Football etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Football etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.03.2018

Tottenham’ın Pochettino yönetimindeki sessiz evrimi yavaşça oyun sonuna yaklaşıyor


 

Tarihler 24 Şubat 2008’i gösterdiğinde Tottenham Lig Kupası finalinde 1-0dan geri dönerek Chelsea’yi 2-1 mağlup ediyordu. O günden bugüne Juande Ramos’un görevine son verildi, Harry Redknapp yönetiminde Gareth Bale tarafından ateşlenen bir heyecan fırtınasının keyfi sürüldü, Andre Villas-Boas ve Tim Sherwood ile önemli yanlış adımlar atıldı ve sonunda Mauricio Pochettino bulundu. Geçmiş dört sezonun her birinde takıma ilerleme göstertmiş, gelecek vadeden parlak bir genç menajer. Ancak bu süre zarfında hiçbir şey kazanamadılar.


O günden bugüne Chelsea ise 11 kez menajer değiştirdi. İkişer kez Guus Hiddink’i ve bir kez Rafa Benitez’i  geçici olarak göreve getirdiler. Roberto Di Matteo’yu kısa zamanlı bir sözleşmeyle göreve getirdiler ancak Şampiyonlar Ligi’ni kazanınca daha uzun bir sözleşme verilmek zorunda kalındı ki o sözleşme de bir sonraki sezonun üçüncü ayında feshedildi. Ayrıca Carlo Ancelotti ve Jose Mourinho’yu şampiyonluk yaşadıktan sonraki sezon içerisinde kovdular ve Antonio Conte ile de benzer vakayı yaşayacaklar gibi görünüyor. Yine de bu on yıllık süreçte üç Premier Lig şampiyonluğu, üç FA Cup, bir Lig Kupası, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi kazandılar.

Birazcık kaosun yararlı olup olmadığını merak etmeye başlamak için Prater dönme dolabında oturan Harry Lime olmanız gerekmiyor. (Çevirmen notu: Araştırma yaptım ancak bu sahneden başka bir şey çıkmadı, yapılan göndermeyi anlayamadım)

Yine de sebep sonuç ilişkisi korelasyon değildir ve  gerçek şu ki Tottenham; bütün güncel planlarına, yeni stadyumu çevreleyen sözlere ve beklentilere -bilet fiyatları konusundaki şikayetler geçerli olmakla beraber- rağmen tanıdık bir Londra problemiyle karşı karşıya kalıyor: Dişinizden tırnağınızdan arttırarak bir araya topladığınız kaynak ne kadar olursa olsun -eğer mega-zengin değilseniz- o kaynağı 15 yıl önce harcasaydınız daha iyi olurdu.

Chelsea, Mourinho’nun ilk döneminden beri teknik direktörler konusunda yaptığı bütün hatalara rağmen her zaman Roman Abromovich’in 2003’te kulübü satın aldığında saçtığı paralar sayesinde yalıtılmış oldu.

Bu süper kulüplerin doğasıdır: onlar, etkili bir şekilde, batamayacak kadar büyüktür. Ne kadar kötü şekilde oyuncular alsalar ya da menajer atasalar bile kaynakları onları kurtarmak için orada olacaktır. Belki de Premier Lig diğer liglerde sözü bile edilmeyen bir tehlikeyi hala koruyor – Barcelona’nın ya da Bayern Münih’in 2016’da Chelsea’nin başına geldiği gibi 10. sıraya kadar düşmeleri düşünülemez bile. Eşit olarak başarısızlığın sonuçları da mesela 1974’te Manchester United’ın Avrupa Kupası kazandıktan 6 yıl sonra küme düşmesi veya 1982’de 60ların sonu 70lerin başını domine eden Leeds takımının Avrupa Kupası finali oynadıktan 7 sene sonra küme düşmesinde olduğu gibi değil.

İngiliz futbolunun doğası gereği, farz edilen büyük altı takımla birlikte, ortada bir İngiliz süper kulübünün olamayacağı ya da İngiliz süper kulüplerinin Avrupa’nın diğer büyük liglerindeki süperler kadar süper olmadığı tartışılabilir. Altı takımın dört Şampiyonlar Ligi bileti için etkili bir mücadele içinde olması Avrupa bonusunu her sene kimin alacağının ve en tepede kalmasını sağlayacak bir döngüye girmesinin garantisi olmadığı anlamına geliyor. Artı olarak Premier Lig diğer liglerden daha zengin olmakla birlikte en zenginle en fakir arasındaki fark çok fazla değil üstelik daha da azalma payı var.
Jonathan Woodgate 2008 Lig Kupası finali uzatmalarında Petr Cech'i mağlup edip kupayı kazandıran golü atarken.

İşte bu yüzden Pazar günü çok kritik. Bir elitin yerinin değiştirilmesi çok şey gerektiriyor. Manchester City’nin yatırdığı yüzlerce milyonu veya Arsenal’in uğraştığı yıllar süren durgunluğunu. Birçok kulübün bu tarz çeşitli hikayeleri var -Leeds’ten Everton’a, Aston Villa’dan Leicester’a kulüpler buna şahitlik edebilir- bir ya da iki sezon olumlu sonuçlar ve yetersiz yatırım. Puan durumunun tepesine üye olmak için sürdürülebilir ve güçlendirilebilir yatırım gerekiyor, ideal olarak halihazırdaki elitlerden birinin düşüşüyle birlikte.

Tottenham, şimdiye kadar, Pochettino takımı devraldığından beri oyunculara nispeten az yatırım yaptı: yalnızca 33 milyon pound civarında. Harcamalar ise daha çok stadyuma yönelik oldu. Pochettino’nun genç oyunculardan en iyi verimi alma becerisi yatırımdan beklediklerinden daha büyük dönüş almalarını sağladı. Projenin, başka yerlerde daha fazla zenginliği kovalayacak oyuncular yüzünden her an rayından çıkabileceği hissi devam etse halihazırda Arsenal’i geçmeyi başardılar, yeni stadyumun onlara verebileceği finansal avantajlar henüz başlamadan.

Eğer Stamford Bridge’de 28 yıllık başarısızlıklarına bir son verirlerse Spurs yedi maç kala Chelsea’ye 8 puan fark atmış olacak, gelecek sezon Şampiyonlar Ligi’ne katılırken Chelsea’yi dışarda bırakmayı garantileme yolunda büyük yol. Bu durum gerçekleşirse son üç sezonda Chelsea’nin Şampiyonlar Ligi’ne katılamadığı ikinci sezon olabilir.

Abramovich bu durumu karşılayabilir ama esas soru bunu isteyip istemediği. Chelsea’da gözle görülür bir masraftan kısma var ki Conte için sinir bozucu bir durum, Mourinho için de öyleydi. Geçen dört yılda net harcamaları kabaca Tottenham’ın iki katı ancak takım (ya da en azından kiralık gönderilmeyenler) birkaç sezon yetersiz göründüler ve eskimiş görünmeye başlıyorlar.

Şampiyonlar Ligi’nin çekiciliği ve yatırım olmadan Chelsea’de geçtiğimiz on yılı karakterize eden kaos artık onları boğabilir. Aniden ortaya çıkmış gibi ancak Pazar gecesi itibariyle Tottenham, kısa ömürlü gibiymiş görülse bile, Londra’daki tartışmasız en iyi takım olarak bulabilir.

Bu yazının orijinali Jonathan Wilson tarafından 29 Mart 2018 tarihinde TheGuardian.com adresinde yayınlanmıştır.

Bu çeviri, kaynak gösterilse dahi izin alınmadan ArtemioFranchi.org adresi dışında yayınlanamaz.


20.02.2017

Zemanlandia’nın Dönüşü

Pescara’da ikinci kez göreve gelen Zdenek Zeman’ın futbolun geleneklerinin dışındaki tavrı, takımın tek kurtuluşu olabilir.

Pescara yedek kulübesinde yerini alıp görevine başlayan Zeman, ilk maçında kaosun ortasındaki Genoa’ya 5-0’la geçerek inanılması güç bir skora imza attı. Yeni işine başlayalı henüz 90 dakika geçmiş olmasına rağmen, Pescara’da Oddo’nun bu sezon yapamadığı şeylerden birini yapmayı başardı ve takıma ilk Serie A galibiyetini aldırdı.

Sonucun büyüklüğü, mevcut şartlar göz önüne alındığında daha da dikkat çekiciydi. Stadio Adriatico’daki Genoa maçının santrasına dek geride kalan 24 maçta Pescara sadece dokuz puana sahipti. Sassuolo’ya 1-0 kaybettikleri maçta rakiplerinin hatalı oyuncu oynatması sonrası gelen hükmen galibiyet, Genoa maçına kadar kağıt üzerindeki tek galibiyetleriydi ki 17 maçta 15 mağlubiyet alındıktan sonra taraftarlar, Başkan Daniele Sebastiani’nin arabalarını ateşe vermişlerdi.

Mavi-beyazlılar adına Luis Orban’ın kendi kalesine attığı golün yanında Gianluca Caprari’nin iki, Ahmad Benali ve Alberto Cerri’nin de birer golünün Genoa’nın üzerine kabus gibi çökmesiyle geçen hafta görevine son verilen Oddo’ya sempati duymamak zordu.

40 yaşındaki teknik adam, geçen sezon Serie A’ya taşıdığı Pescara’nın kaderini değiştirmek için yorulmak nedir bilmeden çalıştı ama Yunuslar’ın(Pescara’nın lakabı) ilk 20 dakikada 3-0 geriye düştüğü maçta Torino deplasmanında 5-3 kaybetmesiyle deplasman takımının yedek kulübesinde çaresizce oturan Oddo gözyaşlarına boğuldu.

Elinden gelen her şeyi yapan bir teknik adam vardı ama rakip takımlara karşı sıklıkla çok kolay teslim olan oyuncular onun takımda kalmasını zorlaştırıyorlardı. Adriyatik kıyılarındaki Yunuslar, hızla karanlık sulara gömülüp Serie B’ye doğru batıyorlardı.

Göreve gelen Zeman ise kendi adıyla özdeşleştirilmiş bir fenomene sahip. Genç oyunculara verdiği önem, yoğun pres anlayışı ve ultra ofansif futboluyla, 1990’ların başında az gollü maçlarıyla tanınan, tutuculuğun ve pragmatizmin hüküm sürdüğü Calcio(İtalyan futbolu) fırtınasında kendine “Zemanlandia” adında bir eğlence dünyası yarattı. 2012’de Serie B şampiyonluğu yaşadığı dönemde Pescara’dan Roma’ya transfer olan Zeman, o dönem üzdüğü camiaya olan borcunu ödemek için tekrar görev başında.

Oyun anlayışından sigara tiryakiliğine ve çalıştırdığı bazı modası geçmiş takımlara kadar, Prag doğumlu bu taktik deha asla normal şartlara uyum sağlayan biri olmadı. Bu da, herkes tarafından artık ligden düştü gözüyle bakılan mavi-beyazlıların başına tekrar geçmesine gayet uygun bir profil çiziyor.

Zeman dönemi büyük bir patlamayla başlamış olsa da Abruzzo bölgesinin takımı güvenli bölgeden 10 puan uzakta ligin dibine demirlemiş durumda. Mantık dahilinde düşününce Pescara’nın 2017/18 sezonunda Serie B’de yer alması gerekiyor ki Zeman da imzaladığı 18 aylık sözleşmeyle bunun bilincinde olduğunu gösteriyor.

Yine de zamanında Roma için Lazio’yu bir çırpıda terk eden adamın ne yapacağını bilemezsiniz. Gerçek bir futbol idealisti olan Zeman, 0-0 berabere kalacağına 5-4 kaybetmeyi daha mantıklı bulan biri. Eğer ligden düşeceklerse de bunu hayli ilginç bir serüven sonunda gerçekleştirecekler.

Pescara’nın ligde kalması tam anlamıyla bir futbol mucizesi olur ama bunu başarabilecek biri varsa o isim -belki de- sadece Zdenek Zeman olabilir. Kesin olan bir şey var ki, taraftarlar izledikleri şeyden asla sıkılmayacaklar.

Bu yazının orijinali 18 Şubat 2017 tarihinde Football Italia için Ricardo Thomas tarafından kaleme alınmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

17.02.2017

Az Tanınmış 5 İtalyan Genç Yıldız

İtalyan futbolunda yeni bir altın çağdan bahsetmek için henüz erken olabilir ama özellikle Milan ve Atalanta’dan yükselen genç yıldızlar Azzurri’nin geleceği için umut veriyorlar.

Yetenekli yeni jenerasyonun dışında, onlardan biraz daha büyük olanlar(21-24 yaş aralığında) arasında da İtalyan futboluna çok şeyler katacak kadar genç olan isimler de bulunuyor. Bu yazıda, belki yeni bir Roberto Baggio veya Gianluigi Buffon olamayacak olan ama en üst seviyeye isimlerini kazıyacak olan beş az tanınmış yıldıza bakacağız.

1- Federico Ricci


22 yaşındaki Federico Ricci, kariyerinde bir üst seviyeye çıkmakla Serie A’nın alt, Serie B’nin ise üst sıralarında sıkışıp kalan bir oyuncu olma arasındaki karar noktasına ulaşmak üzere. Roma doğumlu oyuncunun ikiz kardeşi Matteo da Serie B’de Perugia forması giyiyor.

Federico, şu an kiralık olarak Sassuolo forması giyiyor olsa da Roma’nın oyuncusu. Crotone’de kiralık olduğu son sezonun ardından Ricci kendini daha geniş bir kitleye tanıtma şansı buldu. Crotone’deki 36 maçta attığı 11 gol ve yaptığı sekiz asistle kulüp tarihine geçen Serie A’ya yükselme macerasında iz bıraktı. Bu istatisikleri daha etkileyici kılan ise onun saf bir santrfor olmayıp kanatlarda veya forvet arkasında oynayabilen biri olması. Sahip olduğu hız ve küçük cüssesi ile “yedek kulübesinde bile çalım atabilen futbolcu” tanımına çok iyi uyuyor.

Bu sezon(1 Şubat’a dek) Serie A’da 17 maça çıkan Ricci iki gol attı. Bu sezon Sassuolo’nun lig ve Avrupa’da aynı anda mücadele etmekte zorlanması ve büyük sakatlık problemleri yaşaması, Ricci’nin istikrarlı şekilde forma şansı bulmasını sağladı.

Düşük bütçeli Lorenzo Insigne olarak Ricci’nin biraz daha gelişim şansı var ki Roma da kendisine dair hala umutlu olduğu için bonservisini vermeyi reddetti ve kiralama yoluna gitti. Ne olursa olsun, Roma’da kalıcı olmayı başaramasa da imza atma şansı bulacağı birçok yer olacak.

2- Daniel Bessa


Bessa, 24 yaşla listedeki en yaşlı oyuncu olsa da bu sadece 14 Ocak’tan bu yana geçerli bir şey. Inter’den Verona’ya bonservisiyle gidip imza atan oyuncu, Vicenza, Olhanese, Sparta, Bologna ve Como’daki kiralık dönemlerden dolayı yer değiştirmeye ve transfer olmaya çok alışkın.

Genellikle orta sahanın ortasında yer alsa da Bessa bu sezon şimdilik 22 maçta iki asist ve beş gole imza atarak takımının Serie A’ya dönüş mücadelesine büyük katkı sağladı. 2011’de dizinden yaşadığı sakatlığın gelişimine büyük darbe vurduğunu kabul etmeliyiz ancak Bessa o günleri ardında bıraktı ve potansiyeline hızla ulaşmaya başladı. Bana inanmıyorsanız Bein Sports yorumcusu Matteo Bonetti’nin, Twitter’da Bessa’yı Real Madrid’li Isco’ya benzetmesini dikkate almalısınız.

Her ne kadar o seviyede olmasa da Bessa gibi yetenekli bir oyuncu önümüzdeki sezon Verona’yla ya da başka bir takımla mutlaka Serie A’da oynamalı. 24 yaşında olduğu için şu anki durumundan çok da ileri gidemeyeceği düşünülebilir ama insanlar Cristiano Lucarelli ve Stefano Floccari gibi isimlerin de oldukça geç parlayıp yıldız olduklarını unutmamaları lazım.

3- Leonardo Morosini


Serie B’de Brescia’dayken Genoa’ya yeni geçiş yapan 21 yaşındaki ofansif orta saha, Genoa’nın ilk 11’ine yerleşmek için biraz sabırlı olmak zorunda. Yine de Morosini, Genoa taraftarını görmeyi merakla beklediği oyunculardan biri. Brescia formasıyla 80 maçta attığı 14 gol onu en golcü isimlerden biri yapmamış olsa da son iki sezonda Serie B’de izlemesi heyecan yaratan oyuncular arasında yer alıyordu.

Rakiplerini ekarte etmekte zorlanmamakla beraber iş başa düştüğünde sağ ayağıyla muhteşem füzeler gönderebiliyor. Belki şu ana dek onunla ilgili akıllardaki en net şey geçen sezon Paris’teki terör saldırısı sonrası Fransız bayrağı ile yaptığı gol sevinciydi ama hep birçok büyük İtalyan kulübünün radarında yer aldı.

Genoa oyuncunun geleceğinin hala parlak olduğunu umuyor, şu an ellerinde ham bir elmas ama işlendiği zaman oldukça değerli bir parça haline gelebilir.

4- Pierluigi Gollini


Gianluigi Donnarumma, Mattia Perin, Alex Meret ve diğerleri ile İtalyan kaleciliğinin geleceği fazlasıyla emin ellerde. Yine de ortalıkta en üst seviyeye çıkması beklenen birkaç kaleci daha var ve 21 yaşındaki Gollini de bunlardan biri.

Kariyerine SPAL’da başlayıp kısa sürede önce Fiorentina’ya, ardından da İngiltere’de Manchester United’a transfer oldu. Genç kaleci, Kırmızı Şeytanlar ile resmi maça çıkmayı başaramayıp 2014 yazında ülkesinin yolunu tutup Verona’ya transfer oldu.

Geçen sezon Verona’nın 11’inde yer bulmaya başladı ve takım berbat bir görüntü çizse de o adından söz ettirmeyi başardı. O performansı ona tekrar İngiltere’nin kapılarını açtı ve Aston Villa’ya transfer oldu. Ancak 20 lig maçına çıkmasına rağmen, Villa’daki antrenman düzeninden memnun olmadığını belirterek ocak ayında Atalanta’ya transfer oldu.

Şu an yedek bekliyor, hedefi ise Etrit Berisha’dan formayı alabilmek. Atalanta’nın bu sezonki form durumu düşünüldüğünde bunu başarması şimdilik kolay bir iş değil. Gelecek sezonun başından itibaren genç eldivenin hedefi kalede birinci tercih olmak olacak. Belki gelecekte İtalya Milli Takımının bir numaralı kalecisi olamayacak ama Antonio Mirante veya Andrea Consigli gibi saygı değer bir kariyere sahip olacak.

5- Stefano Minelli


Kalecilerden bahsederken listeyi bir diğer kaleci olan Brescialı Stefano Minelli ile tamamlıyoruz. Henüz 22 yaşında olmasına rağmen Minelli, Brescia adına oynadığı 81 maçla şimdiden büyük bir tecrübe sahibi.

Brescia’nın evladı olarak, Minelli’nin bugüne dek kariyerine devam ettiği kendi memleketinin kulübünden ayrılmayı istemeyeceğine şüphe yok. Ancak Brescia, Serie A’dan uzak kaldıkta Minelli’nin de kariyerini daha ileri götürmek için bir hamle yapması gerekebilir.

Harika kurtarışlarıyla Minelli, geçen sezon Serie B’deki kaleciler arasından kolayca sıyrılmayı başardı. Bazı maçlarda konsantrasyonunu tamamen kaybedip aptalca hatalar yapması olumsuz bir özellik olarak dikkat çekse de Minelli gerçekten kaliteli bir kaleci. Eğer Perin Genoa’dan ayrılırsa kaleyi emanet etmek için bakacakları ilk isim Minelli olmalı. 

Bu yazının orijinali Kevin Nolan tarafından 1 Şubat 2017’de Italian Football Daily'de yayınlanmıştır. 

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

14.02.2017

Bildiğimiz Sousa



Teknik Direktör Paulo Sousa’nın, Fiorentina’nın gelişimini sabote etmeye devam ettiği Roma deplasmanındaki içler acısı performansla bir kez daha ortaya çıktı.

7 Şubat Salı gecesi oynanan maçta Roma, Fiorentina’ya karşı ezici bir üstünlük kurarak iç sahadaki galibiyet serisini 14 maça taşıdı ve üç puanı 4-0’lık skorla aldı. Hakem bile maçın sonunda Fiorentina’nın daha fazla utanç duymasını engellemek için maçı 90. dakika tamamlanır tamamlanmaz bitirdi ve bir saniye bile uzatmadı.

Orta sahada Daniele De Rossi muhteşem bir performans ortaya koydu ve son beş yılda ilk kez bir maçı iki asistle tamamladı. Aslında o gece elden geçirilmeyen tek rekor Francesco Totti’nin, Silvio Piola’nın ardında en golcü ikinci oyuncu olarak yerini korumasıydı.

Teknik Direktör Luciano Spalletti, Olimpico’da böylesine harika performans gösteren bir takım inşa ettiği için sonsuz övgüyü hak ediyor, onun Roma’sını izlemek büyük bir keyif. Şunu da belirtmek lazım ki, Spalletti bir Toskanalı olarak, Floransalı hemşehrilerine bir anlamda yardım eli uzatmış oldu.

Fiorentina bir yenilgi aldığı zaman birçok bahane üretmek bir gelenek oldu. Nikola Kalinic sakatlıktan dolayı takımdan ayrıydı ve gol yükünü formsuz Khouma Babacar’a bırakmıştı. Ama artık bu bahanelerin suyu çıktı.

Spiker, Fiorentina’nın ikinci yarıdaki performansı için sık sık “içler acısı” lafını kullanmıştı ve haklıydı. Kadro tercihinden taktiğe kadar, Teknik Direktör Paulo Sousa her şeyi yanlış yaptı ve bunu bu sezon ilk kez de yapmıyordu.

Takımın kalitesine dair şüphe yok ve Basel’i de çalıştırmış olan Sousa, oyuncularından en iyi verimi alamadığı gibi olması gerekenin de azını alıyor. Topa sahip olma oranı Roma’yla aynı olsa da Fiorentina bir kez daha bunu anlamlı kılmayı başaramadı.

Babacar’ın performansı berbattı tamam ama arkadaşları da ona pozisyon yaratamadılar. Aslında Fiorentina rakibinden daha fazla isabetli pas yaptı ama Roma’nınkiler daha sonuç odaklı ve ölümcüldü, Toskanalılar ise kaleye sadece iki isabetli şut atabildiler.

Sousa için aynı eski hikayenin başka bir gündeki tekrarıydı. Bazı yenilikçi hamleler dışında -iç sahada kısa süre önce alınan Juventus galibiyeti gibi- bol pas ve topa sahip olma odaklı oyun Fiorentina için geçen sezonun ortalarından itibaren ayırt edici bir özellik haline geldi.

Bu maç öncesi Pescara’ya karşı 1-0’lık mağlubiyetten son anda kurtulmuşlardı, Cristian Tello attığı iki golle Sousa’nın takımını ipten almıştı. Eski Barcelonalı Tello, devre arası Watford’dan gelen teklifi kabul edip kaçıp giden Mauro Zarate ile benzer bir kaderi yaşayıp harika oynadığı maçı takip eden maçta kulübeye mahkum edilmişti.

Portekizli teknik adam, üçlü savunmanın sağ kısmına ise geçici çözüm olarak defansif özelliklerine övgüler yağdırılan orta saha oyuncusu Carlos Sanchez’i devşirmeyi uygun gördü. Ancak bu bölgede tek adamın yapabileceğinden çok daha fazla iş vardı ve Carlos Sanchez, intihar gibi kurgulanan taktikte El Shaarawy ve Emerson gibi iki hızlı oyuncuya sadece hücum oyuncusu Federico Chiesa’nın yardımlarıyla engel olmaya çalıştı.

Paulo Sousa’nın, Max Allegri’nin görevi bırakması sonrası Juventus’un başına geçeceği söylentilerine gülüp geçmek lazım. Geçen sezona dek, Montella ile geçirdiği son üç sezonu ilk dörtte bitiren Fiorentina, Sousa ile ilk kez ilk dördün dışında kaldı. Bu sezon ise geçen sezondan da daha uzaktalar.

Ara transferde Sportiello ve Saponara gibi iki muhteşem oyuncunun da takıma katıldıklarını düşünürsek, Sousa bu takımın gelişimini sabote ediyor. Bunu yapmasına daha fazla izin verilmemesi lazım...

Bu yazının orijinali, 7 Şubat 2017 gecesi Roma’nın Fiorentina’yı 4-0 mağlup ettiği maçtan sonra Football Italia’dan Chloe Bresford tarafından kaleme alınmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

8.02.2017

Parma: Serie D'de Bir Yıl


Cristian Longobardi, 33 yaşında, alt liglerde oynayan seyyah forvetlerden biriydi. Serie D ve Lega Pro(Serie C) sınırları içinde oldukça etkili bir golcüydü ama bu seviyenin üzerine hiç çıkamadı.

Longobardi, Serie D’de Montecchio ile ilk maçına çıkmadan sadece bir yıl önce Parma, Serie A’yı dördüncü sırada bitiriyordu ve Şampiyonlar Ligi elemelerine katılmaya hak kazanırken aynı zamanda da Coppa Italia finaline yükseliyordu. Zamanında, binlerce diğer İtalyan genç gibi Longobardi de muhtemelen sarı-mavililer gibi dev bir kulüpte oynamanın hayalini kurmuştu. O hayallerin üzerinden 15 yıl geçtikten sonra böyle bir fırsat Longobardi için çoktan geride kalmıştı. Kulüpten kulübe gezdiği kariyeri artık düşüşe geçmişti.

Ama sonra, tam zamanında planlanmış gibi, Parma finansal bir çöküş yaşadı ve Serie D'de her şeye yeniden başlamak zorunda kaldı. Kadro baştan aşağı değişti ve sadece efsane isim Alessandro Lucarelli takımda kaldı. Hal böyle olunca yepyeni bir kadro kurmak için yeni oyunculara ihtiyaç vardı, denemeler yapıldı ve sonrasında da bazılarıyla imzalar atıldı. İmzayı atanlardan biri de veteran golcü Cristian Longobardi’ydi.

Yeni takımda küçük bir rolü olacağı düşünülürken, yaşanılan sakatlıklarla Longobardi beklediğinden çok daha fazla oynama şansı buldu, ta ki kendi de sakatlanana kadar. İmzayı attıktan 10 ay sonra Longobardi, Parma’ya kendisine tapılan bir kahraman olarak veda edebilirdi, Curva Nord’da artık adına özel bir beste bile vardı. Normal şartlarda kariyerinde yolu Parma ile hiç kesişmeyecek olan bu adam tüm Parma taraftarlarının kalbinde özel bir yere sahip olmuştu.

Parma’nın çöküşü acı doluydu ancak taraftar için, her şeye rağmen o beyaz zemin üzerine siyah haçla süslenmiş formayı taşıyor olmak gerçek bir şerefti. İşte Longobardi de o formayı taşıyan isimlerin en önündeydi.

Yukarıda da üstü kapalı şekilde bahsedildiği gibi Parma’nın çöküşü dört bir yandaki spor yazarlarının klavyelerinin alev almasına sebep oldu. Hemen hemen hepsinin hikayelerine göre, hem İtalya hem de Avrupa’da köklü bir futbol kültürü olan Parma, tam anlamıyla duvara tosluyordu. Ancak her şey tamamlanıp sonuca ulaştığında, edebiyat parçalayıp hikayeler yazanlar gözlerini takımın üzerinden çektiler ve Parma’yı Serie D’deki kaderiyle baş başa bıraktılar. Serie D’deki ilk sezonunda hemen yükselip Lega Pro’da oynama hakkı kazanınca, Parma tekrar onların dikkatlerini çekmeyi başardı. Yine de geride kalan 10 ay boyunca köprünün altından çok sular akmıştı ve Parma, şehir dışında asla tanınmayacak oyuncularla çok önemli bir başarı elde etmişti.

13 Ekim 2015'teki Parma-Villafranca Veronese maçında Longobardi, gol sevincini Curva'yla paylaşırken

Eylül ayında ılık bir öğleden sonraydı, Veneto bölgesinin küçük şehri Arzignano’da insanlar Serie D’nin yeni sezonunun ilk maçına hazırlanıyorlardı. Şehrin küçük ve mütevazı stadyumu Dal Molin her şeyiyle hazırdı. Birçok küçük kuzey şehrinin stadına benzer şekilde Dal Molin de tek başına dikilen bir tribünden ve sahayı sarmalayan atletizm pistinden oluşuyordu. Yine de küçük boyutuna rağmen Arzignano gibi bir kulübün ihtiyacını karşılıyordu. Ancak o gün durumlar biraz farklıydı...

Yeni sezonun ilk maçı için 1400’ün üzerindeki biletin tamamı satıldı ve işin ilginci bunun 1000 tanesi deplasman takımı Parma taraftarları tarafından satın alınmıştı.

Ultras mentalitesini benimseyen “Boys” grubu mensupları, normalde ziyaret etmeyi akıllarına bile getirmeyecekleri bir şehrin minicik stadyumunda bulmuşlardı kendilerini. Beklendiği üzere stadı pankartlarla ve bayraklarla donatarak Parma’nın ihtiyacı olan atmosferi oluşturdular. Takımlar sahaya adımlarını attıklarında da tanınan besteleri “Forza Gialloblu” ile şehri inlettiler. Maç ise tarihte bir klasik olarak yerini almaktan uzaktı, sakin geçen oyun, 76. dakikada Musetti’nin attığı penaltıyla Parma’nın Serie D’deki ilk üç puanı ile tanışmasını sağlıyordu.

O günden sonra Parma durdurulamaz hale geldi, genç yetenek Kristaps Zommers’in koruduğu kale, hemen önünde veteranlar Alessandro Lucarelli ve Luca Cacioli ile destekleniyordu. O seviyenin çok üzerindeki savunma hattıyla Parma, 38 haftada sadece 17 gol yemişti. Taraftarın sevgilisi oyun kurucu Francesco Corapi ve Davide Giorgino ile desteklenen orta saha, haftalar ilerledikçe uyum içinde çalıştı. En önde ise golcü Yves Baraye harika bir grafik yakalamıştı.

Bu düşük seviyedeki oyuncular ve taraftar arasındaki bağ ise haftalar ilerledikçe daha da büyüyüp sağlamlaşıyordu. Bu durum, Delta Rovigo’daki dramatik deplasman galibiyetiyle de iyice kanıtlanmıştı. Taraftarlar ve oyuncular çılgınlar gibi eğlenirlerken kaptan Lucarelli iki kolunu havaya kaldırdı ve herkesi susturdu. Sonra, kaptan tüm nefesiyle bir anda sezon boyu maçlarda söylenecek olan o sözleri haykırdı: “ale ale oh E tanto gia lo so che l’anno prossimo ale ale oh.” / “Seneye nerede olacağımızı biliyoruz!” (Translate böyle bir şey söyledi yaklaşık olarak. Bir yanlışlık varsa aynı sonuçları veren Google, Bing, Yandex translator üçlüsünü kınayabilirsiniz)

Lucarelli’nin sözlerini duyar duymaz tüm tribün aynı anda bağırdı. Bu bir Serie A kulübünde bile nadiren karşılaşacak bir futbolcu-tribün bağıydı.

Longobardi'nin 4 Ekim 2015'te Ennio Tardini'deki Correggese Calcio 1948 maçındaki gol sevinci

Sonuç olarak, Lega Pro’ya(Serie C) yükselmek bir formalite haline gelmişti ama Parma’nın önünde, üst ligde mücadele edebilmek için yeni isimlerle takımın güçlendirilmesi gereken bir yaz transfer dönemi vardı. Bazı yeni yüzler takıma katılmaya başladıklarında mevcut oyuncuların bazıları kulüpteki işlerinin sona erdiğini ve artık ayrılmaları gerektiğini biliyorlardı. Bunlara Cristian Longobardi de dahildi.

Longo, takımı adına sadece 22 maça çıkmıştı ve altı gol atmıştı ama Parma taraftarlarının gönlünde sonsuza dek yer edinmeyi başarmıştı.

Gianluigi Buffon, Fabio Cannavaro, Gianfranco Zola, Juan Sebastian Veron, Lillian Thuram ve daha birçok harika oyuncunun yolunun düştüğü kulüp, bu defa Cristian Longobardi, Luca Cacioli ve Fabia Lauria gibi isimleri o büyük efsanelerle aynı yere koymuştu. Futbol anlamında büyük isimlerin yakınından bile geçemeyecek olsalar da Parma’nın tarihinin en karanlık noktasında, tekrar ışığa ulaşmalarını sağlayacak yolculukta iz bırakmayı başarmışlardı. Parma’nın birkaç yıl içerisinde tekrar en üst seviyeye döneceğine ve zirveye oynayacağına şüphe yok ancak unutulmaması gereken bir şey var ki bu, Longobardi ve diğerleri ile süslenmiş kadronun Serie D’deki mücadeleleri sayesinde mümkün olacak.

Bu çevirinin orijinali Italian Football Daily'de Kevin Nolan'ın kaleminden, 24 Ocak 2017'de yayınlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın yayınlanamaz.

25.01.2017

Not Defteri #55


  • Blogdaki en sevilen seriye aniden bir parça daha eklemek istedim.
  • Serinin sıra numarasının 55 olması ve Sabri'yi hatırlatması sinirlerimi bozmadı değil. Bir an önce bir sonraki sayfaya geçmem lazım.
  • Gördüğünüz gibi ara çeviri geliyor blog için. Önümüzdeki günlerde iki-üç tane daha gelecek. Öyle öyle kafaya estikçe yazıyoruz Ögeday ve Mustafa'yla beraber. Bu tip şeyleri yaparım diyene kapımız açık.
  • İki arkadaşın adlarını andım zira beraber bir işe başladık, oraya bağlayacağım konuyu. Her Şeyi Biliyoruz adı altında SoundCloud, YouTube, Twitter, Facebook gibi yerlerden ulaşabileceğiniz bir podcast işine girdik. Amacımız her gün konuştuğumuz saçma şeyleri ara sıra sizlerle de paylaşmak. Hedefimiz milyonlara ulaşmak değil, olursa olur o ayrı da biz şöyle 150-200 kişileri bulsak beraber eğlensek diyoruz sadece.
  • Şimdilik prolog adını verdiğimiz bölümü saymazsak iki ana bölüm yayınladık. Blogda sağ tarafa kutucuk koyacağım, buradan da doğrudan dinleyebilirsiniz diye. Yani oluyorsa yaparım. Bu yazının tarihinden birkaç gün sonra kutucuk gelmediyse olmamıştır. Gerçi sanmıyorum ki 2017 yılına girdiğimiz şu günlerde böyle bir özelliği sunmamış olsun kayıtları sunduğumuz siteler. Neyse işte, olmuyorsa da iki link tıklayın dinleyin, adamı sinir etmeyin.
  • Benim bu her yerde okuyucuya/dinleyiciye atarlanmam ne olacak bilmiyorum. Yine de beni 10 yıldır takip ediyorsunuz, bu da başarı.
  • Yalnız şaka maka, dokuz yılı geride bıraktı blog. Eskiye oranla devamlılık artık yerlerde sürünüyor olsa da hala bir şeyler yazınca gelip okuyan, okuduğunu belli edenler var. Çok teşekkürler.
  • Bu duygu yüklü satırların ardından... Yok lan duygulanmadım, okuyorsunuz işte ne güzel.
  • Blogda bir şeyler yazarken takip eden, bekleyen, özleyen birileri olduğuna emin olduğum tek konu Not Defteri, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunu okuduktan sonra "Daha sık Not Defteri yaz!" diyen epey arkadaşım olacak.
  • Artık çok fazla futbol yazısına bulaşmıyorum hala geçimimi futbol yazarak kazanıyor olsam da. Yani mevcuttaki ve proje/teklif/dönemsel olarak gelen işler dışında blogdaki çeviriler hariç bulaşmayı istemiyorum doğrusu. Yani demek istediğim birkaç tweet atmak dışında blogda öylesine futbol yazısı yazmayı istemiyorum. Bıktım biraz. Belki nadiren Serie A olur ama eğer o yazı/yorum bana para kazandırmıyorsa Türk futbolu benden uzak dursun.
  • Bisikletle ilgili daha çok şey yazmak istiyorum ama o da bir türlü istikrarlı olmuyor. Etaplardan birini kaçırdığım anda bir daha seriye devam edemiyorum.
  • Halbuki iki etap izlemediysen onları yazma, izlediğin bir sonraki etap yaz, değil mi? Değil işte çünkü ben malım, sinirleniyorum öyle arada etap kaçınca.
  • Gerçi ben baştan "hepsini yazacağım" diye bir gazla girmesem öyle arada atlayarak yazabilirim. Demek ki hatayı en başta yapıyorum.
  • Böyle bir şarkı vardı, neydi? Hatayı en başında yaptım diye. Pop şarkıydı sanki eski. Hatırlayamadım ama sanki epey bilindik bir şeydi.
  • Aklına gelen varsa söylesin. Söylemeyen adam değildir, söylemeyen Alberto Contador'a gönülden bağlıdır, Chris Froome dilencisidir, Team Sky şakşakçısıdır. 
  • Daha fazla ağır konuşabilirim ama duruyorum.
  • Umarım her zamankinden daha sık şekilde Not Defteri ile buluşuruz. Buluşamazsak da her yerden hakaret ve tehdit ederek yazdırın bana.
  • Aklıma yazacak birkaç şey daha geliyor ama uzamasın ki bir sonraki Not Defteri sayfasını doldurmak için bir şeyler kalsın aklımda.
  • Her Şeyi Biliyoruz'u dinlemeyi ihmal etmeyin, beni sinirlendirmeyin.

dipnot: paulo sousa adam değildir. destekleyen ve ümit besleyen herkes kahrolsun.

14.07.2016

Euro 2016 - Turnuvanın Ardından



Merhabalar. Turnuva biteli 4 gün oldu ve ben yarıfinal ve finali yazma işini tamamen pas geçtim. Bunun sebebi Almanya'nın Fransa'ya elenmesi gibi görünebilir ancak alakası yok, sonuçta Löw'e satırlar dolusu saydırma imkanı çıkmıştı. İşin içinde bolca üşengeçlik, biraz bayram gezme tozması, biraz Pokemon kovalama vardı. Turnuvada da oluşan "bitse de kapatsak artık" havası, maçları "bu kadar izledik, sonunu da görelim" diye izlememe neden oldu.

Portekiz'i tebrik ediyorum. İnsanlar "90 dakikada 1 galibiyet alarak şampiyon oldular" diyerek eleştiriyor ama madalyonun öteki tarafına bakarsak "hiç yenilmemiş" bir takım var önümüzde. Kura şansı vardı derseniz haklısınız, bu benim de katıldığım bir nokta. Bir tarafta İtalya-İspanya, İtalya-Almanya, Fransa-Almanya eşleşmeleri varken Portekiz grup üçüncüsü olarak yoluna devam etmesine rağmen Hırvatistan, Polonya ve Galler ile oynadı. Bu takımları küçümsemek gibi bir niyetim yok, Galler'i bol bol övdüm burada, Hırvatistan'ı da övdüm hatta elenmelerine çok şaşırdım, Polonya'yı çok da övmemiş olabilirim ama bu budur yani. Terazinin bir tarafı ağır basıyordu.

Fransa onlardan beklediğim futbolu İzlanda maçında oynadı, diğer maçlarda bazı bölümlerde oynayarak finale geldi. Deschamps'ın garip tercihleri, taktik anlayışı bir türlü oturtamaması, Griezmann'a uygun bir taktiği geç akıl etmesi (ki buna rağmen gol kralı oldu) gibi etkenler turnuvada final oynamış ama arzulanan futbolu verememiş bir Fransa ortaya çıkardı. Bu takımda bir teknik direktör değişikliği her şeyi çözer yemin ediyorum.

Sevdiğim için Almanya'yı da kısaca değerlendirmek istiyorum. Gomez'in turnuvayı kapattığı açıklandığında Fransa maçı için olan ümidim yüzde seksenlerden yüzde ellilere düşmüştü. Löw'ün garip bir "Messi'nin olmadığı ama Messi varmış gibi (Götze) oynanmaya çalışılan" taktiğine dönüş yapacağını bekledim. Gitti ortaya Müller'i aldı. Müller ki çok sevdiğim bir futbolcudur, insanlar zevk vermediğini, estetik futbol oynamadığını savunuyor, ben ise onda bunu bir futbol karakteri olarak görüyorum. Evet futbolcuların bireysel özelliklerinin takım oyunu adı altında çok kısıtlandığını savunuyorum, eskisi kadar fazla güzel hareket izleyememekten yakınıyorum vs. . Müller de dümdüz oynuyor belki ama bunu o kadar zekice ve efektif yapıyor ki sanki saha içinde bir robot izliyor gibi hissediyorum, saha dışında bambaşka renkli bir kişilik zaten, nadir olması onu izlemeyi zevkli kılıyor. Gel gör ki bu turnuvada yokları oynadı, yokları oynadıkça da Löw inatla oynatmaya devam etti, Fransa maçında kendisinin yanında Podolski oynar mıydı, bence oynardı. Onun yerine garip bir 4-5-1 ile Fransa karşısına çıkıldı. Biraz hakemin denyolukları biraz Schweinsteiger'in aşka gelip topu tokatlaması derken aslında kazanılabilecek maç kaybedildi. En son Leroy Sane isimli 20 yaşındaki arkadaşımızın sahada koşturup sürekli top kaçırdığını hatırlıyorum orada Löw'e söverken bayılmışım. PODOLSKI NET OLARAK SKORA KATKI VERİRDİ.

Turnuvayı genel olarak özetlemek istiyorum ama aklıma sürekli ızdırap gibi geçen grup aşaması geliyor. 24 takım yerine 32 takım olsaydı ve gruplardan sadece 2 takım çıksaydı bu ızdıraba şahit olmazdık gibime geliyor. Üçüncülük için yapılan averaj hesapları, bir galibiyet alan takımların "tamam bitti bu iş" moduna geçmeleri, gol yiyen takımın "dur ikiyi yemeyelim" diye oynaması, beceriksiz forvetler manasız taktikler derken leş gibi bir turnuva izledik. Yıldız oyuncuların da (ne kadar yıldızsa artık) çoğu kafa olarak burada değildi.

Takım olarak en büyük hayalkırıklığı: İngiltere, tamam önceki turnuvalarda da hep patlıyorlardı da yani işte... insan belki oynarlar diye bekliyor.

Oyuncu olarak en büyük hayalkırıklığı: Pogba. İlk Fransa maçlarında sırf onu izlemek için bir hevesle kuruldum ama yok. Deschamps'ın da etkisi var ama kendisi de kayıptı.

En kötü maç: O kadar kararsız kaldım ki... İngiltere-Slovakya ya da Portekiz-Hırvatistan. Seçin beğenin alın.

En kazma forvet: Haris Seferovic.

En manasız hareket: Yerde yatarken topa kafa vuramayacağını idrak edip Lorik Cana'nın topu tokatlaması.

En kötü teknik direktör: Roy Hodgson.

En güzel maç: Portekiz-Macaristan. Sadece bol gol olduğu için değil, son 20 dakikaya kadar takımlar maçtan kopmayıp, sürekli maçı istedikleri için.

En iyi oyuncu: Bunun çok adayı var aslında, istatistiklere sığınıp Griezmann diyorum.

En iyi teknik direktör: Antonio Conte. Penaltılarda şebeklik yapan oyuncuları olmasa turnuva senaryosu çok farklı olabilirdi. Bu ne biçim İtalya diye burun kıvırılan takıma taş gibi bir futbol oynattı. E İzlanda da taş gibi oynadı diyebilirsiniz haklı olarak, Halgrimsson'un eksiği neydi ya da Fernando Santos kupayı aldı o niye olmadı da diyebilirsiniz. Biraz kişisel bir tercih elbette ama şunu da göz önüne alın, yazıyı İtalya'dan hazzetmeyen birisi yazıyor ve Conte'yi seçiyor...

En eğlenceli taraftar: İrlanda elbette. Will Grigg's on Fire!

Burada yazdıklarımı okuyan, fikir belirten herkese çok teşekkür ediyorum. İsterdim ki daha güzel, daha detaylı şekilde oynanan futbolu analiz edebileyim, biraz ufuk açıcı yazılar yazayım ama o yetenek bende yok. Daha eğlenceli bir turnuvaya şahit olsak ben de o coşkuyla daha goygoyla dolu daha eğlenceli yazılar yazardım gibime geliyor. 2018'de görüşmek üzere demiyorum çünkü ben galiba futboldan ümidimi kestim. (2018 Mayıs'ında gün saymaya başladı)

4.07.2016

Euro 2016 - Çeyrek Final

Öncelikle son 16 turundaki maçları tembelliğim ve yazının ülkemizdeki terör saldırısının üstüne denk gelmesiyle pas geçtiğimi belirtme ihtiyacı hissettim. Kimseye bir faydası olmayacak ama buradan da hayatını kaybedenlere rahmet, kalanlara sabır, sağlık ve mümkün olduğu kadar dilemek istiyorum.

Son 16yı kısaca özetleyerek geçiştirmiş olayım:

-Bir bilinçle, plan dahilinde, sonuna kadar zorlayarak oynayan İzlanda'nın iyi oynayacaklarını beklediğim için yüzümü kara çıkartan İngiliz yıldızlar(!) topluluğunu elemesi en büyük olaydı. Hodgson'ın saçma sapan oyuncu tercihleri, yenikken oyuna müdahale etmek yerine en hafif tabirle mal mal maçı izlemesi İngilizlerin yine bir turnuvaya erken veda etmesine sebep oldu. Brexit mevzusunun üstüne gelince de şakalar komiklikler aldı yürüdü.

-Hırvatistan-Portekiz maçı 115 dakikalık bir ızdırap festivaliydi.

-Belçika'nın iyi gününe denk gelen Macaristan turnuvadaki en farklı yenilgiyi alarak elendi ve şahsımı üzdü.

-Almanya'da Löw'ün sonunda Götze'yi kesmesi, Draxler'in dahil olduğu bir sistemle Gomez'i öne atması meyvesini verdi ve Slovakya'yı rahat geçtiler.

-Polonya-İsviçre keyifli geçen bir maç oldu ama yıllar sonra kimin kimi elediğinden çok Shaqiri'nin efsane rövaşata golü hatırlanacak.

-Galler, Brexit tantanası içinde Kuzey İrlanda'yı kendi futbolcusuna kurban edip erkenden eve yolladı ve Fransa'da kalan tek Ada ülkesi oldu.

-İrlanda, Fransa maçı umutlanıp hayalkırıklığı yaşadığım bir maç oldu. Fransa'nın güzel ve baskılı oyununu sadece gole ihtiyacı varken izleyebildiğimizi gördük. Hayır Deschamps hocam madem bu takım oynayabiliyor illa 1-0 geriye mi düşmen gerek?

-İtalya-İspanya maçında en çok şaşırdığım nokta İspanya'nın aşırı verimsiz oynamasıydı. Tamam İtalyanlar da sahayı ve oyunu müthiş bir şekilde domine ettiler ancak İspanya'nın hiçbir şey yapamaması inanılmazdı. 2014'ten sonra saltanatlarının bitişi tekrar tescillenmiş oldu.

Çeyrek Final

Polonya (3) 1-1 (5) Portekiz
Tanrım yürü ya dedin yürüyoruz bakalım.

Turnuva devam ettikçe maçlarda dikkatim daha çabuk dağılmaya başladı, bir de yazıyı maçın ardından değil iki üç gün sonra yazınca aklımda pek bir şey kalmamış oluyor. Bu maçtan da aklımda kalanlar Polonya'da Lewandowski'nin 2002'deki Hakan Şükür gibi turnuva boyunca şans bulamayıp en sonunda maçın hemen başında gol atması, Ronaldo'nun kendini ve takımı heder etmesi, Renato Sanches'in maç boyunca gösterdiği harika performans.

İkinci yarı ve uzatmaları gerçekten pek hatırlamıyorum, sadece parça parça Ronaldo'nun ıskaladığı, kaçırdığı toplar ve goller var. Portekiz maçı daha erken koparabilecekken bu pozisyonlar yüzünden uzatmalara oradan da penaltılara kadar gitti. Arada da sahaya dalan bir seyirci vardı.

Penaltılarda da aslında herkes tıkır tıkır gol atmaya başlayınca 10-9 civarı bitecek mi diye düşünüyorduk ama Polonya'yı önceki maçlarda taşıyan Kuba penaltıyı kaçırınca evlerine dönmek zorunda kaldılar. Portekiz 5 maç sonunda 90 dakika içinde galibiyet alamamış bir takım olarak yarıfinali görmüş durumda. Oyun tarzları 2004 Yunanistan ile alakasız ama onlarla kıyaslanıyorlar. Bazı bölümleri kötü oynuyorlar ama daha çok şanssızlık var, Ronaldo'nun kendini ispat etme çabasının getirdiği olumsuz etki var. Maç içindeki şanssızlıkları devam edip maç sonu şansları devam ederse garip bir şampiyonluk serüvenine şahit olabiliriz.

Galler 3-1 Belçika

Sağı solu belli olmayan, Macaristan'a 4 atan muhteşem(!) Belçika'nın maçın başında yine bir Nainggolan füzesiyle öne geçmesi "underdog ama gururlu" Galler'in hikayesinin sonu mu diye düşünmemize sebep oldu. Ancak Galler tıpkı İzlanda gibi kadar oturmuş ve inanmış bir takım ki (üstüne Bale var Ramsey var hatta Joe Allen var) oyun planlarını hiç bozmadan maça devam ettiler. 30. dakika civarında Ashley Williams'ın uyuyan Belçika savunması arasında parkta gezer gibi yaptığı kafa vuruşu ile maça tekrar ortak oldular. Üstüne Denayer'den çok kötü bir maç gelince Belçika'ya daha fazla zorluk yaratmaya başladılar. İkinci yarının hemen başlarında Belçika yine kendine gelip üst üste birkaç pozisyon yakaladı ama değerlendiremedikleri için cezalarını Robson-Kanu izlemeye hasret kaldığımız tarzda bir forvet golüyle verdi. Altıpasın oralarda tek hamlede topa basıp çekip bütün Belçika savunmasını düşürmesi ve temiz son vuruşu maçın en güzel anıydı.
Rönesans tablosu gibi diyebilir miyiz?

Galler, golü yedikten sonra panikleyen Belçika'ya karşı daha fazla üstünlük kurdu. Wilmots'un da oyuna düzgün müdahale edememesi, zaten sorgulanan teknik direktörlük becerilerinin -altın kadro denen takımın iki turnuvada ittire kaktıra çeyrek final görüp elenmesi- pek de ortada olmadığını gösterdi. 85te de fişi çeken Vokes oldu, düzgün bir kafa vuruşuyla Galler'in yolculuğuna devam edeceğini ilan etti.

Galler yarı finalde Portekiz'in karşısına çıkacak bildiğiniz üzere ve Ramsey'in cezalı olması ciddi bir kayıp oldu onlar için. Ayrıca Bale ve Ronaldo'nun karşı karşıya gelecek olması maça farklı bir güzellik katıyor.

Almanya (6) 1-1 (5) İtalya

Satırlarıma Artemio Franchi isimli bir blogda bu satırları yazabilmeme şükrederek başlıyorum. Turnuvalarda İtalyanlara tokatlana tokatlana bir hal olan, 2006da sevenlerine kendi evinde travma yaşatan Almanya sonunda ittire kaktıra da olsa İtalya'yı eledi ve üstündeki laneti kırdı.

Maç aslında Löw'ün 4-4-2 tercihinin getirdiği bir şaşkınlık dışında, ki insanlar ilk başta 3-5-2 sandı, beklendiği gibi başladı. Löw'ü buradan tebrik etmek istiyorum, sonunda bu takımın 4-4-2 de oynayabileceğini kabullendi. Kimmich'i sağ öne atıp arkasına Höwedes'i yerleştirerek İtalya'nın sol kanadına ekstra önlem aldı, bunu yaparken Draxler'i kesmek zorunda kaldı çünkü baklava şeklindeki 4-4-2 yerine Kroos-Khedira'nın ortada olduğu Mesut'un sola geçtiği bir 4-4-2 oynattı. Müller-Gomez'den başka forvette yapabileceği fazla seçim şansı yoktu ama Müller'in performansını da gördükten sonra ister istemez Podolski-Gomez nasıl oynardı diye merak ettim. İtalya'da taktik anlamda ya da oyuncu seçiminde bir sürpriz yoktu, bana göre gerek de yoktu çünkü İspanya karşısında sergiledikleri oyun, hala istediğini tam olarak bulamamış Almanya karşısında da işlerine yarayabilirdi.

Bu tip maçlarda genel oyun akışı bellidir, taraflar erken bir gol bulmak için bastırır. Bulan taraf oyunu ona göre kontrol etmeye çalışır karşı taraf da belli dakikalara kadar riske girmeden beraberlik arar. Gol bulan çıkmazsa iki taraf da rakibin hatasını kollar ya da bir oyuncunun yoktan gol var etmesini bekler. Maçta bunlardan ikisini  de karşılıklı gördük. Almanya'da Gomez sol kanattan o kadar güzel, o kadar etkili bir şekilde top getirdi ki golün Mesut yerine ona yazılmasına itiraz edilmeyebilirdi. Bu golden sonra İtalya'yı turnuvada ilk kez geriye düşmüş şekilde izledik ve açıkçası beklediğimden daha panik bir görüntü verdiler. Almanya ikinci gol için derli toplu, organize olarak üst üste hücum yaparken İtalya kendi sahasından çıkamadı. Fakat onların da beklediği can simidi Boateng oldu. Yandan gelen ortada bir albatros edasıyla -sanırım- Pelle'nin üstüne çıkmaya çalışırken top eline çarptı ve tartışmasız bir penaltı düdüğü geldi. İtalya'nın golünden sonra ise roller değişti ve maçın sonuna kadar daha sinik kalan taraf Almanya olurken İtalya galibiyet golü için bastırdı. Çabaları sonuç vermeyince uzatmaları izledik ki orada da Almanya'nın baskısı görüntüde kaldı ve ciddi bir pozisyon olmadı.

Böyle bir maç penaltılara gidince elbette herkes önce Gianluigi Buffon'a sonra Manuel Neuer'e baktı. Schweinsteiger'in para atışlarının ikisini de kazanıp tribün olarak İtalyan taraftarların önünü seçip ilk vuruşu İtalyanlara vermesi hakem Kassai de dahil herkeste "konuşulanı anlıyor mu?" sorusunu uyandırdı. Kendisi maçtan sonra daha önce kazandıkları ve kaybettikleri penaltıları düşünerek bu kararı verdiğini açıkladı, işe de yaradığına göre bir şey diyemeyiz. İlk penaltılar sıkıntısız geçildi, ikinci penaltılarda "badi badi" adımlarla topa gelip şov yapan  Zaza topu tribüne attı. Gomez sakatlanmasa maçı muhtemelen yedek kulübesinde tamamlayacak formsuz ve bitkin Müller ise Buffon'a hakaret eder gibi çok komik bir vuruş yaparak kaçırdı. Barzagli'nin atıp Mesut'un kaçırması İtalyanları umutlandırdı ama bir başka papıt şov Pelle gelip Neuer'e "atla atla hehehe" hareketi yapıp topu komşu şehre atınca durum Draxler'in penaltısıyla eşitlendi. Almanya maçı kazanmaya 5. penaltılarla çok ama çok yaklaştı, Bonucci'nin penaltısını Neuer kendinden bekleneni yapıp kurtarınca herkes Schweinsteiger'e baktı ama anladığımız kadarıyla penaltıları akıl oyunları kadar iyi olmadığı için o da kaçırınca iş ölüm vuruşlarına geldi. Fazla uzatmadan, üç penaltı sonra Darmian'ın penaltısını Neuer kurtarınca Hector bu sefer affetmedi ve Buffon'u da İtalya'yı da Almanya'nın makus talihini de yendi. HELAL OLSUN HECTOR HELAL OLSUN ALTIN YÜREKLİ ADAM, DEUTSCHLAND DEUTSCHLAND ÜÜB... öhöm. İhbin ihbin.
Tutanlar iyiydi de atanlar kötüydü.
Almanya İtalya'yı eledi ama çok önemli üç (hadi Khedira'yı da sayalım dört) oyuncusunu kaybetti. Schweinsteiger ve Khedira sakat, yarı finali kesinlikle kaçırıyorlar. Hummels cezalı. Esas sıkıntı Mario Gomez. Kendisi ne yazık ki turnuvayı kapattı. Oynanmaya çalışılan sistem için biçilmiş kaftanken, üst üste çok iyi performanslar verirken turnuvayı kapatması hem onun için hem de Almanya için büyük şanssızlık. Fransa karşısında ya Müller'in kendini toparlaması için dua edeceğiz ya da Löw taktik değiştirip 3 günde takıma oturtacak. Gomez'in rolünü doldurabilecek kimse yok ama Fransa'nın sıkıntılı savunmasına karşı kalabalık ve hızlı bir hücum oyuncularından kurulu bir plan işe yarayabilir belki.

İtalya'ya gelince kendilerine olan antipatimi daha önce birçok kez belirttim -Buffon'u kenara ayırıyorum- ama haklarını yemek de istemem. Conte önderliğinde harika bir futbol oynadılar, rölantide oynadıkları İsveç maçını kazandılar, tam rotasyonla çıktıları ve rakibin ölüm kalım maçı olan İrlanda maçını dahi Sirigu olmasa berabere bitireceklerdi. Herkesin favori gördüğü İspanya'yı tabir-i caizse paket yapıp yolladılar. Almanya maçında penaltılara Boateng olmasa gelemeyeceklerdi belki ama kendi oyuncularının şov düşkünlüğü olmasa şimdi Fransa'ya hazırlanıyor olacaklardı. Tebrik ediyorum.

Fransa 5-2 İzlanda

Üstünde fazla konuşamayacağım bir maç. İzlanda'yı küçümsediğim için değil ya da buraya gelmeleri şans işi olduğundan değil. Basiretsiz İngiltere'yi yenmeleri insanlarda fazladan bir umut yarattı ama Fransa kadro kalitesinin düzgün oyunla birleşince neler yapabileceğini hatırlattı. ASLINDA İZLANDA'NIN BAŞINA GELENLERİN SORUMLUSU DOKUNDUĞUNU YAKAN, UĞURSUZ DİLO TAYFASIDIR. İngiltere maçından sonra dünyanın dört bir yanından öyle bir şevkle İzlanda övülmeye başlandı ki Fransa'nın bu maça bilenmeden çıkması kaçınılmaz oldu. İlk yarıdan 4-0 ile maçı cebine koyan Fransa'ya karşı iki gol atmayı başaran İzlanda'nın buraya kadar gelmesi gerçekten muhteşem bir başarı ve şansın değil bir plan programın, çalışmanın sonucu. Yine de işin içine "Fransa kim ya İzlanda finale kadar çıkar" tayfa dahil olunca adamların en iyi yaptığı iş olan savunma oyunu bile çöktü. Bu kitle beni desteklese maça çıkmadan turnuvadan çekilirim o kadar diyorum. Neyse.

Fransa, Almanya karşısına şov yapmış olarak, ben artık oldum diyerek geliyor. Gruplardaki Fransa'dan çok daha farklı bir Fransa izliyoruz. Benim en sevdiğim taktik 4-4-2 olduğu için mi bilmiyorum ama Deschamps Fransa'ya sanki görüntüde 4-5-1e benzeyen bir 4-4-2 kurdu ve Griezmann'ı manasız manasız yerlere hapsetmek yerine Giroud'un arkasında serbest bırakarak verimine verim kattı. Tek sıkıntıları savunmanın ortasaha ve hücum gücüne kıyaslandığında zayıf kalması, Almanya'nın da final yolu buradan geçiyor.
BİZİ BİTİRDİNİZ BE DİLOLAR BİZİ BİTİRDİNİZ BE!

23.06.2016

Euro 2016 - Son 16 Eşleşmeleri: Tahminler

Yazıma turnuva formatını kısaca eleştirerek başlamak istiyorum,
-24 takım çok muallak, ya 32 takım olsun ya 16ya dönülsün, en iyi üçüncülük hesapları birçok maçın kısır geçmesine neden oldu. 1-0 geriye düşen takım bile averaj hesabı yapıp beraberliği almayı denemedi. 
-Üç maçlık sistemde ikili averaja önce bakılması bence anlamsız. Ukrayna bu sebepten ikinci maçlar bittiğinde elendi. Son maç formaliteye döndü. İtalya ikinci maçtan lider çıktı, son maç formaliteye döndü ama en azından İrlanda için ölüm kalım maçı olması heyecan kattı.
-Gruplarından 1. gelip elenen takımlar da oldu, ek kontenjandan gelip tur atlayanlar da ama futbol kalitesi iyi durumda değil.
-Gol anlamında elemelerde gol yağmuru olmazsa en kısır turnuvalardan birini yaşayacağız, istatistikler bunu destekliyor.

Gelelim eşleşmelere:

İsviçre - Polonya

Daha ilk maçtan taraf seçmekte zorlandım. İsviçre buraya gelirken çok ahım şahım bir futbol oynamadı, beşinci dakikada öne geçtiği ve 60 dakika 10 kişi oynayan Arnavutluk karşısında az kalsın puan veriyorlardı. Pozisyona girebiliyorlar ama bitiricilik konusunda ciddi sıkıntıları var -Seferovic-. Polonya ise çok fazla gol pozisyonuna girmeden iyi savunması ve skoru koruyabilmesinin avantajıyla bir tık daha kolay bir gruptan (Ukrayna ikinci maçtan elendiği için) geldi. Benim için Polonya'nın en büyük soru işareti yiyecekleri olası bir gole nasıl tepki verecekleri çünkü gruplarda Almanya'dan dahi gol yememeyi başardılar. İsviçre bir gol bulursa nasıl bir maç izleriz merak ediyorum.

Aklımdan geçen: 90 dakika beraberlikle biter, uzatmalarda veya penaltılarda çözülür.
Gönlümden geçen: İsviçre galibiyeti.

Galler - Kuzey İrlanda

Bütün Ada takımları yoluna devam edince burada iki tanesinin eşleşmesi kaçınılmaz oldu. Galler Bale'in ayağına bakıyor diye yazmıştım, gördük ki Ramsey de ihtiyaç olunan anlarda gerekli desteği sağlıyor. Takım olarak çok başarılılar. Sadece Ukrayna'yı yenip Almanya'dan fark yememeyi başaran, elinden geldiği kadarıyla iyi oynayan Kuzey İrlanda karşısında Galler'i favori görüyorum.

Aklımdan geçen: Galler galibiyeti.
Gönlümden geçen: Will Grigg'in atacağı gole rağmen Galler galibiyeti
.
Hırvatistan - Portekiz

Hırvatlar şu ana kadar oynadıkları futbol ile birçok kişinin kupa için favori görmeye başladığı bir takım oldular. Esas rakipleri Çek Cumhuriyeti maçında gördüğümüz üzere sabote etmeye çalışan taraftarları(!). Savunma konusunda biraz sıkıntı yaşıyorlar ama hücum anlamında rakiplere ciddi tehdit olmaları bunun gözardı edilebilmesini sağlıyor. Portekiz konusunda ne diyebileceğimi gerçekten bilmiyorum, yani oynadıkları maçlar -İzlanda maçı dahil- mücadele, futbol açısından keyif verdi. Portekizliler "bizim maçlar eğlenceli geçiyor çünkü zayıflığımız rakiplerimizin güçlü yanlarını ortaya çıkarıyor" diyerek dalga geçiyorlar. Tek sorun bu maçların hiçbirini kazanamamış olmaları. Gol atamadılar ama yemediler de, gol attılar skoru koruyamadılar yediler, üç kere geriye düştüler üç kere beraberliği yakaladılar yani her bir şeyi yaptılar bir galibiyeti alamadılar. O yüzden Portekiz benim için serseri mayın kategorisinde.

Aklımdan geçen: Hırvatistan galibiyeti.
Gönlümden geçen: Kazanan önemsiz, Portekiz-Macaristan maçı gibi bir maç.
Fransa - İrlanda

En ilginç eşleşmelerden birisi bu oldu, sebebini de çoğumuz hatırlıyoruz. 2010 Dünya Kupası eleme playofflarında Fransa, İrlanda'yı uzatmalarda Thierry Henry'nin bariz şekilde el yardımıyla attığı gol sonucunda elemişti. Yalnız İrlandalılar nasıl bir beddua ettiyse o turnuva Fransa için tam bir skandal oldu. 0 çekildi, teknik direktörle oyuncular birbirine girdi, isyanlar çıktı, küfürleşildi, dönüşte ağır cezalar kadrodışı bırakılmalar geldi falan filan.

İrlandalılar şimdi aradıkları intikam fırsatını yakaladılar. Karşılarında yıldızlarla dolu (1998-2000 ayarında kesinlikle değil) bir Fransa var ama bu yıldızlar içinde Payet dışında henüz parlayan bir isim yok. Deschamp hala Fransa'ya iyi futbol oynatamıyor. İrlanda ise rotasyon yapmış bir İtalya'yı 85te kaleci hatasıyla yenerek son anda kendilerini buraya atabildi, çok iyi bir takım değiller bu bir gerçek. Yine de Fransa'yı elemeyi başarırlarsa hem turnuvadaki en sükseli işi yapacaklar hem de kesilmemiş bir hesabı kesecekler. Turnuva Fransa topraklarında olduğu için hakemin yine Fransa'yı kayırabileceği de acı bir gerçek.

Aklımdan geçen: Fransa galibiyeti.
Gönlümden geçen: İrlanda galibiyeti, mümkünse haksız atılmış bir gol ile.

Almanya - Slovakya

Löw'ün inadında ısrar etmemesi bende bir nebze ümit doğurdu. Sisteme müdahale etti. Kimmich'ten bahsetmiştim, savunma konusunda çok iş düşmedi diye. Bu maçta Hamsik/Weiss savunma konusunda onu zorlayacaktır, umarım Löw garantiye almak için Höwedes'e dönüş yapmaz. Almanya'nın zorlanmadan kazanacağına inanıyorum ama buradan sonra ya İtalya ya İspanya gelecek. İtalya gelirse bir şekilde elenecekleri için -belalı oldular resmen- çok önemi yok ama İspanya'nın gelmesi durumunda bu maçın hasarsız atlatılması, mümkünse özgüven tazelenmiş olarak gidilmesi önemli. Slovakya'ya elenirse zaten Löw'ün Almanya'ya girişine engel getirilmeli. Slovakya'nın belirttiğim gibi Weiss ve Hamsik haricinde ekstra işler çıkartabilecek fazla oyuncuları yok, kapandıkları zaman iyi kapanıyorlar, bir kaza golü Almanya'nın işini çok zora sokabilir.

Aklımdan geçen: Almanya galibiyeti.
Gönlümden geçen: Çok farklı Almanya galibiyeti, İngiltere maçının cezası olarak.

Macaristan - Belçika

Çok açık ve net şekilde bu maçın favorisini Macaristan olarak görüyorum. Sabah oynadığı ile akşam oynadığı birbirini tutmayan Belçika karşısında turnuvanın başından beri istikrarını koruyan Macaristan daha şanslı. Belçika'nın daha tehlikeli oyuncuları var, daha fazla tecrübeleri var ama Macaristan bu turnuvaya onlardan daha hazır geldiğini gösterdi. Belçika, İrlanda karşısında oynadığı oyunu ortaya koyarsa Macaristan'ı rahat yenebilir belki ama diğer maçlardaki performansları ile elenmekten kurtulamaz.

Aklımdan geçen: Macaristan galibiyeti, maçın uzaması olası.
Gönlümden geçen: Macaristan galibiyeti.

İtalya - İspanya

İtalya ununu elemiş eleğini asmış Hırvatistan'ı beklerken karşısında bir anda İspanya'yı buldu. İki takım da iyi durumda, formdalar, oynamak istedikleri futbol tarzını sahaya rahatlıkla yansıtıyorlar. Mantık dahilinde taraf seçemiyorum, bence bu maç futbolculardan çok baskın şekilde Conte ve Del Bosque'nin tercihleri doğrultusunda şekillenecek.

Aklımdan geçen: Çok ortada ama illa seçmem gerekirse 51% ile İspanya'yı seçerim.
Gönlümden geçen: Penaltılara kadar giden, bol kırmızı kartlı, kavga dövüşlü bir İspanya galibiyeti.

İngiltere - İzlanda

Geldik turnuvanın bir diğer "bekleneni veremeyen dev" ve "beklentilerin üstüne çıkan küçük takım" maçına. İngiltere de aynı Fransa gibi işi bir türlü rayına oturtamadı. Özellikle Slovakya gibi 10 kişi kapanan bir takıma karşı çözüm üretmekte çaresiz kalmaları benim bu maçta İzlanda'dan sürpriz beklememdeki en önemli sebep. Yine de Hodgson, Deschamp'a kıyasla daha yerinde hamleler yapıyor gibi geliyor. Bir bakarız Kane-Vardy ile çıkıp 2-0 almış maçı. İzlanda ise ilk kez geldiği turnuvada Portekiz'in önünden ikinci olarak çıkmayı başardı. Kendi oyunlarını sahaya en iyi şekilde yansıtıyorlar, bu maçta yenilseler dahi süpürülüp gideceklerini sanmıyorum.

Aklımdan geçen: Zor bir 90 dakika, uzatmalar ya da penaltılarda çözülür.
Gönlümden geçen: Hala daha İngiltere'nin iyi oynayacağından ümidim var ama İzlanda galibiyeti kulağa daha güzel geliyor.

Euro 2016 - Son Grup Maçları: C,D,E,F

Salı gecesi yazmayı savsakladığım için dört grubun maçlarını tek yazıda birleştirmenin daha iyi olacağını düşündüm, bunun için özür diliyorum. Bildiğiniz üzere iki günde 8 maç oynandı ancak aynı saatte başladıklarından bunlardan 4 tanesini hakkını vererek izleyebildik. İzleyemediğim maçları da özetlerden gördüğüm kadarıyla buraya aktaracağım. Eşleşmeler ile ilgili ayrı bir yazı yazacağım için burada o konuda pek yorum yapmayacağım.

C Grubu

Kuzey İrlanda 0-1 Almanya

Löw de bir şeylerin yanlış gittiğini kabul etmiş olacak ki bu maçta sağ bekte Kimmich ile başladı, forvete Gomez'i koydu fakat Götze'den vazgeçmeyerek bence gayet iyi oynayan Draxler'i kesip sol kanada yerleştirdi. Almanya bu sefer maçın başından sonuna kadar baskı kurdu ve sık sık gol fırsatı yakaladı. Maç skorunun 1-0 olmasıysa tamamen Kuzey İrlanda kalecisi McGovern'ın neredeyse kusursuz performansına ve Alman futbolcuların beceriksizliğine bağlı.

İnsan 5 dakika oynatır yahu.
Kuzey İrlanda'nın hesabı zaten en iyi üçüncülük olduğu için golü yemelerine rağmen savunmada kalmaya devam ettiler. Slovakya'ya sinirlendiğim gibi sinirlenmiyorum çünkü Slovakya liderlik imkanı olmasına rağmen riske girmemişti. Bunun haricinde benim aklımda kalan Kuzey İrlanda'nın futbolundan çok "Will Grigg's on Fire" tezahüratı oldu. Önceki maçlarda da tanıdık bir melodi duyduğumu fark etmiştim ama üstüne çok düşmemiştim. Bu sefer duyduğum şeyin "Freed from Desire" olduğundan emin olunca mevzunun ne olduğunu araştırdım ve bu harika tezahürat ile tanıştım. Resmen orijinalinden iyi olan coverlardan bir tanesi. Will Grigg'in 5 dakika bile oynamamış olması teknik direktörün ayıbı.

Almanya'da Kimmich'in performansı beni kendine hayran bıraktı. Sağ bek yok derken hızır gibi yetişti ve sağ kanadı maç boyunca domine etti. Tabi defansif olarak çok fazla görev düştüğünü söyleyemem ama hücumlara katılamayan Höwedes'e tercih ederim. Götze forvet oynamak yerine sola çekilince daha sık pozisyona girmeye başladı ancak iki tane net pozisyonu kaçırınca Löw daha 55. dakikada kenara çekti. Bence gereksiz bir karardı çünkü yerine giren adam da Schürrle oldu. Gomez golünü attı ama kaçırdıkları da buradan köye yol olur yine de bu sistemle devam edilecekse en kritik adam kendisi. Müller aynı şekilde daha iyiydi pozisyonlara girdi ama kaçırdıkça kaçırdı. Neuer'e iş düşmedi, canı bayağı sıkılmıştır muhtemelen.

Ukrayna 0-1 Polonya

Ukrayna zaten elenmişti, bunun rahatlığıyla çıkmışlar maça. İki kez Polonya'nın solundan tehlikeli pozisyonlar yakalamışlar, Yarmolenko'nun iyi vurup az farkla kaçırdığı bir pozisyon var. Polonya da kendini çok yormamış, sonuçta K.İrlanda'nın rotasyon yapmamış Almanya'yı yenmesi çok zor bir ihtimaldi. Kuba Blaszczykowski (kaç yıl oldu hala doğru mu yazdım diye Google'a bakıyorum) mükemmel bir gole imza atmış. Gördüğüm kadarıyla Ukrayna da o golden sonra "amaaan sanki çıkacağız, ne uğraşıyoruz ya" diyerek turnuvayı gol atamadan tamamlamış.



D Grubu

Çek Cumhuriyeti 0-2 Türkiye

Tahminlerimde en çok yanıldığım maç bizimki oldu herhalde. Prim kavgaları, atar giderler derken yine kaostan beslenmiş, çok istekli, galibiyeti kovalayan bir Türkiye'ye şahit olduk. Çekleri resmen boğduk, İsmail Köybaşı Beşiktaşlı arkadaşların çekincelerini haksız çıkarttı ve Caner'den daha iyi performans verdi. Volkan Babacan, Çeklerin yakaladığı birkaç fırsatta görevini gayet iyi yerine getirdi. Volkan Şen'in Burak'ın attığı gole neredeyse Burak'tan fazla katkısı vardı. Beni bizim iyi oyunumuz kadar şaşırtan diğer şey Çeklerin çok kötü olmasıydı. Yani eyvallah ilk iki maçta müthiş oynayarak buraya gelmediler ama İspanya karşısındaki savunmalarını veya Hırvatistan karşısındaki arzuları ortada yoktu. Bizim iyi oynamamız da bunda etken elbette ancak ne bileyim sanki Sivok'un kafa vuruşları ve uzaktan şutlar dışında çok da bir planları yok gibiydi.

Maçın esas olumlu yanına gelecek olursak, ilk paragrafta özellikle yazmadım, Emre Mor. Karadağ maçında girip yarım saat tıkır tıkır oynadığında "yarım saatle oyuncu övüyorsunuz" diyen herkesi haksız çıkardı.En sevdiğim oyuncu tiplerinden bir tanesi, topu aldığı zaman çoğunlukla basıp arkadaşlarını beklemek yerine ileri doğru bir hamle yapıyor. Ya ileri pas gönderiyor ya kendisi süratle ileri çıkıyor. İzlemek büyük keyif oldu. İlk golde Volkan Şen'in Burak'tan fazla payı varsa Emre'nin payı ikisinden de fazladır.
Emre'yi izlemek galibiyetten fazla keyif vermiş olabilir.

Olacağını zannetmiyorum ama tek endişem Borussia Dortmund'da takım oyununa alıştıracağız diye bu özelliklerini törpülemeye çalışmaları. Bence Emre'ye tek gereken tecrübe ve son kararları iyi vermek -şut çekmek yerine pas verebileceği, belki 3-0 olacak bir pozisyon vardı-. Galatasaray devre arasında almak istemişti alamamıştı, biz de taraftarlar olarak çok sallamamıştık, şimdi bir yandan üzülüyorum bir yandan seviniyorum. Türkiye'ye milli maçlar dışında uğramaması, medya ile sıkı fıkı olmaması kendisi için en güzeli olacaktır.

Sonuç olarak yine yumurta kapıya dayanınca oynamaya başladık ama bu sefer şansımız gülmedi. Eleştirilecek yığınla insan ve tercih var onları da buraya sığdıramam. Hesap sormaya kalkanlar hesap soramayacak bu yüzden çok üzüldüğümü de söyleyemem.

Hırvatistan 2-1 İspanya

Futbol anlamında bizim maçtan çok çok daha keyifli geçen bir mücadele olmuş. İki taraf da galibiyet için ciddi şekilde bastırmış. İspanya'nın kendine has oyunuyla attığı, ara paslar sonucunda altı pasın önünde verilen pasla gelen gole Hırvatlarda Kalinic şık bir topuk vuruşuyla karşılık vermiş. Ramos'un kaçırdığı penaltı ise maçın önüne geçmiş. Bu sefer dağa taşa vurduğu için değil, kaleci çok öne çıktığı için eleştiriliyor ama ondan da değil. Bu kadar olayın sebebi Modric'in yedek kulübesinden takım kaptanı Srna'ya, Real Madrid'te kaptanı olan Ramos'un penaltıyı ne tarafa atacağını söylemesi. Bunu gören Busquets de Ramos'a durumu söylüyor. Ramos penaltıyı kaçırıyor, maçtan sonra da Modric'i sorguya çekiyor. Soyunma odasında da hesap sorduğu bir fotoğraf vardı onu bulamadım. Bu kadar olayın üstüne Hırvatlar bir de gidip Perisic'in dar açıdan -savunmanın da etkisiyle- attığı şık gol ile grup lideri olup İspanya ile İtalya'yı başbaşa bıraktılar.



E Grubu

İtalya 0-1 İrlanda

Sosyal mecralarda takip edenler dün gece yaptığım ve hala devam ettirdiğim apaçilikleri görmüştür. İtalya'nın rotasyon yapıp İrlanda'ya saçma sapan bir golle yenilmesi bizim elenmemize sebep olduğundan herkes İtalya'ya kin kusuyordu, ben de fırsattan istifade ederek çok hoş olmayan (hoş olmayan = bayağı bayağı sinkaflı ifadeler) sözler söyledim ve yıllarca söylemeye de devam edeceğim. Çocukluğumdaki terör krizinden beri İtalya'ya bu kadar bilenildiğini görmemiştim, bu fırsat kolay kolay yakalanmaz. Bu arada Prandelli'den özür dileyen de şerefsizdir.

İşin gerçeği şu ki İtalya'nın 6-7 oyuncusu sarı kart cezası sınırındayken, beklemediği bir şekilde İspanya ile karşı karşıya kalmışken, 10-0 yenilse dahi grubunda ikinci olamıyorken kalkıp da rotasyon yapmasını eleştirmek saçmalıktan başka bir şey değil. Adamların eminim ki kimin en iyi üçüncü olacağı çok umurlarındaydı(!). Muhtemelen dünkü Hırvatistan-İspanya maçından beri İsveç maçında şapkadan tavşan çıkarır gibi gol atan Eder'e sayıp sövüyorlardı. Eleştirilebilecek tek şey Sirigu'nun neyi amaçlayarak o topa çıktığının anlaşılamaması. Belki bir de Conte'nin Insigne'yi rotasyon yapmasına rağmen yedek başlatması.

Maça dair hiçbir izlenimim yok çünkü Belçika maçını izliyordum, onlar da golü attığı anda kanal değiştirip Brady'nin golünü gördüm. Son 5 dakikada da İrlanda çok zorlanmadan maçı bitirdi.

İsveç 0-1 Belçika

Bunu hatırlayanlar Belçika'nın futbolunu da anlar.
Son kez İbrahimovic izlemek için ekran başına kurulmuştum ama tabi herkes ona önlem alınca çok ahım şahım bir performans izleyemedik fakat yine de golünü attı -birazdan açıklayacağım-. Belçika çok ahım şahım oynayamadı. Lukaku'nun İsveç'in stoperleri arasında harcanması İrlanda maçındaki performansı vermesine engel oldu. Hazard takımın en etkili adamıydı.

İsveç galibiyete birkaç kere çok yaklaştı, birinde çok estetik bir İbra volesiyle golü de buldular hatta ama kimsenin anlamadığı bir karar ile -sanırım tehlikeli hareket sebebiyle- iptal edildi. Devamında gelen Belçika ataklarından birinde de Nainggolan gerçekten mükemmel bir füze ile maçı Belçika'ya kazandırdı.

Belçika gördüğüm en istikrarsız takım olma yönünde bir adım daha attı. Birisi bu arkadaşları bayağı fena harcayacak ama bakalım kim olacak.



F Grubu

Macaristan 3-3 Portekiz

TURNUVANIN EN GÜZEL MAÇIYDI. Macaristan'ın durumu garanti gibi olmasına rağmen son dakikalar hariç sürekli galibiyet odaklı oynaması, Portekiz'in ölüm kalım mücadelesi verip maçtan kopmaması, şans eseri de olsa gelen goller, kaçan fırsatlar, hızlı ve tempolu bir mücadele. 70. dakikadan sonra taraflar "beyler galiba bu skor herkese yarıyor" diye bıraksa da neredeyse aradığımız her şeyi bulduk. İkinci yarının ilk 15 dakikası izlediğimiz maçların çoğuna değerdi.
Emeği geçenlere teşekkür ederiz.
Ronaldo sonunda şanssızlığını yenmeyi başardı ve iki gol birden attı. Quaresma girdiği gibi asist yaptı, Nani etkili oyununu golle süsledi. Bol bol hücum izlettiler sağ olsunlar. Macaristan da Portekiz savunmasının boşluklarından yararlandı ama Gera'nın attığı gol harika bir şut örneğiyken Cucak'ın attıkları (bunun orijinalini yazamam) biraz da şans işiydi. Tabi şans işi olması hak etmedikleri anlamına gelmiyor çünkü top taca çıkarken birine çarpıp girmedi ya da kaleci durduk yere elinden kaçırmadı. Zaten kaleye çekilmiş şutlar savunmaya çarparak yön değiştirmiş oldu. Son 5 dakikadaki zaman geçirme paslaşmaları maçın tek olumsuz yanıydı ki orada da Kiraly abimiz çıkıp milleti trolleyerek eğlendirmeyi başardı.

Macarlar çok iyi top oynuyorlar ve beklentileri alt üst ettiler, Belçika'yı yenmeleri sürpriz olmayacaktır. Portekiz ise İzlanda'nın attığı son dakika golüyle grubu üç beraberlikle üçüncü sırada tamamladı ve yoluna devam etmeyi başardı.

İzlanda 2-1 Avusturya

Avusturya'nın kadrosunun hakkını veremediğini düşünüyordum, belki bizim gibi son maçta bir şeyler başarıp yollarına devam edebilirlerdi ama karşılarındaki İzlanda çok çok daha iyi durumda bir takımdı. İlk galibiyetlerini son anda alıp ikinci sıraya yerleştiler.

Özeti izlediğimde Avusturya'nın aslında kötü oynamadığını gördüm, tek sıkıntı bunu maçın tamamına yayamamış olmalarıydı. Dragovic'in ilk yarının sonuna doğru penaltı kaçırması dönüm noktası olmuş olabilir. Schopf'ün attığı gol çok şık çok iyi bir gol, hani en azından turnuvada böyle bir golümüz vardı diyebilirler.

İzlanda oyun disiplininden bazı pozisyonlar dışında hiç kopmuyor, inanılmaz bir özellik. Defansif oynadıkları için eleştiriliyorlar, izleyen açısından keyif vermiyor evet ama savunma yaparken oyunu öldürmek gibi bir dertleri yok en azından. Hücum yapmayı deniyorlar, kontra deniyorlar. Son dakika buldukları golle ilk kez katıldıkları turnuvada ilk galibiyetlerini aldılar ama bu onları ikinci yaparak turnuvanın zor kabul edilen (İngiltere'yi geçerlerse İrlanda-Fransa, onu da geçerlerse Almanya,İtalya,İspanya,Slovakya'dan (bu ne arıyor lan burada) biri gelecek) tarafa düşmüş oldular. Kesinlikle hafife alınacak bir takım olmadıklarını tekrar tekrar gösteriyorlar.

21.06.2016

Euro 2016 - Son Grup Maçları: B

İngiltere 0-0 Slovakya

Rusya'nın hiçbir şey yapamadan eleneceğine emin olduğum için tercihimi Vardy-Sturridge ile başlayan İngiltere'den yana kullandım. Slovakya'nın da zaman zaman yine Hamsik başta olmak üzere tehlike yaratabilecek oyuncularıyla İngiltere kalesini yoklayacağını, keyifli bir maç izleyeceğimi tahmin ettim. Fakat Thorin Oakenshield bile The Hobbit'te bu kadar yanılmamıştı.

İlk yarıda yine nispeten özellikle Vardy'nin hızlı çıkışlarında olsun, Sturridge'in çalımlarla içeri girmelerinde olsun biraz keyif aldık. Vardy'nin kaleciye takıldığı pozisyon ve Lallana'nın şutu İngiltere'nin en tehlikeli hücumlarıydı. İkinci yarıda ise Smalling'in göğsüyle topu Hart'a vermeye çalışırken kendi önüne indirmesi Mak'ın araya girmesi sonucu Slovakya az kalsın öne geçiyordu. İki dakika sonra da Weiss zor açıdan çok da tehlikeli olmayan bir şut çekti. Daha sonra "bu iki pozisyon bize yeter gol atamadık arkadaşlar sağlık olsun" dediler sanırım çünkü maçın kalanında kendi cezasahalarında durmaktan başka HİÇBİR ŞEY yapmadılar.


Maçı kazansa grubunda lider olacak takım, kalan 35-40 dakikada 1 puan daha alayım da en iyi üçüncüler arasında yerim garantilensin diyorsa öyle turnuva formatının... yani cidden ben bu kadar saçma işlere yol açan bir formatı Türkiye Kupası'nda aynı gruptan çıkan takımların ilk kurada eşleşmesinde bile görmemiştim. 10 kişi kalmamışsın, yıldız oyuncuların sakatlanmamış, göstermelik de olsa hücum et belki duran toptan gol bulursun. Yok.

Maçın kalanı Slovakya'nın ceza sahası etrafında İngiltere'nin gole çeviremediği hücumları izlemekle geçti. Hodgson bu sefer Kane, Alli ve Rooney'i yedekten oyuna dahil etti. Zaten Dier ile Rooney haricinde çok istekli oynayan adamlar da görmedik. Alli girdikten sonra az kalsın gol atacaktı, Skrtel çizgiye yakın bir yerden çıkardı. Bir ara devamlı aynı hücumları izlemeye başlayınca dejavu yaşadığımdan şüphelenmeye başladım. Kane vuramadı, Sturridge vuramadı, Dier vurdu savunmadan sekti, Rooney vurdu savunmadan döndü derken maçı bitirdik.

Slovakya, eğer bugün Hırvatistan İspanya'yı yenemezse İspanya ile karşılaşacak. O zaman da İspanyollar cezalarını keser diye ümit ediyorum. İngiltere ise batısındaki kardeşine liderliği kaptırdı, bir daha böylesine kapanan takıma denk gelirler mi bilmiyorum ancak bu durumlarda gole gitmek için alternatif geliştirmeleri şart.

Galler 3-0 Rusya

Belirttiğim gibi Rusya'dan futbol adına olumlu herhangi bir hareket beklemediğimden maçın ilk 30-35 dakikasını yarım yamalak izledim. Galler tıkır tıkır oynayıp 2-0ı bulunca, ikinci gol Umut'un Schalke'ye attığı golü anımsattı, izlemeyi bıraktım. Bale sonradan şık bir son vuruş ile 3. golü de atmış. Daha önceki tahminime devam ediyorum, Galler yanılmıyorsam bizim grubun üçüncüsü ile eşleşecek. Bu da muhtemelen Çek Cumhuriyeti olur, bu durumda Gallerin çeyrek final oynaması sürpriz olmaz.



  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO