30.03.2018

Tottenham’ın Pochettino yönetimindeki sessiz evrimi yavaşça oyun sonuna yaklaşıyor


 
Tarihler 24 Şubat 2008’i gösterdiğinde Tottenham Lig Kupası finalinde 1-0dan geri dönerek Chelsea’yi 2-1 mağlup ediyordu. O günden bugüne Juande Ramos’un görevine son verildi, Harry Redknapp yönetiminde Gareth Bale tarafından ateşlenen bir heyecan fırtınasının keyfi sürüldü, Andre Villas-Boas ve Tim Sherwood ile önemli yanlış adımlar atıldı ve sonunda Mauricio Pochettino bulundu. Geçmiş dört sezonun her birinde takıma ilerleme göstertmiş, gelecek vadeden parlak bir genç menajer. Ancak bu süre zarfında hiçbir şey kazanamadılar.

O günden bugüne Chelsea ise 11 kez menajer değiştirdi. İkişer kez Guus Hiddink’i ve bir kez Rafa Benitez’i  geçici olarak göreve getirdiler. Roberto Di Matteo’yu kısa zamanlı bir sözleşmeyle göreve getirdiler ancak Şampiyonlar Ligi’ni kazanınca daha uzun bir sözleşme verilmek zorunda kalındı ki o sözleşme de bir sonraki sezonun üçüncü ayında feshedildi. Ayrıca Carlo Ancelotti ve Jose Mourinho’yu şampiyonluk yaşadıktan sonraki sezon içerisinde kovdular ve Antonio Conte ile de benzer vakayı yaşayacaklar gibi görünüyor. Yine de bu on yıllık süreçte üç Premier Lig şampiyonluğu, üç FA Cup, bir Lig Kupası, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi kazandılar.

Birazcık kaosun yararlı olup olmadığını merak etmeye başlamak için Prater dönme dolabında oturan Harry Lime olmanız gerekmiyor. (Çevirmen notu: Araştırma yaptım ancak bu sahneden başka bir şey çıkmadı, yapılan göndermeyi anlayamadım)

Yine de sebep sonuç ilişkisi korelasyon değildir ve  gerçek şu ki Tottenham; bütün güncel planlarına, yeni stadyumu çevreleyen sözlere ve beklentilere -bilet fiyatları konusundaki şikayetler geçerli olmakla beraber- rağmen tanıdık bir Londra problemiyle karşı karşıya kalıyor: Dişinizden tırnağınızdan arttırarak bir araya topladığınız kaynak ne kadar olursa olsun -eğer mega-zengin değilseniz- o kaynağı 15 yıl önce harcasaydınız daha iyi olurdu.

Chelsea, Mourinho’nun ilk döneminden beri teknik direktörler konusunda yaptığı bütün hatalara rağmen her zaman Roman Abromovich’in 2003’te kulübü satın aldığında saçtığı paralar sayesinde yalıtılmış oldu.

Bu süper kulüplerin doğasıdır: onlar, etkili bir şekilde, batamayacak kadar büyüktür. Ne kadar kötü şekilde oyuncular alsalar ya da menajer atasalar bile kaynakları onları kurtarmak için orada olacaktır. Belki de Premier Lig diğer liglerde sözü bile edilmeyen bir tehlikeyi hala koruyor – Barcelona’nın ya da Bayern Münih’in 2016’da Chelsea’nin başına geldiği gibi 10. sıraya kadar düşmeleri düşünülemez bile. Eşit olarak başarısızlığın sonuçları da mesela 1974’te Manchester United’ın Avrupa Kupası kazandıktan 6 yıl sonra küme düşmesi veya 1982’de 60ların sonu 70lerin başını domine eden Leeds takımının Avrupa Kupası finali oynadıktan 7 sene sonra küme düşmesinde olduğu gibi değil.

İngiliz futbolunun doğası gereği, farz edilen büyük altı takımla birlikte, ortada bir İngiliz süper kulübünün olamayacağı ya da İngiliz süper kulüplerinin Avrupa’nın diğer büyük liglerindeki süperler kadar süper olmadığı tartışılabilir. Altı takımın dört Şampiyonlar Ligi bileti için etkili bir mücadele içinde olması Avrupa bonusunu her sene kimin alacağının ve en tepede kalmasını sağlayacak bir döngüye girmesinin garantisi olmadığı anlamına geliyor. Artı olarak Premier Lig diğer liglerden daha zengin olmakla birlikte en zenginle en fakir arasındaki fark çok fazla değil üstelik daha da azalma payı var.
Jonathan Woodgate 2008 Lig Kupası finali uzatmalarında Petr Cech'i mağlup edip kupayı kazandıran golü atarken.

İşte bu yüzden Pazar günü çok kritik. Bir elitin yerinin değiştirilmesi çok şey gerektiriyor. Manchester City’nin yatırdığı yüzlerce milyonu veya Arsenal’in uğraştığı yıllar süren durgunluğunu. Birçok kulübün bu tarz çeşitli hikayeleri var -Leeds’ten Everton’a, Aston Villa’dan Leicester’a kulüpler buna şahitlik edebilir- bir ya da iki sezon olumlu sonuçlar ve yetersiz yatırım. Puan durumunun tepesine üye olmak için sürdürülebilir ve güçlendirilebilir yatırım gerekiyor, ideal olarak halihazırdaki elitlerden birinin düşüşüyle birlikte.

Tottenham, şimdiye kadar, Pochettino takımı devraldığından beri oyunculara nispeten az yatırım yaptı: yalnızca 33 milyon pound civarında. Harcamalar ise daha çok stadyuma yönelik oldu. Pochettino’nun genç oyunculardan en iyi verimi alma becerisi yatırımdan beklediklerinden daha büyük dönüş almalarını sağladı. Projenin, başka yerlerde daha fazla zenginliği kovalayacak oyuncular yüzünden her an rayından çıkabileceği hissi devam etse halihazırda Arsenal’i geçmeyi başardılar, yeni stadyumun onlara verebileceği finansal avantajlar henüz başlamadan.

Eğer Stamford Bridge’de 28 yıllık başarısızlıklarına bir son verirlerse Spurs yedi maç kala Chelsea’ye 8 puan fark atmış olacak, gelecek sezon Şampiyonlar Ligi’ne katılırken Chelsea’yi dışarda bırakmayı garantileme yolunda büyük yol. Bu durum gerçekleşirse son üç sezonda Chelsea’nin Şampiyonlar Ligi’ne katılamadığı ikinci sezon olabilir.

Abramovich bu durumu karşılayabilir ama esas soru bunu isteyip istemediği. Chelsea’da gözle görülür bir masraftan kısma var ki Conte için sinir bozucu bir durum, Mourinho için de öyleydi. Geçen dört yılda net harcamaları kabaca Tottenham’ın iki katı ancak takım (ya da en azından kiralık gönderilmeyenler) birkaç sezon yetersiz göründüler ve eskimiş görünmeye başlıyorlar.

Şampiyonlar Ligi’nin çekiciliği ve yatırım olmadan Chelsea’de geçtiğimiz on yılı karakterize eden kaos artık onları boğabilir. Aniden ortaya çıkmış gibi ancak Pazar gecesi itibariyle Tottenham, kısa ömürlü gibiymiş görülse bile, Londra’daki tartışmasız en iyi takım olarak bulabilir.

Bu yazının orijinali Jonathan Wilson tarafından 29 Mart 2018 tarihinde TheGuardian.com adresinde yayınlanmıştır.

Bu çeviri, kaynak gösterilse dahi izin alınmadan ArtemioFranchi.org adresi dışında yayınlanamaz.


Hiç yorum yok:

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO