23.02.2017

Emekli Olup Geri Dönen Yarış Galipleri





Felipe Massa’nın F1 kariyeri geçen yılın sonu olan Abu Dhabi GP’de son bulmalıydı ancak Williams takımının Valtteri Bottas’ı Mercedes’e kaptırdıktan sonra yerine tecrübeli birini getirmesi gerekiyordu. Brezilyalı emeklilik kararından çabucak vazgeçti ve eski takımına döndü. 11 kez GP kazanmış olan ismin geri dönüş kararı cesur bir karar ancak daha önce örneği görülmemiş değil...

Niki Lauda – 1979da emekli oldu 1982’de geri döndü


Niki Lauda iki dünya şampiyonluğu ve 17 yarış galibiyetinden sonra F1’den emekli olmaya karar verdiğinde bunu şok edici kadar hızlı bir şekilde yaptı: o zaman Brabham sürücüsü olan isim 1979 Kanada GP’sinin alıştırma etabının ortasında “Hayatta bir çember etrafında sürüş yapmaktan fazlası var.” diyerek F1’den uzaklaştı.

Avusturyalı geçtiğimiz yıl Formula1.com’a yaptığı açıklamada “O zaman son verdim çünkü sıkılmıştım,” dedi. “Ortada bir mücadele yoktu. Motivasyonum kalmamıştı ve sadece acı veriyordu – çok basit.”

Bunun yerine Lauda dikkatini başarılı olacak olan havayolu şirketini geliştirmeye çevirdi (Ç.N.: Lauda Air, 2012’de Avusturya Havayolları ile birleşmiş, 2013’te ise son bulmuştu). Bazı yorumculuk işleri sebebiyle padoka tekrar ayak basması için birkaç yıl geçmesi gerekecekti. O noktada bazı büyük kazalara şahit olduktan sonra beyninde yine bir şeylerin değiştiğini fark etti. “Tekrar riskler almaya hazırdım,” dedi “ve bu gelişim sebebiyle şaşkındım. Sonra Ron [Dennis, McLaren patronu] aradı ve bir araba denemek isteyip istemediğimi sordu, tesadüftü ki [psikolojik olarak] hangi seviyeye yaklaştığımı bilmiyordu.”

Dennis, Lauda’ya gerçekten F1’e dönüp dönmek istemediğini düşünmesini söyledikten sonra Donington Park’ta gizli bir test sürüşü ayarlandı. Dennis, 2012’de Motor Sport dergisine “Onun kararını vermesinden önce birkaç hafta geçmesini bekliyordum, ancak Donington’dan ayrılıp sağanak yağmur altında M1’de giderken Niki aniden ‘Evet, yapacağım’ dedi. Birkaç ay sonra Long Beach’te bizim için üçüncü yarışını kazandı...”

Lauda’nın geri dönüşü dört sezon sürecekti, tekrar bırakmadan önce geçen bu zaman zarfında pırıldayan CVsine 8 yarış galibiyeti ve bir dünya şampiyonluğu daha ekledi.

Alan Jones – 1981’de emekli oldu 1985’te döndü


Alex Jones, F1’deki ilk stintine* 1981’de Las Vegas GP’sini kazanarak mükemmel bir şekilde son verdi. O noktada 34 yaşındaydı ve dünya şampiyonuydu, gücünün hala yüksek olmasına karşın dünyanın dört bir yanına durmaksızın seyahat etmekten yıpranmıştı.

*Stint = Bir sürücünün pit-stoplar arasında pistte olduğu süre ya da birden çok sürücülü yarışlarda sürücülerden birinin aracı kullanırken geçirdiği süre.

“Bir daha havalimanı yüzü görmemek” beklentisiyle neşe dolan Avustralyalı, Melbourne’e yakın olan çiftliğine çekildi ve hatta bir noktada F1’e dönmemek için kararlığından taviz vermeyerek, 1982’de kaza geçiren Didier Pironi’nin yerini alması için Ferrari’den gelen çağrıyı reddetti (daha sonra pişman olduğunu itiraf ettiği bir karar).

Ancak sonunda geri dönüşün cazibesi dayanılmaz oldu ve kırık kalça kemiği bile (attan düştüğü için olmuştu) onun 1983 yılında Long Beach’te Arrows için yarışa çıkmasına engel olmadı. Ancak bu ilişki, Jones’u emekliliğinden döndüren sponsorluk teklifinin asla gerçeğe dönüşmemesi nedeniyle birden bitti.

Avustralyalının yine kaçırılmayacak kadar iyi olduğuna inandığı bir başka teklifle piste dönüşü için iki yıl daha geçmesi gerekecekti.

Oysa sonunda Haas-Lola projesinin de çıkmaz bir sokak olduğu kanıtlanacaktı. Jones, 15 DNF (yarışı bitirememek) içeren iki puan alabildiği 20 yarışlık bu stinti sonrası “[Onlar] kek pişirmek için gereken bütün malzemelere sahiplerdi ama bir türlü fırını yakamadılar,” diyecekti.

Nigel Mansell – 1990’da emekliliğini açıkladı 1991’de döndü


Teknik olarak Nigel Mansell bu listeye ait değil çünkü 1990 sezonunun sonunda F1’den ayrılacağını açıklamış olsa da akabinde emekliliğe girmeden önce başka bir sözleşme imzaladı.


Fakat bu Mansell’in ilk açıklamasının samimi olmadığı anlamına gelmiyor çünkü o zamanlar Ferrari’deki yaşamından o kadar mutsuzdu ki her şeyi bir kenara bırakmaya hazırdı.

Sorunun merkezinde İtalyan takımında artan politik durumlar vardı. Britanyalı, Silverstone’da ‘onun’ şasesinin Alain Proust’un ricası üzerine Fransız takım arkadaşına verildiğini öğrendiğinde sorunlar doruk noktasına ulaşmıştı.

Mansell yine de yarış için pole pozisyonunu kazandı ancak aracının vites kutusu bozulacaktı ve Prost yarış galibiyeti mirasına konarken Mansell eldivenlerini teatrik bir şekilde kalabalığa fırlattı ve yaklaşan ayrılığını duyurdu.

Mansell 2009 yılında “İnsanlar o zaman aracımın bozulmasından mutsuz olduğum için anlık bir karar verdiğimi söylediler,” dedi. “Diğerleri ise sürücülerin pazarlık piyasasının bir gereği olarak rol yaptığımı. İkisi de doğru değil. Gerçek bir karardı. Rosanne [eşim] ve ben Silverstone’dan önce konuşmuştuk ve manipüle edildiğimize karar vermiştik.”

Ancak F1 çıkış kapısına ulaşamadan önce eski takım patronu Frank Williams bir kez daha aradı ve ağzı yandı. Mansell geri dönmeyi ancak takım ona tartışmasız bir numara pozisyonunu verirse ve motor ortağı Renault’un tam desteğini alırsa düşüneceğini söyledi. Başta reddedilse de, Williams sonunda isteklerine boyun eğdi ve gerisi bildiğiniz gibi.

1990 yılının sonunda 16 galibiyet ve birkaç kıyısından döndüğü dünya şampiyonluğuyla anılarak emekli olmak yerine, Mansell 31 galibiyet ve dünya şampiyonu olarak emekli oldu. Fakat 1992’de başka bir emeklilik açıklaması ve 94/95 sezonunda geri dönüşten sonra!

Michael Schumacher – 2006’da emekli oldu 2010’da döndü


Michael Schumacher 2006’da F1 tarihindeki en çok kupaya sahip sürücü olarak emekli olduğunda, motor sporlarının zirve basamağına geri dönmesi için çok az bir şans görünüyordu. Ancak 2009 Macaristan GP’sinde  Felipe Massa kötü bir şekilde yaralandığında Ferrari halihazırda takıma özel danışmanlık yapan eski kahramanına döndü.

Schumacher’in motosiklet yarışları sırasında aldığı geçmek bilmeyen boyun sakatlığı yüzünden geri dönüşü beklemeye alındı ancak belli ki Almanın ilgisi kışkırtılmıştı ve bir yıl sonra şok açıklama geldi: 40 yaşındaki isim 2010 yılında F1’de yenilenmiş Mercedes ile yarışlara katılacaktı.

“Ferrari’nin başlattığı şey şu anda gördüğünüzü tetikledi” dedi Schumacher. “Ferrari’nin benden istediği şeyin [Massa’nın yedeği olmak] benim istediğim şey olduğunu gerçekten hissetmedim. Ancak sorumluluğu hissettiğimde yapmam gerektiğini düşündüm.”

“Üç yıldan sonra [uzakta geçen] artık enerjim var ve ciddi işler yapmaya hazırım. Eğer kendime güvenmesem bütün bunların içine girmezdim.”

Geçmiş zaferlerinin birçoğunun ortak mimarı Ross Brawn ile tekrar bir araya gelen Schumacher’den çok şey bekleniyordu fakat üç yıllık serüveninin sonunda yalnız bir tane daha podyum finişi alabildi. Yedi kez dünya şampiyonu olan isim “Çoğu zamanından keyif aldım,” dedi. “Eskisi gibi başarılı değildi ama hayatım için çok şey öğrendim. Kaybetmenin kazanmaktan hem daha zor hem de daha öğretici olabileceğini öğrendim. Şimdi gitmek için iyi bir zaman.”

Felipe Massa – 2016’da emekli oldu 2017’de dönüyor


2006’nın sonunda F1’den ayrılmasının kendisinin Ferrari’de kalmasının yolunu açtığı eski takım arkadaşı Schumacher’e bir selam verircesine, Massa emekliliğini Monza’da açıklamayı seçti.

Sezonun kalanında Williams ile bir nevi veda turuna çıkmadan önce Massa “Kariyerim beklediğimden çok daha fazlası oldu ve başardıklarımla gurur duyuyorum,” dedi, Brezilya’da ve Abu Dhabi’de duygusal yarışlarla bitirdi.

Ancak Brezilyalı F1’den çok uzaklaşmamışken yeni şampiyon Nico Rosberg kendi emekliliğini açıklayarak Valtteri Bottas’ın Williams’ı Mercedes için terk edeceği, Grove merkezli takımın da Massa’yı 2017 yılında kendilerine liderlik etmesi için emeklilikten dönmeye cezbedeceği olayları tetikledi.

Massa “Medya geri dönebileceğimi haber yapmaya başladığında, beni F1’de tekrar görmek isteyen birçok taraftardan gelen tepkiler beni çok etkiledi.” diyerek itiraf etti. “Bu kesinlikle kararımda etkili bir faktördü ve bu yüzden taraftarlara destekleri için teşekkür ediyorum. Ancak, günün sonunda, telefon geldiğinde reddedemeyeceğim bir teklifti. Williams’tı! Başka bir takım için geri dönmezdim.”

Bu yazının orijinali Formula1.com adresinde yayınlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

21.02.2017

Tarihin En İyi Sprinterleri #9: Andre Greipel

Bir hafta önce Andre Greipel, 11 yıl önce T-Mobile ile başladığı profesyonel kariyerinin 137. UCI yarışını kazandı. 1.85’e yakın boyu ve 80’in üzerindeki kilosu ile sprinter olmaya uyumlu muhteşem yapısı ve sahip olduğu güç sayesinde Goril(The Gorilla) lakabını aldı. Ancak Greipel, Grand Tour yarışları öncesinde kilo kaybetmeyi başarıp bazı eğimli etaplarda da diğer sprinterlere karşı avantaj yakalayabiliyor.

Belki de Greipel’in istatistikleri arasında en ilginç olanı kariyerinin altıncı yılına dek bir Tour de France etabı kazanamamış olması. Giro’da(2008 ve 2010) ve Vuelta’da(2009) etaplar kazanan Greipel, 2011’de ilk kez Tour de France yarışına katıldığında kariyerini o günden bu yana sürdüreceği Lotto’da ilk sezonunu yaşıyordu. (Not: 2011’de Omega Pharma-Lotto’ya transfer oldu, 2012’de takım ikiye bölününce Lotto ile devam etti)

Öncesinde Mark Cavendish ile aynı takımdaydı(önce T-Mobile, sonrasında HTC-Columbia) ve Britanyalı sprinter Tour de France için birinci öncelikti. İkilinin rekabeti Tour de France 2011’in önemli unsurlarından biriydi ve Carmaux’daki 10. etapta Greipel’in galibiyetiyle rekabet iyice gün yüzüne çıkmıştı. Ancak o güne dek Cavendish’in 17 Tour de France etap galibiyeti vardı ve bunların ikisi aynı yıl daha önceki etaplarda Greipel’i de geride bırakarak gelmişti.

O günkü etap Fransa’nın güneyinde, sıcak ve bol yokuşlu bir son bir saatin ardından, son kilometredeki birkaç sert virajdan oluşuyordu. Cavendish’in(yazının fotoğrafında en solda) lead-out treni tam oluşmamıştı ve normalden uzun bir sprint atması gerekiyordu, Greipel bu şekilde farkı kapattı ve foto finişle etabı aldı. Greipel’in geride bıraktığı diğer isimler ise İspanyol Jose Joaquin Rojas ve Norveçli Thor Hushovd’du. Bu ilk Tour galibiyeti, kariyerinin 60. profesyonel galibiyetiydi.

Şimdi 12. sezonuna başlamış olan Andre Greipel, Goril, 21 Grand Tour etap zaferini ve üç Almanya ulusal yol şampiyonluğunu cebine koydu; tek günlük yarışlarda ise sadece Hamburg’daki Cyclassics(2009), Brüksel Klasiği(2013 ve 2014) ve Philadelphia Uluslararası Şampiyonası(2009) gibi küçük klasikleri kazandı. Aslında Greipel hiçbir büyük klasikte ilk 10’da yer almadı ve sadece 2011’de Kopenhag’da düzenlenen Dünya Şampiyonası podyumunda zirvedeki -evet, doğru tahmin ettiniz- Cavendish’in ardında üçüncü sırada yer aldı.

10 yazılık bu seri, Şubat 2017’de Peloton Magazine tarafından hazırlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Rakipler Tek Çatı Altında


Alejandro Valverde geçtiğimiz hafta sonunda Rute Del Sol’u(Endülüs Turu) Alejandro Contador’un önünde bitirdi. İki İspanyol birbirine rakip ancak ortak birçok yönleri de var, milliyetlerinden anti-doping men cezalarına kadar. Fark edememiş olabileceğiniz şey ise ikisinin de bisikletlerinin aynı fabrikada üretiliyor olması.

Ancak siz “Alberto Contador bir Trek ve Alejandro Valverde de bir Canyon sürüyor” diyebilirsiniz. Haklı olurdunuz. İki şirket de bazı premium kadrolarını yapmak için Dongguan, Çin’de bulunan Quest Composite Technology adlı firmayı kullanıyor.

Quest’in web sayfası, İngilizce sayfaları da var, bu konu hakkında oldukça açık sözlü durumda. Sayfalarında Louisville Slugger beyzbol sopasının yanında birçok Trek ve Canyon ürününün resimleri bulunuyor.

Aynı firmada üretim demek Canyon ve Trek ürünlerinin boya ve çıkartmalar gibi kozmetik dokunuşlar dışında birbirleriyle aynı olduğu anlamına gelmiyor. İşin aslı bundan çok farklı. İşleri biraz araştırdığımızda Quest’in ambarlar dolusu çalışanın Trek için Ar-Ge, üretim ve hizmet sunduğunu görüyoruz, benzer işleri başka ambarda Canyon için de yapan çalışanlar var. Yani Trek’in ve Canyon’un kadroları aynı değil bunu böyle kalın yazalım ki kimsenin aklını karıştırmayalım.

Original Equipment Manufacturer (OEM) (Tr: Orijinal Ekipman İmalatçısı) yani parçaları ya da hatta bütün malları başka bir firma adına üretme fikri, yerleşmiş bir fikir olmakla birlikte genelde ulu orta dillendirilmez. Yoksa paylaşılan üreticileri daha çok mu beyan etmeliyiz? Eğer ürününüzü kalabalıktan ayırmaya çalışan bir marka müdürü iseniz muhtemelen hayır. Esasında Quest’in web sitesinde bu kadar dolu dolu Trek ve Canyon resimlerinin bulunması sürpriz.

Ancak bu çeşitli kadro üreticilerinin dış etkilere işaret ettiği bisiklet dünyasında o kadar da alışılmadık değil, örnek olarak Pinarello markası Japon imalatçı Toray’dan gelen karbon fiberleriyle övünürken aynısını vintage çelik kadrolarda Columbus ve Reynolds ile yaparak boru sistemini aslında kimin yaptığını gösteriyor. Eğer bir marka kadronun neden yapıldığını kendi isteğiyle söylüyorsa o zaman mantıklı olan yeni adım nasıl yapıldığını kabul etmek midir? İşler burada biraz daha zorlaşıyor çünkü markanın hala benzersiz tasarımının fikir mülkiyetini kontrol etmesi gerekiyor. Risk şu ki insanlar kestirmeye gidip “aynı OEM”i “aynı ürün”e eşitleyebilir ki aslında paylaşılan OEM bu anlama gelmez(yukarıdaki kalın yazıyı hatırlatalım) çünkü bütün iş spesifik teknik özelliklere dayanır, bir firma üstün reçinede ısrar edebilir; diğeri el yapımı karbon bükmeler kullanabilir; bir diğeri son teknoloji dökümleri kullanabilir ve böylece tasarımdaki aerodinamik farklar ve diğer bileşenlerle bütünleşmeden önceki farklılıklara ulaşırız. Yani bilgili kullanıcıların bilgili tercihler yaptığı doğruyken, burada halka açık olan bütün bilgi eşdeğer karbon, reçine, döküm, bükme vs. yerine aynı OEM’den ibaret. Yine de cyclingnews/Bikeradar(İng)‘daki bir kadro inceleme yazısında yazar Trek’e bir kıyaslama yaparak “belki de Ultimate Evo’ya halihazırda en sert rakip Trek Emonda SLR 10’dur” yazmış, bu da aynı fabrikayla bağlantılı olduklarını gösteriyor, değil mi? Hiç değilse bu Quest için bir takdir anlamı taşıyor.

Sessizliğin bir diğer sebebiyse “Çin Malı”nın hala karışık anlamlara sahip olması. Geçtiğimiz sene the BikeBiz websitesinin güzel bir makalesi vardı (İng) bu makalede Çin’deki kadro üretimlerinden bahsediliyor ve Çin’deki kadro üretimini tanımlamak için üç etiket kullanıyordu: kaymak (cream), yetkin (compotent) ve kovboy (cowboy). Kaymak, Quest gibi parça üstünde ismi geçmeyen ancak piyasanın zirvesinde premium kadrolar üreten firma gibileri tanımlıyor. Yetkin üreticiler orta sınıfta dizilen markalar için üretim yapıyor. Kovboylar ise muhtemelen Alibaba’da veya Ebay’de gördüğünüz gerçek olamayacak kadar iyi kadroları üreten firmalar. The Bikebiz makalesi çeşitli OEM imalatçılarının listesine sahip: “Keentech Composite Technology, Cervélo için karbon kadrolar üretiyor. G&M Carbon Components, BMC için üretiyor. Pinarello kadroları 2004’ten beri karbon işinde olan Taiwan ve Çin’deki Carbotec Industrial tarafından üretiliyor. Scott... ... Giant fabrikasında” ve bütün bunlar kaymak tabakanın örnekleri. Kayıtlarda bulunsun, Keentech firması web sitelerine göre Tayvanlı Topkey firmasının bazı Specialized, Merida ve Cannondale üretimlerini yapan bağlı kuruluşu(bu da teoride bütün ilk 5in Topkey üretimi kadrolardan oluştuğu bir yarış olabileceği anlamına geliyor). Her neyse burada önemli olan husus, Çin’de sahtelerin ve kötü üretimlerin yanı sıra bazı en iyi ürünleri de alabilirsiniz bu yüzden etiketin genel havası misal olarak bir “İsviçre Malı” etiketinden daha az güven veriyor.

“Çin Malı” etiketi piyasada yavaşça yükseliyor. Bir zamanlar cebinizdeki telefon Nokia ya da Ericsson gibi Avrupalı bir markaya ait olabilirdi, bugün ise Huawei, Xiaomi ya da Lenovo gibi Çinli akıllı telefon markaları ürüyor ve piyasa liderleri Apple ve Samsung ile mücadeleye girme planları yapıyor. Bugün bu malları üretmek için gereken teknoloji Çin’de yerleşmiş durumda ve Çinli sermaye sahipleri “Batılı” markalar adına üretim yapmaları için fabrikalarını çalıştırmaya devam edebilir ama belki ilerde marjlara bakıp kendi markalarına ait kadroları üretmeye de karar verecekler. Bu o kadar da uzak bir ihtimal değil, Merida gibiler diğer markalar için üretim yaparak başladılar ve bugün World Tour’a kadar uzanan üretim bantları ve markaları var. Factor Bikes da Ag2r La Mondiale’ye sponsorluk yapıyor ve bu da Avrupalı köklere sahip olmayan bir start-up markanın bir Avrupa takımına sponsor olması gerekliliği hakkında ilginç bir vaka incelemesi sunuyor.



Sonuç

Çin Malı mı? Birçok bisiklet öyle. Bazılarının Çin’de aynı çatı altında üretildiğinden bahsetmek çok sık rastlanan bir şey değil. Alejandro Valverde ve Alberto Contador’un Ruta Del Sol’de 1-2 bitirdiğini muhtemelen gördünüz ama onların bisikletlerinin aynı firma tarafından üretildiği çok bilinen bir şey değil. Bisikletleri farklı olabilir ama bu bize bisiklet sporunun arka planındaki sessiz tedarik zincirlerini hatırlatıyor ve bu “kaymak” imalatçılardan birinin kendi markasını başlatıp başlatmayacağını görmek ilginç olacak.

Bu yazının orijinali 20 Şubat 2017 tarihinde inrng.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Tarihin En İyi Sprinterleri #10: Djamolidin Abdujaparov


Şubat sonuna dek görünürde bir bir UCI World Tour yarışı yok ancak sprinterler şimdiden önümüzdeki zorlu sezon için silahlarını hazırlıyorlar.

Geride kalan haftalarda Andre Greipel ve Dan McLay Mallorca’da, Caleb Ewan, Danny van Poppel ve Sam Bennett üçlüsü Avustralya’da, Fernando Gaviria ve Tom Boonen Arjantin’de, Marcel Kittel Dubai’de ve Arnaud Demare da Fransa’da sprint etapları kazandılar.

Sprint, son yıllarda yol bisikletinin en rekabetçi parçalarından biri haline geldi, Kittel ve Greipel gibi sprinterler modern dönemin en iyisi olmaya adaylar. Bir önceki yüzyılın ortalarından 60’lara ve 70’lere doğru gidildiğinde Andre Darrigade, Rik Van Steenbergen, Rik Van Looy, Patrick Sercu ve Freddy Maertens gibi isimler toplu sprint finişlerini, klasikleri ve dünya şampiyonalarını kazanmaya en yatkın isimlerdi. Beşer kez Tour de France şampiyonu olmuş Eddy Merckx ve Bernard Hinault gibi isimler bile sprint etapları kazanabiliyorlardı.

80’lere kadar yol bisikletinde sprint konusunda uzmanlaşmış isimler göremiyorduk. Peki geride kalan dört tane 10 yıllık dönemin en iyi sprinterleri kimlerdi? Bu seriyi sürdürerek hazırlayacağımız Top 10 listesi ile buna karar verebileceğimizi düşünüyoruz ve 10 numara ile listeye start veriyoruz: Djamolidin Abdujaparov / Djamolidine Abdoujaparov / Cemalettin Abdülcabbarov.

Sprintteki korku dolu taktikleri ve Özbek olması sebebiyle Abdu veya Taşkent Canavarı olarak anıldı. Profesyonel kariyeri sadece sekiz yıl sürdü, 17 Grand Tour etabı ile beraber Gent-Wevelgem’le de bir bahar klasiği kazandı.

Abdu, büyük bir lead-out trenine bağlı kalan bir sprinter değildi; peloton içinde kendini yolunu çizer ve aralardan aniden gelerek yarışı kazanırdı. Yazıda kullandığımız görsel, 1995’te Şanzelize Caddesi’nde Gianmatteo Fagnini ve Giovanni Lombardi’nin önünde etabı aldığı ana ait.

Kendisiyle ilgili 1991’de Paris’ten gelen bir de anım var. Abdu, daha sonra iki kez daha kazanacağı, sprint klasmanındaki yeşil mayoyu ilk kez kazanmayı çoktan garantilemişti ve kariyerinin ilk Fransa Turu’nda bir etap galibiyetine daha gidiyordu ki ayağı bariyerlerin yanında duran dev fiberglas kola kutularından birine çarptı ve düştü -oradan fırlayan parçalardan birini anı olarak saklamak için aldım.

*Son paragrafta bahsi geçen kazayı buradan izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=oBtCaLYFKjo

**Başlıkta Peloton Magazine’in kullandığı ismi değiştirmeyip isminin tam Türkçe karşılığının Cemalettin Abdülcabbarov olduğunu son kısımda belirtmek istedim.

10 yazılık bu seri, Şubat 2017’de Peloton Magazine tarafından hazırlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

20.02.2017

Zemanlandia’nın Dönüşü

Pescara’da ikinci kez göreve gelen Zdenek Zeman’ın futbolun geleneklerinin dışındaki tavrı, takımın tek kurtuluşu olabilir.

Pescara yedek kulübesinde yerini alıp görevine başlayan Zeman, ilk maçında kaosun ortasındaki Genoa’ya 5-0’la geçerek inanılması güç bir skora imza attı. Yeni işine başlayalı henüz 90 dakika geçmiş olmasına rağmen, Pescara’da Oddo’nun bu sezon yapamadığı şeylerden birini yapmayı başardı ve takıma ilk Serie A galibiyetini aldırdı.

Sonucun büyüklüğü, mevcut şartlar göz önüne alındığında daha da dikkat çekiciydi. Stadio Adriatico’daki Genoa maçının santrasına dek geride kalan 24 maçta Pescara sadece dokuz puana sahipti. Sassuolo’ya 1-0 kaybettikleri maçta rakiplerinin hatalı oyuncu oynatması sonrası gelen hükmen galibiyet, Genoa maçına kadar kağıt üzerindeki tek galibiyetleriydi ki 17 maçta 15 mağlubiyet alındıktan sonra taraftarlar, Başkan Daniele Sebastiani’nin arabalarını ateşe vermişlerdi.

Mavi-beyazlılar adına Luis Orban’ın kendi kalesine attığı golün yanında Gianluca Caprari’nin iki, Ahmad Benali ve Alberto Cerri’nin de birer golünün Genoa’nın üzerine kabus gibi çökmesiyle geçen hafta görevine son verilen Oddo’ya sempati duymamak zordu.

40 yaşındaki teknik adam, geçen sezon Serie A’ya taşıdığı Pescara’nın kaderini değiştirmek için yorulmak nedir bilmeden çalıştı ama Yunuslar’ın(Pescara’nın lakabı) ilk 20 dakikada 3-0 geriye düştüğü maçta Torino deplasmanında 5-3 kaybetmesiyle deplasman takımının yedek kulübesinde çaresizce oturan Oddo gözyaşlarına boğuldu.

Elinden gelen her şeyi yapan bir teknik adam vardı ama rakip takımlara karşı sıklıkla çok kolay teslim olan oyuncular onun takımda kalmasını zorlaştırıyorlardı. Adriyatik kıyılarındaki Yunuslar, hızla karanlık sulara gömülüp Serie B’ye doğru batıyorlardı.

Göreve gelen Zeman ise kendi adıyla özdeşleştirilmiş bir fenomene sahip. Genç oyunculara verdiği önem, yoğun pres anlayışı ve ultra ofansif futboluyla, 1990’ların başında az gollü maçlarıyla tanınan, tutuculuğun ve pragmatizmin hüküm sürdüğü Calcio(İtalyan futbolu) fırtınasında kendine “Zemanlandia” adında bir eğlence dünyası yarattı. 2012’de Serie B şampiyonluğu yaşadığı dönemde Pescara’dan Roma’ya transfer olan Zeman, o dönem üzdüğü camiaya olan borcunu ödemek için tekrar görev başında.

Oyun anlayışından sigara tiryakiliğine ve çalıştırdığı bazı modası geçmiş takımlara kadar, Prag doğumlu bu taktik deha asla normal şartlara uyum sağlayan biri olmadı. Bu da, herkes tarafından artık ligden düştü gözüyle bakılan mavi-beyazlıların başına tekrar geçmesine gayet uygun bir profil çiziyor.

Zeman dönemi büyük bir patlamayla başlamış olsa da Abruzzo bölgesinin takımı güvenli bölgeden 10 puan uzakta ligin dibine demirlemiş durumda. Mantık dahilinde düşününce Pescara’nın 2017/18 sezonunda Serie B’de yer alması gerekiyor ki Zeman da imzaladığı 18 aylık sözleşmeyle bunun bilincinde olduğunu gösteriyor.

Yine de zamanında Roma için Lazio’yu bir çırpıda terk eden adamın ne yapacağını bilemezsiniz. Gerçek bir futbol idealisti olan Zeman, 0-0 berabere kalacağına 5-4 kaybetmeyi daha mantıklı bulan biri. Eğer ligden düşeceklerse de bunu hayli ilginç bir serüven sonunda gerçekleştirecekler.

Pescara’nın ligde kalması tam anlamıyla bir futbol mucizesi olur ama bunu başarabilecek biri varsa o isim -belki de- sadece Zdenek Zeman olabilir. Kesin olan bir şey var ki, taraftarlar izledikleri şeyden asla sıkılmayacaklar.

Bu yazının orijinali 18 Şubat 2017 tarihinde Football Italia için Ricardo Thomas tarafından kaleme alınmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Cote d’Azur Yarışları: Zengin Bir Tarih




Fransız veteran Samuel Dumoulin, Cumartesi günü Tour du Haut Var-Matin’in açılış etabında 22 bisikletçiyle birlikte girdiği tırmanış sprintini kazandığında aynı zamanda Cote d’Azur’daki en yaşlı yarışın hayatını sürdürmesine de yardımcı oluyordu. Güneydoğu Fransa’daki bu doğa manzaralı bölgeye ilk olarak, Avrupa pelotonlarının o zamanlar Mart-Nisan ayındaki daha zor yarışlara hazırlanırken forma girmek için katıldığı bir düzineye yakın erken-sezon yarışını raporlamak için neredeyse elli yıl önce seyahat etmiştim. Büyük takımlar antrenman kamplarını Akdeniz kıyısındaki, bütün tek günlük yarışlara yakın otellerde kuruyorlardı. 1966 yılındaki Tour de France’ı kazanan Lucien Amar “Zorlu bir yarış gününden sonra sakin bir antrenman günü geçirebiliyorduk. Sezona hazırlanmak için mükemmeldi.” demişti.

Şubat programı, ılık havasıyla, sahildeki palmiye ağaçlarıyla ve sarı görkemleriyle parlayan mimozalarla aynı zamanda gazeteciler için de mükemmeldi. 1969 yılındaki o seyahatimde cazibeli Cote d’Azur boyunca uzanan bütün etkinlikler hakkında haber yaptım, batıdaki Aix-en-Provence’den doğudaki Menton’a kadar arada St. Tropez, St. Raphaël, Fréjus, Cannes, Grasse, Antibes ve Nice olacak şekilde. Bu Grand Prix yarışlarının çoğu pistlerde yapılırken bir kısmı da Alpes-Maritime bölgesindeki taşralara uzanırdı. Ayrıca birkaç tane point-to-point yarı-klasik yarış vardı, İtalya Genoa’dan başlayıp Nice’a uzanan bir tanesi dahil olmak üzere. O yılki yeni yarışlardan bir tanesinin adı Nice-Seillans olmuştu ki o da günümüzün Tour du Haut Var’ına evrildi.

Yeni etkinlik, bisikleti çok seven ve Seillans’ta yaşayan gösterişli emlak müteahhidi Moïse Puginier’in fikriydi. Seillans, daha büyük bir kasaba olan Draguignan’dan çok uzak olmayan bir tepedeki ortaçağ köyüydü. Zaferin o dönemki en popüler Fransız bisikletçi Raymond Poulidor’a  gitmesiyle dağlık yarış anında başarıya ulaştı, 1970 Tour şampiyonu Joop Zootemelk de ataklarını kasabayı çevreleyen muhteşem tırmanışlarda yaparak üç yarış kazanıp bu yarışın yerleşmesine yardımcı oldu. Paulidor hala yarışlara onun koruyucularından biri olarak katılıyor.

Kırk yıl boyunca, Puginier ve yerel sporlar kulübü yarışı organize etmeye devam etti – yarış rotası Dragunian’a odaklanan döngülere dönüştüğünde ise adını Tour du Haut Var’a çevirdiler. Bağış yapanlar arasında bölgede yaşayan eski Fransız takım direktörleri Maurice De Muer ve Raphaël Geminiani de vardı. Dizginler 2006 yılında Serge Pascal başkanlığındaki Draguignan Olimpik bisiklet merkezine geçti. O da 2009 yılında tek-günlük yarışı iki-günlük etap yarışına çevirdi ve yerel gazetelerden biri olan Var-Matin ile 2011 yılında isim sponsorluğu için anlaştı. Böylece isim Tour du Haut Var-Matin oldu.

Puginier’in yarışı devam edip başarılı olurken, 1960ların sonlarında gördüğüm bütün diğer etkinlikler bir bir kayboldu: The Fréjus GP 35 yılın ardından 1970’te son buldu; Menton 1973’te onu takip etti; iki yıl sonra 1975’te Nice (52 yılın ardından) ve Genoa-Nice gitti; onları 1976’da St. Tropez izledi; Grasse 1981’e St. Raphaël de 1984’e kadar dayandı; son gidenler 1987’de Antibes (67 yılın ardından) ve 1991’de Cannes oldu (66 yılın ardından). Kıyıda kalan tek tek-günlük yarış 1980 yılında başlayan GP de I’Overture La Marseillaise.

Trafik yoğunluğu ve yükselen organizasyon maliyetleri, uzman girişimci/destekçiler yerine gönüllü yarış komitelerine sahip olan bütün bu yarışları öldürdü. Bölgedeki etap yarışları da zorlu zamanlar geçirdi. Kısa ömürlü Tour du Var 1962’de son buldu, Tour du Sud-Est 1919’dan 1965’e kadar, popüler Korsika Turu 1935’ten 1982’ye kadar, Tour du Vaucluse 1978’den 1998’e kadar ve Lueien Aimar tarafından organize edilen Tour Méditerranéen 1974’ten 2014’e kadar sürdü – 2016’da onun yerini alan La Méditerranéenne de bu yıl iptal edildi. Ayrıca geçtiğimiz 7 yıl boyunca Korsika’da düzenlenen saygıdeğer Critérium International da 85 yıldan sonra yaşamına son verdi.

Bunlara rağmen bazı güzel haberler de var. La Marseillaise gazetesinin Marsilya’daki Fransız sezon-açılışına sponsor olması ve Var-Matin’in Haut Var’ı desteklemesinin yanında yeni etap yarışı Le Tour La Provence bir diğer günlük gazete La Provence tarafından sponsorluk almış durumda. -La Provence, 1980lerde Bernard Hinault ve Greg LeMond tarafından liderlik edilen La Vie Claire takımının da sahibi olan Bernard Tapie’nin sahibi olduğu şirketler grubunun bir parçası. İlk olarak geçen yıl yapılan yarış Serge Pascal ve onun Draguignanlı kulübü tarafından organize edildi.


Bu iki etkinlikteki rotalar aşırı çetin değil ancak yarım düzine WorldTour takımını, ona yakın sayıda Pro Continental takımları ve bir düzine Continental takımı çekecek kadar da uygunlar. İlginç bir şekilde bu haftasonu yapılan Haut Var’da onu iki kez kazanmış iki bisikletçi bulunuyordu: İtalyan Davide Rebellin (1999 ve 2008) ile Arthur Vichot (2013 ve 2016). İkisi de Cumartesi günü kazanmak için sprinte giren gruptaydı, şampiyonluğunu korumaya çalışan Vichot (FDJ) Dumoulin’in arkasından (AG2R la Mondiale) ikinci olurken, Rebellin (Kuwait-Cartucho.es) 15. oldu. Ayrıca bu gruptaki BMC Racing’in Amerikalı bisikletçisi Brent Bookwalter da 13. oldu.

Yarışın Pazar günkü ikinci günü geçmişteki tek-günlük Haut Var etkinliğine benziyor, Draguignan’da başlıyor ve bitiyor ve 206 kmlik rotada üç ayrı dağlık döngüler içeriyor. Rota, KOM sınıflandırmasında beş tırmanış içeriyor ancak piéce de résistance (Ç.N: İng. çevirisinde kariyer zirvesi gibi bir anlama ulaştım) noktası 2.2 kilometrelik, 15 derecelik bazı taşlı yollar içeren Cote des Tuilleres. Draguignan’daki bitişe 12.6 kilometre kala zirve yapıyor. La Provence’a gelirsek, onun üç etabı sırayla Salı günü Istres’te, Çarşamba günü La Ciotat’ta ve Perşembe günü Marsilya’da son buluyor – son etap liman şehrinin hemen üstündeki Notre Dame de la Garde’ye uzanan şahane bir tırmanışla bitiyor.

Bu yazının orijinali John Wilcockson* tarafından PelotonMagazine.com adresinde yayınlanmıştır.

*Kendisi 45 kez Tour de France muhabirliği yapmış, ufak bir bilgi notu olsun.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.


Primož Roglič Kimdir?



Bu hafta Umman, Portekiz ve İspanya’da yapılan -ve hepsinde Perşembe günü zirve finişi olan- yarışlarda az bilinen sürücüler manşetleri süslemeye devam etti. Ben Hermans’ın Çarşamba günü Umman’daki tepe zirve finişindeki etap galibiyetinden 24 saat sonra başka bir sürpriz isim ortaya çıktı: Søren Kragh Andersen. 22 yaşındaki Danimarkalının Hollanda takımı Giant (artık Sunweb) ile pro olduktan sonraki ilk zaferiydi. O güzel bir hikayeydi ancak günün büyük haberleri İber yarımadasından geldi: Ruta del Sol’de FDJ’nin Fransız tırmanışçısı Thibaut Pinot, yeni Trek-Segafredolu Alberto Contador (genel klansmanı eline geçirdi) önünde etap kazanması, ve Volta ao Algarve’de Quick-Step’ten Dan Martin’in, LottoNL-Jumbo’dan Primož Roglič’in önünde ucu ucuna aldığı etap zaferi -Roglic’in Cuma günkü zamana karşı etabında Martin’den genel klansmanı alması bekleniyor.

Peki Primoz Roglic kimdir?

27 yaşındaki Slovenyalı şimdiye kadar en çok, geçen yılki Giro d’Italia’da yağmurun yağdığı Chianti zamana karşı etabını kazanmasıyla tanınıyordu, aynı zamanda geçmişte Nordik kayakla atlama sporcusu olduğu bilgisi de alışılmadık bir ek not olmuştu. Ancak Perşembe günkü performansı, dünya-klasında bir zamana karşıcı olmasının yanında 1.75 boyundaki 64 kglık Roglic’in sağlam bir genel klansman sürücüsü olabileceğini de doğruladı.

Roglic, Slovenya’nın (eski Yugoslavya’nın bir parçası) merkez dağlarında bulunan Kisovec isimli, bir zamanlar kömür madenciliğiyle geçinen küçük kasabada büyümüş. Kayakla atlama (ski jumping) ülkesinin en popüler sporlarından bir tanesi ve Roglic’i daha 13 yaşındayken kendine çekmeyi başarmış. Hızlı bir şekilde yükselmiş ve 16 yaşındayken ulusal gençler takımına alınmış. 2006 yılında gençler dünya serisinde bronz madalya alan dört kişilik Slovenya takımının bir parçasıymış. Bir yıl sonra, ülkelerindeki eğimli dağlarda altın kazanmışlar.


Geçn bir dünya şampiyonu olduktan hemen sonra Roglic, Avusturya ve İtalya sınırlarına yakın olan Planica’daki ulusal Nordik merkezde yapılan, çok uzun ve yüksek kayaklı uçuş (ski flying*) yarışmasına da katılmış. 17 yaşındaki Primoz atlayışında zaman hatası yapınca havada dönerek buzlu zemine kafa üstü çakılmış. Bilinçsiz haldeyken hava am
bulansıyla hastaneye götürülmüş ancak mucizevi bir şekilde hiçbir ciddi çatlak yaşamamış, yalnız birkaç kan toplanması geçirmiş. Bu Roglic’in kayakla atlama kariyerinin sonu olmamış ve yarışmalara geri dönüp kayakla atlamanın Dünya Kupası’nda ortalama başarılar elde etmiş ancak 21 yaşına geldiğinde dünyanın en iyileriyle aynı seviyede olmadığını görerek spor değiştirmeye karar vermiş.

*Çevirmen notu: Araştırmama göre ski-jumping ve ski-flying arasındaki tek fark ski-jumping branşında stil ön plana çıkarken ski-flying branşında mesafe stilden daha çok öne çıkıyor.

İlk yarış bisikletini yalnızca altı yıl önce almış ve bisikleti denemiş, düatlon (bisiklet+koşu) ve triatlonda (bisiklet+yüzme+koşu). 2012 yılında amatör takımdayken değerini ispatlamış ve takip eden yılda, aynı zamanda Slovenya Turu’nu organize eden Bogdan Fink tarafından yönetilen 10 kişilik UCI Kıtasal takımı Adria Mobil’e katılmış. İlk sezonunda Roglic; İtalya, Avusturya, Slovakya ve Dubai’deki yarışlara gitmiş ve ilk 10daki tek derecesi kendi ülkesinde yapılan ulusal yol yarışında yarışı bitiren 17 kişi arasında aldığı 10.luk olmuş. 2014’te çok daha iyi performans sergileyerek ilk iki galibiyetini almış: Azerbaycan Turu’ndaki (Avustralyalı Will Clarke ile yaptıkları iki kişilik kaçış sonunda) ve yarı-klasik Hırvatistan-Slovenya’daki etap galibiyetleri (ufak bir kaçış grubuna tek başına atak yaparak).

Roglic iki yıl önce başka bir seviyeye çıkmış. Hırvatistan Turu’nda ikinci olurken Azerbaycan Turu’nu kazanmış (Chris Horner’ın içinde olduğu dört kişilik kaçış grubunda dağ etabını kazanarak) ve sonra Slovenya Turu’nu kazanmış (dağ zirve finişindeki tırmanışta Team Sky’dan Mikel Nieve ve Adria Mobil’den takım arkadaşı Radoslav Rogina’yı geçerek). Takım patronu Fink “Adria’dayken, biz Primoz’un özel bir şeye sahip olduğunu her zaman hissettik.” diyor.

O özel şey aynı zamanda Team LottoNl-jumbo takım gözlemcileri tarafından da hissedilmişti ve Roglic geçen yıl Hollanda ekibine katıldı. WorldTour kariyerine Tour Down Under’da başladı ancak beşinci etapta omuz sakatlığına yol açan bir kaza ile yarış dışı kaldı. Dört hafta sonra, 2016 Algarve’deki ikinci etap olan Alto de Foia zirve finişinde, etap galibi Luis Leon Sanchez’in üç ve yarışın galibi olacak olan Geraint Thomas’ın bir saniye arkasında üçüncü olarak yapabileceklerini sergiledi. (Bir yıl sonra Roglic aynı etabı Dan Martin’e kaybetti.)

Roglic geçen yılki Algarve’yi üçüncü sıradaki Contador ve dördüncü sıradaki Pinot’un yalnız birkaç saniye arkasında etkileyici bir beşincilikle bitirecekti. Bu etkileyici performans takım direktörlerine Slovenyalıyı, Steven Kruijswijk’e Giro’da baş destekçi olarak atayacak güveni verecekti. -Roglic’in açılıştaki zamana karşıda Tom Dumoulin’in arkasından ikinci gelmesi ve Chianti zamana karşıda aldığı galibiyet kendisine ve takımına sürpriz oldu.

Bu yıl, Algarve yarışını kazansın ya da kazanmasın, Roglic daha büyük hedefleri başarmaya programlanmış durumda ve Temmuz ayında kariyerinin ilk Tour de France’ına katılması çok olası. Bir seferinde rüyasının dünyadaki en iyi kayakla atlamacı olmak olduğunu söylemişti. Bu rüya bisiklete transfer oldu… ve kim bilir bu rüya onu nerelere götürecek.

Bu yazının orijinali PelotonMagazine.com adresinde yayınlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

19.02.2017

Yarıştan Değil Sürüşten Keyif Alan İsim: Daniel Oss


BMC’den Daniel Oss, geçen yıl Giro’dan sonraki antrenman programını neden bir kenara atıp kendini bir hafta boyunca yollara vurduğunu Cycling Weekly için anlattı.

Daniel Oss, 2017 sezonundaki yürüyüşüne, takım lideri Greg Van Avermaet ile beraber Klasikler’de başlayacak. Bunu geçen yıl İtalya’daki gezisiyle daha da güçlü hale getirdiği bisiklet aşkıyla yapacak.

Bisikletin “Rock Adam”ı -uzun kıvırcık saçları, kocaman gülümsemesi ve büyüleyici mavi gözleriyle- 3500 kilometrelik Giro d’Italia’yı bitirdikten sonra dinlenmeye ihtiyaç duydu. Deniz kenarındaki bir tatil yerine siyah karbon BMC bisikletine atladı, birkaç çanta yüklendi ve yolculuğuna başladı.

Oss, yedi gün boyunca 850 kilometre yol yaptı. Kuzey İtalya’da Garda Gölü kıyısında yer alan Torbole’deki evinden çıkıp Po Vadisi’ni geride bıraktı, Apenninler’e tırmandı ve Toskana’nın ünlü üzüm bağlarını geçti. Bu rota onu batı kıyısında, Livorno’nun güneyinde kumla kaplı sahillerin olduğu Rosignano’ya taşıdı.

“Bisikleti seviyorum ama her zaman yaptığımdan daha farklı bir şey yapmak istedim: yarışlar, antrenmanlar, numaralar, Strava, taktikler... SadeceSür(JustRide), bunlara karşı olarak bulduğum bir hashtag oldu. Başka bir bakış açısıyla, sürüşten keyif almak için sürmekti bu.” dedi Oss.
 “Farklı bir bisikletçi olmak istedim. Yol boyunca birçok güzellik keşfettim. Zamanımı sadece durup fotoğraf çekmek için tırmanyaya veya bir sandviçle sahil kenarında oturmaya harcadım. Bunu yapacak zamanımız yok, profesyoneller olarak harika yerler görüyoruz ama onların değerlerini anlayamıyoruz.”

1.90’lık, 30 yaşındaki bisikletçi, BMC’nin Umman Turu için konakladığı Hormuz Grand Otel’deki odasında oturdu. Masaya doğru dayanıp akıllı telefonunu kurcalamaya başladı. 2009’da Liquigas ile başlayan profesyonel kariyerinin belki de en önemli anlarından birini hatırlayabilmek için biraz sessizliğe ihtiyaç duydu.

Gözlerini sabitleyip tek noktaya odaklayarak “İlk defa böyle bir şey yapmıştım” diye açıklıyor. “Çocukken her şey ortalıkta bisiklet sürmek ve keyif almaktan ibaretti. Sonra erkenden, arkadaşını yenmeye ve yarış kazanmaya çalıştığın mücadele ortamı başladı.”

“Just Ride/Sadece Sür: Konsept şu şekilde, uyanma, gidip biraz yiyecek bulma, rotayı hazırlama ve çantayı toparlama. Sonra sürüş. En sonunda da otel ve akşam yemeği bulma.”

“Bazı düşüncelerim vardı, arkadaşlarımın bulundukları yerlere uğramak istiyordum. Onun dışında da bir yol ayrımına geleceğim zaman o noktadan hemen önce ne yapacağıma karar veriyordum. İçimden nasıl geliyorsa.”

Sosyal medya çağında olduğumuzu düşününce Oss, bir hashtag yaratmadan hareket etmek istemedi. Haziran ayı başlarında bir arkadaşı, “Oğlum, insanları da sürüş için teşvik et” dedi kendisine: “İlginç bir fikirdi ve bisiklete farklı bir bakış sağlayabilirdi.”

Arkadaşı, bir kamera ve araçla kendisini takip edebilmek için Oss’u ikna etti ve bu da kaplan maskeli Oss’un, gerçek hayattaki Oss’u kovaladığı gibi eğlenceli videoların ortaya çıkmasını sağladı.

Oss yine de tüm ekipmanlarını kendisinin taşıdığını ve yolculuğu boyunca kendisini takip eden bir araç olduğunu unuttuğunu söylüyor. Tamamen “kendi dünyası”ndaydı.

Klasikler’de Van Avermaet için çalışırken Ronde’de kaza yapıp omzunu çatlatması ve Giro’da üç hafta boyunca Darwin Atapuma’ya genel klasman mücadelesinde yardımcı olmasının ardından bu yolculuk ortaya çıktı.

“Dışarı çıkmak ve eğlenmek istedim. Sürüş tarzımı değiştirmek için,” dedi ve devam etti Oss: “Her zaman antrenman ve diyet yapıyoruz. Giro sonrası tüm bunlardan biraz sıkılmıştım. Yükümü azaltmam lazımdı.”

“Profesyonelim, %100, ama bazen Giro’dan veya tüm sezondan sonra yoruluyorsunuz. Bu başka bir şeydi, sadece sürmek, istediğin yerde durmak, eğlenmek için fotoğraflar çekmek. Düşünün; arabayla bu mesafeleri katetseniz her şeye göremezsiniz ve çok çabuk geçer gidersiniz, yürüyerek ise her şeyi görmek için bu kadar mesafe katedemezsiniz.”
“Gideceğim yerleri ne kadar vakit harcayacağıma göre seçtim. İlk gün tamamen düzdü, 200 kilometre civarıydı. Bunun karşılığında aniden bastıran yağmur sonucu bir günümü ağırdan aldım. Giro’yu zaten tamamlamıştım, boşuna kendime öldürmeye niyetim yoktu.”

Oss, Cesenatico’da Marco Pantani’ye saygılarını sundu. Ülkenin omurgası gibi uzanıp giden Apenninleri tırmanıp geçitleri geçtikten sonra kendini, eskiden amatörken S.S. Aquila takımı ile antrenman yaptığı Toskana yollarında buldu. Duygulanıp Aquila’daki sportif direktörünü aradı.

“Floransa’ya vardım, eski bisiklet arkadaşlarım son dakikada bir yemek organize ettiler,” dedi Oss. “Yeni genç bir bisikletçi gruba hikayemi anlattım. Oradaki bazı yaşlılar, 70 yaşındakiler, ‘Bunu niye yapıyorsun? Delirmişsin sen’ dediler. Ama ‘Ne kadar güzel!’ diye de eklediler.”

“Bisiklet Tanrıları”


Oss’un macerası hızlı ilerledi. Amatörlüğünde kısa ve orta mesafe arasında gidip gelen bir yeteneği vardı. Bireysel ve takım olarak pistte yarıştı. Takımla 2007’de Mallorca’daki Dünya Şampiyonası’na katılıp hem takım takipte hem de puan yarışında mücadele etti.

Sonra yola transfer oldu. Lime yeşili Liquigas takımndayken saçları kısaydı, görülür bir dövmesi yoktu, sprinte başladı ve Klasikler’de Peter Sagan’a yardımcı oldu. BMC Racing, 2012’de Sagan’ın en iyi sonuçları olan Milan-San Remo dördüncülüğü ve Ronde beşinciliğine olan katkılarını not almıştı. Oss, San Remo’da aynı finişte dokuzuncu sırada yer aldı.

“Profesyonel kariyerin ilk yılları farklı. Kendini ve hangi tür bisikletçi olduğunu keşfetmeye çalışıyorsun. Liquigas’tan sonra BMC’de çok olgunlaştım,” diyor Oss.

BMC Racing onu başka bir seviyeye taşıdı. Antrenörleri Marco Pinotti ve Dario Broccardo onu takım zamana karşının önemli parçalarından biri olarak geliştirdiler. Beraber iki dünya şampiyonluğu, 2015 Tour de France etabı, Criterium du Dauphine etabı, Tirreno-Adriatico etabı ve daha fazlasını kazandılar.

“Yıllar sonra kaybettiğimiz ilk yarış geçen yıl Doha’daki Dünya Şampiyonası oldu” diye devam ediyor. “Takım zamana karşı benim için mükemmel. Bunu yapacak ve kazanacak yeteneklerim var. Öncesindeki hazırlığı da, yarışın kendisini de, sonrasını da seviyorum.”

“Stresli bir şey, performansınızı diğerleriyle paylaşmalısınız. Birlik olmanız ve takım arkadaşlarınızı anlamanız lazım, kimin önde veya arkada yer alacağını anlamak için. Çok teknik ve yorucu. Saniyelere bağlı bir şey. Diğerlerini toparlamak için kendinizi öne atmanız gerekiyor, siz acı çekerken de onların aynısını yapmaları gerekiyor.”
2013’ten bu yana dövmeler, saçlarının uzamasına benzer bir hızda kollarını sarmaya başladılar. BMC’nin ve elbette Van Avermaet’ın ona olan güvenleri arttı. Oss, Manuel Quinziato, Michael Schar, Jean-Pierre Drucker ve Stefan Küng ile beraber takımın Klasikler kadrosunun önemli bir parçası.

“Kazanmak için çalışıyoruz ve bu motive ediyor. Greg(Van Avermaet), sarı mayo, Olimpiyat altını gibi bazı hedeflerini çoktan gerçekleştirdi. Ronde gibi büyük bir yarışı -kendisi ve bizim için bir ilk olarak- kazanmak için güveni var. Bu bize büyük güç verirken bana da güven veriyor. Onun yeteneklerine güveniyorum, o da benim ona verebileceklerime güveniyor.”

“Genellikle benim işim son kısımda. Eğer Ronde’den bahsedecek olursak benim görevim Taaienberg’de önde kalıp finişe kadar gitmek. Greg’in yanında olmam ve onun kazanabilmesi için diğerlerinin ataklarını karşılamam veya onun kazandığına emin olmasını sağlamam gereken yerler buralar.”

Wattlar, kaloriler ve kilometrelere odaklanıp bir keşiş gibi inziva hayatı yaşayanların yanında Klasikler’e katılmak bir rock festivaline katılmak gibi.

“Tam anlamıyla bir adrenalin, duygu, güç ve yorgunluk patlaması. Hepsi aynı grubun içinde; peloton. Bu bir rock festivali. Bir şarkı olsaydı AC/DC’den veya Queens of the Stone Age’den bir şarkı olurdu. Güçlü davullar ve baslar.” diye açıklıyor.

“Seyircilerin nasıl toplandıkları ve izledikleri harika. Sizin yerinizde olabilmek için her şeylerini verebilirler. Sizinle beraber pedallıyorlar. Kwaremont’ta sarhoşlar ve imkan olsa bizi eve kadar iterler. Bira kokusunu alabiliyorsunuz, iğrenç bir şey.”
“Dünyadaki en güçlü bisikletçiler oradalar. Onlar “Kuzeyin zorlu çocukları”. Liege-Bastogne-Liege’dekiler için “gerçek birer adam değiller” demek istemiyorum ama Ronde’de ilk 20’de yer alanlar 9000 beygirlik motora sahip büyük, dev adamlar. Bisikletin tanrıları. Cancellara, Sagan, Greg... Yeteneklerinden ve yaptıklarından çok etkilendim.”


Sürüş Aşkı İçin


Oss'un Klasikleri tarif edişi, tıpkı Paris-Roubaix veya Ronde’yi anlatmak için kullandığı ifadeler gibi oldukça parlak ve canlı. Görünen o ki bu sürüş, Veneto ve Friuli-Venezia Giulia bölgesi çevresinde yarışmaya başlayan o içindeki küçük çocuğu uyandırmaya yetmiş.

“Bisikletimi sürmeyi seviyorum” diyor ve ekliyor, “Diğerlerinin de buna ihtiyacı var. Fabio Aru’nun da benzer şekilde fişi çekmesi lazım. Ona ve diğer herkese aynısını tavsiye ediyorum. İtalya’nın dört bir yanında, Aru gibi birini bisikletiyle turlarken görmek çok sıcak karşılanacaktır.”

“Turum sırasında birçok kişi benim arkamdaydı. Birçok kişi, hem gençler hem de yetişkinler, hakkımda tweet attılar. Çocuklar için bir profesyonelin böyle bir şey yaptığını görmek düşündürücüydü. Diğer türlü sadece yarışırken görüyorlardı. Bu onlara farklı bir boyut kazandırdı.”

Oss, Umman Turu’na katılan ve lobide akşam yemeğine doğru hareketlenen diğer sporculara baktı. Hem akşam yemeği hem de önümüzdeki sezon için o da çok açtı. Telefonunu aldı, ayağaka kalktı ve serüvenine devam etti. 

Bu yazının orijinali 18 Şubat 2017 günü Gregor Brown tarafından Cycling Weekly için kaleme alnmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

17.02.2017

Az Tanınmış 5 İtalyan Genç Yıldız

İtalyan futbolunda yeni bir altın çağdan bahsetmek için henüz erken olabilir ama özellikle Milan ve Atalanta’dan yükselen genç yıldızlar Azzurri’nin geleceği için umut veriyorlar.

Yetenekli yeni jenerasyonun dışında, onlardan biraz daha büyük olanlar(21-24 yaş aralığında) arasında da İtalyan futboluna çok şeyler katacak kadar genç olan isimler de bulunuyor. Bu yazıda, belki yeni bir Roberto Baggio veya Gianluigi Buffon olamayacak olan ama en üst seviyeye isimlerini kazıyacak olan beş az tanınmış yıldıza bakacağız.

1- Federico Ricci


22 yaşındaki Federico Ricci, kariyerinde bir üst seviyeye çıkmakla Serie A’nın alt, Serie B’nin ise üst sıralarında sıkışıp kalan bir oyuncu olma arasındaki karar noktasına ulaşmak üzere. Roma doğumlu oyuncunun ikiz kardeşi Matteo da Serie B’de Perugia forması giyiyor.

Federico, şu an kiralık olarak Sassuolo forması giyiyor olsa da Roma’nın oyuncusu. Crotone’de kiralık olduğu son sezonun ardından Ricci kendini daha geniş bir kitleye tanıtma şansı buldu. Crotone’deki 36 maçta attığı 11 gol ve yaptığı sekiz asistle kulüp tarihine geçen Serie A’ya yükselme macerasında iz bıraktı. Bu istatisikleri daha etkileyici kılan ise onun saf bir santrfor olmayıp kanatlarda veya forvet arkasında oynayabilen biri olması. Sahip olduğu hız ve küçük cüssesi ile “yedek kulübesinde bile çalım atabilen futbolcu” tanımına çok iyi uyuyor.

Bu sezon(1 Şubat’a dek) Serie A’da 17 maça çıkan Ricci iki gol attı. Bu sezon Sassuolo’nun lig ve Avrupa’da aynı anda mücadele etmekte zorlanması ve büyük sakatlık problemleri yaşaması, Ricci’nin istikrarlı şekilde forma şansı bulmasını sağladı.

Düşük bütçeli Lorenzo Insigne olarak Ricci’nin biraz daha gelişim şansı var ki Roma da kendisine dair hala umutlu olduğu için bonservisini vermeyi reddetti ve kiralama yoluna gitti. Ne olursa olsun, Roma’da kalıcı olmayı başaramasa da imza atma şansı bulacağı birçok yer olacak.

2- Daniel Bessa


Bessa, 24 yaşla listedeki en yaşlı oyuncu olsa da bu sadece 14 Ocak’tan bu yana geçerli bir şey. Inter’den Verona’ya bonservisiyle gidip imza atan oyuncu, Vicenza, Olhanese, Sparta, Bologna ve Como’daki kiralık dönemlerden dolayı yer değiştirmeye ve transfer olmaya çok alışkın.

Genellikle orta sahanın ortasında yer alsa da Bessa bu sezon şimdilik 22 maçta iki asist ve beş gole imza atarak takımının Serie A’ya dönüş mücadelesine büyük katkı sağladı. 2011’de dizinden yaşadığı sakatlığın gelişimine büyük darbe vurduğunu kabul etmeliyiz ancak Bessa o günleri ardında bıraktı ve potansiyeline hızla ulaşmaya başladı. Bana inanmıyorsanız Bein Sports yorumcusu Matteo Bonetti’nin, Twitter’da Bessa’yı Real Madrid’li Isco’ya benzetmesini dikkate almalısınız.

Her ne kadar o seviyede olmasa da Bessa gibi yetenekli bir oyuncu önümüzdeki sezon Verona’yla ya da başka bir takımla mutlaka Serie A’da oynamalı. 24 yaşında olduğu için şu anki durumundan çok da ileri gidemeyeceği düşünülebilir ama insanlar Cristiano Lucarelli ve Stefano Floccari gibi isimlerin de oldukça geç parlayıp yıldız olduklarını unutmamaları lazım.

3- Leonardo Morosini


Serie B’de Brescia’dayken Genoa’ya yeni geçiş yapan 21 yaşındaki ofansif orta saha, Genoa’nın ilk 11’ine yerleşmek için biraz sabırlı olmak zorunda. Yine de Morosini, Genoa taraftarını görmeyi merakla beklediği oyunculardan biri. Brescia formasıyla 80 maçta attığı 14 gol onu en golcü isimlerden biri yapmamış olsa da son iki sezonda Serie B’de izlemesi heyecan yaratan oyuncular arasında yer alıyordu.

Rakiplerini ekarte etmekte zorlanmamakla beraber iş başa düştüğünde sağ ayağıyla muhteşem füzeler gönderebiliyor. Belki şu ana dek onunla ilgili akıllardaki en net şey geçen sezon Paris’teki terör saldırısı sonrası Fransız bayrağı ile yaptığı gol sevinciydi ama hep birçok büyük İtalyan kulübünün radarında yer aldı.

Genoa oyuncunun geleceğinin hala parlak olduğunu umuyor, şu an ellerinde ham bir elmas ama işlendiği zaman oldukça değerli bir parça haline gelebilir.

4- Pierluigi Gollini


Gianluigi Donnarumma, Mattia Perin, Alex Meret ve diğerleri ile İtalyan kaleciliğinin geleceği fazlasıyla emin ellerde. Yine de ortalıkta en üst seviyeye çıkması beklenen birkaç kaleci daha var ve 21 yaşındaki Gollini de bunlardan biri.

Kariyerine SPAL’da başlayıp kısa sürede önce Fiorentina’ya, ardından da İngiltere’de Manchester United’a transfer oldu. Genç kaleci, Kırmızı Şeytanlar ile resmi maça çıkmayı başaramayıp 2014 yazında ülkesinin yolunu tutup Verona’ya transfer oldu.

Geçen sezon Verona’nın 11’inde yer bulmaya başladı ve takım berbat bir görüntü çizse de o adından söz ettirmeyi başardı. O performansı ona tekrar İngiltere’nin kapılarını açtı ve Aston Villa’ya transfer oldu. Ancak 20 lig maçına çıkmasına rağmen, Villa’daki antrenman düzeninden memnun olmadığını belirterek ocak ayında Atalanta’ya transfer oldu.

Şu an yedek bekliyor, hedefi ise Etrit Berisha’dan formayı alabilmek. Atalanta’nın bu sezonki form durumu düşünüldüğünde bunu başarması şimdilik kolay bir iş değil. Gelecek sezonun başından itibaren genç eldivenin hedefi kalede birinci tercih olmak olacak. Belki gelecekte İtalya Milli Takımının bir numaralı kalecisi olamayacak ama Antonio Mirante veya Andrea Consigli gibi saygı değer bir kariyere sahip olacak.

5- Stefano Minelli


Kalecilerden bahsederken listeyi bir diğer kaleci olan Brescialı Stefano Minelli ile tamamlıyoruz. Henüz 22 yaşında olmasına rağmen Minelli, Brescia adına oynadığı 81 maçla şimdiden büyük bir tecrübe sahibi.

Brescia’nın evladı olarak, Minelli’nin bugüne dek kariyerine devam ettiği kendi memleketinin kulübünden ayrılmayı istemeyeceğine şüphe yok. Ancak Brescia, Serie A’dan uzak kaldıkta Minelli’nin de kariyerini daha ileri götürmek için bir hamle yapması gerekebilir.

Harika kurtarışlarıyla Minelli, geçen sezon Serie B’deki kaleciler arasından kolayca sıyrılmayı başardı. Bazı maçlarda konsantrasyonunu tamamen kaybedip aptalca hatalar yapması olumsuz bir özellik olarak dikkat çekse de Minelli gerçekten kaliteli bir kaleci. Eğer Perin Genoa’dan ayrılırsa kaleyi emanet etmek için bakacakları ilk isim Minelli olmalı. 

Bu yazının orijinali Kevin Nolan tarafından 1 Şubat 2017’de Italian Football Daily'de yayınlanmıştır. 

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Start Finish #2


Bu yazıda kısaca 2017 yılındaki kural ve araç değişikliklerini yazacağım.

- Bu yılki değişiklikler gövde ve tekerlerlere odaklanmış durumda.

- Araçları genişleterek bastırma kuvveti (downforce) ve yol tutuşunu (grip) arttırmayı hedeflemişler.

- 3-5 saniye civarı daha hızlı turlar göreceğimizi tahmin ediyorlar.

- Lastikler 245mm'den 305mm'ye genişletilse de jant boyutu aynı kalıyor (13 inç)

- Ön kanat 1.65m'den 1.80'e çıkartılıyor. Araç genişliği de 1.8m'den 2m'ye çıkartılmış.

- Arka kanat yüksekliği 950mm'den 800'e düşürülürken genişliği 50mm arttırılıp 1050mm yapılmış.

- Dağıtıcı (diffuser) 125mm'den 175mm'ye çıkartılmış.

- Araç kasası (bodywork) 1400mm'den tercihe göre 1400-1600mm aralığına genişletilebilir hale gelmiş.

- Araç ağırlığı 702kg'dan 722kg + lastikler olacak şekilde arttırılmış.

- Güç üniteleriyle ilgili yapılan bazı değişimler var. Kısaca sezon başına 1 milyon euro daha az maliyetli hale getirilmiş. Bir de açıkçası çok incelemediğim "değişim hakkı vs." gibi konular var. Onları takımlar düşünsün artık.

- Bundan böyle, bir yarışın başında yağmur yüzünden güvenlik aracı gerektiyse güvenlik aracı pite girdikten sonra araçlar başlangıç pozisyonlarına dönecek ve tekrar start alınacak.

- Gördüğüm en manasız kurallardan birine de esneklik getirilmiş. Sürücüler hala sezon boyu aynı kask tasarımını kullanmak zorunda olsalar da seçecekleri bir yarışta özel tasarım kask takabilecekler. Eğer sezon içinde takım değiştirirlerse kask tasarımı değiştirmelerine izin verilecek.

Yeni öğrendiğim bir bilgiyle bitireyim. B Araç: Bazı takımların Melbourne'deki sezon açılışında kullanacakları araçtan hariç, Barcelona GP'de piste sürecekleri ve Melbourne sonrası ciddi değişimler yapacakları araçlara verilen isimmiş. Takımlar Avrupa kıtasında olduğundan lojistik açıdan yeni parçaların Melbourne'e götürülüp orada denenmesinin pahalı ve zor olduğu, bu yüzden Barcelona'daki yarışın beklendiği yazılmış. Bu yeni olan bir şey değilmiş ben yeni öğrenmiş bulundum. İlla ikinci yarışta da olacak bir şey değil. Misal 2015 sezonunda Force India, 8 yarış VJM08 isimli aracı kullandıktan sonra 9. yarıştan itibaren VJM08B isimli aracı kullanmış.



16.02.2017

Ben Hermans Kimdir?




Ben Hermans çok fazla yarış kazanan bir isim değil, bu yüzden Çarşamba günü Umman Turu’nda zirve finişindeki zaferi büyük bir sürprizdi. Ya da değil miydi? Pelotonmagazine.com’un nadiren manşetleri süsleyen bisikletçileri inceleyeceği bu yeni serinin açılış yazısı için Hermans mükemmel isim. 30 yaşında ve pro olarak dokuzuncu sezonunu yaşayan Belçikalı yalnızca altı kez kazandı ve bu başarıların yarısı 2015 yılındaki dört aylık süreçte geldi – ve Çaşamba günkü yarışa kadar da başka bir bireysel yarış kazanmamıştı.

1.85’ten çok az uzun ve 76 kiloda olan Hermans saf bir tırmanışçı olarak düşünülmüyor ancak üç tanesi zirve finişlerinde olmak üzere bütün zaferleri dağlık yarışlarda kazandı. Hayır, onun esas meziyeti takım liderlerine muavinlik yapmak -o liderler şu anki BMC Racing lideri Greg Van Avermaet; Amerika merkezli takımla geçirdiği üç sezonda Philippe Gilbert; ve ondan önceki dört sezonda Chris Horner, Cadel Evans ve Team RadioShack’te Tiago Machado gibi isimleri içeriyor.

Ben Hermans Belçika’nın doğusundan geliyor, Flemenk dağları Limburg ve Ardenler’deki Belçika yokuşlarından çok da uzakta olmayan Hasselt şehrinin yakınında büyümüş. Batı Belçika’daki Flandre’den gelen Belçikalı tırmanışçıların aksine Hermans gençlik yıllarını tamamen bisiklete adamamış. 2009’da 22 yaşındayken Belçikalı kıta takımı Topsport Vlaanderen ile pro olmadan evvel yarı zamanlı amatör bir yarışçıyken biyomedikal bilimler diplomasını tamamlamış.

Hermans çaylak sezonunda, ilk klasiği olan La Fleche Wallonne’da 14. olarak ve İspanya’daki Burgos Turu’nun zirve etabında Joaqium “Purito” Rodriguez’in arkasında ve Alejandro Valverde’nin önünde ikinci olarak kendisini “gelişmekte olan bir tırmanışçı” olarak gösterdi. Bu performanslar 2010 yılında Ermans’a yeni kurulan bir UCI WorldTour takımı olan RadioShack’te yer kazandırmak için yeterliydi. İlk pro zaferi o yılın Mayıs ayında, Belçika Turu’nun en zorlu etabını kazandığında geldi. 173.7 kilometrelik dağlık, Herstal’da Ardenler’den geçilen etapta, birlikte kaçtığı Stijn Devolder’ı sprintte yendi ve kendilerini kovalayan Gilbert tarafından liderlik edilen yedi kişilik grubun 48 saniye önünde bitirdi.

2011 yılında Hermans ikinci galibiyetini sezonun başlarında Mallorca’da Trofeo Inca’da kazandı. Ve 2015 yılındaki üç zaferi, geç yaptığı bireysel ataklarla geldi: Belçika yarı klasiği La Fleche Brabançonne (Michael Matthews ve Hermans’ın BMC takım arkadaşı Gilbert tarafından yönetilen 14 kişilik takip grubunun iki saniye önünde); İngiltere Yorkshire Turu’nun Leeds’e girişinde (takım arkadaşı Van Avermaet’in yönettiği 17 kişilik takip grubunun dokuz saniye önünde); ve Norveç Arktik Yarışı’nda Malselv’de (genel yarış galibi Rein Taaramäe’nin üç saniye önünde).

Hermans’ın kariyeri sık sık sakatlıklar yüzünden bölündü. 2010 yılında iki kırık parmak ayağı, 2012’de kalça problemleri ve kırık kaburga ve 2015’te iki omurga kemiği çatlaması.

Şaşırtıcı bir şekilde, Giro d’Italia’daki (2012-2014) ve Vuealta a España’daki (2013-2016) ikişer iyi performansına rağmen henüz Tour de France’ta yarışmadı. Uzun Belçikalı 2013’te Vuelta’yı kazanan Horner’a yardım etti ve Evans’ın 2014 Giro’daki sekizincilik derecesinde yardımcı oldu. Geçtiğimiz yıl da Vuelta’nın çok zor olduğu bir sezonda genel klansmanda 14. oldu.

Belki de 2017’ye yaptığı bu mükemmel başlangıçtan sonra - geçen hafta Valencia Turu’nda Nairo Quintana’nın ardından genel klansman ikinciliği ve şimdi Umman Turu’nda liderlik- Hermans sonunda Tour’a katılacak.

Bu yazının orijinali Brad Roe tarafından 16 Şubat 2017’de PelotonMagazine.com’da yayınlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Barney Ronay: "Arsenal Münih'te teslim oldu ve Wenger'in çıkış şarkısının sesi yükseldi"


Zor durumdaki teknik adam, takımının Alexis Sanchez’in çabalarına rağmen Bayern karşısında rahatsız edici bir hızla çöktüğünü gördü ve son artık çok daha yakın görünüyor.

Arsenal oyuncuları Münih’teki tramvatik ikinci yarıda odaklarını zar zor kazanıp kaybederken; doymuş ev sahibi taraftarlarının kükremeleri, haykırışları ve çağlamaları dışında başka bir şeyin sesini duymak da mümkündü. Ayrılıklar, elvedalar, değişen trenler ve biraz uzaktan gelen veda alkışları.


Bu Şampiyonlar Ligi son 16 maçı, ilk on beş dakikasında kendi ekseninde çılgınca bir uçtan diğer uca sallandı. Arsenal 1-0 mağlup durumdayken, Alexis Sanchez tarafından sergilenen heyecan verici derecede sinirli ve yüksek enerjili bir santrfor performansıyla maça geri ortak oldu. Sanchez bir anlığına bu tanıdık görüntü karşısında son zamanlarda oluşan Wenger memnuniyetsizliğinin vücut bulmuş hali oldu, bunu kabul etmeyecek bir adam olarak. Sanchez iyi bir gol attı, ilerde liderlik etti, Mats Hummels’i korkuttu ve genel olarak akıntıya engel oldu.

Ancak yine de bir saat geçtiğinde Sanchez takım arkadaşlarının geri çekilmesiyle bıkmış bir halde sahada gezen bir izleyiciye dönüşmüştü. Sonuçta Bayern ezici 5-1lik galibiyetin son golünü kutlarken Sanchez kenar çizgide çömelmiş, tamamiyle harap olmuş ve endişe verici derecede uzakta bir adam görüntüsü çiziyordu.

Elbette böylesine endişe verici bir hızda çökmeyle gelen yenilgiden sonra Arsene Wenger’in istifasını vermesini önerenler olacak. Nesneler/sistemler yıkılır. Dünya entropiye tandanslıdır. Ancak genelde bu kadar hızlı olmaz.

Şimdi kulağa garip gelse de Arsenal ilk yarı bittiğinde 1-1lik skorun daha iyi oynayan tarafı olarak alkışlanıyordu. İkinci yarıda ise basitçe çözüldüler. Wenger maç öncesi basın toplantısında kendi geleceğini konuşmak için “uygun zaman” olmadığını öylemişti. Yani Arsene, artık öyle, yine de öfkeli bir şekilde değil. Yüzleşelim, Şubat’ta Bayern ile oynamak gayet sağlıklı bir mevki. Arsenal’ın hali hazırda sahip oldukları Wenger’in eseri: iyi bir taraftar grubu, iyi bir stadyum, elitler arasında bir yer, fazla olmasa da birkaç mükemmel oyuncu.

Ve yine skora rağmen kulağa garip gelebilir ancak Arsenal bazı bölümlerde ya da en azından bir bölümde iyi oynadı. Gerçi başlangıç çok kötüydü. Dokuz dakika geçmişken Arjen Robben çok güzel ancak aynı zamanda şaşkınlık ve sinirle kafanıza vuracağınız bir gol attı. Bayern geriden başlayarak topu dokuz oyuncu ile zikzak yaparak her zaman bulunduğu sağ kanatta olan ve her zamanki Robben işlerini yapan Robben’e ulaştırdı. Bir noktada o kadar Robben işi bir şey yaptı ki eskimişti, klişeydi çok fazla Robben’di, Robben aşırı dozuydu. Haydi ama! Ceza sahasına doğru kat ederek yana kayma. Sol ayağa geçirme. Evet biliyoruz bunu. Emin ol ki birisi gelip burayı kapatıp bu ... (sanırım burada küfür var) durduracak. A-aa!

Robben, soluna ve ceza sahasına kat etme olan içgüdüsü yüzünden tahminen gece on kere yataktan düşen adam, baskı yemek yerine boşluğa oynadı. Neredeyse David Ospina’nın sağ üst tarafına mükemmel bir sol ayak falso vuruşu göndermeden önce yaptığına inanamayan bir omuz silkme yapacak kadar vakti vardı. Kendi çapında Arsenal anlarının en Arsenal olanıydı. Bu Arsenal’ın özetiydi: son 16 eşleşmesinde bir golle geri düşmek o kadar tanıdıktı ki uzay-zaman akışındaki acayip bir Vine döngüsüne benziyordu, başka bir evrende Arjen Robben’in sürekli içeri kat edip ve kaleye şut çektiği, Arsene Wenger’in ise taç çizgisinde burnunu kaşıyıp şaşkınca baktığı bir anın yaptığı parazit gibiydi.

Elbette bu basit bir Arsenal öyküsü değildi. Bayern çok iyiydi. Mükemmel Thiago Alcantara iki kez gol attı ve bütün gece onu izlemek çok keyifliydi; her zaman pas verip hareket etmeyi başaran ve alan bulabilen sevimli, çevik, ufak tehdit *alternatif: haylaz çocuk .

Ancak o zaman bile Bayern’in şok edici oyun gücüyle, garip bir şekilde güçsüz görünen Arsenal takımı arasında kıyaslama yapmak cazipti. Bayern skor 4-1 iken Thomas Müller’i beşinci golü atması için oyuna aldı; Mesut Özil, 2011den beri oynanan on bir son 16 eşleşme maçında hiç golü ya da asisti olmayan isim, 90 dakika oynadı ancak 20 pas yaparak zorlukla hissedilebilir bir varlık gösterdi.

Arsenal geçen yaz 96, evvelki yaz ise 101 milyon pound harcadı. Maaş bütçeleri Bayern’den azıcık daha az, net değerleri de aynı şekilde, dünyanın en değerli beşinci kulübü, dördüncü kulübüyle oynuyor. Yine de bu harikulade şekilde aydınlatılmış dev donut şeklindeki stadyumdaki maçta bazı anlarda bütün galaksi şampiyonlarına karşı oynayan acemiler gibi göründüler. Veya en iyi ihtimalle, aynı yerde çok uzun süredir oturan bir elit takım gibi.

Wenger’in kurduğu bu stabil temelleri kurabilecek başka bir teknik direktörün olmadığını tartışmanın neredeyse imkansız olduğu gibi, bunun gibi anlarda da Wenger’in bu kulübü daha yüksek bir seviyeye nasıl taşıyacabileceğini tartışmak da neredeyse imkansız görünüyor. Her zamanki gibi soru basitçe: kim ve ne zaman? Radikal değişim nadiren iyi bir fikirdir. Conte tarzı yüksek baskılı bir disiplincinin, Simone tarzı bir manyağın halihazırdaki kadronun başına geçmesi felakete yol açabilir. Daha tanıdık bir Genç Arsene tarzı teknik adam hiçbir değişiklik yaratmayabilir.

Ayrılıklar, çıkış müzikleri, vedalar. Bir şey kesin. Hepsi Münih’te daha da yaklaştı.

Bu yazının orijinali 16 Şubat 2017 tarihinde Barney Ronay tarafından TheGuardian.com’da yayınlanmıştır.


Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO