- Öncelikle, ben bu kupayı tam sevemedim. Onu netleştirelim.
- Böyle not gibi yazıyorum çünkü bu blogda nedense o Not Defteri konsepti çok sevildi. Benden daha çok seviliyor resmen o seri.
- Hayır yani... Neyse.
- Bu kupa çalıştığım dönemde izlediğim ilk kupa. Zaten ben 10 aydır çalıştığım için, son öncesinde hep öğrenci ve boş gezen olduğum için...
- Galiba sevememe sebeplerimden biri bu. İşten güçten tam odaklanamayınca böyle oluyor gibi. Gerçi 2010'a odaklandım da ne oldu. Onu da sevemedim.
- Şimdi diyeceksiniz ki sen 2006'yı seversin, hayır onu da sevmem. İtalya şampiyon oldu diye sevmem gerekmiyor.
- Bence kupa gibi kupa belirleyeceksem 2002'dir. İkinci sıraya da 1994'ü koyarım hatırladığım ilk kupa olduğundan. Bu iki kupa bence ayrı güzeldi. 1998'i aradan neden sildim bilmiyorum ama 94 ve 2002'nin tadını bir daha alamayız. 94'te tam yetişemediğimiz o efsanelerin son dönemleriydi. O zaman 7 yaşında olan bir çocuk olarak aklımdaki ilk futbol kahramanlarının çoğunu izleyip geleceğime de yön vermiş oldum bir bakıma.
- O kupa sayesinde Fiorentinalı oldum ben, Baggio'nun Fiorentina'yı tuttuğunu bir yerde okumasam çocuk aklımla, gidip de mal gibi Barcelona-Real Madrid peşinde bile koşardım belki. Yapardım ben, o mallığı seziyorum kendimde. İyi ki yaşım bilinçli olarak 94'ü hatırlamaya yetmiş.
- 2002'de ise birlikte büyüdüğümüz tüm yıldızlar vardı. Olmayan yok gibiydi, şimdinin 30'larına yaklaşanları olarak birleşip bir araba adam saysak, tamamına yakını oradaydı.
- 1998'i neden tam sevmedim diye düşünüyorum da belki ulaşmak kolaydı diye. 1994'teki gibi annemin babamın gece maç izletmeme olayı yoktu, gündüz bant yayın takip etmiyordum, Tam akşam oturup mahalle maçından dönüp tv karşısında maç izlemelik dönemdi. Kolayca kupaya ulaşılıyordu. Belki de ondan. 2002'de okul kapanacak ve uykuya kavuşacağız derken uykunun bir kısmını feda etmek gerekiyordu. O yüzden etkisi daha güzel.
- Hayatta kaç kere kahvaltı sofrasında canlı yayında Ronaldo'nun golünü izleyebildik ki bir daha?
- Neyse. Gelelim bu kupaya. Öncelikle bazı gruplar cidden olmasa da olur kıvamdalar. Her maçına 0-0 veya 1-1 yazıp geçeceğin ve kimsenin ses etmeyeceği gruplar var. Hikayesi ilginç olan ama kupada "bunun ne işi var" demekten öteye gidemeyen takımlar var.
- Son satırda lafı çaktığım takım Bosna. Beklenmedik yerden çıktılar geldiler iyi hoş da... Eee? Yani? Elendi gitti işte. Güzel futbol ve bol hücum bekledik ama utana sıkıla oynayıp gittiler. Dzeko'nun kariyerinde Dünya Kupası golü var işte. Faydası o. Bir de Hajrovic'i sadece Galatasaray'ın değil kimsenin kullanamadığını gördük. Adamın olayı İsviçre Ligi'nin taç çizgisi civarlarıymış.
- İtalya mesela bu kupada geleni geçeni 5-0'la geçip kupayı alsa ben yine sevmezdim. Çünkü şöyle 90 dakika tamamen odaklanıp izlediğim maç olmadı. Hollanda-İspanya maçı bile dikkatleri 45+1'de çekti torunlara miras bırakılacak kafa golüyle. Van Persie o bir daha giremeyeceği şekli alıp da kafayı vurmasa o maçın da öyle aman aman izlenir yanı olur muydu bilinmez.
- Bu kupada bir olmamışlık var ve hala da sürüyor çeyrek finallere yol almışken. Şöyle garip hikaye bekledik durduk ama o gariplikler bize çeyrek finalde Kosta Rika-Yunanistan galibini izleme gibi bir şey doğurdu. Bu ikisi grupta sürprizini yapsın, son 16'da efendi gibi elenip dönsün işte. Birbirlerine musallat edip çeyrek finalde de izletmeye gerek yok.
- Bak ama Şili olurdu, onlar kupanın katlanılabilir taraflarındandı.
- Zaten onlar da gidince elimde kalan tek şey Kolombiya oldu. Benim için o koca ülke "Cuadradospor" gibi bir şey bu kupada. Cuadrado kadrodaysa Kolombiya'yı tutuyorum İtalya'nın vedası sonrası. Bari Fiorentinalı oyuncu sevinsin.
- Galatasaraylı Muslera neden sevinmiyor derseniz, sevinsin de satalım mı? Elendi geldi işte. Ses etmeyin.
- Sonuç olarak. Ben bu kupayı sevmedim. Cuadrado Brezilya'yı elerse biraz sevebilirim.
World Cup 2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
World Cup 2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29.06.2014
Brezilya 2014 Notları #1: Sevmedim
yazan:
firat selcuk
12.09.2012
İllüzyon: Türkiye 3 - Estonya 0
yazan:
a.c. sedef
Eleme gruplarının kurası çekildiğinde Estonya maçının sonucunun Hollanda maçından çok daha önemli hale geleceğini söyleseler kolay kolay kimse nasıl olacağını anlayamazdı herhalde. Hollanda maçı öncesinde, sırasında ve sonrasında gerek medyada gerek taraftar arasında konuşulanlar ve bunlara verilen tepkiler bunu mümkün kıldı. Abdullah Avcı için destek borazanları çalan medyanın ilk puan kaybında üstüne çullanması ve Avcı'nın gergin basın toplantısı sonrası, Estonya maçı bir anda Milli Takım-medya ilişkisinin kaderini belirleyecek maç oldu. Puan kaybı olsa Avcı'nın elemeler sonrasında koltuğundan kaldırılacağını söylemek için Nostradamus olmaya gerek yok... Hoca şanslıymış, bir yandan hakem şansı diğer yandan yükselen oyun performansı gerilen ortamı bir süre için daha yumuşattı. Teknik açıdansa elimizde sadece bir illüzyon var.
Maçın ilk on beş dakikası rakibin bizi kilitleyeceğini ve hatta savunmada olası bir sakarlıkla maçın bizim için kazanılması zor bir noktaya gelebileceğini gösteriyordu. Bu sürede Ömer Toprak'ın atlanan kırmızı kartı ve aynı pozisyonda verilmeyen penaltı bizim adımıza şansın döndüğü an denebilir. Sonrasında Burak'ın artan oyun etkinliği, Arda'nın sorumluluk alma uğraşıyla maçı lehimize çevirecekmiş gibi gözükse de oyunun kontrolünü bir türlü alamıyorduk ki, Burak'ın arkaya kaçtığı pozisyonlardan biri rakibi on kişi bıraktı ve dişli rakibimizin dişlerini sökmeyi başardık. Bundan sonrası tamamen bizim ellerimizdeydi.
Oyun merkezimizin bir türlü işlemediği ilk kırk dakikada alamadığımız oyun hakimiyeti Emre'nin sonunda ceza sahası çevresinde bir şeyler yapmaya cesaret etmesiyle elimize geçti. Gol dakikası öncesinde ne Emre'nin ne Mehmet Topal'ın topla sorumluluk almaması dişlilerin dönmemesine sebep oluyordu, iki buçuk maçtır bir türlü gelmeyen golün takımı tedirgin ettiğini de görmüş olduk. İlk yarının kalan süresinde ve ikinci yarıda nihayet kendi evinde olmanın cesareti ve güveniyle rakip kaleye giden bir Milli Takım gördük. İkinci yarı için söylenebilecek en önemli şey takımın bu güvenli haliydi. Açıkçası bunun dışında da teknik/taktik olarak öyle çok olumlu, çok önemli bir şey yoktu sahada. Savunmadaki en önemli ismini kırmızı kartla kaybeden rakibimiz ikinci golü yedikten sonra futbolda mümkün olsa havluyu sahaya fırlatacak hale gelmişti. Maçı sunan ve yorumlayan iki ismin düzdüğü methiyeleri yersiz ve bilhassa yanıltıcı bulduğumu söylemeliyim. Önemli yetenekleri olmayan, disipline ve fizik gücüne dayalı hatta bağımlı oynayan bir takıma karşı on kişi kalmalarından evvel üstünlük sağlayamamamız endişe vericiydi. Takımın merkezinin daha kararlı, daha baskın bir oyun oynamasına ihtiyacımız var. Bunu kısa sürede sağlayamazsak, bugün ikinci yarıda izlediğimiz takım hatırlarımızda bir göz yanılması gibi silinip gidecektir.
Takımı isim isim değerlendirecek olursak günün oyuncularının Emre, Arda ve Burak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Arda, ilk yarı sonunda ve ikinci yarıda takım biraz akıcılaştığında sergilediği sade oyunla, Emre, kilidi açan golü attıktan sonra eksikliğini çektiğimiz lider oyuncu kimliğine bürünmesiyle, Burak, rakip on bir kişiyken maçı çözmek için gösterdiği gayretle maçın lehimize dönmesinde ayrı ayrı pay sahibiydi. Selçuk oyuna girdikten sonra bu takımın en önemli dört oyuncusundan biri olduğunu ve ikinci plana atılamayacağını gösterdi. Mehmet Topal da takım toparlandığında daha iyi oynamaya başladı. Sahadaki görevi ve yeri belirginleştikçe daha da iyi olacaktır. Hasan Ali sol tarafta bol bol çizgiye indi, zorladı. Keşke benzer bir performans Gökhan Gönül'den de gelseydi ama düşüşü sürüyor. Ömer ile Semih hem şanslı hem başarılıydı. Kusursuz değillerdi ama hataları bedel ödetmeyince göze batmadılar. Monte edilmeye çalışılan Sercan ve Tunay yine ışık vermedi. Sercan sahada olduğu süre boyunca takımdan ayrı bir yerde top oynuyormuş gibiydi. Tunay'ın sahadaki varlığını ne Amsterdam'daki maçta ne bu akşam anlamlandırabilmiş değilim. Umarım gelişme gösterir, çünkü hiçbir şey vermiyor. Takımın toplam performansıysa en iyi ihtimalle vasat olarak tanımlanabilir ama on kişi Estonya karşısında yetti.
İlk iki maçımızdan sonra "Estonya'ya karşı iyi oynadık" " Amsterdam'da galibiyeti kaçırdık" gibi tesellilerle kendimizi avutuyoruz. Amsterdam'da da Saraçoğlu'nda da 11'e 11 oyunda tam olarak organize ve baskın değildik. Oyun genelinde Hollanda'ya karşı fazla çekingen, Estonya'ya karşı fazla telaşlı gözüktük. Avcı'nın ve oyuncuların Hollanda maçı sonrası gelen eleştirileri karşılama biçimi ve takım içi dengeler, gol sevinçlerinden ve maç sonrası verilen demeçlerden görüldüğü kadarıyla çok iç açıcı değil. Ama işleri düzeltmek için bol bol zaman ve maç hala var. Beklenmeyen bir puan kaybı olmadan çıktığımız şu iki maçtan sonra kafalardaki tek şey daha iyi olmak olmalı. Yoksa bir turnuvayı daha "biz olsak neler yapardık" diye yakınarak izleyebiliriz.
Önemli Not: Seyirci harikaydı. Keşke maçı çözen kırmızı kartı getiren Burak'ı gol atmayı çok istediği için yuhlamasalardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



