24.05.2017

Fernando Alonso: Neden Indy 500’de Yarışıyorum?




Yarıştığım ilk araç benim için yapılmamıştı.

Kızkardeşim için yapılmıştı.

Babam, kızkardeşimin kendisinin çocukken yaptığı gibi go-kart sürmesini istemişti. Böylece evimizin garajında bir go-kart aracını sıfırdan inşa etti. Tek problem şuydu ki, 8 yaşındaki kızkardeşimin hafta sonlarını İspanya’nın kuzeyindeki go-kart pistlerinde harcamaya hiç niyeti yoktu.

O zaman babam üç yaşındaki beni araca koydu. Araç ilk başta benim için biraz büyük kaldı. Pedallara pek yetişemiyordum fakat koltuğu düzeltip pedalları biraz yükselterek bu sorunu çözdük.

Sürüş yapmayı çok sevdim ama ailemle zaman geçirmeyi de bir o kadar seviyordum. Annem, babam ve kızkardeşim farklı pistlere gider ve hafta sonlarımızı orada geçirirdik. Her gün birkaç saat boyunca yarışır sonra da İspanya güneşinde arkadaşlarımla futbol oynardım. Bugün piste gittiğimde dahi o günler aklımda olur.

O zamanlar sürüşle ilgili çok şey öğrendim ama bir o kadar önemlisi, kendimle ilgili bir şey öğrendim:

Yarışmaya aşığım. Yani gerçekten, gerçekten yarışmaya. Bu yüzden 28 Mayıs’ta, motor sporlarının en büyük hafta sonunda, Formula 1 takımımla Monaco Grand Prix’inde değil, Indianapolis’te olacağım. Brickyard’da* yarışacağım. Çünkü yarışmam gerek. Indy 500 bu spordaki en büyük etkinliklerden birisi. Dünyanın dört bir yanındaki sürücüler bunu biliyor. Ben oraya aitim. Çünkü ben bir yarışçıyım.

Her zaman öyle oldum her zaman da öyle olacağım.

* Indianapolis pistinin takma adı, eskiden tamamen tuğla taş olan pistten geriye anı olarak startta ufak bir kısım hala tuğla taş olarak duruyor.

Go-kart yarışın en saf halidir. Ufak pistlerde, bolca geçiş ve mücadeleyle geçen sıkı bir sürüştür. Sürücü olarak yarış becerisi sanatını orada öğrenirsiniz. Söylediğim gibi, bizim go-kartımızı babam inşa etti ve paramızın çoğu seyahat masraflarına gitti, yani o go-kartın bizi birkaç sene yetmesi gerekiyordu. Lastiklerin de dayanması gerekiyordu çünkü sadece tek bir setimiz vardı.

Ancak bu tarz problemler, öğrenmenize yardımcı olur.


Bir yarışta, ilk sezonlarımdan biriydi, yağmur yağdı. O gün ilk kez yağmur lastiği gördüm, pistte benimle olan bir araçtalardı. Ne olduklarına dair hiçbir fikrim yoktu. Öteki sürücülerin lastikleri daha pürüzlüydü ve ıslak zeminde onlara daha iyi yol tutuşu sağlıyordu.

Ben yağmurda düzlerle (kuru zemin lastikleri) yarıştım – elimizde olan tek şey oydu. Ancak garipsemedim çünkü tek bildiğim de oydu. Birkaç yıldır onlarla sürüyordum yani ne yapabileceklerini biliyordum. Daha dikkatli, daha kesin davranmalıydım. Sadece altı yaşındaydım ama koşullara uyum sağlıyordum. Virajlara daha geniş açıyla girmeye başladım böylece burnumu düzeltip daha çabuk hızlanabiliyordum. Adapte oldum çünkü olmam gerekiyordu. Öğrendim ve geliştim ve bunu çok sevdim.

Yarışmayı daha ciddiye aldıkça sürüş yaptığım pistler hakkında da daha çok bilgi edinmeye başladım. Pistin özelliklerini öğrenmekten zevk aldım – go-karta binmeden önce her viraj hakkında her şeyi bilmek istiyordum.

13 yaşımdayken gayet hızlı gelişiyordum ve İtalya’da bir motor üreticisiyle vakit geçirerek öğrenebildiğim her şeyi öğrenmeye başladım. Orada go-kartımı tümüyle anlamaya başladım. Artı olarak İtalya’ya gittiğimde okula gitmiyordum ve bunu sevmiştim. Başka tip bir bilginin peşindeydim.

1996’da Çocuklar Go-Kart Dünya Kupası’nı kazandım. Ondan sonra ailem ve ben yarışlarda bir geleceğim olabileceğini düşündük.

Ama o gelecek neydi?

1990ların İspanya’sında Formula 1 -ve genel olarak araba yarışları- pek popüler değildi. Bizim ülkemiz futbolu ve motosikler yarışlarını seviyordu. Büyük Avrupa yarışları hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Michael Schumacher’in kim olduğunu bile bilmiyordum. Ben sadece yarışıyordum.

2000’de Avrupa’daki Formula 3’e sıçradım. Dünyadaki en tarihi bazı pistlerde, Spa ve Monaco gibi, yarıştık ve gözlerim motor sporlarının tarihine açıldı. İspanya’daki go-kart yarışlarının her şey olduğunu düşünürdüm. Ama işte orada Monaco’daydım ve bana yepyeni bir dünya gösterilmişti. Yarış hafta sonlarının arasında padokta isimlerini duyduğum adamları araştırırdım. Schumacher, Ayrton Senna ve Alain Prost gibi adamları. Onlar hakkında daha fazla öğrendikçe daha fazla motive oldum. O seviyeye ulaşmak istedim.


Bir yıl sonra, ilk kez bir Formula 1 aracındaydım. Minardi ile geçirdiğim çaylak sezonumdan sonraki yılı Renault için test pilotu olarak (yedek gibi) geçirdim. Ondan sonraki yıl ise Renault’un tam zamanlı sürücüsüydüm. 2003’te ilk pol pozisyonumu ve podyumumu Malezya’da ve ilk galibiyetimi Macaristan’da kazandım.

Elbette bütün galibiyetlerimi ve şampiyonluklarımı hatırlıyorum. Ancak bazıları, ilk zaferim gibi, daha özel. O yarışlara dair her şeyi hatırlıyorsunuz – otelde yediğiniz kahvaltıya kadar. En çok sevdiklerim de onlar.

Birkaç yıl sonra, Nisan 2005’te o yarışlardan bir tanesini daha yaşadım.

İtalya’daki İmola pistinde yapılan San Marino Grand Prix’iydi**. Bir gün önce Kimi Raikkonen’in sadece bir saniye arkasında sıralanmıştım. Fakat Pazar sabahı, takımım Renault araçla ilgili bir sıkıntı yaşadı. V-10 silindirlerimizden bir tanesi çalışmıyordu. Basit olarak 9,5 silindirli bir motorumuz vardı ki ideal değildi. Motordan gelen güç düşmüştü yani daha yavaştık. Motoru yeni bir tanesiyle değiştirmeyi düşündük ama bu bize bir ceza gelmesi ve yarışa en geriden başlamamız demekti. Veya o motorla devam edip gelecek sonucu kabullenebilirdik.

Motorla devam etmeye karar verdik.

**O zamanlar İtalya’nın zaten bir Monza Grand Prix’i olduğundan, İmola’daki yarışa yakında bulunan San Marino’nun adı verilmiş.

Yarış başlayalı dokuz tur olmuştu ki Kimi aracındaki direksiyon şaftındaki bir sorun yüzünden yarış dışı kaldı. 50 tur boyunca yarışa ben liderlik ettim. Aracın durumu iyi hissettiriyordu.  Normalden daha az güçlüydü ama ben ritmi yakalamıştım. 12 tur kala hala liderken pite girdim. Piste döndüğümde aynalarıma baktım ve tek gördüğüm parlak bir kırmızıydı. Ferrari kırmızısı. Michael Schumacher beni iyi zorluyordu. O gün daha fazla güce sahipti ... evet, o çok hızlıydı.

Ama ben hafızama güvendim, neler öğrendiğime. Pisti biliyordum. Aracı biliyordum.

Adapte oldum. Ne pahasına olursa olsun onu arkamda tutmaya çalıştım. Fiziksel olduğu kadar mental de bir savaştı. Michael her birkaç virajda bir bana atak yapıyordu, genç çocuğu hataya zorlamaya çalışıyordu.

Ama ben hata yapmadım. Galibiyete tutundum ve şimdi bile o yarış belki de gelmiş geçmiş en favori yarışımdır. En azından tepede olduğunu söyleyebilirim. (Sadece bir tane seçmek zor.) O yarışı severek hatırlıyorum çünkü takımım ve ben sabahki bütün ihtimallerin üstesinden geldik ve o galibiyeti almak için bütün yeteneğimizi kullandık. Diğer hiçbir yarışıma benzemiyordu. Tamamen yeniydi.

Şimdi başka yeni bir şeyin zamanı. Yeni bir pist. Yeni bir araç. Yeni bir dünya.


Indy hakkında son dört beş yıldır düşünüyordum. Birkaç yarış izlemiştim ama seri hakkında pek bir şey bilmiyordum. Bazı isimleri, takımları biliyordum ama bunların hepsi benim için yeni bilgilerdi. Yani şimdi yapmayı sevdiğim bir şeye döndüm, öğrenmeye. McLaren-Honda-Andretti takımımdan ABD’de geçirdiğim sürede tanıştığım insanlara kadar herkes çok yardımseverdi.

O kadar yardımsever olmayan tek kişiler diğer Formula 1 sürücüleriydi, çünkü hepsi çok kıskanıyordu. Hahaha. Şaka yapıyorum, şaka yapıyorum (gerçekten değil). Hepsi bana çok destek oldu ve bana iyi şanslar dileyip durdular. F1 padokunda oldukça sıkı bir grubumuz var. İçimizden birisi başka bir seride başarılı olduğunda bizim için anlamı büyük oluyor. Nico Hulkenberg FIA WEC 2015’te Le Mans’ı kazandığında bizim için büyük bir olaydı.

Monaco Grand Prix’ini kaçırmak zor olacak ama Indy’nin geleneği de o kadar şahane. Konuştuğum herkesten bununla ilgili bir şeyler duyuyorum. Yarış öncesi seromonileri ve atmosferi sabırsızlıkla bekliyorum. İşte buradayım, veteran bir sürücüyüm ama hepsi benim için yepyeni. Marş, pist, yarış – bunu tecrübe edeceğim için minnettarım. Araç dışındaki zamanımı elimden geldiğince eğlenerek geçirmeye çalışacağım. Çünkü yarış hafta sonu geldiğinde, başlama vakti.

Simülatör testi sayesinde aracımı geçen hafta Indy’de sürmeden önce tanıyor gibiydim. Ama sürdüğüm zaman simülatörün beni hazırlayamadığı tek bir şey vardı: çiğ, filtrelenmemiş güç hissi. Indy araçları F1 araçlarından biraz daha basit bu yüzden biraz daha saflar. Burada daha az kavrama var bu yüzden gaza basmak biraz daha yumruk(sıçrama) etkisi yapıyor. Komforlu bir hal almam biraz süre aldı ama takımım beni hazırlamak için büyük iş yaptı. Direksiyon arkasından öğrendiğim en işe yarar şey katıksız bir heyecandı. 28 Mayıs’ı bekleyemiyorum.


İlk go-kartım gibi, bu araç da benim için yapılmamıştı. Burada yarışması planlanan sürücü ben değilim ama bunu inşa eden insanları gururlandırmak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Belki de bu benim için de yeni bir yolculuğun başlangıcı olacak.

Ve bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum. Ben “hafta tatili” yapmaya ya da sadece eğlenmeye gelmiyorum – ben bir yarışçıyım, yarışmaya geliyorum. Hepsinden öte, umuyorum ki bu deneyim hayatımın sonuna kadar götürebileceğim bir şey olacak. Umuyorum ki hissettiklerim ve gördüklerim sonsuza kadar aklımda kalacak.

Ve umuyorum ki o 500 milin sonunda daha önce hiç bilmediğim bir şey öğrenmiş olacağım.

Bu yazı 18 Mayıs 2017 tarihinde ThePlayersTribune.com adresinde Fernando Alonso tarafından yayınlanmıştır.


Bu çeviri ArtemioFranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Indy 500, eğer yanılmıyorsam TSİ 14.00te başlayacak olan Monaco GP'sinin bitişinden sonra 17-18 gibi başlayacak. Bir problem olmazsa izlemeye çalışacağım, yarış linki de paylaşmaya çalışırım. Merakınız varsa pazar öğleden sonra twitter.com/OgedayK 'yı ara ara kontrol edersiniz.

Giro d'Italia 2017: 16. Etap - Dumoulin Sıçtı!

16. bölüm yazısı yerine etaba özel kaydettiğimiz, Tom Dumoulin'in sıçışını konu alan podcast'i eklemeye karar verdim. Twitter'dan Bisiklet Dükkanı olarak tanıdığınız Murat Elgin de bugün ziyaretime geldi ve Anıl Can Sedef ile yaptığımız podcast'e katıldı. Herkese iyi dinlemeler...

Konudan haberdar olmayanlar için Dumoulin'in sorun yaşadığı(!) anları şuraya iliştiriyorum:


22.05.2017

Giro d'Italia 2017: 14. ve 15. Etap

Dinlenme günü bitmek üzere neredeyse ve ben daha hafta sonunu yeni yazıyorum. İki etabı ayrı ayrı da yazsam olurdu ama iki gün öncenin yazısını ayrıca girsem pek mantıklı olmazdı. Önce 14. etabı, sonra 15. etabı konuşup bitireceğim. Son haftanın her günü için ayrı ayrı yazı olacak o garanti. Çünkü artık bir dakika bile gözümüzü ayırabileceğimiz bir an olmayacak. Ben 23-28 Mayıs arasında iş, uyku ve yeme-içme düzenimi bile tamamen Giro üzerine kurdum. Hastalıktan perişan haldeyim ancak ilaç saatlerimi bile etaplar sırasında içmemi gerektirmeyecek şekilde planladım. Neyse ya bundan size ne. "Not Defteri" serisine döndürmeye gerek yok bunu. O seriden bir tane daha yazarım bir ara.

Biz dönelim yollarda yaşananlara. Öncelikle şunu diyeyim; Giro'nun ikinci haftası sona erdiği zaman Dumoulin'in farkı korumasını çok büyük başarı görüp, 20-30 saniye yemiş olmasını normal karşılayacaktım. Ancak farkı korumayı geçtim, Nairo Quintana'ya gitti 22 saniye daha fark attı. Bu tamamen tahminlerimin dışında bir olaydı. Dumoulin zaman çalacak deseler en fazla etap sonunda Quintana'dan fazla bonus alıp altı saniye falan kazanabilir derdim. Quintana'nın inatla tempo yapıp uzun bir süre herkesi silkelemeye uğraştığı 14. etapta Nibali bile tutunamazken önce tutundu, sonra zamana karşı moduna geçip harika bir son bölüm çıkararak etabı aldı.

"Pembe mayonun hakkını vermek" nedir derseniz tam olarak budur işte. Dumoulin, 28 Mayıs akşamı en tepede olur mu, Trofeo Senza Fine'yi kaldırır mı bilmiyorum ama daha üçüncü hafta başlamamışken bile pembe mayonun hakkını tamamen verdiğini söyleyebiliyorum. Ben iki dakika önde olup da tamamen defansif bir strateji izleyen sporcuları pek sevmem. Süreyi korumak bir yana böylesine güçlü ve kararlı gözükerek atak yapması, üçüncü haftada her fırsatı değerlendireceğinin bir göstergesi. Mayoyu koruyup, zamana karşı için yeterli farkta kalması kesinlikle düşündüğü bir şey değil. Milano'daki zamana karşıya giderken zaten en önde olmayı hedeflediği çok açık.

Tabii ne olursa olsun üç haftalık turda bacaklarda ani değişimler yaşanması çok olası. 14. etapta çok diri gözüken bacaklar, salı günü Mortirolo üzeri duble Stelvio yapılırken ufak bir hata sonrası bitik hale gelebilirler. Üstelik böylesine acımasız ve korkutucu bir üçüncü haftada fiziksel durumu ve ritmi bir kere kaybetmek, kalan günler için de felaket senaryosu oluşturur. Dumoulin'in bu konuda da iyi odaklandığını düşünüyorum. Kendisini öve öve sonsuza kadar yazabilirim sanırım. Gördüğünüz gibi sevdiğim, başarısına sayfa sayfa methiyeler düzebileceğim adamlar da var.

Gelelim 15. etaba. Bildiğimiz bir klasik etabı gördük aslında. Lombardia'nın, Grand Tour etabı olarak adapte olmuş versiyonuydu. Yayını yoldayken, Marmaris'e dönüşte izledim ve uzun süreler boyunca odaklanma şansım olmadı ama son bölümlere epey göz atma şansım oldu. Genel klasmancıdan klasikçiye birçok kişiye uygun bir yapısı olduğunu biliyoruz. Yani bunu Nibali de alsa sürpriz olmazdı, sadece daha az favori bir isim etabı almış olurdu. Adını anmayı pek istemiyorum ve kendisinden çok nefret ediyorum ama Alejandro Valverde buralarda olsa kimseye bırakmazdı. Ayrıca Giro'ya katılmamasına anlam veremediğim Diego Ulissi için de en uygun etaplardan biriydi. Ulissi son inişle beraber sazı eline alır, 20-25 saniye farkla kazanırdı herhalde...

Neyse ki etap, mevcut kadroda çok sevinebileceğim bir isme gitti. Bob Jungels, ileride tamamen iddialı bir genel klasmancı olabilecek mi bilmiyorum ama kariyerinde bu tip etap galibiyetlerini çoğaltıp genel klasmandan uzaklaşırsa üzülürüm. Giro veya Tour alabilecek yetenekleri olduğunu düşünüyorum ama mevcut haliyle zor. Şimdilik onu ve kariyerini konuşmanın yeri değil, sonraya bırakalım. Etabı almasından ve onun da taşıdığı beyaz mayonun hakkını verip, kendi adına süre kazanmasından memnunum. Sprint dışında etaplar varken iki gün üst üste sonuçtan memnun olduğum nadiren görülmüştür. Üçüncü hafta için nazar değmesin diyebiliyorum sadece... 15. etabı çok uzatmadım, söyleyeceğim çok şey yok çünkü uzun süre izleyemediğim için. Üçüncü haftanın can yakacak, kalp ritmimizi tetikleyecek, acı ve heyecan dolu etaplarında görüşmek üzere...

20.05.2017

Giro d'Italia 2017: 13. Etap - Son Sprint

Giro'da işi genel klasmana bırakmadan önceki son düz etap geride kaldı. Açıkçası birkaç etaptır bir şeyler yazmıyor olma sebebim de buydu. Artık genel klasman, tırmanış, atak, zaman kaybı, pembe mayo gibi ana unsurlardan bahsetmek istiyorum zira Blockhaus ve zamana karşı dışında bir şey olmaması canımı sıktı. Dümdüz etap da olsa izlemekten sıkılmak söz konusu değil belki ama birbirinin kopyası olaylar hakkında her gün uzun uzun konuşmak gelmedi içimden. Her gün yeni yazı bekleyen illaki olmuştur, onlardan da anlayış bekliyorum.

Gelelim etaba... Fernando Gaviria, bu sezon Giro'daki dördüncü ve son etabını kazanarak henüz 22 yaşında ilk kez bir Grand Tour'da çok ciddi izler bırakmayı başardı. Belki de ilk etaptaki sürpriz kaçışa imkan tanınmasa bugün beşinciyi bile kazanmış olabilirdi. Güçlü gözüken Greipel'i de, yaş olarak gelecekteki en ciddi rakiplerinden Ewan'ı da rahatlıkla geçti gitti. Diğer iki rakibi de etap kazandılar ama Gaviria herkesten çok daha yukarıda. 12. etabın sonunun fotokopi veya ctrl+c kombinasyonu ile üretilmiş bir kopyasını izledik desek yeridir. Pöstlberger son bir kaçış deneyip şaka yaptı ama sonuç değişmedi. Richeze son anda Ewan'ı biraz kapattı ama Ewan da onun üzerine doğru hamle yaptı. İki taraftan birine suç atıp haksızlıktan bahsetmeyi doğru bulmuyorum bu olayda. Richeze, liderine yol açmak zorunda, Ewan da sprint yolu bulmak zorunda, e hal böyleyken bir tarafa suç atmak son derece anlamsız olurdu. Ciddi ve yaralayıcı bir kazaya da dönebilirdi iş ama sprintin doğası gereği bu tip sürtüşmeler olmak zorunda. Yoksa uçak pistine koy herkesi yan yana, en hızlı giden kazansın...

12. etap da 13. etap da Gaviria ile sona erdi. Bundan sonra sprint yok. Sprint olmamasına güzel diyemem ama Nibali'nin de sıkça bahsettiği, genel klasman iddialısı herkesin merakla beklediği 20 Mayıs ve sonrasındaki 1.5 haftalık süreç geldi çattı. Giro'da artık sekiz etap var ve sekiz etap boyunca ya inecekler ya çıkacaklar. Neredeyse düzlük yok diyebiliriz. Bu açıdan bakınca sprintlerin son bulması güzel. Tek düşündürücü nokta, siklamen mayoyu almaya kimin gücünün yeteceği. Gaviria sekiz etap boyunca acı, çile ve sıkıntı çeke çeke Milano'ya gitmeyi deneyebilir. Bu konuda iddialı da gözüküyor ki henüz 22 yaşında bir Grand Tour'da puan mayosunu almak, kariyer açısından büyük ve etkileyici bir detay olacak. Umarım en azından kendisi son güne kadar gider. Bu konudaki hedefini okumadım ama son birkaç günde değişen bir şey olmadıysa buraya gidebilmesi olası. Zaten yayında da Berkem Ceylan bahsetti, dağlık etapları çekmek, sprinterlerin bacakları ve gelecekte uzun turları çıkarabilmeleri için yararlı bir şey. Zaman limiti içinde kalarak nefes nefese yokuş çıkmak bugün zor olabilir ama 22 değil 32 yaşına geldiği zaman o çıktığı tüm yokuşlara minnet duyacak Gaviria. E profesyonel bir adamın da bundan elbet haberi vardır. Dediğim gibi, umarım dayanır ve son gün Milano'da olur. Bisiklet takip etmeye ilk olarak sprintlere hayranlık duyarak başlamış bir adam olarak Gaviria'yı son gün o mayoyu kazanmış halde görmeyi istiyorum.

Bundan sonra genel klasmanda dengeler her bir yokuşta ayrı ayrı değişebilir. Birkaç tane şok abandone görüp ne kadar güçlü olsa da Milano'ya gidemeyecek, gitse de ilk 20'ye bile zor tutunan isimlere tanıklık edeceğiz önümüzdeki günlerde. Tam tersi olarak ilk 10'da nasıl yer aldığına şaşıracağımız, genel klasman mücadelelerine renk katacak bir veya birkaç yeni yüz de göreceğiz. Giro şimdi başladı diye diye 13 etabı yedik ama Giro, 14. etapla beraber acımasız ve korku dolu yüzünü göstermeye başlayacak.

Buraya kadar iyi dinlendik, artık izleyenler de sporcular kadar yorulacaklar son sekiz etapta!

18.05.2017

Artemio Franchi Podcast #7: Giro d'Italia 2017 İlk 9 Etap


Yedinci bölümde Giro d'Italia 2017'nin ikinci dinlenme gününde, geride kalan dokuz etabını, genel klasmanı ve yaşananları değerlendirdik. 16 Mayıs öğleden sonrası -hatta akşam- yayına almış olsam da blogda post atmayı unutmuşum. Bu da burada dursun, iyi dinlemeler... 

15.05.2017

Start Finish #6



Bugün itibariyle sezonun 5. yarışı olan İspanya GP'sini geride bırakmış durumdayız. Sezonun geri kalanı hakkında konuşmak için biraz erken olsa da yarış yazılarına sığdıramadığım iki konu hakkında kısa bir şeyler karalamak istedim.

-Lance Stroll ve Jolyon Palmer. Bu ikilinin ortak özelliği, sürüş kabiliyetlerinin ciddi şekilde sorgulanıyor olması.

-Stroll'ün pay driver olduğunu belirtmiştim. Yani takımdan maaş almak yerine takıma para vererek o koltukta oturuyor. Williams için şimdilik sıkıntı yok. Stroll'ün uzun vadeli planlara dahil olduğunu belirtiyorlar. Yine de Stroll'ün şimdiye kadar gösterdiği performans ileriye yönelik hiçbir ışık vermiyor. İlk üç yarışının üçünde teknik aksaklık ve kendisine çarpılması sonucu finiş göremeyen genç sürücü için bunu yazmak belki erken ama bitirdiği iki yarışta da kendini gösteremedi.

-Rusya'da takım arkadaşı Massa'nın iki sıra arkasında 11. olan Stroll, dün ise nasıl başardığını hala anlayamadığımız bir şekilde, kaza yapıp arkasına düşen Massa'ya geçildi ve yarışı bitiren sürücüler arasında sonuncu oldu. Stroll bu sezon Massa'dan çok şey öğreneceğini söylüyor ama o öğrendiklerini pistte uygulayacak yeteneğe şu an sahip değil.

-Jolyon Palmer ise bambaşka bir mevzu. Bu arkadaş hem kötü sürüyor hem de üstüne maaş alıyor. Avustralya'da teknik aksaklık yüzünden, Rusya'da ise Grosjean ile çarpışarak ilk turdan yarış dışı kalan Renault sürücüsü kalan yarışlarda ise iki 13.lük bir 15.lik aldı.

-Kendisini kıyaslamak için gidip Hamilton'ı, Vettel'i, Ricciardo'yu, Massa'yı hatta Ocon'u bile seçmiyoruz. Hemen takım arkadaşı Nico Hulkenberg'in ne yaptığına bakıyoruz çünkü bildiğim kadarıyla Renault sürücüleri arasında ciddi bir ayrıma gidip "Nico sen al elimizdekinin en iyisini kullan, Jolyon sen de git şu arkada çıkmalar var oradan seç işte kendine bir şeyler hacı." demiyor.

-Nico Hulkenberg şu ana kadar sırayla 11, 12, 9, 8 ve 6. sıraları alarak gelişen bir performans göstermiş. Yaptığı tur süreleri de elinden gelenin en iyisi. Palmer ise İspanya'da değil takım arkadaşına yaklaşmak, az önce bahsettiğim Stroll'ü zar zor geçip 15. oldu. Stroll'ün aksine genç de sayılamayacak bir yaşta olan (26) Palmer'ın Formula 1'de yerinin olduğunu göstermek için kritik bir sezon. Geçen sezonu da yalnızca 1 puanla tamamlayabilmiş.

-İsterse takıma para vermeye başlasın, taraflı tarafsız bütün seyirciler tarafından eleştirildiği takdirde bu sporda tutunması zor olacaktır çünkü pazarlanabilirlik de oldukça önemli. Kimse Renault koltuğunda 15.lik savaşı veren birini izlemek istemez.



-Bir diğer konu lastikler. Pirelli bu konuda büyük tökezledi. Neden tökezledi, çünkü yumuşak lastikler beklendiği kadar hızlı aşınmıyor. Sürücüler için sevindirici olsa da izleyenler açısından daha az pitstop dolayısıyla daha az heyecan demek. Dün Hamilton aşınmış(!) yumuşak lastiklerle en hızlı turlara imza atmayı başardı. Normal şartlarda yarışın sonuna doğru aşınan lastiklerle Hamilton'ın yol tutuşu kaybetmesi gerekirdi.

-Bu aşınmama yüzünden yarışlara gelen üç farklı set lastiklerden en sert ve dayanıklı (yani en yavaş) olan set antrenmanlar hariç hiç kullanılmıyor bile. Takımlar kural gereği yarışta iki farklı set lastik kullanmak zorunda olmasalar bütün yarışı en yumuşak seçimlerle geçirip gidecekler. Bu dengeyi yakalamak biraz zor çünkü çabuk aşınan lastiklerde de sürücüler şikayet etmeye başlıyorlar ama şu anki denge dayanıklılık yönünde biraz fazla kaymış durumda.

-2 hafta sonra Monaco GP var. Yarıştan çok sıralama turlarının ön plana çıktığı, heyecandan çok prestijin ön planda olduğu bir pist. Bu yeni uzun ve geniş araçların (özellikle Mercedes) orada ne yapacağını merakla bekliyorum. Herkese iyi günler.

Giro d'Italia 2017: 9. Etap - Blockhaus

Giro'yu gerçekten başlatan ve genel klasmanı cayır cayır yakan ilk etap geride kaldı. Bir Fırat Selçuk klasiği olarak yazıyı tabii ki dinlenme gününe bıraktım çünkü uyandıktan sonra etabın son bölümünü tekrar izleyip aklımdan çıkan bir şeyin olup olmadığını kontrol etmem lazımdı. Yokmuş. Öncelikle etapta Blockhaus tırmanışı başlayana kadar kayda değer bir şeyin olmadığını hatırlatmak lazım. Sadece Movistar o meşhur son 13.5 km için hep önde tempo yapıp olabildiğince Quintana'yı korudu ve diğer rakipleri yordu. Bunun epey işe yaradığını tırmanış ilerledikçe metre metre gördük.

Güne damgasını vuran olay Quintana'nın galibiyeti olmalıydı ancak yine bir motor yüzünden, olaylar yarışın önüne geçti. Blockhaus'tan hemen önce, 15 km kala yol kenarında duran motora Team Sunweb'den Kelderman çarptı ve arkasında gelen Team Sky en büyük hasarı aldı. Kelderman da abandone oldu, onu unutmadan başta söyleyeyim. Arada Orica!nın lideri Adam Yates de kaynadı ve onun da genel klasman umutları son buldu. Sky'da günler ilerledikçe Thomas mı Landa mı genel klasmanda daha iyi duruma gelir ve liderliği tek başına alır derken iki lider de aynı anda Giro'yu kazanma iddialarına veda ettiler. İşin ilginci, kaza anında daha büyük hasarı Thomas aldı diye düşündük çünkü Landa kalkıp arkadaşının bisikletiyle hemen ilerledi. Ancak bir süre sonra Landa geri gitti, bisiklet değiştirdi ve muhtemelen ilk anda fark etmediği bir sakatlığın etkisinde kaldı ve Giro'daki amacını genel klasmandan ve podyumdan değil ilk 10'dan bile düşük seviyeye çekip sadece etaba oynayacak hale getirdi. Getirmek zorunda kaldı demek lazım daha doğrusu. Sonuç olarak daha çok etkilendi diye düşündüğümüz Thomas 4 dakika yerken Landa 26 dakika yiyerek bitirdi. 

O mu lider olur bu mu lider olur derken, Sky'ın iki lideriyle birlikte devre dışı kalmasıyla Blockhaus'ta meydan Hollandalılarla beraber Nibali-Quintana-Pinot üçlüsüne kaldı. Saydığım üçlü önce farkı açıp gittiler, Quintana da yanılmıyorsam beşinci veya altıncı denemede diğer ikisini döküp etaba yürüdü. Quintana dökene kadar diri gözüken, atakları oturarak karşılayan ve yüksek kadansıyla dikkat çeken Nibali nasıl oldu da sonrasında Mollema'ya bile geçildi aklım almıyor. Geçen sene de böyle geri geri düşüp en sonunda parçalayıp almıştı Giro'yu ama bu defa böylesine güçlü bir Quintana'ya karşı işi zor. Pinot da kariyerinin en verimli üç haftalık turunu yapıyor ki kendisinin hala her şeyi yüzüne gözüne bulaştıracak bir iki haftası var. Güven vermeyen bir kardeşimiz kendisi. Şu an Quintana'nın yerinde 30 saniye farkla etabı almış ve pembe mayoyu sırtlamış kişi Pinot olsa hiçbir şekilde güven vermezdi.

Pinot dışında tırmanışın en dikkat çeken ismi hemen ardında üçüncü olan Dumoulin oldu. Kendisinin hem Pinot hem de Quintana karşısında çok ciddi bir zamana karşı avantajı var. Salı günü bireysel zamana karşının ardından %90 olasılıkla pembe mayonun yeni sahibi olacağını düşünüyorum. Yokuşlarda da böyle toplamda 30-40 saniyelik bir farkla geride kalıp daha büyük farklar yemezse son gün zamana karşıda Milano'yu alev alev yakarak pembe mayoyu alabilir. Şu anki zaman farkı, 39 km'lik ilk zamana karşı etapta çok kolay kapatabileceği bir fark. Keza 3 dakika kadar geri düşen ve genel klasman liderliğine veda eden Jungels'in de podyuma yaklaşma şansı epey yüksek. Yine de yokuşlarda -henüz- Dumoulin kadar iyi olmadığı için üç haftanın sonunda doğrudan podyum iddiası olduğunu söylemek zor.

Quintana muhtemelen birkaç gün pembe mayoyu devredecek ama önümüzdeki dinlenme gününe yine pembe mayosuyla girebilir. Movistar, Blockhaus tırmanışında yaptığı gibi bu kadar güçlü bir domestik katkısı sağladığı sürece Quintana'nın tek rakibi Fransa'da Froome olur. Tabii ben Giro'yu kazanacak kadar güç harcadıktan sonra Tour de France şansının epey düşeceğini düşünüyorum. Podyuma üçüncü sırada girerse öpüp başına koysun. Buna zaman var. Daha Giro'da bile dolu dolu 12 etap varken Fransa'yı konuşmayalım. Bu kadar Fransa yeter.

Giro, ilk sekiz günde beklenen heyecandan uzak geçmişti ama hem yarış dışı etken olan motor kazası olayıyla hem de tırmanışta Quintana'nın yaptığı şovla "ben başladım" mesajını verdi. İkinci haftanın son günleri ve üçüncü hafta TV başındaki kalp ritmimiz sporculara yaklaşacak. Daha toparlayıp söyleyebileceğim bir şey yok. Epey uzun bir yazı olur sanıyordum ama beklediğimden kısa sürdü dokuzuncu etap yazısı. Siz bu satırları okurken ben de Anıl Can Sedef'i podcast'e ikna edeyim ve dokuz günü toptan konuşalım.

14.05.2017

Start Finish: 2017 İspanya GP



-Sezonun şimdiye kadar olan en olaylı başlangıcına şahit olduk.

-Sıralama turlarında 7. olarak büyük bir başarı elde eden Fernando Alonso, Felipe Massa tarafından kum piste itildi.

-Valtteri Bottas, Kimi Raikkonen'i dürterek Max Verstappen'e çarptırdı ve ikisini birden yarış dışı bıraktı. Kesin suçlusu olan bir kaza değil. Yine de yıllardır orada duran Raikkonen'den sonra Bottas'ı da kara defterime yazdım.

-Sebastian Vettel şahane bir başlangıçla ilk virajdan liderliği almayı başardı. Ferrari'nin kararıyla 15. turda pite gelene kadar da lider kaldı. Pit sonrası Daniel Ricciardo'nun gerisine düşse de ilk turda  onu geçmeyi bildi ve tekrar Mercedeslerin peşine takıldı.

-Günün en garip olaylarından birisi Carlos Sainz ve Kevin Magnussen'in pit çıkışında yaşadıklarıydı. Magnussen'in önünü kestiğini iddia eden Sainz, zaten yarış başından beri el kol hareketleriyle belli ettiği sinirine teslim oldu ve çimlere girerek Magnussen'i pit çıkışında geçmeye çalıştı ancak elbette başarılı olamadı.

-Bottas, Vettel'i arkasında bir süre tutmayı başararak takım arkadaşı Hamilton'a çok değerli saniyeler kazandırdı. Vettel ise eh artık diyerek çimlere dalsa da Bottasgeçip liderliğe yerleşmeyi başardı.

-McLaren Honda'nin diğer pilotu Stoffel Vandoorne ise çok saçma bir hata yaparak kendisini geçen Massa'nın üstüne kırarak kendi süspansiyonunu parçaladı ve yarış dışı kaldı. Massa bugün iki McLaren ile de temas yaşamış oldu.

-Bu kazadan sonra Sanal Güvenlik Aracı devreye girdi. Fırsatı değerlendiren Lewis Hamilton yumuşak lastiklere geçerken Sebastian Vettel de mecburen orta lastiklere geçti. Pit çıkışında Hamilton'ın az önünde dönen Vettel çok zor bir şekilde, Hamiltonbiraz dışarı iterek yerini korudu. İkili arasında devam eden çekişme yarışa büyük heyecan getirdi.

-Valtteri Bottas bu sırada mekanik bir arızayla yarış dışı kaldı. Aldığı ahlar beddular mı tuttu bilemiyoruz.

-Hamilton 45. turun başında harika bir geçişle Vettel'i arkasına almayı başardı. Herkesin aklındaki soru ise yumuşak lastiklerinin yarış sonunu görüp göremeyeceğiydi ancak bu konuda bir problem yaşamadan yarışın sonunu getirdi.

-Mercedes iyi strateji, Bottas'ın yardımı ve Hamilton'ın becerisiyle yarışı kazanmayı bildi.

-Ferrari'nin üçüncü pitstopu yapmama kararı ise tartışılmaya değer. İkincilik garantiyken risk alınıp yeni yumuşak lastiklerle fark kapatılmaya çalışılabilirdi.

-Red Bull'un güncellemelerinin bir anda onları zirve takımı yapmayacağını biliyorduk ama üçüncü olan Ricciardo önündeki Hamilton-Vettel ikilisinden inanılmaz bir fark yedi. 1 dakika 15 saniye. Hani biraz daha süre olsa tur yiyecekti o kadar kötü bir fark vardı.

-Magnussen son iki turda Kvyat'a çarparak kendi lastiğini patlattı ve ilk 10 dışında kaldı. İki Toro Rosso sürücüsü ile sorun yaşamayı başardığı için kendisini tebrik ediyoruz.

-Alonso evinde 12. oldu, sıralamadaki performanstan sonra elinden daha iyisi gelmese de en azından yarışı bitirdi.

-Wehrlein günün göze çarpan isimlerinden oldu. Pit girişini kaçırdığı için 5 saniye ceza alsa da yarışı pistte 7. sonuçta 8. bitirerek Sauber'e puan getirdi.

-Force India da önünde kimse kalmadığı için 4 ve 5. sıralara yerleşmeyi başardı.


12.05.2017

Giro d'Italia 2017: 7. Etap

Bisiklette yakın dönemin en sıkıcı etaplarından biri geride kaldı. Son 15 km'de kaçış yakalanana kadar cidden hiçbir şey olmadı. Giro'da 2017'nin en uzun ikinci etabı olunca peloton büyük oranda dinlenmeyi seçti doğal olarak. Bu süre boyunca en ilginç olay Formolo'nun gidip araçtan ağrı kesici almasıydı. Aklına daha heyecanlı bir şey gelen varsa söyleyebilir. Peloton, kaçışı yakaladıktan sonra tempo başladı ve ara ara daralan yollarla itiş kakışlar izledik. Bardiani'den adını unuttuğum arkadaş ve Dimension Data'dan bir isim biraz tehlike yarattılar itişirken ama sorun çıkmadı. 6 km kala da Pierre Rolland, dağlarda daha rahat kaçabilmek için kasıtlı olarak süre yedi, kendini epey geriye attı. "3-5 dakika yiyeyim de beni rahat bıraksınlar, yarın öbür gün rahat rahat etabıma gideyim" dedi özetle.

Ben açıkçası işi kaçışa bırakırlar diyordum ama önceki etabı da kaçış aldıktan sonra uzun dinlenmeden sonra herkes gücünü en sona sakladı. Yani beklenen senaryolardan biriydi de etap bu kadar ruhsuz, sakin ve sessiz gitmişken bari kaçan bir çocuk alıp da sevinseydi. Kendi kendime dertleniyorum da alacak kaçış mı vardı deseniz susup otururum. Üç kişiyle başlayıp iki kişiye inen kaçış grubunun yakalanması elbette kesindi. Şöyle 10-12 kişilik bir kaçış olsa bırakırlardı belki. Neyse olmayan olay hakkında bu kadar uzun olasılık konuşmaya gerek yoktu.

Sprinte giderken 2 km kala anlamsız bir şekilde Kiryienka tempo yaptı. Herhalde gücünü test etti, başka açıklama bulamıyorum. Sonda hafif eğimli olan sprinte Greipel, Ewan, Gaviria, Bennett gibi isimler beraber girdiler. Yani sprinterler tam kadro oradalardı. Sadece Greipel biraz geride kaldı yolun darlığından ötürü. Sondaki iki viraj da güzel karıştırdı ortalığı. Sprinti ise fotofiniş belirledi, kimse sevinmedi ve sonucu bekledi bir süre. Kazanan ise Ewan oldu. Ewan çok önce başladı sprinte ama burada avantaj önde başlamaktı. Düz yol olsa Gaviria hat-trick yapacaktı ama o iki keskin dönüş önde başlayan adamı şanslı kıldı, o da Ewan'dı. Evan 10 cm kadar bir farkla kazandı Gaviria'nın önünde. Gaviria da hemen hemen dört veya beş santimetrelik bir farklı Bennett'ı geçip ikinci oldu. Böyle dip dibe finişler çok keyifli oluyor. Etap boyu uzun uzun sıkıldığımıza nispeten de olsa değdi. Tamamen değdi diyemem, bu yıl ilk kez bir etap izlerken uykum geldi.

Karışık yazdım sanırım ama cidden etap pek de üzerinde konuşulacak türden değildi. Caleb Ewan kariyerinin ilk Giro etabının yanı sıra ikinci Grand Tour etabını kazanmış oldu, tebrik edelim. İlk etabı neydi derseniz sizi 2015 Vuelta'ya doğru yolcu edelim hatırlamanız için.

Her günün yazısını tek tek yazmak istediğim için bunu da seriye ekledim. Neyse ki hafta sonu güzel olaylar var, bol bol eğleneceğiz ataklarla ve tırmanışlarla. Zaten pazar günü Blockhaus genel klasmanı cayır cayır yakacak.

Giro d'Italia 2017: 6. Etap

Her zaman sporcular tembellik yapacak değiller. Ben de dünü kendime göre bir geçiş etabı olarak gördüm ve altıncı etapla ilgili yazıyı yedinci etabın başladığı dakikalarda yazdım. Çok da yazasım yoktu aslında ama seriyi bozmak olmazdı. Daha kısa tutacağım bu yazıyı. Zaten öyle ucundan kıyısından bir şey yakalayıp da detaylandıracak bir durum da olmadı.

Etabın başlarında dışarıdaydım, bisikletle yeni yeni ilgilenen arkadaşıma bugün kaçanların kazanacağını, ona göre izlemesini söyledim. Öyle bir saniyede senaryosu tahmin edilebilecek bir etaptı ki zaten bu yüzden Dillier ve Stuyven gibi iki adam kaçış grubuna girdiler. İlk günün sürprizi Pöstlberger de kaçıştaydı ancak bu iki isme karşı şansı olmadığını hepimiz biliyorduk.

Yayın sırasında buradaki son etabı kazanan Garzelli, yarışçılara taktik verdi. "Kazanmak için son 120 metrede sprinte başlamalısınız" dedi. Elbette bunun sporcuların kulaklarına bir not olarak söylenip söylenmediğini bilmiyorum ancak o etabı bir kez izleyen her sporcu yaklaşık olarak aynısını düşünmüştür. Sonuç da hemen hemen öyle oldu, Dillier 150 metre civarında sprinti basıp gitti ve Stuyven, Pöstlberger'i kontrol edeyim derken Dillier'nin çıkış anını kaçırdı.

Stuyven belki de çeyrek veya yarım saniyelik bir gecikmeyle reaksiyon verdi bu atağa ama zaten o çeyrek saniye civarı gecikme yüzünden finişteki yarım tekerleklik fark oluştu. Sprintte Stuyven'in bacakları daha doludur ve rahat alır dedik ama Dillier gücünü ekonomik kullanmış ve son patlayıcı gücü yaratacak kadarını depolamış etap sonunda.

Stuyven tamamen kendisine göre dizayn edilen, "Nasıl bir etapla kazanmak istersin?" deseler yaklaşık böyle bir profil çizeceği etabı yarım tekerlekle kaybetti. Tıpkı bu sezon klasiklerde gördüğümüz, üçlü-dörtlü sprintlerinde, Sagan başta olmak üzere bazı isimlerin diğer rakibi kollarken esas atağı kaçırmaları gibi oldu bu da. Stuyven çok genç, öğrenecektir. Gerçi Dillier de yaşlı değil, iki yaş büyük sadece. Biri 90'lı diğeri 92'li. Umarım bu ikiliyi bu tip etaplarda ve klasiklerde sık sık rekabet ederken görürüz. Yarış sonunda, finiş çizgisindeki bu kare(yazının görseli), gelecek için güzel bir fragman olmuştur belki de.

11.05.2017

Giro d'Italia 2017: 5. Etap - Gaviria'dan Duble

Giro'nun beşinci etabı, son bölümdeki uzun yıllar güleceğimiz olay sayesinde unutulmaz Grand Tour etapları arasındaki yerini aldı. Öncelikle olaydan bağımsız şekilde kazanan Gaviria'ya değinelim. Beşinci etap, kağıt üzerinde Giro'daki dördüncü sprint etabı olsa da tam anlamıyla ilk toplu sprintin bu etapta atıldığını söyleyebiliriz. Kopanın, düşenin, sorun yaşayanın olmadığı etap, olması gereken bir sprintle sonuçlandı ve her şey yolundayken en güçlünün kim olduğunu gördük. Greipel'in hakkını yemek istemem ancak Mareczko'ya bile geçildi Gorilla. Son anda bir mekanik sorun yaşamadıysa karizmaya minik bir çizik attırdı diyebiliriz kaba tabirle.

Fernando Gaviria, Giro'daki ikinci etabını aldı ve bu adam henüz 22 yaşında. Çok çarpıcı ve unutulmaz bir kariyere doğru adım adım ilerliyor, umarım bir sakatlık belasıyla uğraşmaz. Kararlı, güçlü ve hırslı yapısı onu 2020'li yılların açık ara en iyi sprinteri yapmaya yetecek. Birçok yeni rakibi de doğacak ama tıpkı blogdaki Tarihin En İyi Sprinterleri yazı dizisinin üst sıralarındaki isimler gibi kendi "10 yıllık" döneminin tarihteki en iyisi olabileceği kesin gibi. Belki de Greipel'in aldığı etapta Ewan ile çarpışmamış olsa bugün üçüncü etabını almış olacaktı. Kittel ile aynı takımda olması ona şimdilik Tour de France kapılarını kapatıyor olsa da 2018 veya 2019'da bayrağı Cavendish'ten devralıp "en iyi benim" diyebilir. Şimdilik beklemek lazım. Kariyerine farklı bir yön verip klasik odaklı hale de gelme ihtimali yok mu? Elbette ufak da olsa var ama bu Giro deneyimi ona kesin kararını vermede yardımcı olacaktır ve tamamen sprinti düşünecektir bence. Neyse yahu, etap konuşuyorduk, neden Gaviria'nın kariyerine yön verdik? Zaten yeteneği ve potansiyeli iki yıldır biliniyordu gerçi ama siz hala almadıysanız bir kenara not alın Fernando Gaviria Rendon ismini. 

Gelelim günün ve son zamanların en komik olayına. Geçmişte etap kutlarken yarış kaybeden, ikinci olduğu etapta önde kaçan adamı unutup sevinen birçok isim oldu ama bir Grand Tour'da daha yarışın bitimine 5.9 kilometre varken birinin sevindiğini görmek pek rastlanabilecek bir şey değil.

Son 8-9 km'de Bahrain-Merida'dan bir isim öne çıktığında bu ismin, son tur öncesi finişten ilk geçişte kendi kasabasındaki insanları selamlamak isteyen Nibali olduğunu düşündüm ancak o olmadığı hemen belli oldu. Kaçan arkadaş Luka Pibernik'ti ve bir zamana karşı temposuyla kalan 8 km'de şansını deneyecekti... ya da biz öyle sanıyorduk. Pibernik, Finişten ilk geçişten sonra kısa bir tur daha atılacağını ve daha 5.9 km olduğunu unutup etap galibiyetine gittiğini sandı. Çizgiyi geçer geçmez de kollarını kaldırıp galibiyeti kutladı ama bir sorun vardı... Ne önünü kesen ve kutlayan vardı, ne de arkadan gelenler durmuşlardı. Kafayı arkaya çevirdiğinde acı gerçeği öğrendi ve peloton onu hemen araya aldı ve yuttu.
Radyosunun bozuk olduğunu ve daha bir tur olduğunu haber alamadığını söyledi. Paralel şekilde Nibali, takım radyosundan onu uyardıklarını ancak Pibernik'in duymadığını söyledi. Buraya kadar tamam da... Be adam, eh be adam... Hiç mi düşünmedin ya? Hiç mi aklına gelmedi "Arkadakiler ikincilik için bile olsa neden sprint atmıyorlar" diye? Son 100 metre civarı bakıp öyle sevindi. Normalde ikincilik için bile olsa sprinterlerin birbirlerini çiğ çiğ yiyor olmaları lazımken sprint takımları normal şekilde önde tempo yapıyorlardı.

Tamam Pöstlberger de böyle etap aldı ama o alırken son bölümde 90 derecelik keskin dönüşler, mini yokuşlar, aniden üçte bire kadar daralan yollar ve rüzgarlar vardı... Seninkinde bunların hiçbiri yok, dümdüz ve sakin bir yol, hiç demedin mi ya "Bunlar neden beni böyle bıraktılar, bir akıllı ben miyim" diye? Vallahi pes. Büyük bir salaklık edip yarışı anlatan Berkem Ceylan'ı da, izleyen bizleri de kahkahalara boğdu. Kızdım ve azarladım gibi oldu ama bu yazıyı yazarken bile garibimin kazandım sanıp sevinmesi aklıma geliyor ve sırıtıyorum. Safım benim ya... Neyse, daha 23 yaşında bir kardeşimiz, öğrenir ve güzel bir ders olur bu. Buna 23 ve genç diyorum da, demin de söyledim, Gaviria 22 yaşında neler yapıyor... Yetenek meselesi farklı tabii, ikisini aynı anda değerlendirmek elma ve armutları birbirine karıştırmaya benziyor.

Ama ne olursa olsun, radyosu bozulsa da bir insanın kolay kolay bu hatayı yapmaması lazım. Kadroda etap profili bantlanmış oluyor, yol bilgisayarı kaç km gittiğini gösteriyor, radyo çalışmıyor olsa da finiş çizgisinde son tura girildiği anlamına gelen, tüm sporlarda evrensel bir şey olan çan çalıyor... E bu daha neyin unutması? Radyo bozuk diyerek bu salaklıktan yırtmaya çalışmakla FIFA oynarken "KOL BOZUK!!!!" diye ağlamanın hiçbir farkı yok. Pibernik kendini nasıl savunursa savunsun yıllarca unutulmayacak bir hataya imza atıp milyonlarca insanı aynı anda kahkahaya boğdu. Siz de yazının arasındaki videoyu açın açın gülün, bu kadar dalga geçilmeyi ve kahkahayı hak ediyor çünkü kendisi.

Umarım bu olayla ivme kazanan çok güzel bir kariyerin olur Luka Pibernik...

9.05.2017

Giro d'Italia 2017: 4. Etap - Etna'nın Fare Doğurması

Giro'da merakla beklenen dördüncü etap, bildiğimiz bir deyimle sonuçlandı. Genel klasman savaşının ilk adımlarını göreceğimizi umuyorduk ancak herkes birbirini tutmayı seçti. Etna'nın lav kaplı yamaçlarında tırmanırken en azından daha sık atak ve cevap görmeyi bekledim ama sadece bir kere Nibali gitti, onu da memleketinde şöyle bir gözüksün diye 15 saniyeliğine serbest bırakıp hemen yakaladılar.

Peki hiç mi bir şey olmadı bu etapta?

Oldu tabii. Önceki üç günde olduğu gibi Dimension Data yine kaçıştaydı, Takımın Güney Afrikalı ismi Janse van Rensburg, ilk zirveden önde geçerek yine takımının adını ön plana çıkardı ancak takım arkadaşındaki mavi mayo, gün sonunda etabı alan Jan Polanc'ın oldu. Zaten Polanc da ikinci sırada geçiyordu orayı. Polanc ile van Rensburg kapıdan sonra ufak bir "önümü kapattın" sürtüşmesi yaşadılar ama Polanc orada devam eden kaçışını Etna'daki son atakla birleştirip etabı günün ilk kaçış grubundan bir isme getirdi.

Ancak günün ilk elektriklenmesi bu olsa da diğer sürtüşme diskalifiye getirdi. Bahrain-Merida'dan Javier Moreno, Team Sky'dan Diego Rosa'yı önce kendine doğru çekti, sonra itip kaktı ve bir şeyler söyledi. Gün sonunda bu hareketi ona diskalifiye olarak döndü ve Vincenzo Nibali'nin takımdaki önemli adamlarından biri aptalca bir hareketle yarış dışı kaldı.

Polanc tüm bunlar olurken en önde gitmeye devam edip etabı alırken, arkada az önce de dediğim gibi Nibali bir kez gitmeye çalıştı ve 15-20 saniye içerisinde yakalandı. O an ayağa kalkıp acaba mı dedik ama sırf memleketi diye Sicilya'da pembe mayo giyebilmek için gücünü erkenden harcamadı, iyi de etti bana kalırsa. Bana niye kalıyor onu bilmiyorum. Gerçi kendisi son bir buçuk haftanın önemine dikkat çekti, katıldığım en zor Giro olacak dedi; hal böyleyken saçma bir atakla güç harcayacağını ummak aptallık olurdu.

Bir de şu Etna'nın tam başındaki kavşakta yaşanan kaza var. Büyük bir yol ayrımında peloton büyük oranda sağa dönerken, henüz gruptan düşmeyip büyük bir alkışı hak etmiş olan Gaviria ve kim olduğunu unuttuğum, Lotto-Jumbo'dan bir isim sol dönüp kaos yarattılar. O anda Katusha neredeyse tam takım yere uzanırken Jeremy Roy da ciddi sıkıntı yaşadı ama etabı bitirdi, Pinot için önemli kayıp olurdu. 17 dakikadan fazla bir süreyle geride bitirdi ama devam edecek herhalde, etap sonu yatıp uyudum bir süre, o yüzden takip etmedim son durumunu. Bir şey kaçırdıysam okuyuculardan özür dilerim.

Ha bir de Rohan Dennis gitti tabii. Birçok Velogames takımına ateşler düştü, gözlerden birer damla yaş süzüldü. Zamana karşı etaplarda ciddi puan getirmesi için kadroya almıştı herkes. Kısmet değilmiş. Aynı şekilde Alexandre Geniez de abandone olarak Velogames'teki iki takımımdan birine darbe indirdi. Güvenmeyeceksin bu Fransızlara.

Sicilya'daki ve adalardaki son etap bir sprintle sonlanacak. Nibali kendi memleketinde antrenman havasında bir etap geçirecek. Yine son bölümde Messina'da güzel bir çapraz rüzgar eşliğinde sert bir sprint finişi yaşanırsa tadından yenmez. Düz sprintle bitse de olur. Herkesin olduğu büyük ve güzel bir sprinti de özledik. Birinde kaçış aldı, birinde Greipel alırken arkada Ewan-Gaviria çarpışıp gidemediler, diğerinde de Quick-Step aldı götürdü derken tam ve sorunsuz bir toplu sprint finişi göremedik. Ana karaya geçmeden önceki son etapta görelim, sonra yavaştan işler iyice karışacak zaten.

8.05.2017

Giro d'Italia 2017: İlk Üç Günün Özeti

Uzun zaman aradan sonra(dört yıl kadar) blogdaki ilk yazım oluyor bu. Son 2 senedir çok ilgilendiğim, çok sevdiğim bisiklet üzerine ilk yazım. Fırat Selçuk için büyük sürpriz olacak. Keyifli okumalar...

Bu yıl 100. kez organize edilen İtalya’nın en büyük bisiklet organizasyonu Giro d’Italia, yoluna her zamanki gibi “Fight for Pink” parolası ile çıktı. Pembe mayo ilk üç etap sonunda üç farklı yarışçı tarafından kürsüde giyilerek, kavganın ciddi boyutlara varacağının ipuçlarını bize vermiş oldu.

Tabii ki ilk üç etap hem yarış atmosferine girme, hem de etapların genel klasmancılar için sadece peloton içinde kalma amacı taşıdığından, esas yarışın yarın başlayacağını söyleyebiliriz. Caner Eler’in 4-5 saatlik yayınlarda sürekli olarak tekrarlamaktan bıkmadığı favoriler listesinin üzerinden bir daha geçersek, Quintana(Movistar), Nibali(Bahrain Merida), Pinot(FDJ) isimlerine ek olarak Kruijswijk(LottoNL Jumbo), Geraint Thomas(Sky), Landa(Sky) ve Tom Domoulin(Sunweb) gibi isimleri de sayabiliriz. Söz konusu sürücüler için ilk üç gün dediğimiz gibi pelotonda kalma mücadelesi içinde geçti, zaten Kruijswijk hariç ciddi de bir kayıp yaşamadan dinlenme gününe girdiler. Contador olsaydı bu 3 günün birinde düşmüş, diğerinde kazaya denk gelmiş, sonuncusunda ise mide rahatsızlığı geçirip yarıştan çekilmiş olabilirdi mesela.

İlk turu bizleri şaşırttığı kadar, sürprizi ile mutlu eden Bora-Hansgrohe sürücüsü Pöstlberger, “chapeu” denecek bir cesaret örneği ile etabı arkasındaki sprinterleri ağlata ağlata aldı ve pembe mayoyu sırtına geçiren ilk isim oldu.

İkinci güne geldiğimizde “Rostock Gorillası" Greipel’in bize gösterecekleri olduğunu gördük. Sprint finişine kalan etap sonunda Greipel, Gaviria ve Caleb Ewan arasındaki mücadelede ben şahsen Ewan’ı şanslı görüyordum, fakat Gaviria ile omuz omuza temas etmeleri sonucu hem kal pedaldan çıktı, hem de yanlış görmediysem zinciri attı. O anki hayal kırıklığı büyük güneş gözlüklerinin ardından bile seçilebiliyor vaziyetteydi. Finali alan Andre Greipel, katılıdığı 12 büyük turun her birinde en az bir etap alma geleneğini de sürdürmüş oldu ve pembe mayoyu Pöstlberger’den devraldı. Bu etap sonunda sprint mayosu olan siklamen mayo klasmanında da lider Greipel olurken, dağların kralı KOM mayosu da Qhubeka’dan(evet Dimension Data demeyeceğim) Daniel Teklehaimanot’un sırtına geçti.

Üçüncü günde ise nispeten daha kısa bir etap karşımızdaydı. 148 km’nin başları sessiz sakin bir Pazar gezintisi havasında geçse de, sonu müthiş bir macera filmi havasında geçti. Peloton’un yer kapma çabaları, özellikle de tepe kameradan çekimler ile muazzam bir seyir zevki yaşattı bizlere. Çapraz rüzgarların etkisine rağmen 42 km/s ortalamalarında seyreden pelotonu rüzgarın ustası Quick-Step Floors yıktı, dağıttı, parçaladı. Grubun başında ise Bob Jungels vardı. Bahar klasiklerinde bu gibi dominasyonların ipuçlarını bize vermişti Jungels, takımı aldı götürdü, hatta bazen dönüp arkasına bakıp yavaşladığı anlar da oldu. Rüzgarı alnına alıp, tempo yapıp, arkasındakileri bile koparabilen bir güç gösterisi, inanılmaz... Bu arada pembe mayo Greipel de kopan gruba yetişemeyip arka grubu bekledi, ön grup ile Qhubeka’dan Naas ve Trek Segafredo’dan Nizzolo kalabildi. Quick-Step bu işleri çok iyi yapıyor, Gaviria’yı sona kadar çok iyi taşıdılar, o da aldı götürdü zaten. Benim dikkatimi çeken ön grubun koptuğu sıralarda Gaviria’nın nabzıydı, 194! Dünyadaki insan popülasyonunun %90'ının Zone 5’ine(en üst aktivite nabız aralığı, maksimum 20 saniye boyunca) giren bu derecede son kilometreleri sürüp bir de üstüne sprint atmak. Kolombiya güzel ülke...

Dinlenme gününün ardından ortalık yangın yeri olacak gibi duruyor. İsmi bile insanı heyecanlandıran Etna etabı için biz TV başında, anlatanlar da Eurosport’ta olacak. Caner Eler ilk üç gün boyunca mükemmel bir “solo-muhabbet” döndürdü. Takip ediniz, feyz alınız.

Yanardağ sonrası görüşmek üzere...

Giro d'Italia 2017: 3. Etap - Sprint Dersi

100. Giro'nun Sardinya'daki üç günlük macerası Cagliari'de son buldu. Etap genele oranla kısaydı ve sprint için çok uygundu ama böylesine düz ve kısa etaplar için, kaza gibi kötü etkenleri saymazsak senaryoyu baştan yazdırabilecek yegane şey gerçekleşti: Çapraz rüzgarlar!

Etap sonuna 10.2 kilometre kala düz yolda esen çapraz rüzgar, bir anda peloton için senaryoyu değiştirdi. Toplu sprinte gidilirken Quick-Step takımı, Bob Jungels önderliğinde neredeyse tam kadro "takım zamana karşı" temposuna girdi ve aldı götürdü. Greipel ilk etapta tutundu ama sonra geride kaldı. Röportajda "Tempoya dayanamadım ve geri düştüm" gibi bir şey dedi sanırım ama hepimiz ekranda pedala baktığını ve sanki bir sorun yaşadığını gördük. Belki de koptuktan sonra bir şeyleri ayarlıyordu, bilemiyorum.

Gördüğümüz sahne, geçen yıl Türkiye Turu'nda Konya etabı sırasında Lotto-Soudal'in yine çapraz rüzgarları değerlendirip üç ciddi tempo ile herkesi geride bırakıp etabı adeta alay ederek almasını anımsattı. Ancak geçen yıl bunu yapan Lotto-Soudal ve Greipel, bu kez kurban olan taraftı.
Etap kısa ve düz olsa da bisiklet konusunda muhteşem detaylar barındırıyordu. Çapraz rüzgarları tekrar tekrar söylemeye gerek yok. Videoda da görüyorsunuz zaten Jungels'in nasıl ok gibi fırlayıp bir zamana karşı temposuyla Gaviria'ya etabı getirecek hamleyi yaptığını. O dakikadan sonra Quick-Step'i yakalayamamak olağan, yakalamak ise olağanüstü bir durumdu. Gaviria da olması gerektiği gibi rahat bir sprintle hem etabı aldı, hem de Greipel'e zaman farkı atıp bonusları da kaparak pembe maoyunun sahibi oldu. Tabii ki bu bir gün daha süremeyecek, Etna'da bırakacak mayoyu.

Burada Quick-Step'in pembe mayoyu düşürmesi zaten Jungels'in de söylediği gibi planın bir parçasıydı ama daha rahat bir sprint için olabildiğince tüm sprinterleri düşürmeleri lazımdı. Geride bırakamadıkları tek tehdit Nizzolo oldu ama onu da Gaviria'nın patlayıcı gücü kolaylıkla alt etti.

Konuyu buraya bağlama sebebim Velon'un paylaştığı bu grafikti. Gaviria'nın, son 300 metrede Nizzolo ile hemen hemen aynı ortalama watt değerlerine sahip olmasına rağmen nasıl çok rahat kazandığını gösteriyordu.

Buradan sonrası etabın gecesinde attığım tweet'lerin kopyalarından ibaret olacak.

Bugünkü etap sonunda Gaviria ve Nizzolo'nun sprint sırasındaki değerleri, sprint konusunu anlamak için güzel ipuçları veriyor. Nizzolo'nun pedala uyguladığı güç daha yüksek ortalamalı ancak "peak" yani en üst değere bakarsanız fark ortaya çıkıyor. Gaviria'nın ortalamasının biraz daha az olma sebebi elbette son metrelerde pedala basmayı bırakması ya da daha az basması. Gaviria farkı atınca pedalı bırakmasa bile ortalama ancak 5-6 watt kadar değişirdi. Nizzolo aynı güçte gitmesine rağmen "peak" konusunda sınıfta kalıyor.

Aynı değerlerde sprint atsanız bile sizi ileri atacak olan şey, sprinte kalktığınız andaki patlayıcı gücünüz. Gaviria burada Nizzolo'ya 270 watt fark atıyor ve sprinti kazandıran farkı bu şekilde elde ediyor. Tabii ki anlık tek değer değil bu. Farkı attığı anlarda Nizzolo 1000-1100 arası gitmiştir muhtemelen. Gaviria'nın 1300'lerin altına indiğini sanmıyorum o birkaç saniyede. 300 metrelik sprintin değerleri bu şekilde. belki izlerken 10-15 saniyelik olay ama küçük detaylara inilince işin sırrı ortaya çıkıyor. Ve tabii ki uyguladığı güçler eşit olsa da maksimum watt sayesinde elde ettiği hız sayesinde ortalama hızda fark atıyor, rahat kazanıyor. 300 metrelik sprintin değerleri bu şekilde. Belki izlerken 10-15 saniyelik olay ama küçük detaylara inilince işin sırrı ortaya çıkıyor.

Dördüncü etapta ortalık yangın yerine dönecek ki etabın Etna'da geçeceğini düşünürsek bu deyimin hakkı verilecek. 

7.05.2017

Giro d'Italia 2017: 2. Etap

Giro'da ilk günkü sürprizin ardından ikinci etapta da aslında tahmin edilebilir senaryodan biraz farklı bir son yaşandı. Sprint finişi elbette olasıydı ama Bora'nın sürpriz bir şekilde mayoları ele geçirmesi ve son bölümdeki yaklaşık 40 km'lik inişle işin sprinte kalmaması yüksek ihtimal gibi görünüyordu. Ancak 2. kategori tırmanışın ardından Nibali'nin takımı Bahrain-Merida sadece kontrolü ele alıp liderini güvenli bir şekilde indirmeyi seçti. Nibali, uzmanı olduğu ve kendi yeteneklerine de uyan inişte pek bir şey yapmadı, kazasız belasız atlamayı yeterli gördü.

Hal böyle olunca sprinte kalmadan güzel kaçışlar, iniş atakları veya son bölümdeki daralan yolların ve keskin virajların etkisiyle güzel bir kaçış izler miyiz derken buna gerek kalmadı dün yaşayamadığımız sprint finişi heyecanı bugün yaşanmış oldu.

Dünkü sprintte, daha doğrusu ikincilik için atılan sprintte Caleb Ewan en güçlü sprinter olarak gözüküyordu. Bugün de iş sprinte kalırsa aynısını yapmasını bekledim doğrusu ama Gaviria ile omuz omuza temas yaşayıp bir de zincirle ilgili problem yaşayınca yavaşlamak zorunda kaldı. E Greipel zaten en güçlüyken bir de Ewan ve Gaviria, patlayıcı hızlarını kaybedince adeta elini kolunu sallayarak aldı etabı.

Daha uzun ve çeşitli şeyler yazamayacak kadar sakin bir etap oldu diyebiliriz. Hakkını vermemiz gereken bir numaralı isim ne son ana kadar sprinte girmeye çalışan pembe mayolu Pöstlberger ne de günün kazananı Greipel'di. Esas takdir edilmesi gereken, Dimension Data'nın Eriteli sporcusu Daniel Teklehaimanot oldu. Dünkü 200 km'yi bulan kaçışının üstüne bugün bir daha kaçıp, pelotonun kendilerini yakalamasına rağmen çok doğru bir atakla 2. kategori yokuşu ilk sırada geçip mavi mayoyu sırtına geçirdi. İki gün üst üste kaçıp mayoyu ele geçirmek büyük iş. Tur sonunda buna sahip olamayacak belki ama ilk iki günde şimdiden iz bırakmayı başardı.

Giro, henüz iki etap geride kalmışken Teklehaimanot ve Pöstlberger gibi her zaman hatırlanacak iki güzel performansı şimdiden hediye etti bizlere. Darısı diğer etapların başına...

5.05.2017

Giro d'Italia 2017: 1. Etap

Yarışın sonları daha gelmemişken attığım tweet gerçek olacak diye düşünmemiştim doğrusu. Şöyle bir temennide bulunmuştum: "keşke peloton bir salaklık yapsa ve kaçış alsa da ilk gün değişik bir şey izlemiş olsak."

Açıkçası bunun olmasını istiyordum ama beklemiyordum. Son bölümdeki bol ve keskin dönüşleri en iyi tanımlayan şey yarışı anlatan Caner Eler'in "Şehirde dönülecek ne kadar keskin viraj varsa döndük!" sözüydü. Cidden ufacık şehirde dönülebilecek tüm riskli virajlar dönülüyordu neredeyse. Bir sprint finişi için haddinden fazla risk alınmıştı ki bu da sprint dışı bir finişe olanak tanıyordu. En azından az çok bisiklet takip edip ara ara parkura göz atanların aklına gelmiştir bu.

Bora'nın Sam Bennett için çalışacağı açıktı, Greipel-Ewan-Gaviria üçlüsünü yenmeleri mümkün değildi bence ama yine de denemek lazımdı. Baktılar ki son km ile beraber bu mümkün olmadı, takımın 1992 doğumlu, 25'lik genci Lukas Pöstlberger, atağını yaptı ve adeta son 250 metrede dalga geçerek, arkasından canavarlar sprint için saldırırlarken kollarını kaldırıp zaferini kutlayarak etabı aldı. 100. Giro'nun ilk etabı, ilk pembe mayosu, ilk siklamen mayosu ve ilk beyaz mayosu bu genç adamın oldu. Kesinlikle muhteşem bir başarı.

Lukas Pöstlberger'in, bu tip etaplarda pek de görmeye alışık olmadığımız ve görsek de %90-95 civarı başarısızlıkla sonuçlandığına tanıklık ettiğimiz türden olan bu cesur ve kararlı atağı, kariyerinin en önemli birkaç başarısını üst üste getirmiş oldu. Yarın mayoyu koruyup korumaması biraz belirsiz olacaktır ama en azından ana grupta kalıp Bennett ile beraber bir sprint deneyecektir bir umut. Denemezse de sorun yok, bu genç adam alacağını daha ilk günden aldı. Hatta beklediğinden çok daha fazlasını aldı diyebiliriz. Bundan sonrası elbette formalite olmayacak, daha iyi bir kariyer, daha iyi kontratlar ve hepsinden önemlisi daha keyifli ve unutulmaz bir Giro d'Italia yaşamak için muhteşem bir fırsatı var önünde.

Etap konusunda uzun uzun bahsedecek çok da şey yok... Ben böyle sprint etabı olup da alışılmışın dışında biten etapların hastasıyım.

Sadece arkada Ewan'ın ikincilik sprintinde Greipel'i ve diğerlerini nasıl çiğ çiğ yediğini görmezden gelmeyelim diyorum.

Ha bir de, bugüne dek gördüğüm en güzel bilgi akışı sağlanıyor yayında. Giro zaten birçok kişi için yarış olarak en keyifli tur olmayı başarmışken, izlenirken ekranı bu denli verimli kullanmasıyla da büyük bir artı aldı ilk günden. Özellikle yokuşlarda üç ana sprinterin kalp atışlarını düzenli olarak almamız harikaydı, kimin ne kadar yorulduğunu canlı canlı görme imkanı bulduk.

İlk etap için fazla bile konuştum sanırım.

Not: Özellikle de genel klasmanı ilgilendiren etaplarda günlük mini podcast yapabiliriz. Her etap için planlasak da ilk üç günün sonunda sprintleri toplu halde konuşmayı daha uygun bulduk.

Dan Günlükleri: Kazançları Hedeflemek




Daniel Ricciardo yılın ilk dört yarışından öğrendiği dersleri ve neden F1’deki herkesin Fernando Alonso ile Indy 500 hakkında konuştuğunu yazıyor.

Bunlardan bir tane yazmayalı bir süre oldu ancak biraz meşguldüm, mazaretim bu. Avustralya’dan beri durmaksızın yoldaymışız gibi geliyor. Yaklaşan İspanya ve sonrasındaki Monaco ile -ki bu kendi yatağımda uyuyabileceğim anlamına geliyor- yolda bu kadar zaman harcamayacağım. Rusya’dan sonraki bu haftada yaşadığım çılgın takvimi dengeleyecektir.

Geçtiğimiz Pazar günü Soçi’de yarıştık ve sonra işler hareketli bir hal aldı. 36 saat civarı bir sürede 5 uçak yolculuğu yapmayı başardım! Soçi’deki yarıştan hemen sonra Budapeşte’ye gidip Pazartesi günkü araç gösterisine katıldım sonra o gece Salzburg’da kaldım, oradan Graz’a sonra da Milton Keynes’e geçtim. Red Bull Racing fabrikasındaki simülatörde bir gün harcadıktan sonra Nice’e ve eve döndüm. Yani kısacası Pazar gününü pratikte boş geçirdikten sonra beri bayağı bir şeyler oldu ...


Rusya maalesef benim için gerçekleşmemiş bir etkinlik oldu ve birisi bana beş turdan sonra yarış dışı kalmamın F1 kariyerimdeki en erken yarıştan çekilme olduğunu söylediğinde oldukça şaşırdım. İlk turdaki güvenlik aracını ve frenlerim alev aldığı için pite geldiğimi düşünürsek iki tane düzgün tur atabildiğimden şüpheliyim. Etrafımda bir F1 yarışı yapılıyordu ve ben içinde değildim. Pek hoşuma gitmedi ...

Bu kadar erken yarış dışı kalırsanız ne yaparsınız? Aslında ne yapmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. İzlemeniz gereken bir prosedür mü var? Yapmanız gereken şeylerin bir listesi var mı? Bilgi verilecek fazla bir şey yoktu, buz banyosuna ya da geri su kazanmaya ihtiyacım yoktu. Üstümü değiştirdim, medya sorumluluklarımı yerine getirdim, fizyoterapistim Sam (Village) ile sohbet ettim sonra da garaja dönüp yarışı seyrettim. Bütün yarışı ayakta izledim çünkü yarış için hazırlandığım için çok fazla enerjim vardı ve yarışta harcayamamıştım. İlginç bir durum, bütün gününüzü 90 dakikalık yarış boyunca zirvede kalabilmek için enerji toplamakla harcıyorsunuz sonra bütün o adrenalini kullanamıyorsunuz. Yani evet, bayağı berbattı ve kendimi biraz şaşkın hissettim. Umarım yakın bir zamanda bütün bunları tekrar yaşamam.



Benim için karışık bir sezon başlangıcı oldu – dördüncülük ve beşincilik okeydi, birkaç yarış dışı kalma geldi ki bu asla istediğiniz bir şe değildir. Nerede durduğumuza dair iyi bir fikrimiz var ve biliyorum ki Barcelona’da nerede olduğumuzu da görmeliyiz. Ancak maalesef şu an ön taraftan çok uzaktayız. Barcelona’da iyi bir güncelleme yapsak bile bunun bizi hemen en üst basamağa çıkaracağını söylemek zor ve hepimiz bunu biliyoruz. Galibiyet mücadelesi için biraz daha süre gerekebilir ancak iyi bir zemin yakalayacağımız konusunda iyimseriz.

Umduğumuz yerden biraz daha geride başlamamız sinir bozucu ancak genel açıdan Mercedes’in tur başına iki saniye farklık bir dominasyon yapamıyor olması ve tepede Ferrari’nin onlara zor zamanlar yaşatıyor olması spor için pozitif bir olay. Son birkaç senede olanları göz önüne alırsak spor için kesinlikle iyiye işaret – biz de bu rekabete katılabilsek hoş olurdu ve ben katılabileceğimiz konusunda iyimserim.


Başka bir aracı geçmek ya da yaklaşmak kesinlikle daha da zorlaştı ve bazı pistler buna diğerlerinden daha fazla katkıda bulunuyor. Fakat genel sorun, araçlar daha geniş olduğu için pistte daha çok alan kaplıyorlar, temiz hava ve boş bir alan bulup araca downforce kazandırmak daha zor oluyor. Bunun gibi ufak şeyler büyük farklar yaratıyor ve sanıyorum ki bütün sürücüler artık savunmanın daha kolay, takip etmenin daha zor olduğunu kabul edecektir. Araçlar devasa şekilde daha geniş değiller ama o ekstra yüzdeyi alıştığımız yarış çizgisine oranlarsanız büyük bir değişim. Zaten dar olan yarış çizgisinden o genişliği de çıkartırsanız çok büyük fark yaratır.

İspanya’ya oldukça dikkate değer güncellemeler getiriyoruz ve bununla ilgili çok konuşuldu. Diğer takımların da deli gibi bastıracağından emin olabilirsiniz. Bu, Red Bull gibi büyük bir takımla olduğumdan beri fark ettiğim bir şey. Normal şartlarda İspanya’ya bayağı farklı bir araçla gidersiniz. Yani bu bizim ne kadar gelişim göstermemiz gerektiği hakkında bir ölçüm yapmamız için bir nevi yeniden başlatma olacak. F1’de buradan itibaren her yarışı kazanmaya başlamamızı sağlayacak sihirli bir değnek yok, o tarz bir şey bulunmuyor. Yani ben gelecek hafta sonu elde edeceğimiz kazançlardan mutlu olacağımızı umuyorum. Muhtemelen İspanya, Barcelona’dan Budapeşte’den sonraki sezon arasına kadar olan kısmı şekillendirecek, yani bizim için elimizden geldiği kadar doğru şeyler yapmak önemli.


Yarış dışında ve herkes uçak yolculuklarıyla üslerinden uzaktayken F1’deki en büyük hikayenin aslında F1 ile hiç alakası yoktu – Fernando Alonso’nun Indy 500’e katılmasından bahsediyorum. Haber ortaa çıktığında devasa boyutta bir heyecan yarattı ve bir süre boyunca herkesin tek konuştuğu konu bu oldu. Düşündüğünüz zaman, ilk IndyCar yarışını ovalde yapmak üzere ve herhangi bir oval değil, bütün meşhur oval yarış hafta sonlarındaki en meşhur oval pistte – muazzam bir olay. Gayet hoş bir spor hikayesi.

Indy’i seviyorum ama eğer tamamen dürüst olursam, beni korkutuyor. Yani onun gidip ilk kez ovalde yarışacak olması, vay canına. Normal pistte bir IndyCar yarışına varım, gereken ön hazırlığı yaptıktan sonra, ancak oval pist için sanırım NASCAR’ı tercih ederim. Çıkması gereken bütün o basamakları düşündüğünüzde; acemi oryantasyon sürüşleri, ovaldeki trafikte sürüşü öğrenme, son derece çetin ve oldukça büyük bir olay. Bunu denediği için dünyadaki bütün hakkını teslim etmek gerekir. Benim tüm bildiğim ise bu sene diğerlerinden daha fazla F1 insanının Indy’i izleyeceği – bizim de Monaco’daki yarıştan sonra Pazar gecesi yarışı izlemek için devasa televizyonu olan birini bulmamız gerek. Size garanti ediyorum ki onun nasıl yarıştığını görmek için hepimiz izliyor olacağız ve motor sporlarını seven herkes de izleyecek.

Bu yazının orijinali Redbull.com adresinde Daniel Ricciardo taarafından 5 Mayıs 2017 tarihinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

3.05.2017

Artemio Franchi Podcast #6: Giro d'Italia Ön Değerlendirmesi



Podcast'in 6. bölümünde yaklaşan Giro d'Italia'yı, genel klasman ve parkur ağırlıklı olarak konuştuk.

YouTube dışından veya mobilden indirerek dinlemek isteyenleri de düşündük. Buradaki linkten mp3 olarak dinleyebilirsiniz ya da indirebilirsiniz: http://www49.zippyshare.com/v/LrURKobb/file.html

1.05.2017

Start Finish: 2017 Rusya GP


Rusya'da daha önceki yıllarda olduğu gibi (tekrarı 1 dakikada izlenebilen GP mi olur arkadaş?) oldukça sıkıcı bir GP izledik. Üstüne detaylı konuşulacak, akıllarda kalacak tek bir şey oldu. Valtteri Bottas'ın ilk GP zaferi. Fin pilot ilerleyen yıllarda Mercedes'in bir numarası olursa "yaa işte sıkıcı bir Soçi yarışında üçüncü başlayıp ilk turda öne geçip ilk galibiyetini almıştı" diye ufaktan şov yapılır o kadar.

-Sıralama turlarında Vettel ve Raikkonen'in ilk iki sıraya çökmesi Ferrari için yıllar sonra gelen önemli bir başarıydı ancak startta Bottas iki isimden de iyi çıkış yaparak onları ekarte etti.

-Fernando Alonso bu sefer yarışa bile başlayamadı, formasyon turu biterken aracı kenara çekti.

-Sauber bir kumar oynadı ve 2018'den itibaren Honda ile çalışacağını açıkladı. Kağıt üstünde iki taraf için de avantajları olan bir anlaşma. Sauber bir yıllık Ferrari motorundan güncel bir Honda motoru kullanmaya geçecek. Finansal açıdan avantajları olacak. Honda daha fazla veriye erişme imkanı bulacak, test imkanları artacak. Ancak pratikteki McLaren'i görünce Sauber'in oynadığı kumar büyük risk taşıyor.

-McLaren, Vandoorne'a yarışı bitirtmeyi başararak (ki daha sıralama turları gelmeden, 4. yarışta 5. güç ünitesine geçtiği için 15 sıra cezası almıştı) bu sezon ilk damalı bayrağını görmüş oldu.

-Lance Stroll da yarış başında attığı spine rağmen kariyerinin ilk damalı bayrağını gördü.

-Grosjean ve Palmer ilk turda kaza yaparak yarış dışı kaldılar. Grosjean için zaten kötü bir hafta sonuydu, sürekli aracıyla problemler yaşıyordu. İlk turda güme gitmesi akıl sağlığını korumasına yardımcı olmuş olabilir.

-Bahreyn'deki Verstappen'den sonra burada da Ricciardo arka frenleriyle problem yaşadı ve yarış dışı kaldı. Red Bull'un Barcelona'da B araç denen büyük güncellemelerle yeni bir araca geçeceği konuşuluyor. Şu an kendilerinden beklenen performansı gösteremiyorlar, ne Ferrari'yi ne Mercedes'i  zorlayabiliyorlar. Kimse her yarış kafaya oynamalarını beklemiyordu ama zaman zaman podyum sırasını tehdit etmeleri gerekiyor.

-Adamım Verstappen startta beşinciliğe oturup etliye sütlüye karışamadan öyle yarışı bitirdi. Ne arkasındakiler ona yetişti ne o önündekilere yetişebildi.

-Hamilton da talihsiz bir gün geçirdi. Aracından istediği performansı bir türlü alamayınca podyum dışında kaldı. Yarış başlarında sürekli bir motor ısısı problemiyle boğuştu.

-Yeni araçlar bu pistte yarışı daha da kötü hale getirdi. Vettel'in yarış sonunda Bottas'a 1 saniye ile yaklaşmasını saymazsak kimse birbirini takip edemedi. Arka sıralarda bile kümelenme olmayınca ilk turdan sonra pistte hiçbir geçişin olmadığı bir yarış izledik. Herkesin Ricciardo'yu geçtiği turu saymıyoruz elbette çünkü fren problemiyle tın tın bir şekilde pite geliyordu.

-Vettel son turda Bottas'ı kovalarken tur bindirmeye çalıştığı Massa kendisine zorluk çıkarınca, bir sonraki virajda Brezilyalıya trafikteki sürücüler gibi "orta parmak" gösterdi.


-Bu sezonki ilk podyumunu görse de Raikkonen'in emeklilik vakti gelmiş. Yarış içinde bir ara "Bottas önünde" dediklerinde "Bottas nasıl önümde?" diye sorunca cevap olarak "Bottas yarış lideriydi Kimi" cevabını aldı.

-Buz Adam lakabını biliyoruz, Finlerin soğukkanlı olduklarını da biliyoruz ama yarıştan sonra Raikkonen'in gidip köşede oturmak yerine Bottas'la muhabbete girmesini beklerdim. Basın toplantısında "bugün en azından bir Fin kazandı" diye gülerek Bottas'ın omzuna hafifçe vurmuş. Bütün duygusal enerjisini oraya sakladı diye düşünüyorum. Vettel ise canayakınlığını konuşturup kısa sürede Bottas'la bol bol sohbet etti.

-İşte yarış içinde konuşacak bir şey olmayınca böyle ufak magazinsel olaylara giriyorum. Hiç de sevmem aslında...

-Yazacak konu da kalmadı. Okuduğunuz için teşekkür ediyor ve Valtteri Bottas'ın ilk galibiyetini tebrik ediyorum. 

29.04.2017

Scarponi ve Frankje

Kuşlardan korkan bir adam olarak bir kuşla ilgili yazı yazacağımı hiç düşünmezdim. Michele Scarponi'nin ölümü sonrası en acı detaylardan biri de papağanı olarak bildiğimiz Frankje'ydi. Adını bazen Frankie diye de yazıyordu Scarponi ama Frankje olduğunda hemfikiriz artık. Sık sık beraber videolarını paylaştığı Frankje'yi, Scarponi'nin papağanı sanıyorduk ama sonra öğrendik ki sahibi o değildi. Frankje'nin sahibi Scarponi değildi belki ama bu ikisi arasındaki özel bağı ve dostluğu değiştirmiyor.

Kasım 2016'nın sonlarında Frankje ile olan dostluğundan bahsetmiş Scarponi. Velonews'teki bu içeriği bir Facebook paylaşımım sonrası Sarper Günsal iletti bana, Scarponi'nin anlattıklarını, sık sık paylaştığı videolarla birleştirince Frankje'nin nasıl sadık bir dost olduğunu kolaylıkla anlayabiliyoruz. Zaten o yüzden gören herkese acı veren bu fotoğraf ortaya çıktı. Frankje, en yakın dostlarından birini, belki de en yakınını tam da öldüğü noktada umutsuzca bekliyordu. Ben kuşlardan ciddi derecede korkuyorum ama Frankje'nin Scarponi'yi beklediği o fotoğraf, hayatımda en uzun süre kilitlenip kaldığım kuş fotoğrafı oldu.


Konuyu ikilinin dostluklarının nasıl başladığına ve ilerlediğine getirelim, Scarponi'nin kendi cümlelerini de ekleyerek...

Scarponi, sözlerine "Öncelikle Frankje benim papağanım değil," diye başlıyor ve komşu köylerden birinde yaşayan birinin papağanı olduğunu söylüyor. Ancak Frankje o bölgenin maskotu haline gelmiş bir papağan olduğu için insanlarla arası oldukça iyi. Yaz aylarında evlerin açık pencerelerinden içeri dalıp misafirliğe giden Frankje, önemli futbol maçları olduğunda bara gidip insanlarla beraber bile takılıyormuş meğer. Hikayenin Scarponi'ye dokunmayan kısımları bile Frankje'yi sevmek için yeterli.

Scarponi'nin bu sevimli deli kuşla tanışması birkaç yıl öncesine dayanıyor: "Bisikletle köyden geçiyordum, etrafta büyük bir kuşun uçtuğunu gördüm. Böylesine bir kuşu görmeyi garipserken beni takip etmeye başladı. Bana yaklaştı, ne yapacak diye düşündüm. Geri dönüp gidemedim, korkmuştum. İyice yakınlaşıp üstümden uçtu. Durdum, biraz uzaktaki ağaçta o da durdu ve beni bekledi. Bana saldıracağını düşündüm!"

Birkaç hafta sonra Scarponi yeniden oradan geçerken o papağanı sahibi ile beraber görüyor. Adamla konuşmaya başlıyorlar ve Frankje'yi Scarponi'nin omzuna koyuyor. Velonews'te Scarponi ile söyleşiyi yapan Andrew Hood bunu harika bir sözle açıklamış: "Bu ilk gagada aşktı!"


"Benimle çok rahattı, Astana mayosunun renkleriyle kendi renkleri çok benzediği için aynı takımdan olduğumuzu mu düşünüyordu bilemiyorum. O gün özel bir şey başladı aramızda ve her geçişimde, eğer yakınlardaysa 'Frankje!' diye bağırdığımda bisikletime konuyordu." diye büyük bir mutlulukla anlatmış Scarponi. Bu söyleşinin bir gün öncesinde de Frankje'yi görmüş üstelik. Hava sisli olduğu için gezmesine izin verilmeyen Frankje, evinde pencerenin ardında dışarıyı izlerken Scarponi'yi görüp üç kere ötmüş ve çağırmış. "Beni çok iyi tanıdığına eminim!" demiş, dostluklarının ve hikayelerinin birkaç ay sonra acı bir şekilde yarım kalacağını bilemeden...

Konuyla ilgili sözlerini ise şöyle sonlandırmış Michele Scarponi: "Frankje, dünyanın en ünlü papağanı! Frankje'nin kendisini mi bisikletçi olarak gördüğünü yoksa benim mi papağan olduğumu düşündüğünü bilmiyorum! Bunu henüz anlayamadım."

Bu sevimli ikilemin cevabını bulamadan aramızdan ayrılan Scarponi, bir hayvanla insanın nasıl iki insana göre çok daha güzel bir dostluk kurabileceğinin en güzel örneklerinden birini sundu bize. Çağırdığı zaman hemen omzuna veya bisikletine konuyor, Scarponi hız yaparken uçmak istemediği zamanlarda gagasıyla Scarponi'nin kaskına tutunup gidiyor. Bazen kaskı çekiştiriyor ve Scarponi'yi deli ediyor, bazen de onunla yarışıyor yanında uçarak... İzlerken hep gülümseten şeylerdi bunlar ama Scarponi hayatını kaybettikten sonra tebessümle beraber acı yerleşiyor insanın içine.

Pelotondaki en sempatik adamlardan birinin aramızda olmamasına ne kadar çok üzülüyorsam Scarponi'nin öldüğü köşedeki tabelanın üzerinde, bir daha asla gelmeyeceğinin farkında olmadan onu son gördüğü yerde bekleyen Frankje'ye baktıkça birkaç kat daha üzülüyorum...

Dünyadaki en güzel dostluklardan birine tanıklık etmemizi sağladığı için Michele Scarponi'ye teşekkürler.

#CiaoMichele!

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO