25.07.2011
Hazırlık Maçı: Fiorentina 5-1 Treviso
yazan:
firat selcuk
Fiorentina yeni sezon öncesi hazırlık maçlarını sürdürüyor, amatör ekiplerden sonra sıra zayıf alt lig takımlarına geldi. Geçen sezno Serie D'de şampiyon olup Serie C'ye yükselen Treviso ile yapılan maçta Gilardino hat-trick yaparken kendisine Ljajic iki gol ile eşlik etti.
Şangay 2011: Dünya Su Oyunları Şampiyonası #2
yazan:
firat selcuk
Dünya Su Oyunları Şampiyonası heyecanın zirveye ulaşacağı ikinci yarısına girmiş bulunmakta: Yüzme başladı!Günün ve şampiyonanın ilk finali erkekler 400 metre serbestte yapıldı. Güney Koreli Tae Hwan Park aylar önce göz koyduğu altın madalyayı güzel bir performansla kazandı. 300 metre dönüşüne kadar ortada gidiyor gibiydi yarış, ancak Park 300 dönüşünden sonra suyun altından ok gibi fırlayıp sprintine başladı ve 350 metre dönüşüne geldiğinde 2 metre civarı bir fark attı rakiplerine. Rakipleri silkeleyip karşı koyulamaz bir sprint attıysanız 400 metrelik yüzme yarışının son 50 metresinde sprint öncesi temponuzu korumanız çoğu zaman yeter, Park'a da yetti ki bu dalda zaten 150-200 metre boyunca devamlı sprint halinde gitmek aşırı zor. Park'ın stratejisinde en önemli şey sprinti ne zaman atacağıydı, zira 300 değil de 200 dönüşünde bunu denese gücünü sonlara doğru toparlayamayabilirdi. Çok doğru noktada gelen sprint, şampiyonanın yüzmedeki ilk altın madalyasını Güney Kore'ye ve Park'a götürmüş oldu. Bir şekilde Park'ın 300-350 metre arasındaki sprintini izlemenizi tavsiye ediyorum, pişman olmayacaksınız.
Şampiyonanın ilk önemli sürprizi ise erkekler 50 metre kelebek yarı finalinde geldi. Bu daldaki son dünya şampiyonu Sırp yüzücü Milorad Cavic yarı finalde elendi. Serisinde 4. sırayı aldığında final umutlarını yitireceği belliydi çünkü diğer serideki yüzücüler Cavic'i geçmek için standart bir yarı finalin biraz üzerini zorlama şansına sahiplerdi. Cavic 2008'de Eindhoven'daki Avrupa Şampiyonası'nda da bu dalda altını almıştı ama Şangay'a formsuz gittiğini bildiğimiz sporcu bunun bedelini ödedi. Hafta içi CAS'tan gelen kararla sevinen Brezilyalı sprint kralı Cielo Filho ise finale kalmayı başardı rahat bir şekilde, muhtemelen de Çin'e göre 25 Temmuz akşamı, bize göre ise öğle saatlerinde ilk madalya sevincini tatmış olacak.
Kadınlar 400 metre serbest finali ise bu dalın en iyisinin zaferiyle sonuçlandı: Federica Pellegrini! 22 yaşındaki İtalyan yarışın tam yarısı geçildiğinde, yani 200 metre dönüşü yapıldığında ekranlara yansıyan zaman tabelasında ilk üçte bile değildi. Ancak büyük sporcular için, döneminin dünyadaki sayılı isimlerinden birisi için bu bir sorun teşkil etmiyordu. 200 metre dönüşü yapıldığında ilk üçte olmayan Pellegrini yarış sonunda rahat bir şekilde altın madalyaya uzanıyordu. Az evvel erkeklerden bahsederken bu dalda 150-200 metre sprint atılamayacağını söylemiştim, Pellegrini için de aynısı geçerli oldu. 200 metre dönüşünden sonra 300 metre dönüşüne kadar sprintini sürdürdü ve sonrasında rakiplerinin temposuna inerek kazandı. 200, 400 ve 800 metrelerde tempoyu yükseltmek için doğru zaman çoğunlukla yarışın yarısını geçtikten sonraki bölümdür, günün ilk iki finalinde de bunu belgelemiş oldu Park ve Pellegrini.
Günün diğer iki finali ise 4x100 serbest bayrak/takım yarışıydı. Önce kadınlarda heyecan yaşadık, Hollanda ilk sporcularda sorun yaşadı ve 100 metre dönüşünden sonra ikinci sporcular suya atlarken Amerika önde gidiyordu. Amerika adına suya ikinci sırada giren isim 1995 doğumlu olan, geleceğin büyük yıldız adayı Melissa Franklin oldu. Ancak Hollanda'ya karşı direnemedi ve farkın kapanmasına sebep oldu. Dördüncü sporcular suya atladıklarında ise Hollanda adına unutulmaz bir performans gördük. İkinci sporcularda rakiplerinden daha iyilerdi ancak dördüncü ve son sporcularda ondan da iyilerdi ve beklenmeyecek bir şekilde fark açarak madalyaya uzandı Hollanda. Erkeklerde ise havuza girildiği an favoriler Amerika ile Fransa'ydı. ABD adına suya giren ilk isim Phelps oldu ancak bekleneni veremedi ve Avustralya'nın açtığı farka engel olamadı. Avustralya da ilk sporcular havuzdayken elde ettiği avantajı ekonomik kullandı ve bu merakla beklenen yarışın sürpriz şampiyonu oluverdi. Fransa ise Avustralya'yı en çok zorlayan ekip olarak gümüş madalya alırken ABD bronz ile yetindi. Avustralya şu an gayet iyi gözüktü 4x100 serbestte; bu yarışta sanki Ian Thorpe kadrodaymış gibi yüzdüler ancak Thorpe'un geri dönüşüne biraz daha zaman olduğunu hatırlatmak gerek. Thorpe'un katılımı ile rakipleri için çok daha büyük bir tehdit olacaklar.
İlk günün yüzme yarışlarında irili ufaklı sürprizlere ve uzun süre hatırlanacak performanslara tanık olduk. Keyif olarak bu seviyede giden bir şampiyona gayet doyurucu olur ki bundan katbekat keyifli olacak kalan altı gün.
Tour de France'ın bittiği gün yüzmenin başlaması ise bisiklet ve yüzmeyi futboldan bile daha çok sevmeye başlayan adam için bulunmaz nimet. Şanslıyım.
Tour de France 2011
yazan:
firat selcuk
Son yılların en keyifli bisiklet organizasyonu dersek küçümsemiş oluruz bu efsane turun 2011 versiyonunu. Son yılların en keyifli, heyecanlı ve güzel spor organizasyonu oldu.Cadel Evans sarı mayoyu son gün giyip turu zirvede tamamlarken olmasını daha çok istediğim şey Cavendish'in artık yeşil mayoyu alabilmesiydi, uzunca bir süre giydiği mayosunu bu defa tur sonunda gerçek sahibi olarak noktaladı. İlk haftada son 200 metrede tam sekiz kişiyi geride bırakıp aldığı sprint zaferi unutulmayacak finişler arasına girdi. Devamında da sprinte müsait finişlerde herkesin çok üzerindeki formu yeşil mayoyu anlamlı kıldı. Son gün acı bir sürprizle Rojas'a yeşil mayosunu kaptırsa hem o hem de izleyenler için yıkıcı olurdu.
Cadel Evans için ise diyecek çok fazla şey yok. Tarihin en yaşlı üçüncü şampiyonu olması bu sezon metre metre yazdığı hikayesine çok büyük anlam kattı. Turu Andy Schleck ve Alberto Contador'un düellosu olmaktan kurtardı bir bakıma. Gerçi o işi tek başına yapmadı; Thomas Voeckler de turu kazanamayacağını, Paris'e sarı mayoya veda ederek gideceğini bile bile dağlarda bacakları ve kalbi iflas noktasına gelene dek savaştı. Thomas ve Cadel'in gözyaşları ekran başında bu sporu seven her insanı duygulandırmış olmalı, "Ben hiç duygulanmadım, bana ne!" diyen varsa lütfen bisiklet sevgisini gözden geçirsin...
23.07.2011
Bir Fiorentinalı Gözüyle Galatasaraylı Felipe Melo
yazan:
firat selcuk
Karmaşık duydular denir ya bazı durumlar için, işte Felipe Melo transferi benim adıma tam olarak bu anlama geliyor. Fiorentina'da sezon ilerledikçe büyüyen ve artan bir performans gösteriyor, önümüzdeki sezonun en iyilerinden biri olması bekleniyor ancak yaz aylarında bulunduğu kulübün bir numaralı düşmanının yolunu tutuyor. Yönetim tehditlerin odağı oluyor, taraftar Melo'yu satan yönetimi affetmiyor ama Melo'ya da tepkisiz kalamıyor. Melo ise Artemio Franchi'ye çıkacağı ilk maç öncesi gol atma hedefini dile getirip iyice tepkileri üzerine çekiyor. Böyle gördüğüm, böyle düşündüğüm bir adamdı Melo. Ujfalusi'den sonra Melo da Fiorentina'dan taraftarın gözünde kötü ayrılıp yolu Galatasaray'a düşen bir adam oldu. Sevinsem ayrı dert, üzülsem ayrı dert, tam bir karmaşa.Kısa bir özet bu şekilde, Melo ismi Floransa'dan ayrılana kadar sempatik bakılan bir isimdi, ayrıldıktan sonraki birkaç açıklama ile günden güne nefrete çevirdi kendine duyulan sevgiyi. Oyun olarak yorumlamak gerekirse, 2010 Dünya Kupası'nda pas isabeti konusundaki başarısı Fiorentina'da da sürmekteydi. Montolivo'yu çok rahatlatıyordu pas trafiğine olan katkısı. Ki zaten 2008'in ve 2009 yılının büyük kısmının Montolivo adına kariyer yılları olmasında Melo'nun tam da bu iki yılın ortak paydası olan 2008/2009 sezonundaki katkısı büyüktü.
Galatasaray'ın mevcut düzeninde Selçuk'u 2008/2009'daki Montolivo gibi düşünebiliriz ki 2008/2009'un Fiorentina'sı ile 2011/2012'nin Galatasaray'ı epeyce benzer bir konumda. En başta 4-3-3 yerine 4-4-2 düşünülüyor ki günümüz futbolunda 4-3-3 uğruna çoğu takım 4-4-2 gibi efsane bir dizilişin yüzüne bakmaz oldu. Mihajlovic 4-3-3 denemeleri ile bir koca sezonu heba etmişken iflastan sonra Serie D'ye kadar inen Fiorentina'yı ayağa kaldıran şey Prandelli'nin 4-4-2'si olmuştu.
O dönemin Fiorentina kadrosunda ortada Montolivo-Melo ikilisi vardı, şimdi de Galatasaray'da Selçuk-Melo olacak. Rol olarak baktığımızda fark neredeyse sıfır: Melo defansif görevi yaparken bir yandan orta saha ile savunma arasındaki pas trafiğini sağlayacak, bütün bunlar olurken de Selçuk da tıpkı o dönemdeki Montolivo gibi hem orta sahada rakiple ilgilenecek hem de takım hücumdayken aynı şekilde kritik pasları yollayan ve oyunu şekillendiren adam olacak. Selçuk'un şekillendirdiği oyun da Arda, Baros, Elmander ve Kazım gibi oyuncuların elinde son halini alacak, tıpkı Fiorentina'da Montolivo'dan çıkan topun Jovetic, Santana, Gilardino ve Mutu ile rakip ceza sahasında şekillenmesi gibi.
Melo hamlesi ile birlikte Galatasaray tam anlamıyla 2008/2009'daki Fiorentina'nın oyun sisteminin benzerine sahip olacak. Melo-Selçuk ikilisi uyum sağladığı takdirde o sezon Montolivo-Melo ikilisi ile ligin en uyumlu ve verimli orta sahalarından birine sahip olan Fiorentina'nın verdiği keyfi verecek Galatasaray da. Tabii bunlar kağıt üzerinde, şu an her şey benzer konumda, gerisi uygulayacak ve uygulanacak kişilere kalmış durumda.
Bunlar da Felipe Melo adının bu blogda sıkça anıldığı dönemlere ait birkaç yazı:
11 Şubat 2009 - Brezilya-İtalya Hazırlık Maçı
16 Nisan 2009 - Felipe Melo ve Cezası
30 Haziran 2009 - Melo hakkındaki ayrılık haberleri
8 Temmuz 2009 - Melo Juventus İle Anlaşıyor
8 Temmuz 2009 - Melo-Juve Haberlerine Taraftarın Tepkisi
16 Temmuz 2009 - Felipe Melo Resmen Juventus'ta
Andrea Lazzari Fiorentina'da
yazan:
firat selcuk
Bergamo-Floransa hattı yine işlemeye başladı. Atalanta'da adını bir şekilde duyurup İtalya'da iyi bir yer edinen futbolcuların bazıları Floransa'ya uğramaya devam etmekteler. Son isim Atalanta çıkışlı olan Lazzari oldu.İtalya'da artık alıştığımız %50 ortaklık ile transfer oldu Fiorentina'ya. Yani kendisini almak isteyen hem Cagliari'nin hem de Fiorentina'nın kapısını çalacak. Kontratının yarısını aldık ama bu sezon Fiorentina forması ile izleyeceğimiz yazıyor gelen ilk bilgilerde. Muhtemelen iyi bir performans sonrası kalan yarısı da alınacaktır ve Cagliari aradan çıkmış olacaktır.
Lazzari'nin adı sezon boyu Milan ile anılmaktaydı ancak adresi orası olmadı. Aquilani'nin kiralanmak üzere olduğu günlerde üzerine bir de Lazzari'nin gelmesi akıllara Montolivo'nun geleceği ile ilgili sorular düşürüyor. Gitmesine hemen hemen kesin gözüyle bakılıyordu ancak bunun seneye gerçekleşeceği düşünülüyordu. Bu iki transferin gerçekleşiyor olması Montolivo'nun Milan'a gidebileceği söylentilerine biraz anlam kazandırdı sanki.
Lazzari'nin transferinde geçen ücretten de bahsedelim: Fiorentina ile bahsettiğimiz yarım sözleşmeyi üç seneliğine imzaladı. Cagliari'ye Lazzari'nin kontratının yarısı için 2.5 ile 3 milyon € arası bir para ödenecek. Oyuncu ise sezon başına 800.000 € alacak Fiorentina'dan. Performansa göre de 250.000 € civarı bir bonus alabilecek.
Son olarak, Cagliari'nin 10 numaralı formasını giyerken Fiorentinalı oldu ve Mutu sonrası Jovetic'in giymek istemediği, Ljajic'in de pek sıcak bakmadığı 10 numaralı formanın yeni sahibi olmasına da kesin gözüyle bakılıyor.
Size De Tanıdık Geldi Mi?
yazan:
firat selcuk
Yeni transfer Felipe Melo, Galatasaray'a imzayı attı ve ilk sözlerinden biri şu oldu: "Galatasaray'a gelmem tanrının bir lütfu."Bu sözü nereden tanıyorum diyenlerin çoğunun aklına gelmiştir ama hatırlatalım...
Cassio Lincoln, Galatasaray'a geldiğinde şunu demişti: "Tanrının olmamı istediği yerdeyim."
Açıklamaları benzedi ama sonları benzemesin de uzun zaman sonra faydalı olan bir Brezilyalı görelim diyeyim, şimdilik noktayı koyayım. Felipe Melo ile ilgili yorumlarım da olacak elbet bir Fiorentinalı olarak, gün içerisinde(23 Temmuz) yazmış olurum.
22.07.2011
Şangay 2011: Dünya Su Oyunları Şampiyonası #1
yazan:
firat selcuk
Evvela şu senkronize yüzmeden bahsetmem lazım yoksa çatlarım. Sevenine, izleyenine, yazanına, yorumlayanına saygım sonsuz ama ben şu noktada tıkanıyorum: Bireysel rutin -ya da her ne deniyorsa- ne işe yarıyor? Solo teknik rutin, solo serbest rutin... Bu ikisini anlamam ama düet ve takım rutinleri mantıklı geliyor zira su içerisinde bir gösteri yapılıyor ve uyum var işin içerisinde. Ha bunun teknik kısmı da var, hareketleri doğru aktarma kısmı da var... Gerçi gitgide kendi tezimi çürütüyorum ama dalma müsabakalarında da bireysel ve çiftler olmak üzere iki dal var. Orada da bireyseli izleme, git çiftleri izle illa konu uyumsa diyen olsa verecek cevabım olmaz. Neyse o konuda da dalmayı sadece izlerim, teknik-taktik aşırı bilmem der çekilirim kenara.Senkronize yüzmede Türkiye de birkaç dalda yarıştı ve en iyi derece solo/bireysel serbest rutinde Melis Öner'den gelmiş. Melis Öner 22. sıraya alarak finallerde performans göstermeye yetecek dereceyi elde edememiş.
Dalmaya geçecek olursa Çinliler aldı yürüdü... Madalya bırakmıyorlar ortada adeta. Dalmada kadınlar ve erkeklerde toplam beşer yarışma var. Bireysel olarak 1 metre tramplen, 3 metre tramplen ve 10 metre kule; takım olarak, daha doğrusu senkronize/çiftler olarak ise 3 metre tramplen ve 10 metre kule var. Hem erkeklerde hem kadınlarda tüm senkronize atlamalar yapıldı ve Çinli sporcular tüm altınların sahibi oldular. Erkeklerde final olarak 3 metre tramplen ve 10 metre kule kalırken, kadınlarda da 3 metre tramplen finali kaldı. Bunların dışında yapılan bireysel yarışmalarda da altın madalyaların hepsi Çinli sporcularda. Erkekler 3 metre tramplen finali 22 Temmuz 2011 tarihinde, yani bugün, dalmadaki tek final olacak. Yarın kadınlardaki son dal tamamlanırken erkeklerde de son yarışma olan 10 metre kulenin ön elemeleri ve yarı finalleri yapılacak. Yüzmenin başlayacağı pazar günü ise 10 metre kuleyle birlikte dalmaya noktayı koyacağız.
Açık deniz yüzme sadece istatistikler ve sonuç tablolarından takip edebildiğim ve izlediğim birkaç defasında hoşlandığım bir dal. Ne yazık ki yayınlayan olmuyor, kötü bir şey bu. Yine de elimden geldiğince bilgileri vereyim ben. Roma'da 2009'daki Dünya Şampiyonası'nda 10 km'de şampiyon olan Britanyalı güzel Keri-Anne Payne, Şangay'da da başarısını sürdürdü. Aynı dalda erkeklerde ise Thomas Lurz sürprizi yaşandı ve Alman yüzücüyü geride bırakan isim Yunan yüzücü Spyridon Gianniotis oldu. Lurz için açık deniz yüzmede son dönemin kralı demek doğru olurdu ancak şampiyonanın ilk ciddi sürprizlerinden birinde "başarısız" kısımda yer aldı. Gerçi Dünya Şampiyonası gibi bir organizasyonda 10 km yüzüp ikinci sırayı almak ne denli başarısızlık olur onu da düşünmek gerek. Lurz'u geride bırakan Spyridon Gianniotis ise 2000'lerin başında daha çok orta mesafe(800-1500 metre) yüzen bir isimdi, son birkaç yılda en uzun mesafeleri gözüne kestirdi ve yavaş yavaş mesafe arttırarak ilerlediği kariyerinde -şimdilik- hedefine ulaşmış gibi gözüküyor.
"Bu kadar adını andın ama kim bu Lurz?" diyenlere hemen açıklamayı yapmayı bir borç biliyorum. Kendisi Roma'daki son şampiyonada duble yapıp hem 5 km hem de 10 km dallarında açık deniz yüzmede altın madalyaları toparladı. Son üç Avrupa Şampiyonası'nda ise altın madalyaları aldı yine 10 km'de. Tabii bir de şu kritik durum var, Lurz kariyerinin şu ana kadarki en iyi dönemini 2008 ve 2012 Olimpiyat Oyunları arasında yaşamakta. Bu şampiyonada sürpriz şekilde kaybettiği altın eğer bir form düşüklüğünün habercisi ise Lurz'u pek de parlak bir Londra macerası beklemiyor olmalı. Ayrıca son bir not, kendisinin Universiade 2005'te İzmir'de yarıştığını hatırlatalım. 1500 metre serbestte gümüş madalya almıştı, havuzda da madalyası yok değil hani...Ve Şangay 2011'in yüzme yarışları başlamadan yüzmeyi gündemde tutmayı başaran en ciddi konusuna gelelim son olarak: Cesar Cielo Filho. CAS'tan karar çıkması bekleniyordu ve o beklenen karar çıktı. Cielo Filho ve vücutlarında yasaklı madde bulunan veya yasaklı maddeyi kullanan arkadaşları için verilen uyarı cezası onandı, ekstra bir ceza vermeye gerek duymadı CAS. Sadece Waked'e men cezası geldi ki zaten ilk çıkan kararda da kendisine men cezası verilmişti. Yani FINA'nın uyarı alan sporcular için talep ettiği üçer aylık men cezaları reddedilmiş oldu. Yüzmede sprintin yeni kralı Cielo Filho'yu önümüzdeki hafta feribot misali havuzu birbirine katıp altın madalyaya uçarken görebileceğiz.
19.07.2011
Yeni Sezonun İlk Hazırlık Maçı
yazan:
firat selcuk
Fiorentina son sezonlarda olduğu gibi yine Cortina'da kampta ve yine amatör düzeyde ekiplerle sezonu açıp ısınma turları atmakta. Gilardino zayıf rakibe bol bol gol atarken kendisine Salifu, Iemmelo, Babacar gibi genç isimler eşlik ettiler. Maç skorunu da verelim: 12-0
18.07.2011
Tarih, Tekerrür, Taffarel, Muslera...
yazan:
firat selcuk
Bilmiyorum dikkat eden oldu mu ancak Taffarel Galatasaray'a imza attıktan sonra Dünya Kupası'nda oynamaktaydı. 7 Temmuz 1998 akşamı takımı ile Hollanda karşısında final aramaya çıkmıştı. Doksan dakika yetmedi, uzatmalar yetmedi, eşitliği bozma görevi penaltılara kaldı. Taffarel iki penaltı çıkardı ve Brezilya finale doğru gitti. Kupayı alamasalar da Taffarel 1994'ten sonra bir kez daha kupanın iz bırakan kalecilerinden biri oldu. Sonrasında ise unutulmayacak bir Galatasaray kariyeri... Galatasaray o maç öncesi imzayı attırmamış olsa Taffarel'in yolu Türkiye yerine Avrupa'nın diğer büyük ülkelerinden biri olacaktı muhtemelen.
Ve 16 Temmuz 2011 akşamı, aynı senaryo yine sahnede. Galatasaray'ın Cana'yı verip aldığı Muslera, Copa America'da ev sahibi Arjantin'e karşı "maç kurtaran kaleci" gömleğini üstüne giyiyor ve Arjantin'in birbirinden etkili silahlarına dur diyor. Yine uzatmalar, yine penaltılar... Tıpkı 1998'in 7 Temmuz günü gibi. Galatasaray'ın, transferini bu maçtan önce değil de sonra gerçekleştirmeye çalışsa, transfer etme şansının belki de sıfıra ineceği adam penaltı atışları boyunca kurtarılan tek penaltının altına imzasını atıyor Tevez'in şutunda. Turu geçen taraf Uruguay oluyor; maç sonu sadece Türkiye'de değil tüm dünyada konuşulan ilk isim Muslera, 1998'de Taffarel'in konuşulduğu gibi...Tarih şimdilik tekerrür etti, devamı da uzun yıllar boyunca aynı başarı çizgisiyle gelir mi göreceğiz.
Ha bir de, bu iki olayda kendi adıma daha ilginç bir benzerlik var. Marmaris'te yaşıyorum ama Datça'da Palamutbükü'nde de ev var. 1998'de Dünya Kupası sırasında Taffarel'in o performansını Palamutbükü'ndeki evde izlemiştim, Copa America'da Muslera'yı da yine aynı evde aynı odada izledim.
16.07.2011
Beyin Bedava!
yazan:
firat selcuk
Sinisa Mihajlovic
Frey'in durumunu ve elindeki üç tane ilk 11 oynayacak kalitedeki kaleciyi yorumlarken bu cümle çıkıyor ağzından. Frey muhtemelen yolcu; Frey'i tek kalemde yollamayı düşünen ve önümüzdeki sezon için de pek umut vermeyen Mihajlovic ise istediği gibi at koşturmaya devam ediyor.
14.07.2011
Şangay 2011: Cumartesi Başlıyor!
yazan:
firat selcuk
Yüzmede yılın en büyük olayına artık sayılı saatler kaldı. Cumartesi sabahı Çin'de başlayacak olan şampiyona 16-31 Temmuz arasında düzenlenecek.16-24 Temmuz'da senkronize ve bireysel dalma yarışmaları; 19-23 Temmuz'da açık deniz yüzme yarışmaları, 16-23 Temmuz'da senkronize yüzme yarışmaları; 17-30 Temmuz'da su topu maçları ve 24-31 Temmuz'da organizasyonun assolisti yüzme yarışmaları yapılacak.
Shanghai Oriental Sports Center ise yarışmalara/maçlara ev sahipliği yapacak olan kompleksin adı. Kompleks 18.000 kişilik kapalı ve tribünlü havuza -ki kayıtlara "arena" olarak da geçiyor kendisi-, 5000 kişilik kapalı ve tribünlü havuza ve 5000 kişilik açık havuza sahip.
Türkiye'de yayın hakkı konusunda ne gelişme oldu, TRT Spor veya başka bir kanal hakları aldı mı henüz bilmiyorum ancak Eurosport şampiyonayı yayınlayacak. Bu yeterli ve güzel bir gelişme benim için.
Birkaç yazıyla favorilerin form durumundan ve hazırlıklardan bahsetmiştim. Şimdi de şampiyona öncesi son kez sporculara göz atıp bundan sonraki yazıları şampiyonaya ayıralım:
Brezilya'nın erkeklerde 50 ve 100 metre serbest Olimpiyat şampiyonu Cesar Cielo Filho takım ile birlikte Çin'e gitti ancak CAS'ın kendisi ile ilgili vereceği kararı bekliyor. 24 Temmuz günü yüzme yarışları başlayana kadar hakkında ekstra bir karar çıkarsa madalya umutlarını havuzun dibine yollamak zorunda kalacak. Mayıs ayında kendisinde yasaklı madde(idrar söktürücü) bulunmuştu ve uyarı almıştı, CAS son kararında kendisine uyarı yapmayı uygun görmüştü ancak yeni bir karar çıkar mı veya hüküm giyer mi henüz belirsizliğini koruyor. Brezilya'daki spekülasyonlara göre kendisi altı aylık bir ceza alıp Şangay'da yarışma şansını kaçıracak ve 2012 Olimpiyatları'nda yüzebilmek tek hedefi olacak ki bu hedef de WADA kurallarına göre iki yıla kadar ceza alabilmesi mümkün olan sporcu için henüz belirsizliğini koruyor. Brezilyalı yüzücü kendini kampa almak için takımdan bir gün önce yola çıktı.
Şampiyonaya, dağa doğrusu yüzme yarışmalarına adım adım yaklaşırken CAS kanadından da açıklama geldi. Cesar Cielo Filho ile ilgili karar için Şangay'da 20 Temmuz günü toplanılacağını ve kararın en geç 22 Temmuz akşamı kesinlik kazanacağını söylediler. Yani bizler için en geç 22 Temmuz gününün öğle saatlerinde karar açıklanmış olacak.
Güney Koreli Olimpiyat şampiyonu Park Tae-Hwan ise gözünü madalyadan ziyade dünya rekoruna dikmiş durumda: "Öncelikle hedefim Olimpiyat altını kazanmaktı ve bunu çoktan başardım. Artık, yeni bir dünya rekoru kırmayı hedefliyorum." diyerek iddiasını ortaya koyuyor. Bilindiği üzere artık teknolojik mayolar değil yine eskisi gibi kumaş mayolar kullanılıyor ve bu eski tip mayolarda erkekler 400 metre serbestin en iyisi 3.40.08'lik dereceysiyle Ian Thorpe. Eski mayolara 2010'daki kesin dönüşün ardından bu dalda en iyi dereceler 2010'da 3:41.53 ile Park'tan gelirken bu yıl da Sun Yang 3:41.48 ile nisan ayında dünyanın en iyi derecesine sahip oldu.
Bu arada unutmadan evvel eklemem lazım, CAS ve Cielo Filho arasında bu kadar çok haberin-konunun dönüyor olmasının ve uyarı ile geçiştirilebilecek olayın didik didik aranmasının sebebi ise dopingin rastlandığı turnuvanın dünya şampiyonasına katılmak için derecelerinin dikkate alındığı yarış olması.
6.07.2011
4.07.2011
Yolun Açık Olsun Lorik!
yazan:
firat selcuk
Öncelikle şunu diyeyim: Fernando Muslera için Lorik Cana'yı feda eden zihniyetteki insanlarla aynı takımı tutuyor olmaktan utanıyorum. Yazık. Kaleci transferi madem bu kadar önemli bir hamle, sezonu milli takım ile Copa America'da açan ve takıma temmuz sonunda katılacak olan Muslera ile ne işimiz var?Kaleci transferi Lorik Cana gibi bir ismi harcamayı gerektirecek kadar önemliyse Muslera transferi mantıksız bir hal alıyor. Bu kadar acil olduğuna göre takımla çalışma dönemi ciddi bir hazırlık olmalıydı. Keza buna bağlı olan uyum süreci de... Takıma bir ay geç katılacak olan adamı, takımla ilk hazırlık dönemini geçiremeyecek adamı Lorik Cana gibi uyum sağlamış ve katkısı tartışmasız -tartışanla futbol konuşmaya gerek bile duymam- bir adamı kaybetme pahasına getiriyoruz. Bu noktada mantık dışı oluyor işte her şey.
İster istemez de aklıma şu geliyor: Bu mu bazılarınızın çok güvendiği ve "Artık akıllanmış, mantıklı düşünüyor." dedikleri Fatih Terim? Acıyorum sizlere, başarılar Fatih Hocanızla...
Avrupa kupalarında olmayan bir takımız ki şike iddiaları sonucunda Fenerbahçe ve Trabzon düşürülse bile Avrupa kupalarında yokuz. E o halde ne demek bu eldeki yıldızı verip de geleceği meçhul bir kaleci alma sevdası? Tutarsa on senemiz garanti, hiç sıkıntı çekmeyiz demeyin, Cana da tutuyordu ve o bölgede üst düzey bir oyuncuya sahiptik. Başka bir açığı kapatmak için diğer tarafta daha büyük bir boşluk açmak mantıksızdır. Borç alarak borç ödemeye benzer bu ve borçlarını başka bir yerden borç alarak ödeyenler her seferinde daha da dibe gitmekten kurtulamazlar.
3.07.2011
Wimbledon Günlüğü #3 - Final
yazan:
a.c. sedef
Sonucu öncesinden belli bir finaldi desem, kendimin de dahil olduğu Nadal destekçilerine ayıp etmiş olur muyum? Bence olmam. Maç başlamadan önce elde çok önemli bir veri vardı: Djokovic, rakibi Nadal'ı hepsi de finallerde dört kere mağlup etmişti, hem de aynı sezon içinde. En önemlisi de bunların ikisini rakibinin en güçlü olduğu zeminde, toprakta başarmıştı. Bununla da sınırlı değildi Djokovic lehine veriler: Açık ara en formda oyuncuydu ve son bir yıldır Federer dışında hiçbir oyuncuya mağlup olmamıştı. Djokovic, son bir sezonda kortlardaki en komple oyuncu haline gelmişti ve bunu kırabilen tek oyuncu Federer'in oyun tarzıyla finaldeki rakip Nadal'ın oyun tarzı taban tabana zıttı. Yani, maça başlamadan baktığınızda yukarıdaki fotoğrafı görür gibi oluyordunuz zaten. Kazın ayağı öyle olmasa da fotoğraf değişmedi.
Maçın başlangıcından onuncu oyununa kadar standart bir Nadal - Djokovic maçı seyrediyorduk. İki oyuncu da servislerinde sağlam duruyor, zaman zaman birbirlerinin servis oyunlarında ataklar yapıyor ama her ikisi de buna bir cevap yetiştirebiliyordu. Ancak o oyunda bir final maçının kaderini belirleyen nüanslar belirginleşti ve bir anda Nadal kendisini setlerde 1-0 geride buldu. Djokovic geride olmanın da etkisiyle afallayan rakibinin boşluğundan çok iyi yararlanıp ikinci seti de yarım saatte kendi lehine sonuçlandırınca Rafael Nadal geri dönülmez noktaya gelmişti bile.
Djokovic'in ilk iki setteki en önemli başarısı oyun standardını en uygun anda gerekli seviyeye çıkarabilmesiydi. Nadal karşısındaki performansı turnuvada herhangi başka bir oyuncuya karşı oynadığı oyundan çok da farklı değildi; yine üst düzeydi; yine akıllı, akıcı ve dayanıklı bir oyun çizgisindeydi. Nadal buna zamanında tepki veremeyince dört sette maçı kaybetti. Oysa dördüncü setin ilk oyununda maçı beş sete götürüp oyunun gidişatını tam anlamıyla lehine çevirebileceği şans ayağına gelmişti. Nadal maç boyunca dominant olması gereken anlarda bunu başaramadı ya da denemedi bile. Bu konuda başarılı olabildiği tek seti ise kazandı. Oysa Grand Slam turnuva şampiyonluklarının çift haneli bir sayıya çıkmasının en önemli sebeplerinden ikisi rakibi üzerinde kurduğu baskı ve rakibinin kurduğu baskıya karşı verdiği iyi reaksiyonlardı. Nadal, üçüncü sete kadar servis kırma puanı oynayamadı ve çeviremedi. Mental acizliği Nadal'ın en büyük başarısızlığı olarak karnesine yazıldı. Onun için acı bir ilk oldu.
Wimbledon '11 tenis dünyasının geleceği için bir turnusol kağıdı görevi gördü ve geleceğe dair gelişmelerin bir bölümünü önümüze koydu. Bunlar kabaca şöyle:
-Büyük Üçlü'nün güçlü halkası artık Djokovic ve önemli bir düşüş yaşamazsa bunu bir hatta iki sezon daha götürebilecek potansiyeli var. Kuvvete dayalı oyunu zeka, dayanıklılık ve teknikle birleştirerek tenis vizyonu olarak diğer iki rakibinin bir gömlek üstüne çıkmış durumda.
-Federer artık ruhsal olarak tenisten uzaklaşmaya başlıyor. 2-0 öne geçtiği Wimbledon çeyrek finalini kaybetmesinin başka mantıklı bir açıklaması yok. 2012'den sonra emekli olacağı dedikodularını haklı çıkardı görüntüsü.
-Nadal kariyerinin gerçek sınavını yaşamaya başladı. Federer her zaman muhteşem bir tenisçiydi ama oyun tarzı asla Nadal'ı kalıcı bir şekilde zorlamadı. Artık karşısında gerçek bir rakip, gerçekten onu zorlayan bir oyun stili var. Nadal buna da bir çare üretebilirse gerçek bir efsane olarak tarihte yerini alacak. Çünkü bundan sonra kazanacağı her Grand Slam, Grand Slam rekoruna doğru atılmış bir adım olabilir.
-Murray kortta soğukkanlı olmayı öğrenmezse dört numaradan yukarısı zor. İngilizler'in Wimbledon'da verdiği gazı diğer turnuvalarda itinayla alırlar, alıyorlar.
-Yeni nesil yeteneklere karşı dikkatli olmalı. Sadece bizlerden, seyirciden söz etmiyorum. Tomic yarı final maçında Djokovic'i Nadal'dan çok daha fazla zorladı örneğin. Dimitrov ve Raonic ise diğer isimler. Sıralamanın ilk dört sırası uzun zamandır yerlerinin rahat olmasına alışkın, yakında bu da değişebilir gibi durmakta artık.
Wimbledon 2011 finali Djokovic'in şampiyonluğuyla sonuçlandı ama maç öncesi ve sırasında görülenler bir kupanın sahibinin belirlenmesinden daha fazlasına işaret etmekte. Tenis artık yeni bir liderle yeni bir döneme doğru gidiyor olabilir.
2.07.2011
Not Defteri #48
yazan:
firat selcuk

- Hah! 48 oldu not defteri. Plaka oldu, Marmaris oldu(Muğla demedim evet).
- CoD: Black Ops kadar da dandik oyun... Activision tarihinin en kötü oyunlarından biri olsa olur. En kötü olamaz da, yine son üç oyuna girer, en iyi ihtimalle beş. Yok yok, üç iyi; en kötü üçten biri.
- Temmuz denen şey böyle soğuk geçmemeli. Ezel'deki Temmuz'dan değil, ay olanından bahsediyorum.
- Ezel de ne biçim bittiydi be...
- Güneye inip cayır cayır yanalım diyenlere güneyden sesleniyorum: GELMEYİN. Zira yanacak bir şey yok, serin. Ben zaman zaman üşüyorum bile sabaha karşı. Gerçi ben hep üşüyorum o başka konu, başka bir manyaklık dalı.
- Bu bağlamda denizin dibinde olmama rağmen sahile ayak basmayalı ve denizle temas kurmayalı tam bir hafta olduğunu belirtmem lazım. Giremiyorum, götüm yemiyor evet itiraf edeyim. Soğuk denizi sevmem.
- Ruslar sıcak denizlere inme politikasını Ağustos ayında geliştirdiler sanırım. Temmuz pek de sıcak deniz politikası geliştirilecek bir ay değil. En azından ilk haftası falan değil.
- Ha Rusların denizleri bizim en soğuk denizimizden kat kat daha soğuk, onu da şey etmek lazım.
- Ne çok Rus dedim arkadaş ya. ALLAH BELANI VERSİN ARŞAVİN.
- Arşavin de tam pırlanta markası olmalık isim gibi geliyor bana ama olmayadabilir. Olur diyenden telif isterim -yarım ekmek döner ısmarlarsın artık fikri (ç)alan arkadaş!
- Black Ops'un tırtlığından dem vurmuşken tarihin gördüğü en kötü kamera açılarından birine de Dead Space'in ev sahipliği yaptığını eklemeden geçmeyelim. O ne kötü, o ne saçma, o ne mantıksız açıdır. FPS asla değil, TPS belki ama tam da değil. ?PS lan bu oyun? GPS falan çıkmasın o karambolde?
- Az uyuyunca böyle saçma şeyler oluyor olabilir. Ben gideyim çay koyayım o zaman.
- Kendime küfür olarak "bsg çay koy" dermiş gibi değil ama... Cidden çay doldurmaya gidiyorum çünkü çayım bitince Not Defteri de biter diye hesapladım ve bitti çayım.
- Çayım ve dayım arasında tek harf farkı var ki o harfler de alfabede yan yana.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


