29.09.2017

Kristoff: "Son 150 Metreye Kadar Dünya Şampiyonu Olduğumu Düşündüm"


Norveçliler tek yürek olmuşlardı ama kendi evlerinde Peter Sagan'ın ardından ikincilikle yetindiler.

Alexander Kristoff'un, Bergen'de düzenlenen UCI Dünya Yol Şampiyonası'nda elit erkekler yol yarışında finişe 200 metre kala pelotonun içinden patlayıp gitmesiyle efsane isim Bjorge Lillelien tarzı bir spiker, Norveç televizyonunda gözyaşlarına boğulmak üzereydi.

Ama son bölümde, ev sahibi ülkenin favorisi, Sagan tarafından yakalanıp geçildi ve iş foto finişe kalmasına rağmen Kristoff ikinci sırada yer aldı.

Kristoff, finişte Cyclingnews'e "150 metre kala tam gaz ilerliyordum ve kazanacağımı düşünüyordum. Sagan'ın peşimde olmadığını umuyordum, Trentin'i veya başka birini bekliyordum ama ne yazık ki çok yakınımdaydı ve onun birini böyle kolayca geçip gidebileceğini biliyordum." dedi.

Kristoff, Sagan'ın o patlayıcı gücüne engel olmayı kısmen başardı ve ikili çizgiye beraber girdiler. Norveç halkı, heyecanla yanaklarını şişirip Norveçli sporcunun kazanması için haykırıyorlardı.

"Son bölümde onu neredeyse yakalamıştım ve eğer biraz daha mesafe olsaydı kazanabilirdim, üstelik Sagan zamanlamayı farklı yapmış da olabilirdi. Benim için çok geçti ve o daha iyi sprint attı. Kazanmayı hak etti." dedi Kristoff.

Bu yarış, 2016'da iki Norveçliyi karşı karşıya getiren yarışın mirasını taşıyor ki 2016'da Doha'da Kristoff ve Boasson Hagen kazanmak beraber sprint atsalar da ikisi de madalyadan uzakta kalmışlardı. Bu defa böyle bir hata yapılmadı ve Thor Hushovd'un istediği takım çalışmadı gerçekleşti.

Ev sahibi ülke, önemli kaçış gruplarına hep sporcu yolladı ve ihtiyaç anında önde beraber çalıştı ve Boasson Hagen de Somon Tepesi son kez tırmanılırken öne fırladı. Son yokuş sonrası Dimension Data sporcusunun pili bitti ve Alexander Kristoff final sprinti için bisikletiyle baş başa kaldı, peloton içinde kazanmak için uygun bir çizgi de yakalamıştı.

"İyi bir sprint attım ve son kısım pek de ölümcül değildi. Sadece Sagan daha güçlüydü ve belki bacakları da benden daha tazeydi. Üç kez üst üste kazandı ve bu tip yarışlarda o, dünyanın en iyisi. Yarış kaybedilebilecek en kötü isimlerden biri değil ve kesinlikle kazanmayı hak ediyor ama şuna eminim ki üzgünüm ve hayal kırıklığına uğradım ama bu da bir şeye yaramaz şu an. Artık çok geç."

"Ama bir pişmanlığım yok. Bu parkurda başarıp başaramayacağımı bile bilmiyordum ama zaman limiti içinde kalacağıma emindim, bu manada bakarsak mutlu olmalıyım. Her şeyi doğru yaptım ama bu tarz bir finişte Sagan en iyisi. İstediğim gibi iyi bir pozisyon aldım ama sonunda kaybettim. En iyi ikinci takım ve en iyi ikinci sonuç, bence tüm takım bunun için gurur duymalı."

Geçen yıl Doha'daki kargaşadan sonra bu yıl kazanılan gümüş madalya, Norveç için bir umut ışığı oldu ama Bjorge Lillelien tarzı bir anlatımla coşkuyu yaşamak için en az 12 ayları daha var.

28.09.2017

francHits #22

1. Vega - Delinin Yıldızı
2. Peyk - You Betcha
3. Can Bonomo - Esmer
4. Vega - Arzuhal
5. Vega - İsim Şehir

-

Blogun eski serilerinden biri olan, o ara dinlediğim, sevdiğim şarkıları paylaştığım seriyi bana İlker(@asimplemistake) hatırlattı. Ben de geri döndüreyim dedim. Bilmiyorum kaç kişi umursar ve bunu seri olarak takip eder bilmiyorum ama birkaç arkadaşım baksa yeter zaten.

Bu serideki şarkıları, yazıyı girdiğim dönemde taktığım, beğendiğim, sevdiğim şarkılardan oluşturuyorum. Beğenen, bir tane bile olsa yeni bir şey dinlemesini sağlandığım birileri olursa ne mutlu...

Not: Hiç sanmıyorum ama olur da talep gelirse Spotify üzerinden her yeni post için francHits listesi güncellemesi yapabilirim. 

20.09.2017

Bu Sezon Süper Lig’i İzlemeniz İçin 5 Neden


Geçtiğimiz Ağustos’tan itibaren, birçok ülkenin yayın programına yeni bir lig eklendi. 2017/18 Süper Lig sezonu, İstanbul ve Anadolu’nun karşı karşıya geldiği tarihi sezonlarına göre daha farklı bir yerde: beIN Sports tarafından verilen uluslararası yayın garantisi, Türkiye Ligi için daha önce görülmemiş bir ilgiye sebep oldu. Nihayet çok yüksek kazanç sağlayan yeni yayın gelirleri sebebiyle en zengin Süper Lig oluyor ki bu 10 yıldır gelişen bir sistemin sonucu oldu; tartışılan yabancı sınırlarına elveda denmesi ve yeni stadyumların hızla yapılması. MondoFutbol, dünyanın en tahmin edilemez liglerinden birini izlemeniz için size beş sebep sunuyor.


1- Samir Nasri ve diğer yıldızlar: Türk cazibesi

Yeni yayın anlaşması ile birlikte, gelir anlamında Türk futbolunun(İngiltere Championship’in ardından) dünyanın yedinci büyük ligine sahip olması bekleniyor. Bu bir devrim ve bunu Türk taraftarlar da fark ettiler: Önceki uzun Digiturk dönemine göre daha derinlikli analizler ve tabii ki İngilizce yayınlar. Sahada ise yaz transfer dönemi, boğazın kıyısına Gael Clichy, Giuliano, Bafetimbi Gomis ve Sofiane Feghouli gibi kariyerinin en olgun dönemindeki isimleri getirdi.

Dahası, Anadolu’nun çehresini değiştiren stadyumlar, beIN ve yenilenen Trabzonspor’a QNB’den gelen Katar parası ile birleşince hiyerarşiler de baştan kuruluyor. Anadolu’nun uyuyan devi Antalyaspor, Milan’ın eski yıldızı Jeremy Menez’i aldıktan sonra Manchester City’den ayrılan Samir Nasri’yi getirerek potansiyelini ortaya koydu. Bu bir sır değil, gerçekten de Süper Lig’in cazibesi çevresel faktörlerle birleşerek oyuncuları etkiliyor: İstanbul, Antalya ve İzmir(yıllar süren hasretin ardından) gibi şehirler oyuncuların tercihlerinde karar verici bir rol üstlendiler. Ve doğal olarak da 1984 doğumlu Brezilyalı golcü Vagner Love da, Türkiye’nin güney kıyılarındaki küçük ama güzel şehir Alanya’da kendini yeniden buldu. Geçen yıl gol kralı olan Love, zorlu rakipleri geride bıraktı - diğerlerinin yanında, İstanbul’da sezonun aylarında sakatlık sorunları yaşayan Arsenal ve Manchester United’ın eski yıldızı Robin van Persie de vardı.

Süper Lig artık bitik yıldızların hüküm sürdüğü bir yer değil, burada olmak isteyen her kimse, iyi bir performans göstermek zorunda.


2- Beşiktaş ve Başakşehir için büyük sınav

Emmanuel Adebayor, Türkiye’ye sadece kariyerinin son anlarında iyi para kazanmak için gelmedi. Geçen yıl büyük sıçrama yapan Başakşehir’in(Avrupa Ligi’nde onlara dikkat etmek gerek) gerçek lideri oldu ve turuncu-mavili takımla 2020’de sona erecek yeni bir sözleşme imzaladı. Ocak 2017’den bu yana gösterdiği patlama iyiydi, şu an Roma’da olan 1997 İzmir doğumlu genç arkadaşı Cengiz Ünder’e iyi tavsiyeler verdi ve sessizce dünya çapında bir performans ortaya koyan ve herkesi büyüleyen Boşnak kanat oyuncusu Edin Visca ile iyi bir bağ kurdu. Gökhan İnler ve Gael Clichy gibi isimlerin gelmeleri kulübü başka seviyeye taşıdı ve tabii ki hedefleri daha yüksek olacak. Başakşehir, sağlam bir yaz dönemi geçirip Pepe, Medel ve Negredo’yu kadroya katan son şampiyon Beşiktaş’a karşı mücadele edecek. Sosyal medya başarıları ve hepsinden önemlisi de Quaresma, Oğuzhan ve Talisca gibi oyunculardan kurulu önemli iskeleti korumaları, Şenol Güneş’in başını çektiği projenin üçüncü sezonunda devam etmesinde önemli rol oynayacak. Ayrıca Başakşehir de bilgesini kimseye bırakmadı: Taktiksel ve düzenli oyunun maestrosu Abdullah Avcı, Beşiktaş’ın ultra-ofansif, dayanıklı ve ateşli futboluna karşı koymaya çalışacak.

Türkiye Ligi’nin geçen sezonki en iyi iki takımı, her alanda karşılaştılar ve yakında tekrar birbirleriyle karşılaşmayı bekliyorlar. Bir daha.


3- Bafetimbi Gomis’in yepyeni Galatasaray’ı

Galatasaray ve Fenerbahçe’nin Avrupa Ligi’nden beklenenden çok daha önce elenmeleri Boğaz kıyılarında homurtulara neden oldu. Geçmişte ligi domine eden formsuz ve güçsüz devler, yeniden yapılanmaya hazırlar. Sarı-kırmızılılar, eleştirilerin arasında Igor Tudor ile yola devam etti: Eski Juventuslu savunmacı, Antonio Conte’nin oyun tarzına olan hayranlığını hiç gizlemedi ki bu da Cimbom’un yeni teknik adamının daha fiziksel ve daha güçlü oyuncular istemesinin sebebi. İstekleri bir bir karşılandı, Bruma ve Sneijder gönderildiler, yerlerine gelen Papa Alioune “Badou” Ndiaye(1990 doğumlu, adını bir kenara not edin) gibi yorulmak bilmeyen isimlerin, takımın yeni iskeleti olmaları bekleniyor. Hücumda sorumluluk Bafetimbi Gomis’e ait olacak ki lige 5 maçta 7 gol ile başladı. Canal+’a konuşan Gomis, İstanbul’da mükemmel hissettiğini açıkladı ve yaşadıklarını “Türk çılgınlığı” diyerek tanımladı: kendi gol sevinci taklidini yapan Türk çocukları izliyordu. Gomis ve yeni taraftarları, Avrupa yorgunluğu olmayacakken ve Fenerbahçe hala yenilenme aşamasındayken, şampiyonluk yarışında kilit rol oynayacaklar.

“Benim yeni renklerim sadece sarı ve kırmızı”


4- Okan Buruk, Akhisar ve diğer “İtalyanlar”

Her ne kadar Türkiye, İtalya’da pozitif bir bakış açısına sahip olmasa da Serie A ve Süper Lig birbirlerine oldukça benziyorlar. İtalyan sahalarında oynayan ve oralarda çok şey öğrenen, eski Inter orta sahası Okan Buruk, şu an Akhisar’ı çalıştırıyor. Batı Anadolu’da, geçmişte Gaziantep ve İzmir’de(Büyüleyici Göztepe’yi inşa edip Süper Lig’e gönderen) yaptığı iyi işleri yine tekrar etmek isteyecek. Geçen sezonun son bölümünde 7 maçta 6 galibiyet aldı ve özel bir şeyler yapabildiğini gösterdi ki o Akhisar, yıllardır 1 saat uzaklıktaki Manisa’da maçlarını oynadı ve artık kendi stadyumuna taşınmayı bekliyor.

Türkiye’deki diğer “İtalyanlar”a pasaport açısından bakarsak iki isim var: Davide Petrucci(1991’li) ve Stefano Napoleoni(1986’lı). Petrucci, Manchester United altyapısı geçmişli bir oyuncu ve macerasına 1. Lig’de Rizespor’la baştan başlayıp hemen Süper Lig’e dönmeye çalışacak. Napoleoni ise Polonya ve Yunanistan’daki maceralarının ardından Başakşehir’de üçüncü sezonunu geçiriyor, Avrupa Ligi-Süper Lig yoğunluğunda yeteneklerini göstermek için şans bekliyor.

Ayrıca kendisi, Roma’nın sembolü olan ve gerçekten vücudunda taşıdığı harika Colosseum dövmesini gösteriyor.



5- Yeni Malatya, Anadolu’nun doğu topraklarında futbol

İzmir’in Göztepe ile dönüşünün yanında ligde bir de ilk sezonunu yaşayan çaylak bir kulüp var: Yeni Malatyaspor, Doğu Anadolu’nun dağları arasında yer alan bir şehirden gelen takım, küme düşen Gaziantepspor’un yerine “ligin en doğusundaki takım” unvanını aldı. Ülkenin en dertli bölgesi olan Güneydoğu Anadolu, bu sezon Süper Lig mücadelesinden mahrum kalacak. Deniz Naki’nin Amedspor hikayesini tüm dünya takip etti ancak takım 2. Lig’de mücadele ediyor. Malatya, doğunun tek umudu olacak.

Karmaşık ve çoklu yapıdaki eski Roma şehrinde Türk, Kürt ve Ermeni dilleriyle kültürleri kesişiyor. Tüm zamanların en ünlü Kürt şarkıcısı olan Ahmet Kaya’nın memleketi, futbol takımlarının Balkan Kupası ve UEFA Kupası mücadelelerinin ardından dağılmalarına tanıklık etti. “Yeni” ismi, eski takım Malatyaspor’un borçlar ve yönetimsel hatalar sonucunda finansal olarak çöküşünün ardından kondu. Sarı-kırmızı-siyah renklere sahip kulübün yeniden doğuşu, Olympique Lyon’dan tanıdığımız, Doğu Anadolu ekibinin yıldızı olması beklenen sol bek Aly Cissokho gibi bir ismi bile takıma kazandırmalarını sağladı. Kayısıya ithaf edilen turuncu renklerle donatılan yepyeni bir stadyumda mücadele edecek olan Cissokho, bir yandan da baharatlı ve lezzetli kağıt kebabının tadına varacak.

Daha fazla krediyi hak eden ligin bir başka garipliği... Çünkü burada birçok şehir var ve Malatya onlardan sadece biri, futbol basit bir oyundan çok daha fazlası. 

-

Bu yazının orijinali, MondoFutbol.com'da Bruno Bottaro tarafından yayınlanmıştır ve yazardan çeviri için izin alınmıştır.

Bu çeviri, kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın artemiofranchi.org dışında bir yerde yayınlanamaz.

Not: Yazıdaki coğrafi, siyasi, kültürel ve tarihi anlatımlar, tamamen orijinal metne sadık kalarak çevrilmiştir. 

2.08.2017

Elveda...


Evet farkındayım. Burası bu yazıya çok da uyacak bir yer değil ancak, derdimi, aklımdan geçenleri, hissettiklerimi anlatacak bir başka mecra bulamadım kendime. Çünkü bu satırları yazmak hem akıl sağlığıma iyi gelecek, hem de içimi bir yerlere dökmenin verdiği rahatlığa kavuşmama neden olabilecek diye umuyorum. Bu yazıda birçok klişeye rast geleceksiniz belki ama inanın ki ben de bu klişelerle hayatımın bir noktasında karşı karşıya geleceğimi hiç tahmin etmezdim. 

O, buralardan gideli bir hafta olmuş ve geçmiş hatta. 

Sanıyorum en başa dönmek gerekecek. 2015 yılının sonbaharında, "ulan bu ehliyetler değişecek, şu iş bir değişmeden gidip motor ehliyeti kıstırayım, lazım olur" diyerek, sürücü kurslarından alelade birine giderek kaydolmuştum. Bu arada yaş kendi çapında kemale ermiş, ibre 30'u zorlarken böyle 18'lik çıtır delikanlı heveslerim de yoktu hiç içimde. Tek heyecanım "ehliyeti alması zorlaşmadan ben alıp bir kenara koyayım, elbet lazım olur" şeklinde. İşte aradan her ne kadarsa artık hatırlayamadığım bir süre sonra kurstan aranarak derslere başlanacağı söylendi. Derslere git-gel, motor işini sevmiştim ve bende çok ciddi bir merak uyandırmıştı. "Ulan alalım bir kenarda dursun diye ehliyete yazıldık, müptela olduk! Bu nasıl iştir yahu" diye hayıflanırken, bastıramadığım 18'lik çıtır delikanlı ortaya çıkmış, "hangi motoru alsam", "ulan 200'lük alıp mı başlasak, ne yapsak" dedirtir olmuştu. İşte tam da bu noktada, şu sıralar 1 milyon 200 bine yakın izlenmiş olan şu videoda buldum kendimi. Böylelikle kendisi ile tanışmış oldum.

Videoyu izlerseniz veya izlediyseniz orada o sesi titreyen ama söylediklerinden hayli emin tavrı ile Altın Elbiseli Adam, sizleri de muhakkaktır ki etkileyecektir, etkilemiştir. İşte yarattığı bu etki ile "ya, bu ne güzel herifmiş, bakayım başka neler anlatmış" diyerek, bazılarınızın şu an yaptığı gibi "Altın Elbiseli Adam" kanalını kurcalamaya başladım. Kanalı kurcalamak bir tarafta dursun, bir yandan da kimmiş, neymiş bu adam yahu diye ciddi bir araştırmaya başladığımda, aslında Skytürk'ten tanıdığımı fark ettim. O zamanlar illet futbola kendimizi o kadar kaptırmıştık ki, izlediğim halde zihnimde çok az yer edinebilmişti maalesef bu muazzam insan. İşte gel zaman git zaman, ben her boş vaktimde bir "altın elbiseli adam" videosu izler, her eve gelişimde ilk iş olarak youtube açıp "altın elbiseli adam"ın eski videolarını kurcalar, her "altın elbiseli adam kanalı video ekledi" bildirimi geldiğinde elimdeki işi gücü bırakıp onu izler duruma gelmiştim. Bakın tam olarak ifade edemiyor olabilirim ama durumun özeti net olarak şudur ki, ben tam bir Altın Elbiseli Adam müptelası olmuştum. Hayatımın her boş anında bu adamın bir videosunu izliyor, eski yazılarını araştırıp okuyor, çarşamba günleri çekirdeği, çayı hazırlayıp canlı yayınlarını izliyordum. Hayatımın tam merkezine oturuvermişti ve ne kadar üzgün bir durum ki, o bundan habersizdi. En fazla böyle bir durumu tahmin edebiliyordu. Keza, çektiği videolarla bazı insanların hayatına girdiğinin veya oraya yerleştiğinin farkındaydı. Ama beni hiç tanımadan, ben onu hiç yakından tanıma/görme fırsatı bulamadan, O, bu gezegene sığamadı ve gitti. 

Hazır mevzusu gelmişken onu da söyleyeyim, ben hala bir motosiklet sahibi olamadım. Bu sene ilkbaharda yapılacak motosiklet fuarına da işte sadece bu nedenden gidemedim, ki bu da hayatımdaki en büyük pişmanlığımdır. Oysa ki planları çoktan hazırlamış, her ne olursa olsun Altın Elbiseli Adam ile gidip tanışacak, dönüşte de elim boş dönmeyecek, muhakkak motosikletin bir ekipmanını tamamlamış olacaktım. Tıpkı O'nun bize her daim öğütlediği gibi, ekipman motordan önce gelirdi çünkü. Ancak geçtiğimiz kış, hayatımdaki gelecek planlarının bir kısmını değiştirerek, motor alma hayallerini ötelemek zorunda kalmıştım. Bu nedenle fuara gitme fikrinden de soğumuştum. Ancak hep denir ya, hayatı ertelemeyeceksin diye, işte yine bir erteleme, yeni bir pişmanlığa neden olmuştu. Ben Altın Elbiseli Adam'la tanışamamıştım, o ise bir daha benle tanışma fırsatını bana veremeyecek kadar uzaklara gidivermişti.

25 Temmuz 2017 sabahı O'nu tanıyan, takip eden ve sevenler, hatta belki de nefret edip her daim bir açık vermesini bekleyenler çok acı bir haberle güne başladı. Yakın çevresinin gece vakitleri öğrendiği malum kaza sonucu hayatını kaybettiğini belirtir bir paylaşıma gözümüzü açtık. İlk başta elbette hiç inandırıcı gelmeyen bu haberi, biraz araştırınca aslında gerçek olduğu kanaatine vardım ancak yine de içimden bir his şaka olabileceği, "zaaa nasıl da kandırdık ama sizi babuşlar" diye bir video geleceğini düşünüyorum. Elbette bir yandan da aklıma "lan böyle bir adam, ölümle dalga geçer mi" diye de geçiriyorum. Anlayacağınız bir anda allak bullak olmuştum. Ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Başımdan aşağıya tonlarca kaynar su dökülmüştü. Gün boyu, karşılaştığım insanlara ne diyeceğimi bilemiyor, yüzünü gözümün önünden silemiyordum. Baktığım her yönde O'nu görüyordum. Akabinde günün ilerleyen saatlerinde hem haber sitelerinde çıkan haberler, hem de yakın çevresinin yayınladığı taziye mesajları nedeni ile olayın gerçek olduğuna inanmak zorunda kalmıştım. Kalbim şu an dahi bu gerçeği reddetse bile ölüm, işte böyle berbat bir durum. Sen ister kabul et, ister kabullen, istersen tümüyle reddet ama ölüm tüm bunları görmezden gelerek tüm ciddiyeti ile karşına dikilir. İşte bu gerçek bir kez daha Altın Elbiseli Adam ile karşımıza çıktı. 

Altın Elbiseli Adam, yani Barkın Bayoğlu bir videosunda, Altın Elbiseli Adam olma hikayesinden bahsetmiş, "bu kanala konulan her şey aslında Altın Elbiseli Adam ile alakalıdır, eğer orada O'nun yerinde Barkın olsa çok farklı şeyler söyler, çok farklı bir gözle bakardı mevzuya" demişti. Ben de bu nedenle yazının her noktasında Altın Elbiseli Adam'dan bahsettim ama aslında Altın Elbiseli Adam, kafayı motosikletle kırmış delinin tekiydi. Ancak Barkın Bayoğlu, yer yer Altın Elbiseli Adam olmaktan çıkıp bize gösterdiği kendi yüzüyle asıl benim gönlümü fethetmişti. Bir kere her ne olursa olsun, O'nun araştırmacı ruhu, özellikle de böylesine cehaletin hüküm sürdüğü zamanlarda beni O'na bağlayan en büyük özelliği idi. Kafaya taktığı bir mevzuyu muhakkak derinlemesine araştıran ve bilgili olmaktan mutluluk duyan bir adamdan bahsediyorum. Böyle bir adam nasıl sevilmez, bu adama nasıl bağlanılmaz ki! Tarihe olan ilgisi, son dönemlerde biraz daha ayyuka çıkmış ve videolarda bizi tarihsel olarak da tatmin etmeye başlayan bir Altın Elbiseli Adam'a evirmişti. Belki çoğu kişi bilmez, yakın çevresi ile yalnızca tek bir canlı yayın yaptığı kanalında sinemaya olan tutkusunu da bizlere göstermişti. Kısacası bilgi sahibi olduğu sayısız konu, üstelik tüm bunları paylaşmayı, öğretmeyi hayli seven bir adam. Böylesine bir adam için nasıl "artık yok" deriz. Aklım almıyor. Kanım donuyor. 

Birçok kimse malum ilandan sonra kendisi için "motosikleti sevdiren adam" ifadesini kullandı. Doğrudur, kendim de dahil olmak üzere motosikleti sevdirdiği insan sayısı hayli fazladır. Ancak eğer Altın Elbiseli Adam için bir ifade kullanmak gerekseydi bu fazlasıyla yeterli olabilirdi ama mevzu bahis Barkın Bayoğlu iken ben O'na yalnızca bu tabiri layık görmezdim. Barkın Bayoğlu benim için "hayatı ve yaşamayı sevdiren adam"dır. Çünkü O, yaşamayı, yaşadığı her anı hissetmeyi, hatta bulunduğu anın farkında olmayı seven ve bir ömür boyu motosiklet kullanmaya teşvik edecek kadar cesaretli bir adamdır benim gözümde. Bilgilidir, dahası öğreticidir. Huysuzdur ama kalp kırmayan bir adamdır. Sabırlıdır, kararlıdır. Kendine bambaşka bir hayat yaşamayı hedef koysa bunu başarabilecek kadar yeteneklidir, ancak O, sevdiği işi yapmayı, insanları motosikletle yaşamaya alıştırmayı ve dahası onların da bir ömür boyu motosiklet sürmelerini sağlamayı kendine hedef göstermiştir. Şimdi kendimizin dahi yapamayacağı şekilde, belki de kendi hayatından vazgeçmiştir. İstese çok paralar kazanabileceği, kısmen mutlu olabileceği bir işle hayatını devam ettirmeyi seçmemiştir. Barkın Bayoğlu amiyane bir tabirle bir halk kahramanıdır benim gözümde. O, herkesin de bildiği gibi motosiklete binerken ölüme gitmeyi arzulamış, bu uğurda hayatını geçirmiş ve maalesef bu isteğine de kavuşmuştur. 

Bizlere bıraktığı miras hem çok ağır, hem de gurur verici. Ben O'nun iyiliklerini kendime ders alıyorum. Araştırmacı yönünü, okuyucu yönünü, gezgin yönünü ve daha nicelerini. Motosiklete binebilir miyim bilemiyorum. Bir yandan O'nun en büyük mirasına ihanet etmeyi istemiyorum ancak diğer yandan bu uğurda büyük sözler de veremiyorum kendime. Barkın Bayoğlu ve yarattığı efsanevi Altın Elbiseli Adam artık yeni videolar paylaşamayacak bizlerle. Şu sıralar ekibi, çekimleri tamamlanan işleri yayınlıyorlar ve kanalı devam ettirme kararı aldıklarını duyurdular. Ancak O'nun yokluğu bana beklediğimden daha çok koydu. Bugün akşam üzeri 4 sularında yayınlanan Peru son bölümü videosunun bildirimini gördüğümde, gözlerim yeniden doldu. Eskiden olsa işi gücü bırakıp derhal izleyeceğim videoyu henüz izleme kudretini kendimde bulamadım. Yokluğunu kabullenmek çok zor be Barkın abi...

Bu yazı muhakkak yeniden düzenlenecek. Çünkü aklımdan geçen onlarca şeyden kaçını yazabildim, kaçından bahsedebildim bilemiyorum. Şu an imkanım olsa, Barkın Bayoğlu'na ulaşabilecek olsam, O'na söyleyeceğim yegane şey O'nu ne kadar çok sevdiğim olurdu. Bir kez bile tanışmamış olmama rağmen bir insanın bende bu türlü hisler uyandırabileceğini tahmin etmezdim, üstelik bir başkası anlatsa dalga geçerdim. İşte böyle bir adam, bizlere veda eden... 

Elveda babuşum...

                                                                                                                                 Eric Cantona

31.07.2017

Start Finish: 2017 Macaristan GP


Formula 1'de bir aylık sezon arasına girerken Ferrari sonuna kadar yarışta olacağını Mercedes'e göstermeyi başardı. Büyük bir ihtimalle bu sezon izlediğim ve yazısını yazacağım son yarış oldu. Askerlik hazırlıklarının son safhasına geldiğim için yarışı özet görüntüyle geçiştirip işin magazinsel boyutuna odaklanacağım.


-Günün sürücüsü Kimi Raikkönen oldu. Ben de kendisinin emekli olmasını beklesem de oyumu ondan yana kullandım. Takımı ve takım arkadaşı için fedakarlık yaptı ve kazanabileceği yarışta ikincilikle yetindi. Ferrari ise kendisini daha pit-stop sırasında gözden çıkarmıştı. Daha tur atabilirim dediği halde pite alarak Sebastian Vettel'i geçişini engellediler.

-Vettel demişken, halo denen gudubet sisteme verdiği kayıtsız şartsız destekten ötürü kendisine çok öfkeliyim.

-Raikkönen; hafta sonu Massa'nın hastalığı yüzünden yarışmak zorunda kalan, normalde yorumculuk yapan Williams sürücüsü Paul Di Resta'ya da salladı. Pite girerken kendisine engel olduğu gerekçesiyle "arkasında ne olduğunu göremiyorsa yorumculuğa dönsün" diye posta koydu.

-Di Resta üç yıl aradan sonra ilk kez, sıfır antrenman ile girdiği sıralama turları ve yarışta beklenenden iyi iş yaptı. Teknik arızayla yarış dışı kaldığında son sıradaydı belki ama başkası için ayarlanmış bir araçla, minimum hata ile o noktaya gelebilmek de başarıdır benim için.

-Raikkönen olmasa oyumu alacak isim Fernando Alonso olurdu. McLaren Honda'sı ile çok çok iyi bir yarış çıkardı. Hem 6. sıraya oturdu hem de en hızlı tur zamanına imza attı. Yarış sonu verdiği pozla da yarışın önüne geçti. Bu sezon hoşlanmadığım kim varsa aramızdaki buzları erittik resmen.

-Gelelim Red Bull'un dramına. Verstappen ilk turda Ricciardo'yu yarış dışı bırakınca, bu yarıştan büyük beklentisi olan Ricciardo bayağı bir bozuk attı. Telsizden "bana kimin vurduğunu tahmin edebiliyorum, s**** eziği" diye laf çaktıktan sonra röportajlarda da "Max'in nasıl bir tepki vereceğini merak ediyorum, bir adam gibi özür mi dileyecek yoksa çocukluk mu yapacak" tarzı laflar soktu. "Amatör" filan da dedi. Ben bu kadar ağır konuşmasına gerek olduğuna inanmıyorum. Verstappen kazada hatalıydı, geçilmemek için aptalca bir risk aldı ve aracının kontrolünü kaybederek takım arkadaşının yarış dışı kalmasına sebep oldu. Ancak Ricciardo yarış sonunda Verstappen'in kendisiyle konuşmasını bekleyebilirdi. Sıcağı sıcağına yapıldığı için de normal karşılıyorum bir yandan.

-Verstappen yarış sonrası röportajlar olsun, sosyal medya olsun özür üzerine özür diledi.

-Günün diğer dramatik isimleri Kevin Magnussen ile Nico Hulkenberg oldu. Yarış sırasında Magnussen tarafından pist dışına itilen Hulkenberg yarış sonrası Magnussen'in röportajını bölerek "bir kez daha günün en centilmen olmayan sürücüsü ödülünü kazandın tebrikler" dedi Magnussen de "ta***larımı yala balım" diye karşılık verdi. Hulkenberg de Instagram'dan "Ta*** yalamak... hayır teşekkürler, özellikle Danimarkalıysa" yazılı bir fotoğraf paylaştı.


Evet, benim için sezon burada sona eriyor. Şimdiye kadar takip edip okuyan herkese çok teşekkür ederim. Umarım geri kalanında daha heyecanlı, daha olaylı ve daha dramatik bir Formula 1 sezonuna şahit olursunuz. Seneye görüşmek üzere.

28.07.2017

Tour de France 2017: Final

Tembellikten neredeyse bir hafta sarkan Tour de France final yazısında uzun uzun konuşmayacağım. Çünkü podcast kaydettik ve söyleyebileceğimiz her şeyi söyledik herhalde. Hatta podcast öyle bir hal aldı ki Vuelta bile birkaç dakika gündem oldu.

Kaydı eklemeden önce yine de birkaç şey edeyim. Normalde AG2R'in performansı alkışlanacak bir şey değilken o kadar etkisiz, pasif ve ruhsuz bir genel klasman mücadelesine tanıklık ettik ki bu bile efsanevi performans olarak anılacaktı neredeyse. Yoksa Bardet herhangi bir zaman çalamamışken, Aru aldığı etabı dört gün sonra Froome için çalışarak gölgeleyip bir çuval inciri beraber ederken falan Team Sky haricinde iyi bir takım çalışmasından bahsetmek zor...

Podcast kaydında sizleri genel olarak neyin beklediğine değineyim. Team Sky ağırlıklı bir genel klasman yorumu var, klasikleşen "performans" şüphelerini konuşmamak olmazdı ki Kwiatkowski epey dikkat çekiciydi. Yine de ne olursa olsun Sky'ın üç haftalık stratejisine ve yarışma disiplinine hakkını verdik. Bunun dışında Matthews-Barguil ikilisinin ve Sunweb'in performansları öne çıktı. Tabii ki başarılar kadar başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları da vardı. Bu konuda da birkaç isme değindik.

Benden Contador övgüsü duymanız epey zordur ama bu turda hak etti ve alkışı aldı. Kaybederken nasıl takdir toplanır, nasıl taraflı-tarafsız herkesten olumlu yorum alınır, bunları gösterdi bize son Tour'unu koşan Alberto Contador.

Son bölümde de anlamsızca Vuelta kadrosuna göz gezdirirken buldum kendimi, Anıl(@acsedef) zorla yayını kapattırmaya çalışıp en sonunda susarak çözüm buldu. Yoksa ben o sonlarda bahsettiğim pembe formayla ilgili bir saat konuşurdum ve formanın güzelliğini överdim.

Özeti geçtiğime göre sizi kayıtla baş başa bırakayım. Anıl'ın sesinde benim hatamdan kaynaklı bir sağ hoparlöre kayma durumu olmuş sanırım, bu seferlik affedin. Herkese iyi dinlemeler...



Tour de France 2017 boyunca ürettiğimiz tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz:
* Artemio Franchi Podcast #12: Peter Sagan'ın Diskalifiyesi, Kararlar ve Kurallar: http://www.artemiofranchi.org/2017/07/artemio-franchi-podcast-12-peter-sagann.html
* Artemio Franchi Podcast #13 - Olaylı 9. Etap ve İlk Hafta: https://www.youtube.com/watch?v=lPOzu0vDEC4
* Son yazımız ise şu an görüntülemekte olduğunuz "Final" yazısı. 

20.07.2017

Tour de France 2017: 18. Etap - Yatacak Yeriniz Yok!


Genel klasmana son noktayı geride kalan etaplardaki gibi bomboş bir etapla koyduk. Genel klasman anlamında bize bu kadar ruhsuz, karaktersiz ve boş bir Tour de France izlettiren herkesin çevirdiği her bir pedala ve harcadığı her bir kaloriye ayrı ayrı yazıklar olsun diyerek başlıyorum yazıya...

Warren Barguil, bu turun en cesur, en karakterli ve en korkusuz yarışan adamı oldu. Ciddi bir kazadan sonra zar zor toparlanıp geldiği Fransa'da üzerinde polkadot mayo varken iki etap alıp bir de Izoard'ın tarihteki ilk zirve finişine adını kazımak büyük iş. Hem o hem de oda arkadaşı Matthews, bu turda kazandıkları mayoları son pedala kadar hak ederek, söke söke aldılar. Tebrikler ikisine de. Tour de France 2017'yi hatırlayacaksak Sunweb'in bu iki ortak lideri ile hatırlayacağız. Tour de France'ı kazanamayabilirsiniz ama Bardet-Uran-Aru üçlüsü gibi bu sezon hafızalardan silinip gitmek yerine böyle ömür boyu hatırlanacak şekilde adınızı tarihe kazıyabilirsiniz. Sunweb bu turun en özel ve en fazla alkışı hak eden takımı. Tekrar tekrar tebrikler ve teşekkürler.

Izoard gibi bir yokuşta son 400 metrede tempo yapabilen Bardet ve 25 km boyunca Sky'ın önünde peloton çekip Sky'ın enerjisini koruyarak Aru'nun ilk hafta sonundaki salaklığına eşdeğer bir performans ortaya koyan AG2R için ne desek boş. Hep övdük, çok organize oldular dedik ama bu organizasyon kupkuru tempolar dışında hiçbir şey vermedi bize. Gerçekten akıl almaz kötü taktikler, stratejiler ve performanslar izledik. Uran bir kere bile atak denemedi. Bunun tek mantığı zamana karşı avantajı olmalı. Podyumu yeterli görmesi en doğal adam bu ancak Bardet'nin podyuma tutunması büyük saçmalık. Yok çocuk denedi, yok efendim çok büyük yetenek falan diye överek gelmeyin bana. Gideceksin işte, bunun izahı yok. bulduğun yerde basıp gideceksin.

Bugün atak yapmayacaksanız 20-25 km boyunca Sky'ın önünde yokuş temposu yapmanızın hiçbir anlamı yok. Tour de France keyfimizin içine limon sıktınız, ruhu öldürdünüz, ömrümüzden uzun saatler çaldınız. Uran'ı kenara koyuyorum ama Bardet-Aru ikilisinin herhangi bir şekilde büyük tur kazanmalarını falan istemiyorum. Umarım gördükleri, görebilecekleri en başarılı Tour de France bu olur. Ruhsuzlar.

Daha fazla konuşmak istemiyorum, sinirden delirecek durumdayım her büyük dağlık etapta böyle bomboş şeyler izlediğimiz için.

Eskiden Froome 5 dakika fark atarken bile heyecan olurdu, podyum mücadelesi bile ayağa kaldırır ve nefesimizi keserdi ama bu turda hiçbir şey olmadı. İlk haftadaki sıralamalar 5-10 saniye, o da zaman bonusları sayesinde oynadı ve bitti her şey.

Marsilya'da Bardet ve Aru, umarım birkaç mekanik sorun yaşayıp podyum da göremezler. Aru zaten göremez de, Bardet de göremeyip bu korkaklığın ve pasifliğin cezasını çeksin.

Yeter herhalde. Sıkıldım eleştirmekten.

Bu gezegende Giro d'Italia düzenlendiği sürece en büyük, en keyifli ve en zorlu yarış o olacak. Bundan sonra Tour'u en iyi gören insanın akli dengesinden şüphe ederim, ciddiye almam. 

Tour de France 2017: 17. Etap

Alpler nihayet geldi çattı ve son iki yokuş etabına girdik. Bu etapla da biri geride kalmış oldu ancak vadettikleri ile elde edilen şeyler bambaşka oldu. Bu etapta yeşil mayoda değişimi ve sürpriz iki abandoneyi kimse beklemiyordu muhtemelen. Thibaut Pinot ve Marcel Kittel abandone oldular, mayo da Michael Matthews'a geçti. Kazanan ise 35 km kala yaptığı solo atakla Primoz Roglic oldu. Bisikletin en enteresan karakterlerinden, hikayesi en acayip adamlarından Roglic, yükselişine adım adım devam ediyor. Geçen yıl Giro'da kıl payı kaçırdığı zamana karşı etabından sonra bu defa kazanmayı başardı. Üstelik uzman olduğu zamana karşıda değil, Telegraph-Galibier ikilisinin çıkıldığı günde yaptı bunu. Yokuş ve etap kovalayan bir zamana karşıcı mı olur, Ardenne klasiklerine mi yönelir yoksa genel klasman mı kovalar bilmiyorum ama şu karar aşaması sayılabilecek iki-üç yılında bir genel klasmancıya dönüşmesini çok çok istiyorum. Çok heyecan veriyor kendisi.

Blogda daha önce kimi çevirsek uğurlu gelmişti o kişiye, Roglic için de değişmedi kural. Ögeday'ın yaptığı Roglic çevirisine buradan ulaşabilirsiniz: http://www.artemiofranchi.org/2017/02/primoz-roglic-kimdir.html

Roglic'in galibiyeti dışında genel olarak yaşananlara uzun uzun değinmek istemiyorum çünkü artık keyif almıyorum Tour de France 2017'den. Bardet kendi başına bir şeyler deniyor, Froome yakalıyor, Uran en güçlü bacaklara sahip belki de ama o da gitmiyor, Aru desen zaten neyse şimdi.......

Uran neden hiç atak denemiyor bilmiyorum ama kazanmaktansa podyumu garantiye almayı düşünmesi en yüksek ihtimal. Muhtemelen burada podyumda yer almaya veya kazanmaya bu kadar yaklaşmaya takımı da ihtimal vermiyordu. Temkinli olmalarını bir nebze anlıyorum. Domestiğiniz yokken Aru-Bardet-Froome üçlüsüne karşı tek atak şansınız olur ve eğer başaramazsanız bir dahaki atakta çatır çutur yerler sizi. Belki de Izoard'ı bekliyordur. Bugün ikinci sıraya ortak oldu, zamana karşıda Bardet'yi yer bitirir, en kötü ikinci olur. Şu an Froome'un 27 saniye gerisindeler ve Bardet için son şans Izoard yokuşu olacak. Adeta ya hep ya hiç diye saldırmak zorunda. Yoksa zamana karşısı hiç iyi değil, belki Aru ile mücadele eder ve geçer ama Uran ve Froome'dan fark yiyecek.

Bu ataksızlık ve büyük beklentilerle başlayıp bomboş, heyecansız geçen etaplar beni genel klasman konuşmaktan soğuttu. Daha doğrusu her gün aynı şeyleri yazmak istemiyorum. Gerçekten bıktık yahu. Atak yok, kimse kimseyi dökmüyor, son anda zaman bonusu varsa sprint atıyorlar. Sadece Aru denen salak arkadaşımız iki etapta çok alakasız zaman kaybı yaşadı ve podyumdan düştü. Izoard'da harcayacak bir yakıtı yoksa şampiyonluk değil podyum mücadelesi de bitti onun için.

Günün üzücü gelişmesine dönelim: Marcel Kittel. Etabın ilk bölümlerinde yaptığı kazadan sonra sağ dizi kanlar içindeydi, sağ omzunda da mayosu yırtılmıştı. Ne yazık ki olmadı, devam edemedi. Bir gün önce sprint etabında çapraz rüzgar kurbanı oldu, Team Sunweb adeta dürüme sarıp tatlı tatlı yedi Kittel'i. Bugün de direnecek gücü kalmadı kazadan sonra. Michael Matthews, Kittel abandone olmadan önce ikinci derece yokuşu aşıp sprint kapısını almıştı ve farkı dokuza kadar indirmişti. Matthews sonuna kadar hak etmişti bu turda bir ödül almayı ama keşke bir iki etapta daha zorlayıp Kittel de yarışırken kazansaydı. Hem Kittel'in yeşil mayo hikayesi yarım kaldı hem de Matthews'ın olası yeşil mayo zaferindeki epik detaylardan biri uçtu gitti. Yapacak bir şey yok, bisikletin acımasız yönü işte. Üç haftanın her gününü sağlam çıkarma ihtimaliniz yok. Düz yolda düşen Kittel abandone olurken Porte ile beraber 72 km/s hızla inerken kayaya çarpan Dan Martin devam edebiliyor. Düşerken kazanın nasıl sonuçlanacağı büyük bir piyango bazen. Bu yıl çok fazla iyi adamı beklenmedik şekilde yarıştan uğurladık, umarım kalan dört etapta daha fazla can sıkıcı abandone görmeyiz.

19.07.2017

Start Finish #7 : Güvenlik(?) Uğruna Estetiği Feda Etmek


FIA bugün yaptığı toplantıyla bir süredir konuşulan "kokpit koruma sistemi" konusundaki kararını açıkladı ve HALO denen sistemin 2018'den itibaren bütün araçlarda kullanılacağını duyurdu.

HALO sistemi nedir peki? Giriş fotoğrafında görmüş olduğunuz garabetin, aracı parmak arası terliğe döndüren parçanın ta kendisi.




İlk bakışta dış görünüş olarak izleyenlerin gözünü kanatmasını bir kenara koyup sürücüler önünü nasıl görüyor dedim ancak görüşü etkilemediğini söylemişler. Peki güvenlik konusu? Bu sistem kafaya doğru gelen büyük parçaları (tüm lastik vs.) engelleyecektir ancak küçük parçalar? Sonuçta Massa'nın kariyerini sekteye uğratan kazada  kafasına gelen parça haloya doğru açıyla gelmediği sürece yine aradan geçip kafasına vuracaktı. Bu sistem aracını vincin altına vuran -ki o zaman VSC olsa o kaza muhtemelen olmayacaktı- Jules Bianchi'nin ölümünü de engelleyemezdi. 

2012'de Alonso'nun Spa'da Grosjean tarafından biçilmesi (videonun ilk kısmında) ya da 2015'te Alonso'nun Raikkonen'i istemsizce biçmesi gibi kazalarda da halonun işe yarayacağından şüpheliyim hatta ikinci kazada 1.16'ya bakarsanız Raikkonen'in kokpitine dalan çıkıntı haloya takılıp daha büyük sıkıntılar yaratabilirdi.

Gelelim işin estetik boyutuna. Kim ne derse desin Formula 1 araçları güzel olmalı, göze ve hatta kulağa hoş gelmeli. Önce araçlar daraltıldı, sonra motorlar o gümbürtüsünü kaybetti, şimdi tam araçlar eski zamanlara benziyor, genişlediler, güzelleştiler derken bu garabetle karşı karşıya kaldık. Boyanınca da bir boka benzemediğini Motorsport.com'un geçen sezon araçlara yaptığı çalışmadan görebilirsiniz. Birkaç örneği buraya bırakıyorum. 

Bu da Hamilton'ın geçen sezon Singapur'da halo ile attığı turun araç içi (omuz) kamerasından görüntüsü. Resmen çirkin işte.




Buna alternatif sistem düşünülmedi mi? Düşünüldü, denendi. Red Bull ve Ferrari kendilerine ait kalkan denemeleri yaptılar. Bu kalkanların aerodinamiğe ve görüşe ciddi etkileri olduğu (Red Bull duvar ördüğü için normal) sürücüler tarafından dile getirilmişti. Red Bull sürücüleri -yanılıyor olabilirim- sadece kafalarını ileri geri oynattıklarında bile aerodinamiğin değiştiğini söylemişlerdi. Vettel ise göze en hoş gelen kalkanın görüşü bozduğunu, birkaç tur sonra önünü göremediğini filan söylemişti. Ancak bu sistemlerin hiç geliştirilmeye çalışılmadan apar topar halonun kabul edilmesi ne kadar doğru? SADECE SORUYORUM.

Sonuç olarak bu gelişmeden hiç ama hiç memnun değilim. Radikal fikir sahibi olmayı sevmem ama ya "demirden korkan trene binmesin" diyerek açık kokpiti devam ettirin ya da güvenlik adına risk alıp F1'in açık kokpit olmasına bir son verin ve kokpiti tamamen kapatın. Böyle arada kalmış garabet bir sistemi hiç uygulamayın daha iyi. (Tamam Ögeday. - FIA)

Bisikletin Ruhunu Yakalamak: Matt Randall ve Leica M9’u




Matt Randall, East Yorkshire’da yaşayan Britanyalı bir fotoğrafçı ve resmi olarak fotoğrafçılık konusunda hiç eğitim almamış olsa da gençliğinden beri fotoğrafları bakmayı sevmiş bir isim. Fotoğrafa olan bu tutkusu sayesinde artık fotoğrafları o çekiyor. Spora ve bisiklete olan önsezisi sayesinde onun işleri artık neredeyse bisiklet fotoğrafçılığıyla eşanlama geliyor. Dünyanın en iyi bisiklet giyim ve aksesuar markası olan Rapha ile olan işbirliği de bunun özeti gibi.

*Blogun şablonu fotoğrafların hepsini eklemeye müsait olmadığından sadece birkaç örnek fotoğraf ekledim, bütün fotoğrafları görmek için lütfen yazının sonundaki orijinal yazı adresini ziyaret edin.

Lütfen bize bu projenin neler içerdiğine dair, amaçlarını da katarak, çalıştığın markayla birlikte vs. bir özet ver.

Bu projenin hedefi bisiklet sporunun ruhunu hem amatör hem de profesyonel seviyede yakalayabilmek. Benim görevim sporun farklı yüzlerini fotoğraflayarak yol bisikletinin farklı seviyelerindeki benzerlikleri öne çıkarmak. Yarışa hazırlanırkenki tutkudan, acı çekme ve bağlılığa, stilin rolüne ve kazanmanın gururuna kadar. Bisiklet giyim markası Rapha ile ve (A.S.O. akreditasyonum sayesinde) Jochen Hoops of Creative Hub Paris (beni temsil eden ajans) ile çalıştım.

Bu fotoğraflar nerede çekildi; bisikletçilerin düzgün fotoğraflarını çekmek için gereken koşulları yakalamak zor muydu?

Fotoğraflar İtalya ve Birleşik Krallık’ta çekildi. Fotoğrafçılık işine gelince, tahmin edeceğiniz üzere hava durumu fotoğraf üzerinde büyük etkiye sahip ancak dürüst olmak gerekirse bunu kontrol edemediğim için bunun üstüne çok düşünmemeye çalışıyorum. Bisikletçilerin düzgün fotoğraflarını yakalamak konusuna gelirsek, özellikle aksiyon fotoğraflarda bisiklet yarışı hayranı olmamın, bisikletçilerin yolda nerede pozisyon alacağını tahmin etmemde çok yardımcı olduğunu keşfettim. O noktada zihnimde fotoğraf için hangi açının iyi olduğuna karar verebiliyorum. İşime böyle yaklaşıyorum, eğer bir plan yapabiliyorsam yapmak isterim. Elbette yolculuk boyunca bazı anlarda yakaladığım mükemmel fotoğraf şans anları oluyor bazen de kaçırıyorum ancak özellikle bu anlar fotoğrafçılığı özel kılıyor çünkü belli bir ölçüde ne olacağını asla bilemiyorsunuz.

Lütfen bisikletle olan kişisel ilişkinizi paylaşın, fotoğrafçılık ve bisiklet arasında karşılaştırmalar yapabilir misiniz?

Erken yaştan beri bisikleti çok sevdim, özellikle ergenliğimde Tour de France’ı ilk kez gördükten sonra. O zamanlar bisiklet sürmeye tek başıma çıkardım ve kırklı yaşlarımda hala çoğunlukla aynı yaklaşıma sahibim. Her zaman tek başıma bisiklet sürmekten keyif aldım çünkü sanırım başkalarına yaslanmadan kendi başıma yapabileceğim bir şey olması hoşuma gitti. Fotoğrafçılık da benim için bu konuda benzer. Kendi başımayım, kendi başıma çalışıyorum yani bu açıdan bakınca sanırım benzerlikler var.

Bu fotoğrafları çekmek için Leica M9 kullandınız, bu tarz hızlı aksiyon sporları için kullanılabilecek diğer ekipmanları düşününce, neden sizin seçiminiz bu oldu?

İlginç bir soru! Bugünlerde bu tarz etkinlikler için birçok farklı kamera seçeneği olduğu konusuna katılıyorum ama ilk ve en önemlisi M9’u çok seviyorum – fotoğrafçılık için, özel bir tarza kısıtlı olmadan. Gerçekten bağlandığım bir kamera ve bu yüzden M’yi aldıktan sonra bir DSLR almayı neredeyse hiç düşünmedim. Birisi bunun orta seviye hızlı spor fotoğrafçılığı için pratik olmadığını söyleyebilir ve katılırım, yani örnek olarak otofokus özelliği bile yok ama belki de ben onun bu pratiklikten uzak oluşunu seviyorum. M9 kullanmanın beni diğerlerinden daha iyi bir fotoğrafçı yaptığını söylemiyorum ama belki de bu pratiklikten uzak olma benim diğerlerinden daha farklı tarzda fotoğraflar yakalamama yol açıyordur? Bir an düşünüp dünyada ne kadar fazla fotoğrafçılık işi olduğunu düşündüğümde ve bu kalabalıktan sıyrılıp bir kariyer yapmayı ümit ettiğimde aklımda beliren yol ve yaklaşım olaylara farklı yaklaşmak oluyor. İnancıma göre imkanlarını kısıtlamak seni daha yaratıcı yapıyor. Artı olarak M9 çok güzel fotoğraflar çekiyor!


Fotoğraflardan anladığımız kadarıyla kendini “bisikletçinin hayatından bir gün” olarak tanımlanabilecek bir konuya kaynaştırmış durumdasın. Birisi bu fotoğraflarda sporcuların böylesine bir spor için ihtiyaç duyduğu güç ve dayanıklılığı görebilir. Kendini bu ortama nasıl kaynaştırdın?

Gerçekten de bunlar çok güçlü sporcular, amatör seviyede bile spora olan bağlılıkları çok etkileyici. Kendinizi bu spora kaynaştırmak çok kolay olmuyor çünkü birçok etkinlik için giriş ve basın akreditasyonları gerekiyor. Bisiklet giyim markası Rapha’nın fotoğraflarıma ilgi duyması ve onlarla birkaç sefer çalışmış olmam çok şanslı olduğumu gösteriyor. İnanıyorum ki bu ilişki A.S.O. (Amaury Spor Organizasyonu) akredite fotoğrafçısı olmama yardım etti ve bunun için minnettarım. Bu benim dünyanın bazı en iyi bisikletçilerine yaklaşabilmemi sağladı, özellikle bu yılki Tour de Yorkshire’da. Bu kadar yakın bir mesadefen fotoğraf çekme ayrıcalığına sahip olmak inanılmaz bir deneyimdi. Erişiminiz olduktan sonra ise mevzu doğru zamanı sabırla bekleyip o belirleyici an geldiğinde kesinlikle hazır olmak çünkü özellikle aksiyon çekimlerde o an çok hızlı gelip gidiyor. Portre fotoğraflar bile zor olabiliyor çünkü bisiklet dünyasında hiçbir şey fazla statik kalmıyor.

Anton Corbijn’den sizi fotoğraf anlamında etkileyen bir isim olarak bahsettiniz. Onun fotoğrafçılığı hakkında neyi özellikle sevdiğinizi ya da kendi stilinize uygulamaya çalıştığınızı söyleyebilir misiniz?

Kesinlikle Anton’un işlerini çok seviyorum ve sanırım bunun ana sebebi, benim bakış açıma göre o kendi dünyasını yaratıyor, neredeyse başka bir gerçekçilik gibi? Kendi fotoğraflarında kesinlikle kendi kimliği var ve bu benim de işimde yakalamaya çalıştığım bir özellik. Belki açıklaması biraz zor ama onun işinde beni özellikle etkileyen bir ruh hali var. Onun fotoğrafçılığını her zaman sevdim ancak kendim fotoğrafçı olduğumda onun işinin ‘mükemmel’ olmaktan çok benim içimde bir tele dokunduğunu fark ettim. Geçen yıl kendi filmi olan Life’ın gösteriminde Anton ile tanışma fırsatım oldu, röportaj verirken ‘kusursuz olmamak benim kusursuzluğum’ cümlesini kurduğuna şahit oldum ve onun bunu söylediğini duymak anlamamı sağladı. Yani bu onun işinin kendi fotoğrafçılığımda yansıtmaya çalıştığım bir özelliği ama kamerayla dışarı çıktığım her seferinde yeni bir şey öğreniyorum. Benim için bu belki daha çok siyah & beyaz fotoğrafçılığa uygun bir yaklaşım.

Ayrıca Ben Ingham’dan bahsediyorsun, daha spesifik olarak bisiklet hakkında çektiği siyah & beyaz fotoğraflar hakkında. Çok farklı tarzlar olsa da (Corbijn ve Ingham arasında) işinin bu iki isimden etkilendiğini söyleyebilir misin?

İyi soru. Ben’in işlerini benim için dönüm noktası olan bir zamanda buldum aslında. Otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım ve bisikleti yavaşça yeniden keşfediyordum, ergenliğimin son zamanlarında çok sevdiğim ama yirmili yaşlarımda kenarda kalmış bir şeydi. Halihazırda zaten ilgimi çeken şeyleri ufak Leica C-Lux’üm ile fotoğraflıyordum ama bisiklet yoktu. Ben’in Rapha için yaptığı çalışmayı görmek bisiklete olan tutkumu tazeleti ve daha iyi bir fotoğrafçı olmayı istememi sağladı. O zamanlarda başka kimsenin bisikletçileri kumlu bir siyah beyaz şekilde fotoğrafladığını hatırlamıyorum. Yine bu fotoğraflarda benim içimde yansıyan belli bir ruh hali ve huzursuzluk vardı. Çoğunlukla cilalanmış olan ticari spor fotoğrafçılığından çok uzak, daha gerçek görünen. Yine açıklaması zor ama bazılarını sanki bir film karesi, sinematik gibi görüyorum. Yani evet işlerimin (zihnimde ya da görüşümde) bazı zamanlarda hem Anton’un hem de Ben’in işlerinden türediğini söyleyebilirim ama dünyanın benim fotoğraflarımı nasıl algıladığı tamamen farklı olabilir.


Tahmin ediyorum ki Rio Olimpiyatları’nın bir kısmını izledin doğru mu? Bisikleti takip edebildin mi ve ticari spor fotoğrafçılığı hakkındaki düşüncelerin neler?

Rio Olimpiyatları’nın ufak bir bölümünü izleyebildim, izlemek istediğim kadar izleyemedim çünkü diğer projelerle meşguldüm! Esasında ticari spor fotoğrafçılığına pek bakmıyorum bazı gördüklerim son derece etkileyici olsa da, genellikle teknik açıdan, genel olarak bunları çok fazla cilalanmış buluyorum. Benim zevkime göre çok fazla rötuş var, dürüst olmam gerekirse. Piyasadaki yerini ve değerini tamamen anlayabiliyorum ancak çok teknik bir fotoğrafçı olmadığım için pek benim tarzım değil.

Son olarak okuyucularımızın bilmesi için eklemek istediğin bir şey var mı ya da belki şu an çalıştığın başka projeler?

Sıradaki meyvesini vermeye yaklaşan fotoğraf projem Fransız bisiklet dergisi ‘Steel’ için yaptığım portre çalışması. Ben ve yazar arkadaşım Yorkshire merkezli bisiklet kadro üreticisi Feather bisikletten Ricky Feather’ı ziyaret ettik. Yaptığı bisikletler çok güzel ve bunu baskıda görmek ve yaptığı bisikletlerin değerini gösterebilmek için sabırsızlanıyorum. Daha ilerisi için ise gelişmeye, bisiklet yarışının atmosferini belgelemeye ve daha yaratıcı olmaya devam etmek istiyorum. Ayrıca dergiler için daha çok portre çalışma yapmak isterim, ilginç insanları ziyaret edip yazılı dünyayla fotoğrafları birleştirerek tanıştığımız insanların öyküsünü anlatmak. Bu gerçekten heyecan duyduğum bir şey!

Teşekkürler Matt!

Matt Randall’ın fotoğrafçılığı hakkında daha fazla bilgi almak için lütfen resmi websitesini ziyaret edin ve Instagram’da kendisini takip edin.

Bu yazının orijinali 7 Kasım 2016 tarihinde Leica-Camera.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri ArtemioFranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Charles Leclerc: Sıradaki Büyük İsim? – Ferrari’nin Yükselen Yıldızı ile Özel F1 Röportajı


Charles Leclerc önümüzdeki aylarda sıkça duyacağınız bir isim.

Bu sezonki FIA F2 şampiyonasını domine ediyor (eski adıyla GP2) ve bu hafta sonu Silverstone’da çaylak sezonunun 5. galibiyetini alarak tabloda 67 puan farklık bir liderliğe oturdu.

İki hafta içinde ise dikkati Macaristan GP’den sonra Ferrari ile yapacağı F1 testine yoğunlaşacak. Leclerc yaz arasından önceki iki günden birinde Scuderia için direksiyonun başına geçecek ve muhtemelen o andan itibaren 2018 yılında açılacak F1 koltukları için ismi geçmeye başlayacak.

Ferrari Akademisi’nin genç sürücüsü oldukça kıymetli bir isim, bu yüzden JA on F1 (JamesAllenonF1.com) fırsatı değerlendirdi. İzdiham başlamadan önce F2 padokunu ziyaret edip sıradaki büyük isim ile biraz özel vakit geçirip ismin arkasındaki adam hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıştı.

Leclerc, Monacolu. Babası çok başarılı olmasa da F3 serisinde yarışmış bir isimdi ancak kendisine babası değil, Jules Bianchi mentorlük ediyordu. Bianchi 2014 Japonya GP’sinde geçirdiği kaza sonrası hayatını kaybetmişti.



Leclerc, babasının da Bakü GP’den kısa süre önce vefat etmesiyle yakın zamanda kendine yakın iki insanı kaybetmiş oldu. Leclerc piste çıkıp o yarışı kazandı ve güçlü mentalitesini gösterdi.

Hızından ayrı olarak direksiyon başındaki Leclerc’in göze çarpan özellikleri sakinliği ve yarış zekası. Çok az hata yapıyor ve Hamilton ile Verstappen gibi geçişler yapabiliyor ancak agresiflik yerine hesaplayan bir tarzı var. Leclerc henüz yazımı tamamlanmış bir makale değil elbette ancak bu ham maddeler onun farklı bir sürücü olması için hazır.

Biraz köklerine doğru geri gidelim, yarışmaya nasıl başladın?

Evet babam F3’te yarışırdı ama onun en iyi dostu aynı zamanda Jules’un da babasıydı. Bu yüzden her boş vaktimiz olduğunda piste gidiyorduk ben de aslında böyle başladım. Piste ilk gittiğimde muhtemelen üç buçuk yaşındaydım ve okula gitmek istememiştim, böylece babama hasta olduğumu söyledim o da beni Phillippe’in pistine götürdü. Orada Jules’un babası sürüş yapıyordu. Ben de ilk turumu Phillippe’nin peşinde attım. Benim go-kartımı onun go-kartına iple bağladılar böylece temel unsurları kavradığımdan emin oldular. Sonra yarım tur attım, ipi çözdüler ve böylelikle başlamış oldum.

Nasıl oldu da ailen Monacolu oldu?

Yani babam zaten her zaman buradaydı. Sonra annem babamla evlendi ve o da Monacolu (Monegasque) oldu.

Aile büyüklerin de buralıydı o zaman?

Evet. Öylelerdi. Büyük babamın oldukça büyük bir plastik fabrikası vardı ve sonra babamın da kendine ait ufak işletmeleri oldu ancak dürüst olmak gerekirse babam işlerinden çok beni yarışlarda takip ediyordu.

Yani zengin bir aile?

Hayır. Ebeveynlerim göze çarpacak şekilde zengin değiller, büyükbabamlar biraz zengindi ve bize oteller ve diğer masraflar için yardımcı oluyorlardı ama onlar asla yarışlara yatırım yapmak istemediler.

Babanın yarış kariyeri ne kadar ilerledi?

Formula 3’e kadar gitti ve bir ya da iki kez Formula 1 için testlere katıldı fakat bütçesi hiç yeterli olmadı. Ben doğmadan 10 yıl önce kadar olduğu için çok fazla bilgim yok.

Senin yarışman için hevesli miydi? Seni yarışmaya itti mi?

Hayır öyle olduğunu sanmıyorum. Aslında kartingde isteyerek ilk turlarımı attığım zamanlarda babama ‘büyüdüğümde bunu yapmak istiyorum’ demiştim. Ondan sonra da Jules’un pistine gerçekten çok sıkça gitmeye başladık, herhalde her hafta sonu gidiyorduk çünkü gerçekten gitmek istiyordum ve besbelli ki babam bundan çok mutluydu çünkü sürüş onun tutkusuydu ancak hiçbir zaman beni iteklemedi. Yani demek istediğim zaten her zaman oraya gitmek istiyordum onun beni itmesine gerek yoktu.

Kariyerindeki dönüm noktaları nelerdi? İşlerin gerçekten değiştiği bazı anları tanımlaman gerekirse.

Hımm. Elbette ilk yarışımdı. Jules benim mekanikerimdi yani o bana başlangıçtan beri çok şey öğretti bu da diğerlerinden belki biraz daha hızlı olmamı sağladı. Sonra 2011’de Nicolas [Todt, Leclerc’in menajeri] beni aldığında kariyerim için büyük bir andı çünkü o yılın sonunda sponsorum daha fazla destek olamayacağı için bırakmak zorunda kalacaktım.

Jules bana Nicolas ile temasa geçebilmem için çok büyük yardımda bulundu, ona kariyerimin durumunu anlattı, o yılın sonunda yarışmayı bırakacağımı anlattı. Şansıma Nicolas bana yardım etti ve o zamandan beri de çok yardım ediyor. 2014’te, araçlarla yarışa başladığımda da büyük bir andı ve 2016, Ferrari Akademi sürücüsü olarak ilk yılım.

Ve bu yolda bazı şampiyonlıklar kazandın ki kolay olmadı – bazı büyük savaşlar verdin. Ancak görünen o ki büyüdükçe, kategori yükseldikçe daha  -dominant demeyeceğim çok güçlü bir kelime olur- güçlü oldun?

Evet yani inanıyorum ki, evet. Dediğim gibi oldukça iyi bir vaftiz babam vardı, Jules’tu, ve bu benim sürücü olarak gelişmemde çok yardımcı oldu özellikle go-karttan araçlara geçiş yaptığımda. Onun kazası benim araç kariyerimin çok erken zamanlarında gerçekleşti ama o benim bu dünyaya giriş yapmama çok yardım etti. Sonra da babam, -çok yüksek motor sporları seviyesinde yarışmamış olsa da- onun tavsiyeleri her zaman çok iyiydi ve son iki yıl yaşadıklarım, iki çok yakın olduğum insanı kaybetmek, beni karakter olarak daha güçlü hale getirdi.


Elbette Jules’un başına gelen hepimiz için büyük bir şok oldu fakat bu seni çok sarstı mı? Bunu aşman için zamana ihtiyacın oldu mu? Oldukça da gençtin.

Evet yani demek istiyorum ki Jules aileden biri gibiydi, abim onun en yakın arkadaşıydı. Yani evet başlangıçta çok zor oldu. Hala da öyle ama onlar için bunu başarmam gerekiyor. Tam bir şok oldu. İlk öğrendiğim zaman şampiyonanın son yarışı için Jerez’deydim ve babam bana ne olduğunu söylemiyordu ve sonunda öğrendiğimde elbette oldukça zor oldu.

Yarışta ne oldu? Ne düşündüğünü hatırlıyor musun? Yoksa her şeyi unutup aracı mı sürdün?

Yani öyle yapmalıydım. Bu tip durumlarda elbette bunu yapmak biraz zor ama işin gereği bu. Araçta yapmam gerekenin en iyisini yapmam gerektiğini düşündüm. Jerez’de haber alamıyorduk ve bu yüzden o anki gerçek durumu hakkında haber alamıyorduk ancak kazanın da kötü olduğunu biliyorduk. Fakat ben kendime Jules’un -ve Bakü’de babamın- başarılı olmamdan, olayları düşünmeyip kötü bir yarış çıkarmamamdan mutlu olacağını bildiğimi söyledim. Yani bu düşündüğüm tek şeydi, onlar için yapabileceğimin en iyisini yapmak.

Formula 1 padokunda insanlar bundan çok etkilendi; Bakü’de yarışa çıkıp kazanmandan. Bunun Formula 1 padokunda ciddi bir etkisi oldu, ve de sürüş şeklinin. Ben Senna ve Schumacher ile çalıştım, sürücü olarak bir sakinliğin var. Yani demek istiyorum ki yapman gerekeni yapıp geçişleri yapıyorsun ama bunu agresif şekilde yapmıyorsun ve görünen o ki geçişlerini düşünerek yapıyorsun. Bu doğru mu?

Evet. Daha genç olduğum zamanlardan bu yana kesinlikle geliştiğimi düşünüyorum. Daha gençken çok çok duygusaldım. Çok çabuk sinirlenebiliyordum ve bunun zayıf noktam olduğunu biliyordum bu yüzden üstünde çok çalıştım.

Nasıl?

Formula Medicine sayesinde [Dr Cecharelli tarafından yürütülen bir organizasyon], sürücülere (mental açıdan) olabildiğince yardım eden bir program. Aslında bunu 9 yıldır yapıyorum; mental olarak kendi üzerimde çalışıyorum, bunun çok çok önemli olduğunu düşünüyorum ve son iki yıldır da Ferrari’nin mental antrenörleriyle çalışıyorum ki onlar da mükemmel. Bunlar bu yönde gelişmeme çok yardımcı oldu, zor zamanlarda sakin kalmamı sağladılar, beni için başlarda oldukça zor oluyordu.

Şampiyonlarla çalıştığım yıllarda fark ettiğim şeylerden birisi de bir yenilgi ya da terslik yaşadıkları zaman ilk başta onu anlamaya çalışırlar sonra da bir parça çöp gibi atıp bir daha üstüne düşünmezler çünkü diğer türlü onları aşağı çeker, öyle mi?

Doğru, tam olarak öyle. Düşünüyorum da F3’teki sezonun son bölümü çok zor olmuştu ve GP3’te bundan geri gelmek gayet zordu. Ve dediğim gibi 11 yaşıma kadar sürücülerin mental özelliklerinin önemli olduğunu düşünmezdim. Bunun üstünde çalışmaya başladıktan ve gelişmeleri gördükten sonra düşünüyorum ki sürücü mental özellikleri doğru değilse iyi olamaz.

Beni etkileyen bir diğer şey ise genç kategorilerden gelen bir sürü yetenekli adam var, senin gibi, Lewis ya da Verstappen gibi. Fakat şimdi de F1’e çıkmanın ne kadar zaman alması gerektiğiyle ilgili tartışmalar yapılıyor. Verstappen doğrudan F3’ten geldi, Lewis birkaç adım daha fazla attı. Sen onun gibi yapıyorsun, F3, GP3, F2, doğrudan F3’ten F1’e gitmiyorsun. Bu birkaç ekstra adımın daha faydalı olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

Evet. Sürücüye göre değişiyor; bazı insanlar çok çabuk adapte olur ama herkes değil.

Bazı şeylere nasıl baktığınızla da alakalı. Menajerim Nicolas ile bir gün F1’e çıkacak olursam %200 hazır olmam gerektiğini düşünüyoruz ve burada bunu hedefliyoruz. Bu yüzden genç kategorilerde çok fazla adım attık. Her kategoride aşağı yukarı bir yıl geçirdim ve bu F1’e varmamda çok işime yaradı. Geri dönüp baktığımda da gayet iyi yaptığımızı düşünüyorum. Bu yıl kendimi her zamankinden daha hazır hissediyorum, çok fazla tecrübem var. Evet, geriye baktığım zaman hiçbir şeyi değiştirmezdim. İşleri nasıl çözdüğümüz ve kariyerimi şimdiye kadar nasıl yönettiğimiz konusunda çok mutluyum.

Geçen yıl F1’in tadını aldın. Birkaç yarışın Cuma antrenmanlarında Haas için antrenman sürüşleri yaptın. F2’den önce F1’in tadını almak iyiydi çünkü neyi hedeflediğini biliyordun ve gelecek basamağın neye benzediğini de?

Kesinlikle. Ancak bulunduğum durumun artı ve eksi yönleri olduğunu da düşünüyordum. GP3 hafta sonunun olduğu bir zamanda antrenman sürüşleri yapmak yapabileceğimiz en iyi iş değildi çünkü F1 ve GP3 tamamen ayrı iki araca sahip. Dürüst olmak gerekirse geçen yıl F1’den GP3’e aynı hafta sonunda geçiş yapmak çok çok zor oldu.

Ancak bir F1 takımıyla ve F1 insanlarıyla çalışmak, büyük tecrübeleri olan Romain gibi [Grosjean] sürücüler bana çok yardımcı oldu. Nasıl çalıştıklarını görmek çok faydalıydı. Gençken çok önem vermediğim bazı ufak detaylardan brifinglerde F1 sürücüleri tarafından bahsedildiğini ve bu detayları uzun uzun analiz ettiklerini görmek bana da her ufak detaya dikkat edip her şeyi geliştirmeye çalışmak konusunda çok yardımcı oldu. Bu bana çok faydalıydı.

Ancak artı olarak seni daha adapte olabilir yaptı, F1’de çok önemli bir yetenek. Bütün üst düzey F1 sürücüleri adapte olabilmeli.

Doğru. Aynı zamanda beni GP3 sezonunun ortasında daha zayıf hale getirdiğini düşünüyorum çünkü F1’den GP3’e geçerken çok zorlandım. Daha iyi yapabileceğimi düşünüyorum.

Bu ilginç; bu durum karşısında kendine karşı dürüst müydün, etrafındaki insanlara “bu geçiş konusunda zorlanıyorum” diyor muydun?

Evet tamamen, GP3 takımıma aracın %100ünü kullanamadığımı söyledim ve hala o sezonun orta kısmında kullanamadığımı düşünüyorum, en iyi halimi onlara gösteremedim ve bu utanç verici. Ancak bundan ders çıkardım ve bu yıl sezon ortasında F1 test şansları önüme gelirse bunu kabul etmeyeceğim. Bulunduğum pozisyondan çok memnunum.

Bahse varım öylesin. %100 şampiyonluğa odaklanmış bir halde.

Kesinlikle ve sezon ortasına kadar tamamen odaklanmış bir şekilde gelmekten dolayı mutluyum, şimdi F2’deyim ve F2’den başka bir şey düşünmek istemiyorum.


İçinde bulunduğun şampiyonluk yarışını nasıl tanımlarsın? Etrafında oldukça iyi sürücüler var, son birkaç sezondur bu kadar yoktu. Senden başka pek çaylak da yok, bu şampiyonada yarışmayı nasıl tanımlarsın?

Elbette düşünüyorum ki F2’deki sürücler çok yetenekli, Oliver Rowland ya da Alex Albon gibi sürücülerden bahsediyorum, çok yetenekliler ve F2’deler. Birçok kez tecrübeli sürücülerin yetenekli sürücülere karşı az da olsa üstün olduklarına şahit olduk çünkü bu serideki lastikleri anlamak oldukça zor.

Pirelli lastikler bugüne kadar yarıştığım her seriye kıyasla dev bir basamak oldu ve bir sürücü için bunu hızlıca öğrenmek gayet zor. Şansıma bu sezon çok iyi bir takımım var ve aracı öğrenebilmem için yardımcı oluyorlar ancak evet araca hızlıca adapte olabilmek benim en zayıf noktam değildi. Bu konu hakkında gayet iyi oldum.

Hatırlıyorum ki Bahreyn’de ilk yarışında lastiklerini iyi idare etmeyi başaramamıştın ancak çok şey öğrendin ve o günden bugüne neredeyse her seferinde doğru yapıyorsun.

Şu an hala öğreniyorum ama ilk iki hafta çok fazla şey öğrendim.

Lastik aşınması hakkında; Bahreyn lastik aşınması konusunda sezonun en kötü pisti yani ilk yarışıma orada başlamam çok zordu. Ancak iyi idare ettiğimizi düşünüyorum ki üçüncülük aldık ve sprint yarışında da iyi bir stratejiyle kazandık.

Bu kesinlikle bu yılın öğrenme programının bir parçasıydı ve böyle olacağını biliyorduk.

Daha önce birçok sürücü senin pozisyonunda bulundu, merdivenin son basamağını kazandılar ve daha ileri gitmediler. Sen F1 dünyasındaki birçok insanın radarına girdin, Ferrari sürücü akademisi ve doğru menajer. Yolculuğunun devam edip etmeyeceği konusunda az da olsa endişeleniyor musun yoksa pistte elinden gelenin en iyisini yapıp gerisini etrafındaki insanlara bırakman gerektiğini mi hissediyorsun?

Şanslı olduğumu düşünüyorum, şanslıyım ki etrafımda kariyerimin çaresine bakan bir ortam var. Ferrari elbette harika ve beni destekleyip gelecek yıl için çözümler bulmaya çalışıyorlar. Ayrıca menajerim Nicolas da harika, 2011’den beri bana yardım ediyor ve ona tüm -bu kelimenin İngilizcesini hep unutuyorum- confianceımı* (inancımı) veriyorum.
*esasında ilk anlamı güven olan “confidence” ama inanç “faith” anlamı da var, bu yazıda inanç anlamıyla kullanılmış.
İnanç.

Evet kesinlikle. Onlara bana uygun bir yer bulmaları için tamamen inanıyorum ki bu sadece sürüşe odaklanmam için bana şans veriyor. Kendimi çok şanslı hissediyorum çünkü pek fazla sürücünün etrafındakilere tamamen güvenebildiği bir ortamda bulunduğunu sanmıyorum.

Kendi tecrübenden, yolculuğundan yola çıkarak arkandan gelen insanlara bakarak F2’nin önemli bir basamak olduğunu söyler miydin? Lance Stroll ve Max Verstappen bunu pas geçti, birkaç kişi daha, ama bu senin için önemli bir basamak mı?

Kesinlikle. F2 araçlarının kesinlikle F1’e en yakın araçlar olduklarını düşünüyorum, dediğim gibi sürücülerin tecrübesi çok daha fazla ve evet her zaman bir şeyler öğrenebilirsiniz ama bu kategori benim en çok öğrendiğim kategorilerden birisi oldu. Özellikle lastiklerin aşınması konusunda, daha önce buna benzer bir şey yoktu ve bu konu hakkında tecrübe edinmek F1 geleceğim konusunda yardımcı olacak çünkü F1’de bu büyük bir faktör. Bu yıl bunu öğrenmek ve araçla tecrübe etmek çok önemli.

Son olarak, çok fazla hata yapmadığını fark ettim. Daha önceki bütün yarışlarını izlemedim, bu senin her zaman sahip olduğun bir özellik mi yoksa kategori yükseldikçe üstünde çalışmak zorunda kaldığın bir şey mi?

Sanırım bu biraz mentaliteyle birlikte geldi, zor zamanlarda sakin kalabilmek, zor zamanlarda aptalca hatalardan kaçınmak, bu benim daha güçlü olmama yardımcı oldu ve belli ki son iki yılda mental olarak çok daha güçlendim ve bu da benim daha önce yaptığım aptalca hataları yapmamamda yardımcı oldu.

Bu yazının orijinali 17 Temmuz 2017 tarihinde JamesAllenonF1.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri ArtemioFranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Bunları tweetlerimizde yazdık deme fırsatını kaçırmıyorum ve bahsi geçen Bahreyn GP'sinin sprint ayağını izleyebileceğiniz tweetimi buraya bırakıyorum.

17.07.2017

Start Finish: 2017 Büyük Britanya GP


Başı ve sonu teknik sorunlarla dolu, zaman zaman çok heyecanlandığımız bir yarışı geride bıraktık.

-Sezonun ilk iki yarışından beri sıralama turlarıyla ilgili fazla bir şey yazmıyorum, bu sefer ise hiç izleme şansım olmadı. Fernando Alonso'nun ilk seansta 1. sırayı almış olması, Bottas ve Ricciardo'nun sıra cezaları gibi bir takım olaylar olmuş.

-Kovulacak mı? Yerine kim gelecek? Bir kolundaki kaslarının yarısını zor kurtardıkları Robert Kubica testlerde daha iyi sonuç alır mı? sorularıyla gündemden düşmeyen Jolyon Palmer yarıştan ise daha formasyon turunda düşmeyi başardı. Bu sefer kendisinin kabahati yok. Kendi ülkesinde, seyircisi (Hamilton'dan arta kalan kim varsa artık) önünde hidrolik sorunları nedeniyle yarışa başlayamadı ve bu yüzden bir formasyon turu daha atıldı.

-Max Verstappen'in Vettel'in kötü startından faydalandığı bir başlangıç izledik. Genç Hollandalı bu sefer şanssızlık yaşamadı ve üçüncü sıraya yerleşerek Vettel'in başına bela oldu.

-Toro Rosso ise Kvyat konusunda bir şeyler yapmamanın cezasını ağır ödedi. Daha ilk turun yarısına gelmeden Daniil Kvyat takım arkadaşı Carlos Sainz Jr. ile dalaşırken yarış dışı bıraktı, kendisini de son sıralara mahkum etti. Kvyat'ın bu seferki denyoluğunun dolaylı kurbanı ise az kalsın Kevin Magnussen oluyordu. Kvyat resmen "kovmir misen ağam?" moduna girdi.

-Red Bull takım sorumlusu Christian Horner yarış sonrasında Sainz Jr.'ın doğru ücret karşılığında satılık olduğunu açıkladı. Kvyat'ın da bir şekilde şutlanacağını, Ricciardo'nun seneye şampiyonluğa oynayacak bir araç gelmezse -ve gridde daha iyi bir araçta pozisyon olursa- ayrılma ihtimalini düşünürsek Red Bull ve Toro Rosso'nun önümüzdeki iki sezonki kadrosu radikal değişiklikler görebilir. Verstappen'i bu denkleme eklemedim. Aslında en çok dedikodu kendisi üzerinden dönüyor ancak 2019'a kadar Red Bull'da kalması büyük ihtimal, açıklamalar bu yönde.

-Toro Rosso -ve uzun vadede Red Bull için- sürekli Pierre Gasly ismi ortaya çıkıyor. Kendisi Formula E serisinde Buemi'nin yerini geçici olarak almıştı. Yaz arasında sürpriz bir şekilde Toro Rosso'ya gelebilir mi acaba?

-Yarışa dönecek olursak, kazadan sonra güvenlik aracı eşliğinde birkaç tur atıldı. 7. turda Sauber pilotları birbirlerini ufak ufak itip kaktılar. Ericsson "ben Wehrlein'a yol verdim ama o bana yol vermedi, teşekkür ederim." gibi bir laf soktu.

-Kvyat'a pitten geçme cezası geldi.

-Yarışın en heyecanlı anlarına 14. turda şahit olduk. Vettel, önünde kendisine engel olan Verstappen'i geçmeye çalıştı fakat genç pilot karakteristik özelliği olan "agresif savunma" işini iyi yaparak yerini kaptırmadı.

-Şampiyonluk yarışında Ferrari-Vettel destekçisi olsam da birebir her mücadelede Verstappen'i desteklemeye devam edeceğim.

-Ancak Verstappen'i yine takımı bir şekilde yakmayı başardı. 19. tur pite gelen Vettel'in aksine 20. turda girdiği pitte saniye kaybederek yerini pitte kaptırmış oldu. Sonra da Vettel farkı açıp götürdü zaten.

-Hamilton, Raikkonen ve Bottas'tan hiç bahsetmedim çünkü Bottas arka taraftan tek tek geçiş yapıp üçüncü sıraya gelmişken, Hamilton da önde Raikkonen'e fark atmış bir biçimde yayıla yayıla yarışı sürdürmekteydi.

-Ricciardo da 19. sırada başladığı yarışta hızla üst sıralara tırmanmaktaydı. 20. sırada başlayan Fernando Alonso da Ricciardo gibi geçiş üstüne geçiş yapsa da 34. turda teknik arızayla -şaşırmadık- yarış dışı kaldı. Bu seferki arıza motordan değil yakıt enjektör parçasından kaynaklanıyormuş, bu parçayı da genelde üçüncü parti firmalardan alıyorlarmış.

-Bir ara Bottas ile mekaniği arasında geçen "-İyi işti Bottas. -Minimum konuşalım." diyaloğu Fin pilotun robot olup olmadığı konusundaki şüpheleri devam ettirdi.

-Yarıştaki en temiz geçişlerden biri Ricciardo'dan geldi. 36. turda Magnussen'i son sürat şekilde geçmeyi başardı.

-Pit sonrası normal olarak geriye düşse de 43 ve 44. turlarda Vettel'in ardına gelen Bottas iki kez geçiş denedi. İlkinde Vettel, Verstappen'e denediği gibi Bottas'ı dışarı çıkmaya zorladı ve yerini korudu. İkinci seferde ise Bottas tertemiz bir geçiş yaparak 3. sıraya yerleşti.

-Yarış sonundaki Ferrari dramlarına gelmeden önce diğer takımlara tek satır değinmek istiyorum.

-Force India ortalama bir yarış çıkardı. Bakü'den çıkardıkları ders sayesinde artık pilotlar gereksiz yere birbirlerini sıkıştırmıyor. 8 ve 9. sırayı kapatarak puanlar almayı başardılar.

-Sauber bildiğimiz gibi. Yalnız Wehrlein nasıl Kvyat'ın arkasında kaldı onu anlamadım.

-Williams'ta Massa 10. sırayı alırken Stroll "one hit wonder" mı acaba sorularına yol açarak 16. sırada kaldı -cidden Kvyat'ın arkasında kalmak enteresan bir başarı, herhalde sorun yaşadı ben gözden kaçırdım-. Bu arada Massa yeni araçların tadını almış olacak ki "yea emeklilikten sadece Williams için tek sezon döndüm ama seneye de neden olmasın" diye kendisine yol yapmaya başladı.

-McLaren'da yarışta tek kalan isim Stoffel Vandoorne'du, 11. sırayı aldı. Bu adamı daha iyi ve güvenilir bir araçta izlemek istiyorum çünkü kumaşı kaliteli, belli.

-HAAS 12-13ü kapattı. Puan vermiyorlar ama Magnussen'in yarışın başında atlattığı tehlikeyi düşününce daha kötüsü de olabilirdi.

-Palmer'ı yarış başlamadan kaybeden -ki aramamışlardır- Renault'a ise yine puanları getiren Hulkenberg oldu. İyi ve hatasız bir sürüşle 6. olmayı başardı.

-Gelelim yarışın son iki turunda yaşadığımız, IMDB'de puanı 9.2 olan Scuderia Ferrari dramına. Önce 50. turda ikinci sırada bulunan Kimi Raikkonen'in sol ön lastiği patladı. Ferrari takımı ikinciliği kaptırmanın üzüntüsünü yaşarken en azından Vettel'in Hamilton'a yaklaşmış olmasıyla biraz seviniyordu ki Vettel'in de sol ön lastiği patladı. Raikkonen üçüncülüğe tutunmayı başarsa da Vettel bitişe uzakta kaldığı için 7. sıraya kadar düştü. Vettel için zaten Verstappen'in arkasında kaybettiği süreden sonra ilk iki sıra çok zordu ama böylesine bir hasar da beklenmedik oldu. Puan farkı 1e düştü.

-Sorunun neden kaynaklandığı konusunda kesin bir açıklama yapılmadı. Raikkonen lastiklerden yarış içinde şikayet etmişti, Vettel'in ise Bottas'ın atağı sırasında sol lastikte ağır bir blokajı vardı belki o hasarın etkisi olmuştur.

-Verstappen de önlem olarak pite girip lastiklerini değiştirdi. Değiştirmese podyuma çıkabilir miydi ya da lastik patlatıp eldeki 4.lükten de mi olurdu bilemiyoruz. En azından yarış bitirebildi, umarım bütün şanssızlığı geride kalmıştır.

-Ricciardo 19. başlayıp 5. bitirdi. Günün sürücüsü seçildi. Bu hafta sonunda kendisinden geriye kalan bir diğer anı ise zaman zaman Bottas'ı trollemesi oldu.


-Mercedes biraz şansın da yardımıyla Silverstone'da duble yapmayı başardı. Hamilton burada üst üste 5. galibiyetini almayı başardı, yarış sonrası ise basın toplantısında beklenirken kalabalıkta sörf yapmakla meşguldü.

-Yağmuru yine bekledik, yine gelmedi. Az bir şey atıştırıp geçti. Sinir bozucu.

-Puan durumu Vettel 177, Hamilton 176, Bottas 154 oldu. Takımlarda ise Mercedes 330, Ferrari 275, Red Bull 174. Esas puan kavgası orta-alt sırada Williams 41, Toro Rosso 33, Haas 29, Renault 26 arasında dönmekte.

-Silverstone'da sevdiğimiz tanıdık bir isim de vardı. Mark Cavendish ortalıkta mutlu mutlu geziniyordu.

-Mercedes'in -özellikle Hamilton'ın- birkaç ay önce çok genç yaşta bacaklarını kaybeden Formula 4 pilotu Billy Monger'ı sürekli takım etkinliklerine sokması çok şık bir hareket oldu.

-Yazıyı bu sefer üzücü bir şekilde noktalamam gerekiyor. 2014 Japonya GP'de kenarda başka bir aracı kaldıran vince çarpıp hastaneye kaldırılan, 2 yıl önce bugün ise genç yaşında yaşam mücadelesini kaybeden Jules Bianchi'yi anmak istiyorum.


  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO