topukla dokunup savunmayı ve kaleciyi çaresiz bırakarak topu kaleye yollaması bu golü haftanın en güzel 2-3 golünden biri yapabilir İtalya ve Avrupa'da. Tabii bunu sadece özetten gördüm, canlı canlı yaşamak çok daha güzel olurdu..

Skoru telefondan kontrol ettim demişti. Yaklaşık 60 dakika boyunca 5-6 defa baktım sanırım, hepsinde de 1-0'ı görünce puan kaybı geliyor dedim. Neyse ki olmamış öyle bir şey. Maçta Fiorentina adına çok güzel bir gelişme olmuş ayrıca. Geleceğin önemli yıldız adaylarından biri olarak gösterilen Khouma Babacar Fiorentina forması ile ligdeki ilk golünü ağlara yolladı. Fiorentina forması ile attığı ilk resmi gol ise bu sezon İtalya Kupası'nda 3-2 kazanılan Chievo maçında gelmişti. Ki o maç A takım düzeyinde kariyerinin ilk resmi maçıydı. Kariyerinin ilk resmi maçında ilk golünü bulmak önemli bir iş olsa gerek bir golcü adına.

Babacar'ı tebrik edelim Serie A'daki ilk golünü bulduğu için..

Ve maçın özeti ile yazıya nokta koyalım :

19.03.2010

Yapma Bunu UEFA

Kuralar belli oldu, yorumdan önce eşleşmeleri ekleyeyim doğal olarak. Final şu şekilde olacak :

"Inter-CSKA - Arsenal-Barcelona" v "Bayern-M. United - Lyon-Bordeaux"

"Çeyrek finali kesin geçer" dediklerimi değil geçmesini istediklerimi koyu işaretledim. Manchester'a karşı diğer takımı isterdim ama Fiorentina'yı 2 maçta da hakemle eleyen Bayern'i isteyemiyor insan haliyle. Peşinen şunu söyleyeyim, Barcelona-Man. Utd. finali olursa oturup da o saçmalığı izlemem. Gerek duymam aynı soğuk ve ruhsuz eşleşmeyi izlemeye.. Aynı finalin tekrar etmesi ve o maçı hiç izlemek istememem yüzündendir başlıkta UEFA'ya edilen isyan..

Arsenal-Bordeaux finali olsa, güzel oyunun kazandığı bir final izlesek.. Bilmiyorum çok şey mi istemiş olurum..

Gilardino'nun Şampiyonu Milan

Alberto Gilardino dün(18 mart perşembe) yayıncı kuruluş Sky'a ufak bir röportaj verdi. Kendisi, milli takım, Fiorentina ve lig ile ilgili konuşmanın son bölümü ilgi çekici özellikle. Şampiyonluk için tahmini eski takımı Milan'dan yana olmuş :

"Takım olarak çok iyi bir Şampiyonlar Ligi sezonu geçirdik. Ligde de iyi bir döneme girdik ancak daha iyi yerde olmamız gerekirdi. Ligde 10 maçımız kaldı ve en iyisini yapmaya gayret ediyoruz, sezonun finalini iyi yapmak için elimden geldiğince savaşacağım. Cumartesi günü(20 mart) Avrupa Ligi şansı için hayati önemli olan bir Genoa maçına çıkıyoruz. Güçlü rakibimize karşı kazanmak için uğraş vereceğiz.

Ayrıca Floransa'ya bir kupa getirip getiremeyeceğimizi konuşuyoruz. Önümüzde İtalya Kupası yarı finali var, Inter'e karşı oynayacağız. Çok zor bir iş ancak taraftarlarımızın önünde olacağımız için San Siro'daki 1-0'lık skoru tersine çevirip Roma'da müthiş bir final oynama şansı elde edebiliriz. En azından hedefimiz bu..

Yani son haftalarda bir şekilde UEFA Avrupa Ligi'nde yer alacak bir kupa veya derece almaya çalışacağız.

Tıpkı Fiorentina için olduğu gibi gök mavililere(İtalya Milli Takımı) de önemli bir katkı veriyorum. Sezonu atabildiğim kadar çok gol atıp gök mavi formayı hak etmiş bir halde Güney Afrika'da noktalamak istiyorum.

Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıkabilirdik, bunun için gerekenleri yaptık ancak hak etmediğimiz şekilde bazı engellere takıldık. Yine de bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde yaptıklarımız bizi heyecanlandırıyor ve seneye yeniden Avrupa kupalarında olabilmek için ateşliyor.

Inter için ağustos ayında erkenden söylemiştim final oynayabilecek kapasitedeler diye. Takım çok iyi mücadele ediyor bu kupa için, ne kadar istediklerini Londra'da herkese gösterdiler. -Şampiyonlar Ligi'nden bahsediyor-

Milan'a gelirsek şunu söyleyebilirim; bu gibi durumların üstesinden çok iyi geliyorlar, sezonu en tepede noktalayacaklar bence."

17.03.2010

CL Maçı vs. Klasik Müzik Konseri

Heineken markasıyla yaratılmış bir reklam çalışmasına denk geldim. Futbol hastası olan İtalyan abilerimizi cebren ve hile ile klasik müzik konserine götürüyorlar, üstelik Real Madrid - Milan maçının olduğu gün.

Mor Menekşe #3 : Duble!

10 günlük aradan sonra seriye devam ediyoruz. 2. sezonun başındaki transfer çılgınlığını ayrı yazıya atıp sezonu 3. bölümde tamamlamaya karar vermiştim. O zaman ilk kupaları alalım, ne dersiniz?

Empoli maçı ile önceki yazıyı noktaladık oradan devam ediyoruz. Maçtan sonraki milli maç arasından dönüşte çift deplasman bekliyordu bizi. Ligde Parma'ya, Şampiyonlar Ligi'nde ise Marsilya'ya konuk olacaktık 3 günlük arayla. İki deplasmandan kayıpsız dönerken skorlar da aynı oluyordu, golü atan da. Jovetic iki maçta attığı birer golle 6 puanı kazandırıp sahamızdaki Cagliari maçının da yıldızı oluyordu. 5-1'lik galibiyette Jovetic tek gol atsa da 3 asist yapıp takıma yine 3 puan kazandıran isim olmayı başarmıştı. Ancak Napoli deplasmanında Jovetic de fayda edemiyordu, 1-1 ile geri dönüyorduk kötü oyunla. Sahamızda Arda'nın golleri ile Udinese'yi 2-0 devirip Amkar maçına formda çıkıyorduk. Farklı sonuçlanmasını beklediğimiz maçı 2-0 kazanıp Juve deplasmanına gidiyorduk ancak tek golle yenilmekten kurtulamıyorduk. Bu maçla çok ciddi bir döneme girmiştik aslında. Zorlu seriye mağlubiyetle başlamak moral bozsa da iç sahadaki Lazio maçı ayağa kaldırıyordu takımı. Balotelli'nin tüm golleri atıp hat-trick yaptığı maçtan sonra sezonun o ana kadarki en ciddi maçına çıkıyorduk. Old Trafford'dan beraberlikle dönmek bile grup liderliğini almak demek olabilirdi. Ancak takım müthiş bir direnç gösterip Adem Ljajic'in tek golü ile galip geliyor, zorlu serinin en önemli virajını kayıpsız geçiyordu. O coşkuyla çıkılan Genoa deplasmanından da Vargas'ın iki golü ile 2-1'lik galibiyet almayı başarıyorduk. 3'te 3 yaptıktan sonra içeride Milan ile oynuyorduk, çok zor geçmesi beklenen maçta erken gelen gollerle 2-0 galip geliyorduk. Formda isim Vargas'a eski Milanlı Paloschi eşlik ediyordu. Bu maçın ardından Reggina deplasmanında puan kaybı olmazdı. Çok kötü oynanan ve 0-0'a bağlanan maçta son dakikada kornerden gelen topu Zapata ağlara yollayınca o kadar ciddi maçtan zaferle çıkan takımın son sıradaki rakibe takılması ve seriyi sonlandırması gibi bir kabus yaşanmıyordu. Şampiyonlar Ligi'nde Old Trafford'un rövanşını almak isteyen Manchester isteğine ulaşıp galibiyet serimize dur diyordu. Paloschi 2 tane atsa da 3-2 kaybediyorduk sahamızda. Sahamızdaki Palermo ve Livorno maçları kayıpsız geçiyor, Marsilya deplasmanı gelip çatıyordu. Son 3 maçta 4 gol atan Paloschi yine golünü atarken Zapata ve Ljajic de kendisine destek olunca Fransa'dan 5. maç sonunda 12 puana sahip olarak dönüyorduk. Son hafta Amkar ile amaçsız bir maça çıkacağımız garanti oluyordu böylece. Bu güzel oyuna Bari deplasmanındaki 1-1'lik skor yakışmasa da Paloschi'nin golü ile Amkar'ı deplasmanda tek golle geçip grubu 15 puanla zirvede tamamlıyorduk.

Şampiyonlar Ligi'ni 2.5 aylığına rafa kaldırıp İtalya sınırları içinde mücadelemize devam etme zamanı geliyordu. Roma ile Artemio Franchi'de karşılaşarak başlatıyorduk bu süreci. Suskun isimler Moutinho ve Arda'nın golleri ile 2-1 kazanıp Torino deplasmanına doğru yol alıyorduk. Torino'dan 5-0'lık galibiyet ile dönüp lig şampiyonluğunu hedeflediğimiz sezonda emin adımlarla ilerliyorduk. Ancak bu coşku içeride 0-0 sonuçlanan Catania maçı ile son buluyordu. Zorlu Sampdoria deplasmanında puan kaybı demek liderliği kaybetme tehlikesi demekti. Neyse ki 4 farklı yıldızın golleriyle 4-0 kazanıp zirveyi bırakmadan geri geliyorduk Floransa'ya. Geçen sezon iki maçta da 1-0 kaybettiğimiz Inter'i Moutinho'nun golü ile 1-0 devirip zaten zirveye uzak olan Inter'in umutlarına darbe indiriyorduk. Sezon başında ciddi oyuncularıyla yolları ayırıp yeni yıldızlar kazandırmışlardı kadroya ancak başarılı olamamışlardı. Ligde ilk yarı bitmişti ve lider kapatmıştık. Juventus ile başa baş gidecek gibi görünüyorduk, ara sıra da Genoa yokluyordu yukarıyı ne var ne yok diye. İkinci yarıyı sahamızda Atalanta ve Parma'yı 2-0 ve 3-0 ile geçsek de bu iki maçın arasında Empoli ile berabere kalmak Juventus'un puanları eşitlemesine sebep oluyordu. Udinese deplasmanına gitmeden önce kupada Catania'yı Vargas'ın roket misali şutuyla yenip çeyrek finali de geçmiştik ki daha önce Sassuolo'yu kolay geçmiştik oyun kötü de olsa. Udinese deplasmanında Paloschi'nin golleri ile 2-0 kazanıp, defa yarı final maçına çıkıyorduk kupada. Ancak bundan önce arada yaşanan transfer döneminden bahsetmek lazım..
Santana'yı Chelsea'ye yollayıp takımda huzursuzluk yaratan De Silvestri'yi de Manchester City'nin şefkatli kollarına bırakıyorduk. Takıma gelen tek isim ise stoperi yedeklemesi beklenen Mathias Jorgensen olmuştu. Pek heyecansız ve kuru bir transfer dönemiydi yani.. Yaz aylarında yaşananların yanında adı anılmamalıydı ara transferin. Kupada yarı finalde Cagliari'yi 2-0 yenip sahamızdaki maç için avantajı yakalamıştık. Bu defa iki gol atan Balotelli oluyordu. İlk yarıda yenemediğimiz Napoli'yi sahamızda da yenemeyip 3-3 berabere kaldık, Juventus ısrarlı galibiyet serisini sürdürüp liderliği aldı böylece. Cagliari ile önemsiz maçta 2-2 berabere kalıp adımızı finale yazdırıp moral bulduk ancak bu moral sahamızdaki Juventus maçını 1-0 kaybetmemizle dibe vuruyordu bir anda. Şampiyonlar Ligi'nde rakibimiz Barcelona'ydı. Deplasmandan 1-1'lik beraberlik ile dönüp içerideki maç öncesi önemli bir skor avantajı elde ediyorduk. Lazio deplasmanından Jovetic ve Arda'nın golleri ile 2-1 galip dönüp üstüne bu ara sıkça karşılaşılan Cagliari ile deplasmanda golsüz berabere kalıyorduk. Neyse ki Juventus yeniliyordu ve puan farkını indiriyorduk. Genoa'yı içeride Arda'nın tek golü ile yenip liderliği alıyorduk Juve yine puan kaybedince ancak sonraki hafta Milan deplasmanı da golsüz geçinde liderliği veriyorduk.

Barça rövanşı öncesi Reggina'yı 2-0 yeniyorduk sahamızda. Rövanş günü ise İspanya'daki skorun avantajını kullanıp rakibi kilitlesek de ikinci yarının ortasında Messi tek başına sahne alıp kapanan savunmamızı yıkıyordu. Avrupa macerasını çeyrek final göremeden noktalıyorduk. Livorno'yu deplasmanda yendiğimiz hafta Juventus berabere kalınca yine lider olsak da sürekli el değiştiren zirve sonraki hafta Bari ile sahamızda şok edici bir skorla 2-2 berabere kalınca yine Juventus'un eline geçiyordu. Roma ve Inter deplasmanlarını henüz oynamayan Juventus'un liderliği elbet sona erecekti ancak bir tanesi Inter'e karşı olmak üzere 2 şok mağlubiyet almışlardı. Ne saçma ki biz de Palermo deplasmanından golsüz dönüp Catania deplasmanından da 2-1'lik yenilgi ile ayrılınca liderliği alamıyorduk. İlk yarıda Torino'ya yaptığımızı yeniden yapıp lige geri dönüyorduk. 5-1'lik skorda Paloschi'nin 4 golü önemli bir detay oluyordu. Roma deplasmanından puansız dönen Juve ile de bayram havası esiyordu şehirde, 2 puan farkla liderdik. Sonraki hafta Roma ile oynayan bizdik, Paloschi'nin son dakika golü 1-1'lik beraberliği getiriyordu bize ve zirveden ayrılmıyorduk ancak Juve ile son 2 haftaya aynı puanda giriyorduk.
Ligde sona gelmişken Inter ile İtalya Kupası maçına çıkıyorduk. Balotelli'nin uzatmaların 2. devresinde eski takımına tek golü attığı maç Fiorentina'nın başında alınan ilk kupa demek oluyordu. Ligin 37. haftasında sahamızda Samdproia'yı zor da olsa 1-0 yeniyorduk. Jovetic'in golü Juventus'un beraberlik haberi ile çok büyük anlam kazanıyordu. Son hafta ligin 7. sırasındaki Inter ile deplasmanda oynayacaktık. Kağıt üzerinde kolay gözükse de Inter her zaman Inter'dir diye temkinli çıkıyorduk maça. Ancak amaçsız Inter'in bizi çok zorlamaması bizim adımıza çok güzel bir finale sebep oluyordu. İtalya Kupası'nda olduğu gibi yine kazanan taraf biz oluyorduk ve sezonu kupasız kapatan Mourinho ile Inter'in yollarının ayrılmasına sebep oluyorduk. 2-0 kazanarak şampiyonluğu alırken gollerin yine Balotelli'den gelmesi galibiyeti de normalden çok daha fazla anlamlı kılıyordu.

Önümüzdeki sezona duble yapan şampiyon olarak başlayacağız, yeni bir kupa hedefiyle. Transfer dönemi de fazla heyecanlı olmayacak bu kez. Muhtemelen tek bölümde o sezonu noktalayacağız.

- Mor Menekşe #1 : Başlangıç ve İlk Sezon
- Mor Menekşe #2 : Mourinho Çıldırdı Fiorentina Dev Oldu!

16.03.2010

Galatasaray'ın Kalecileri

Esasında böyle bir yazı planım yoktu, tamamen sürpriz oldu benim için de. Akşam Ezel'in özetinin son kısımlarında bir anda uykuya dalıp yeni bölümü pas geçtim, gece 3'e doğru uyandım bir baktım yeni bölümün tekrarı başlıyor. Sonrasında da sözlüklere baktım ettim ne var ne yok diye. Galatasaray Sözlük'te Aykut Erçetin başlığına entry girdim, birden güzel bir şey çıktı ortaya, buraya da aktarıyorum hiç üzerinde oynama yapmadan :

"yeterince oynamadıgı icin, arjantinli mavi gozlu cisim kadar bile forma sansı bulamadıgı icin iyi olmadıgı iddia edilen kaleci..

sozlukte bu adama iyi degil diye damgayı cakıp elestirenlerin saglıgından suphe ediyorum donem donem..

son sampiyonlugu hatırlayalım, 6 hafta yabancısız, 6 hafta hocasız, 6 hafta seyircisiz.. orada 6 haftalık olaylar parca parca cok buyuk onem kazanmıs ve sembol olmustu adeta.. neredeyse bir 6 hafta daha vardı kimsenin gormedigi, bahsetmedigi, aykut'un devamlı oynadıgı zaman ne denli iyi bir kaleci oldugunu goremedigi.. bu adam ikinci devre devamlı oynadı ligde ve oyle bir forma yakaladı ki 5 hafta gol yemedi seri olarak.. hatta soyle oldu seri, bjk deplasmanındaki 1-0'lık yenilgiden sonra 5-3'luk sivas galibiyetine kadar aradaki 8 macta 1 gol yedi aykut.. sivas'a karsı o macta deplasmanda sampiyonlugun surpriz ancak ligdeki en buyuk 2. favorisine karsı deplasmanda 5 atacak kadar acık bir futbol oynuyorsak, savunma guvenligini bu denli hice sayıyorsak 3 golu yememiz gayet normal.. deplasmanda sampiyonluktaki rakibine 5 atıp kazanıyorsan senin kalecinin 3 gol yemesi suc degildir..

su adam sampiyonlukta pay sahibi oldugu 2007/2008 sezonunun son 13-14 haftası dısında surekli oynayamamıs.. bunu goremeyenler cıkıp cıkıp aykut kotu diyor.. normal bir futbolcu 3 sene oynamasın, onundeki ilk macta macın adamı olabilir antrenmanda planlı programlı calısmayla hazırlanıp.. ancak kaleci icin mumkun degil bu, mac tecrubesi lazım, oynayıp kendi arkadaslarının degil rakiplerin sutlarına karsı tedbir alması gerekir..

simdi aykut'un basına gelenler umarım yakın gelecekte ufuk'un basına gelmez.. gerci bizdeki bazı zihniyetler oldugu surece ufuk'un 3 macı ust uste cıkarması zor o baska konu.. yok cizgi kalecisiymis yok bilmem nerenin kalecisiymis de leo franco denen kisi ceza sahası kalecisiymis..

boyle savunma olur mu, leo franco ceza sahası kalecisiymis.. sanırsın ufuk ceylan forvette oynuyor kaleci olarak sahaya cıkmasına ragmen... tamam burada bahsedilen olay ceza sahasında cıkıp pas yapılması da bunu ayırırken cizgi kalecisi ile ceza sahası kalecisi gibi ilginc terimler kullanmaya hic mi hic gerek yok.. ufuk ceylan leo franco'dan 9 yas kucuk.. onundeki 9 yılda leo franco'ya oranla cok daha etkin olur stoperlerin pas trafigine dahil olma konusunda.. 32 yasında bir kaleci ile 23 yasındaki bir kaleciyi sırf ozelliklerinden yola cıkıp "23 yasında olanın busu eksik, 32 olan sadece bu ozellikten dolayı oynuyor" demek futbola saygısızlık olur.. 23 yasındaki adam 24'unde bunu ogrenir, 32'lik adam ise 23 yasındakinin "cizgi kaleciligi" konusundaki yeteneklerini asla kazanamaz o yastan sonra.. refleks 33 yasında kazanılmaz, ya vardır ya yoktur.. ne yazık ki leo'da var diyemiyoruz bir cok kalecilik ozelligi konu edildiginde diyemedigimiz gibi..

senin kadronda adam akıllı pas yapan stoperlerin oldugu vakit ceza sahasından pas trafigine destek verme yetisi var diye diger ozellikleri yetersiz olan basit ve kotu bir kaleciye(leo) ihtiyacın olmaz.. "

Sergen Yalçın

Bu akşam(pazartesi) NTVSpor'daki 90+ programında Sergen Yalçın kırdı geçirdi:

Mehmet Demirkol: Almanya'dan da şike dosyası geliyor bakalım ne olacak.
Sergen Yalçın:
Ne olacak bilemem, inşallah ben çıkmam.

15.03.2010

TFF & Muammer Güler

Bir tartışmadır gidiyor İBB-Diyarbakır maçının ardından. Vali çıkıyor yok efendim TFF suçludur diyor hakem geri gelmedi diye türlü türlü laf atıyor sağa sola. TFF zaten olayları içinden çıkılmaz hale getirmiş. Diyarbakırspor başkanı başka bir şeye isyanda.. Kısacası önüne gelen, bir şeylere suç atmakla meşgul son dönemlerde Diyarbakırspor'un başına gelenlerden sonra. Herkes mi herkesi suçlar arkadaş? Muammer Güler çıkmış diyor ki hakem Hüseyin Göçek son bir kaç dakikayı oynatabilirdi. Neden hakemin sahaya çıkmadığını sorguluyor. Hakem aceleci davranmış da, bir yerlerden direktif almış da, çıkıp maçı bitirememiş de, kendileri güvenliği sağlamalarına rağmen tüm bunlar neden olmuş... Tribünde polisi aşıp gelen 50 kişi var, turuncu formalı oyuncuları ve hakemleri tutabilseler linç edecekler. Sen sahaya dalanların bir kısmını dışarı attın diye orada güvenlik mi sağlamış oluyorsun? Daha 1 hafta evvel yaşananlar belli, hiç mi psikolojiden haberiniz yok? Bu maçın sonuna kaç dakika kalmış olursa olsun bitmek zorundaydı şu çıkan olaylardan sonra. Bir takımdaki 11 oyuncuyu ve sahada oyunu yöneten 4 hakemi dövmek için sahaya dalanlar olduysa o hakemdeki ve oyunculardaki psikolojiyi düşünün isterseniz. 1 hafta evvel sizle aynı mesleği yapan adamların hayatları tehlikeye giriyor, kafalarına taşı da geçtim artık kaya boyutunda şeyler yağıyor, atılan yabancı maddenin ve sallanan sopanın haddi hesabı yok.. Bunları görüp maça çıkıyorsunuz ve maçın sonlarında tam karşıdan 50 kişi bağırarak gözlerini karartıp üzerinize koşuyor, ellerinde yabancı maddeler var, hatta plastik sandalye ile bile koşup geleni var atlayıp zıplayarak. Sanmıyorum ki şu durumda "akıl" devreye girsin ve hakemlerle oyuncular sakin davransın.

O yüzden hakemin tatil kararı çok yerinde, Muammer Güler boşa kürek çekiyor yani hakemi suçlayıp da kendini haklı çıkarmaya çalışmanın bir anlamı yok. En ufak derbide binlerce polisi görevlendiren, amatör branşlarda büyük takım taraftarlarına deplasmanı yasaklayan o Muammer Güler önderliğindeki güvenlik kurulları neredeydi bu maçta? Neden olası tehlike öngörülüp Diyarbakırspor taraftarının girişi yasaklanmadı? Gereken güvenliği aldık diyor bir de çıkıp. E almadığın bundan daha net belgelenebilir miydi? Sen yaptığını söylediğin görevini tam anlamıyla yerine getirsen bunlar olmazdı. Ha Muammer Güler illa ki bir yerleri suçlayacaksa bu yazının başlığını paylaştığı kuruma bakacak : Türkiye Futbol Federasyonu.

Bugün bir suçlu arayacaksak en başta TFF gelmeli. Bursa maçındaki olaylar belli, cezasını efendi gibi çıkıp 3 günde açıklıyorsunuz. 3 maç tarafsız sahada seyircisiz diyorsunuz. Kimi az kimi çok bulacaktır o sayıyı, girmeyelim oralara. Sadece cezanın 3 günde hemen çıkmasından bahsetmek istiyorum. Bu ceza madem bu kadar kolay verilebiliyor, tüzük elinizde, kural kitapları elinizde, hepsi sizin ne yapmanız gerektiğini açık açık yazıyor. Neden 17. dakikada tatil edilen maçın cezalarını 3 günde açıklayıp da sonucun tescil işlemini 10 gün sonraya atıyorsunuz? Bunun mantıklı bir cevabı varsa benimle paylaşabilir mi?

10 gün sonra olaylar durulacak, ortalık sakinleşecek, onlar da geçiştirecek tescil olayını, sessizce aradan çıkaracaklar. Ama işte hayat öyle 10 gün önceden bir olayı tasarlayıp diğer ihtimalleri akılda sıfırlamaya izin vermiyor. Böyle bir beklentiye kapılırsanız da paşa paşa İBB-Diyarbakır maçının tüm sorumluluğu üzerinize kalır. Bu maçın olaysız ve sessiz sakin geçebileceğine nasıl emin oldular merak ediyorum. Bu ülkeyi, tribün kültürünü, yönetim-yönetici profilini, medyayı, kısacası ülkenin futbolunu ve çevresindeki etkenleri azıcık tanıyan adam bilir ki İBB-Diyarbakır maçı çok riskli ve olay çıkma ihtimali barındıran bir maçtır. Bunu bilemeyip de kritik bir maçın kararını orada suçlu taraftaki takımın bir maç daha oynamasına izin verecek şekilde geciktirirsen sonuçlarına paşa paşa katlanacaksın. Bursa maçının cezası geçtiğimiz hafta çıkabilmiş olsa İBB maçında olaylar bu denli büyük olmazdı. Bursa hükmen galip ilan edildiği anda bir sonraki olayın Diyarbakır'ın ihracını gerektireceği kesindi. İBB maçında olay büyümezdi dedim ama hükmen Bursa galibiyetine rağmen maçta yine olay çıksaydı da hiç tartışılmadan olay haftanın ilk günü sonuca bağlanıp Diyarbakır'ın kalan maçlarının üzerine çizik atılırdı. Bursa maçının ardından hemen çıkamayan hükmen galibiyet veya kaldığı yerden devam kararı İBB maçının olaylarının baş sorumlusu oluverdi işte böyle. TFF sinsi bir plan işletip 10 gün sonraya karar sarkıtmayıp acil olarak işi halletse bugün Diyarbakır'ın düşüp düşmemesi tartışılmıyor olacaktı. Ya düşecekti kesin olarak, ya da olaysız ve sadece puansız dönülen bir İstanbul deplasmanı yaşamış olacaklardı hükmen kaybedilen Bursa maçının ardından. İkisinin ortası asla olmayacaktı. Bugün öyle bir noktaya geldi ki TFF, iki maçı birden hükmen mağlup sayarsa Diyarbakır bir daha sahaya çıkamayacak sezon sonuna dek. Bir anda bu kararı alabilmek büyük cesaret istiyor şu durumda. Ki normal şartlarda olması gereken iki maçın da hükmen mağlup sayılmasıdır. Bu iki maç 1 hafta değil de 1 ay arayla olsa kesinlikle gitmişti Diyarbakır. Kitapta yazan ve ezberlenen kurala göre sezon içerisinde güvenlik nedeniyle 2 tane maçı tamamlanamayan takım düşüyor. Ancak Federasyon geniş ve rahat bir tavır takınınca sıra dışı bir durum oluştu.

Muhtemelen bu iki maçı üst üste hükmen yenik sayamayacak federasyon. Sayması gerekir ama bunu yapabilir mi yapamaz mı o konuşuluyor ya zaten. Ben böyle bir karar beklemeyen taraftayım, o karar çıkarsa da gerçekten inanılmaz derecede şaşırırım. Sükunet, huzur, barış, açılım, o, şu, bu derken iki maçtan biri hükmen diğeri de kaldığı yerden devam diye karara bağlanır ve olayların üstü geçiçi olarak örtülür.

Sadece federasyon konulu bir yazı olacaktı şu yazı ilk anda ama Muammer Güler ülke basınının yarısında hakem Hüseyin Göçek'i suçlayıp üzerine bir de kendisini ve işbirliği yaptığı kurumları övmeye kalktığı için olayı kendisiyle açıp TFF'ye bağlama gereği duydum.. Sonuçta Muammer Güler ve güvenliği sağlamaktan sorumlu ekibi suçludur bu yaşananlar konusunda, en net örnek de ilk bölümde bahsettiğim amatör branşlardaki tutumdur. Yine de İstanbul'u yönetenlerdeki bu eksiklik TFF'nin sınıfta kalışının yanında pek yer bulamıyor medyada. Doğru da oluyor zira Türkiye Futbol Federasyonu test niteliğindeki Diyarbakırspor olayında çok feci şekilde sınıfta kaldı. Böyle bir risk ortamındaki tutumları, yapacakları ve yaptıracakları çok önemliydi bu federasyon ve geleceği konusunda. Benim gözümde TFF inandırıcılığında ve samimiyetinde onarılamaz bir hasar daha bıraktı..

Milano İnandı Şampiyonluk Geliyor!

Twitter'da cok can yakmisligim vardir inanmak kelimesiyle, buraya fazla karistirmak istemiyorum. Sezonun en kritik macinda "Ah be Milan" baslikli postu sampiyonluk temali posta ceviren Clarence Seedorf 90+1'de olagan disi sutu ile San Siro'yu asagi indirdi. İki macta 6 puan verilen Inter'le puan farki 1'e indi gece itibariyle. Beckham ile beraber sampiyonluk umutlarini da birakmam dedi Seedorf adeta..

Cok ufak isin psikolojik yanina deginirsek, Milan'in sampiyonluga hasret kadrosuyla daha bir verimli oynayacagini umuyorum bundan sonra. Ve Seedorf'un sanat eseri goluyle veda ediyorum bu posta..

14.03.2010

Kral Geldi! : Galatasaray 3-0 Ankaragücü

O adam 15 numaralı formayla sahaya ayak bastı ya, görür görmez dedim ki: "Şampiyonluk giriyor oyuna". Sene sonu lig şampiyonu oluruz olamayız orasını şimdiden kestirmek zor da kendi adıma konuşmam gerekirse Baros'un dönüşü bu konudaki inancımı körükledi. Benim için maçın en kısa özeti şampiyonluk inancımın bir kaç kat daha artmasıdır yani.

Ekran karşısına geçtim gol oldu hemen, daha takımda kim nerede oynuyor diye bakmaya fırsat bulamadan Keita'nın adamlarla boğuştuğunu gördüm, bir de baktım ki gol olmuş. Maçı golle izlemeye başladığım için Barış Özbek şokunu yaşamam zaman aldı. Tribünler takımın etkili ve hızlı oyununu 9. dakikada "sen var ya sen" denen saçmalığa girerek frenlediği anda ben de diğer oyuncularla ilgilenmeye başladım. Barış Özbek dakikalar ilerledikçe iyice çekilmez bir hale geldi. Topal ve Sarp'a "yan pas yapıyorlar" diye eleştiri yapanlar Barış'ın orta yuvarlaktan ilerideyken sağ kanatta aldığı topu sol kanattaki korner bayrağına doğru, Caner'in 20-25 metre arkasına atmasını görmüşlerdir umarım. Topal'ın ölüsü Barış'tan daha faydalıdır, bunu kabul etmek lazım. Orta açamaz, pas veremez, şut atamaz, her an kırmızı kart tehlikesiyle oynar... Ne yapalım böyle bir Barış'ı?.. Diğer isim Ayhan konusunda zaten sezonu noktaladım, o ilk 11'de çıkarsa maçları izlememe kararı aldım. Durduk yere sinir-stres sahibi olmamak adına tamamen sinir sistemimi koruma amaçlı bir hareket bu. Bugün de oyuna girdikten sonra maçı bir an bıraktım. Yemek yemem gerekiyordu tam da zamanında Ayhan oyuna girdi. O girdikten sonrasını izlemezdim normalde ancak dev bir istisna vardı bugün : Milan Baros. 5 aydır bıkmadan usanmadan beklenen adam geri geliyordu, daha ne olsun? Bu yüzden Ayhan girdikten 10 dakika sonra maça geri döndüm Baros'u görmek için.
Bugün 3-0 kazandık ama 3 tane heyecan yaratan pozisyonumuz bile olmadı belki de. 3-0'lık skorun ardında güzel ve tempolu bir oyun ile kaçan gol sayısının biraz fazla olduğu bir maç görmek ister insan. Çok durgun ve sakin bir oyunla geçti gitti maç. İlk anda gelen golün Ankaragücü tehdidini azaltmasını hepimiz tahmin etmiştik de bu tehdidin sıfıra ineceğini düşünmemiştik. Ankaragücü gibi kadrosunda önemli isimler barındıran bir kulübün 4. dakikadaki golle, deplasmanda bile olsa bu kadar çabuk gardını düşürmemesi lazımdı. Doğru düzgün hücum edemediler ve ilk kez benim Leo Franco'ya tek bir kelime etmeden maçı tamamlamama sebep oldular. Kendi bakış açımdan şu oyunu daha iyi açıklayamazdım sanırım. Şu forvet ikilisinin ölüsünün bile rakip kim olursa olsun savunmayı zorlaması lazım. Vassell'in İngiltere kariyeri dibe vurmuş da olsa, Vittek en üst düzey oyununu oynamıyor olsa da yeni yeni büyükmekte olan Türkiye liginin orta sıra takımı için çok büyük oyuncular ikisi de. İleriye çok sık çıkan iki bekin ve Servet'in olduğu savunmada Vittek ve Vassell'in etkili olmasını beklerdim. Tabii orta sahadan destek alınamaması da önemli oldu Ankaragücü'nün erken çökmesinde. Geremi gibi bir isim bizim kalede pozisyon yaratacakken bizim sol çizgden Keita'ya nefis bir uzun top attı. Keita da sektire sektire rakip savunmacıyı ve kaleciyi geçip basit görünen enfes bir gol attı. Erdoğan Arıca yedek kulübesinde olsa çıldırırdı muhtemelen, top sektirerek gol mü atılır diye... Keita' 1 tane attı, 1 tane asist yaptı, 1 tanesinde asisti kıl payı kaçırdı ancak yine 3 golün altına da kocaman birer imza attı. Tüm bunlar olmuşken maçın adamı konusunda hiç kimse zorluk çekmedi, hemen bulundu o adam.
İlk yarıda çözülen ve fazla da tat vermeyen maçtan ikinci yarıda çok büyük bir hareket beklememek lazımdı. İkinci yarı da tıpkı ilk yarı gibi pozisyonu ve heyecanı az başladı, öylece sürdü gitti 75. dakikaya kadar. 75. dakikadan sonrası ise Galatasaray taraftarı için çok başka bir boyutta geçti. Tüm tribünler aynı anda ayağa kalkıp krallarının geri dönüşünü selamladı, son zamanlarda bir transfere bile bu kadar fazla heyecanlanmadım ben, çok başka bir duyguydu tabelada 15 numarayı görmek. Baros girdikten sonra sola Jo geçti, Baros da ait olduğu yerdeydi aylar sonra. İleride topu alıp rakiplerin üzerine gidişi, sağdan soldan kaçanlara topu verip gol atmak için yerini alışı, aniden 2-3 kişiyi oyundan düşüren çalımları, hepsini çok özlemişiz. Sağda topla buluşup 2 kişinin arasından çıkıp 3. kişinin yanından 2-3 adımda hızla geçtiği anda Baros olmadan geçen 5 ay daha büyük önem kazandı gözümde. Golü attığı an ise tarifsiz bir andı.. Neden bilmiyorum ama Baros'u ısınırken gördüğüm andan itibaren oyuna girip gol atacağına inancım tamdı, son dakikanın son bir kaç saniyesinde de olsa o golü gördük. Mikrofonlardan "Galatasaray'ımızın golü, 15 numaralı formasıyla!" anonsu yapıldı ya, o bana yeter..

HOŞGELDİN KRAL!

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO