20.07.2017

Tour de France 2017: 18. Etap - Yatacak Yeriniz Yok!


Genel klasmana son noktayı geride kalan etaplardaki gibi bomboş bir etapla koyduk. Genel klasman anlamında bize bu kadar ruhsuz, karaktersiz ve boş bir Tour de France izlettiren herkesin çevirdiği her bir pedala ve harcadığı her bir kaloriye ayrı ayrı yazıklar olsun diyerek başlıyorum yazıya...

Warren Barguil, bu turun en cesur, en karakterli ve en korkusuz yarışan adamı oldu. Ciddi bir kazadan sonra zar zor toparlanıp geldiği Fransa'da üzerinde polkadot mayo varken iki etap alıp bir de Izoard'ın tarihteki ilk zirve finişine adını kazımak büyük iş. Hem o hem de oda arkadaşı Matthews, bu turda kazandıkları mayoları son pedala kadar hak ederek, söke söke aldılar. Tebrikler ikisine de. Tour de France 2017'yi hatırlayacaksak Sunweb'in bu iki ortak lideri ile hatırlayacağız. Tour de France'ı kazanamayabilirsiniz ama Bardet-Uran-Aru üçlüsü gibi bu sezon hafızalardan silinip gitmek yerine böyle ömür boyu hatırlanacak şekilde adınızı tarihe kazıyabilirsiniz. Sunweb bu turun en özel ve en fazla alkışı hak eden takımı. Tekrar tekrar tebrikler ve teşekkürler.

Izoard gibi bir yokuşta son 400 metrede tempo yapabilen Bardet ve 25 km boyunca Sky'ın önünde peloton çekip Sky'ın enerjisini koruyarak Aru'nun ilk hafta sonundaki salaklığına eşdeğer bir performans ortaya koyan AG2R için ne desek boş. Hep övdük, çok organize oldular dedik ama bu organizasyon kupkuru tempolar dışında hiçbir şey vermedi bize. Gerçekten akıl almaz kötü taktikler, stratejiler ve performanslar izledik. Uran bir kere bile atak denemedi. Bunun tek mantığı zamana karşı avantajı olmalı. Podyumu yeterli görmesi en doğal adam bu ancak Bardet'nin podyuma tutunması büyük saçmalık. Yok çocuk denedi, yok efendim çok büyük yetenek falan diye överek gelmeyin bana. Gideceksin işte, bunun izahı yok. bulduğun yerde basıp gideceksin.

Bugün atak yapmayacaksanız 20-25 km boyunca Sky'ın önünde yokuş temposu yapmanızın hiçbir anlamı yok. Tour de France keyfimizin içine limon sıktınız, ruhu öldürdünüz, ömrümüzden uzun saatler çaldınız. Uran'ı kenara koyuyorum ama Bardet-Aru ikilisinin herhangi bir şekilde büyük tur kazanmalarını falan istemiyorum. Umarım gördükleri, görebilecekleri en başarılı Tour de France bu olur. Ruhsuzlar.

Daha fazla konuşmak istemiyorum, sinirden delirecek durumdayım her büyük dağlık etapta böyle bomboş şeyler izlediğimiz için.

Eskiden Froome 5 dakika fark atarken bile heyecan olurdu, podyum mücadelesi bile ayağa kaldırır ve nefesimizi keserdi ama bu turda hiçbir şey olmadı. İlk haftadaki sıralamalar 5-10 saniye, o da zaman bonusları sayesinde oynadı ve bitti her şey.

Marsilya'da Bardet ve Aru, umarım birkaç mekanik sorun yaşayıp podyum da göremezler. Aru zaten göremez de, Bardet de göremeyip bu korkaklığın ve pasifliğin cezasını çeksin.

Yeter herhalde. Sıkıldım eleştirmekten.

Bu gezegende Giro d'Italia düzenlendiği sürece en büyük, en keyifli ve en zorlu yarış o olacak. Bundan sonra Tour'u en iyi gören insanın akli dengesinden şüphe ederim, ciddiye almam. 

Tour de France 2017: 17. Etap

Alpler nihayet geldi çattı ve son iki yokuş etabına girdik. Bu etapla da biri geride kalmış oldu ancak vadettikleri ile elde edilen şeyler bambaşka oldu. Bu etapta yeşil mayoda değişimi ve sürpriz iki abandoneyi kimse beklemiyordu muhtemelen. Thibaut Pinot ve Marcel Kittel abandone oldular, mayo da Michael Matthews'a geçti. Kazanan ise 35 km kala yaptığı solo atakla Primoz Roglic oldu. Bisikletin en enteresan karakterlerinden, hikayesi en acayip adamlarından Roglic, yükselişine adım adım devam ediyor. Geçen yıl Giro'da kıl payı kaçırdığı zamana karşı etabından sonra bu defa kazanmayı başardı. Üstelik uzman olduğu zamana karşıda değil, Telegraph-Galibier ikilisinin çıkıldığı günde yaptı bunu. Yokuş ve etap kovalayan bir zamana karşıcı mı olur, Ardenne klasiklerine mi yönelir yoksa genel klasman mı kovalar bilmiyorum ama şu karar aşaması sayılabilecek iki-üç yılında bir genel klasmancıya dönüşmesini çok çok istiyorum. Çok heyecan veriyor kendisi.

Blogda daha önce kimi çevirsek uğurlu gelmişti o kişiye, Roglic için de değişmedi kural. Ögeday'ın yaptığı Roglic çevirisine buradan ulaşabilirsiniz: http://www.artemiofranchi.org/2017/02/primoz-roglic-kimdir.html

Roglic'in galibiyeti dışında genel olarak yaşananlara uzun uzun değinmek istemiyorum çünkü artık keyif almıyorum Tour de France 2017'den. Bardet kendi başına bir şeyler deniyor, Froome yakalıyor, Uran en güçlü bacaklara sahip belki de ama o da gitmiyor, Aru desen zaten neyse şimdi.......

Uran neden hiç atak denemiyor bilmiyorum ama kazanmaktansa podyumu garantiye almayı düşünmesi en yüksek ihtimal. Muhtemelen burada podyumda yer almaya veya kazanmaya bu kadar yaklaşmaya takımı da ihtimal vermiyordu. Temkinli olmalarını bir nebze anlıyorum. Domestiğiniz yokken Aru-Bardet-Froome üçlüsüne karşı tek atak şansınız olur ve eğer başaramazsanız bir dahaki atakta çatır çutur yerler sizi. Belki de Izoard'ı bekliyordur. Bugün ikinci sıraya ortak oldu, zamana karşıda Bardet'yi yer bitirir, en kötü ikinci olur. Şu an Froome'un 27 saniye gerisindeler ve Bardet için son şans Izoard yokuşu olacak. Adeta ya hep ya hiç diye saldırmak zorunda. Yoksa zamana karşısı hiç iyi değil, belki Aru ile mücadele eder ve geçer ama Uran ve Froome'dan fark yiyecek.

Bu ataksızlık ve büyük beklentilerle başlayıp bomboş, heyecansız geçen etaplar beni genel klasman konuşmaktan soğuttu. Daha doğrusu her gün aynı şeyleri yazmak istemiyorum. Gerçekten bıktık yahu. Atak yok, kimse kimseyi dökmüyor, son anda zaman bonusu varsa sprint atıyorlar. Sadece Aru denen salak arkadaşımız iki etapta çok alakasız zaman kaybı yaşadı ve podyumdan düştü. Izoard'da harcayacak bir yakıtı yoksa şampiyonluk değil podyum mücadelesi de bitti onun için.

Günün üzücü gelişmesine dönelim: Marcel Kittel. Etabın ilk bölümlerinde yaptığı kazadan sonra sağ dizi kanlar içindeydi, sağ omzunda da mayosu yırtılmıştı. Ne yazık ki olmadı, devam edemedi. Bir gün önce sprint etabında çapraz rüzgar kurbanı oldu, Team Sunweb adeta dürüme sarıp tatlı tatlı yedi Kittel'i. Bugün de direnecek gücü kalmadı kazadan sonra. Michael Matthews, Kittel abandone olmadan önce ikinci derece yokuşu aşıp sprint kapısını almıştı ve farkı dokuza kadar indirmişti. Matthews sonuna kadar hak etmişti bu turda bir ödül almayı ama keşke bir iki etapta daha zorlayıp Kittel de yarışırken kazansaydı. Hem Kittel'in yeşil mayo hikayesi yarım kaldı hem de Matthews'ın olası yeşil mayo zaferindeki epik detaylardan biri uçtu gitti. Yapacak bir şey yok, bisikletin acımasız yönü işte. Üç haftanın her gününü sağlam çıkarma ihtimaliniz yok. Düz yolda düşen Kittel abandone olurken Porte ile beraber 72 km/s hızla inerken kayaya çarpan Dan Martin devam edebiliyor. Düşerken kazanın nasıl sonuçlanacağı büyük bir piyango bazen. Bu yıl çok fazla iyi adamı beklenmedik şekilde yarıştan uğurladık, umarım kalan dört etapta daha fazla can sıkıcı abandone görmeyiz.

19.07.2017

Start Finish #7 : Güvenlik(?) Uğruna Estetiği Feda Etmek


FIA bugün yaptığı toplantıyla bir süredir konuşulan "kokpit koruma sistemi" konusundaki kararını açıkladı ve HALO denen sistemin 2018'den itibaren bütün araçlarda kullanılacağını duyurdu.

HALO sistemi nedir peki? Giriş fotoğrafında görmüş olduğunuz garabetin, aracı parmak arası terliğe döndüren parçanın ta kendisi.




İlk bakışta dış görünüş olarak izleyenlerin gözünü kanatmasını bir kenara koyup sürücüler önünü nasıl görüyor dedim ancak görüşü etkilemediğini söylemişler. Peki güvenlik konusu? Bu sistem kafaya doğru gelen büyük parçaları (tüm lastik vs.) engelleyecektir ancak küçük parçalar? Sonuçta Massa'nın kariyerini sekteye uğratan kazada  kafasına gelen parça haloya doğru açıyla gelmediği sürece yine aradan geçip kafasına vuracaktı. Bu sistem aracını vincin altına vuran -ki o zaman VSC olsa o kaza muhtemelen olmayacaktı- Jules Bianchi'nin ölümünü de engelleyemezdi. 

2012'de Alonso'nun Spa'da Grosjean tarafından biçilmesi (videonun ilk kısmında) ya da 2015'te Alonso'nun Raikkonen'i istemsizce biçmesi gibi kazalarda da halonun işe yarayacağından şüpheliyim hatta ikinci kazada 1.16'ya bakarsanız Raikkonen'in kokpitine dalan çıkıntı haloya takılıp daha büyük sıkıntılar yaratabilirdi.

Gelelim işin estetik boyutuna. Kim ne derse desin Formula 1 araçları güzel olmalı, göze ve hatta kulağa hoş gelmeli. Önce araçlar daraltıldı, sonra motorlar o gümbürtüsünü kaybetti, şimdi tam araçlar eski zamanlara benziyor, genişlediler, güzelleştiler derken bu garabetle karşı karşıya kaldık. Boyanınca da bir boka benzemediğini Motorsport.com'un geçen sezon araçlara yaptığı çalışmadan görebilirsiniz. Birkaç örneği buraya bırakıyorum. 

Bu da Hamilton'ın geçen sezon Singapur'da halo ile attığı turun araç içi (omuz) kamerasından görüntüsü. Resmen çirkin işte.




Buna alternatif sistem düşünülmedi mi? Düşünüldü, denendi. Red Bull ve Ferrari kendilerine ait kalkan denemeleri yaptılar. Bu kalkanların aerodinamiğe ve görüşe ciddi etkileri olduğu (Red Bull duvar ördüğü için normal) sürücüler tarafından dile getirilmişti. Red Bull sürücüleri -yanılıyor olabilirim- sadece kafalarını ileri geri oynattıklarında bile aerodinamiğin değiştiğini söylemişlerdi. Vettel ise göze en hoş gelen kalkanın görüşü bozduğunu, birkaç tur sonra önünü göremediğini filan söylemişti. Ancak bu sistemlerin hiç geliştirilmeye çalışılmadan apar topar halonun kabul edilmesi ne kadar doğru? SADECE SORUYORUM.

Sonuç olarak bu gelişmeden hiç ama hiç memnun değilim. Radikal fikir sahibi olmayı sevmem ama ya "demirden korkan trene binmesin" diyerek açık kokpiti devam ettirin ya da güvenlik adına risk alıp F1'in açık kokpit olmasına bir son verin ve kokpiti tamamen kapatın. Böyle arada kalmış garabet bir sistemi hiç uygulamayın daha iyi. (Tamam Ögeday. - FIA)

Bisikletin Ruhunu Yakalamak: Matt Randall ve Leica M9’u




Matt Randall, East Yorkshire’da yaşayan Britanyalı bir fotoğrafçı ve resmi olarak fotoğrafçılık konusunda hiç eğitim almamış olsa da gençliğinden beri fotoğrafları bakmayı sevmiş bir isim. Fotoğrafa olan bu tutkusu sayesinde artık fotoğrafları o çekiyor. Spora ve bisiklete olan önsezisi sayesinde onun işleri artık neredeyse bisiklet fotoğrafçılığıyla eşanlama geliyor. Dünyanın en iyi bisiklet giyim ve aksesuar markası olan Rapha ile olan işbirliği de bunun özeti gibi.

*Blogun şablonu fotoğrafların hepsini eklemeye müsait olmadığından sadece birkaç örnek fotoğraf ekledim, bütün fotoğrafları görmek için lütfen yazının sonundaki orijinal yazı adresini ziyaret edin.

Lütfen bize bu projenin neler içerdiğine dair, amaçlarını da katarak, çalıştığın markayla birlikte vs. bir özet ver.

Bu projenin hedefi bisiklet sporunun ruhunu hem amatör hem de profesyonel seviyede yakalayabilmek. Benim görevim sporun farklı yüzlerini fotoğraflayarak yol bisikletinin farklı seviyelerindeki benzerlikleri öne çıkarmak. Yarışa hazırlanırkenki tutkudan, acı çekme ve bağlılığa, stilin rolüne ve kazanmanın gururuna kadar. Bisiklet giyim markası Rapha ile ve (A.S.O. akreditasyonum sayesinde) Jochen Hoops of Creative Hub Paris (beni temsil eden ajans) ile çalıştım.

Bu fotoğraflar nerede çekildi; bisikletçilerin düzgün fotoğraflarını çekmek için gereken koşulları yakalamak zor muydu?

Fotoğraflar İtalya ve Birleşik Krallık’ta çekildi. Fotoğrafçılık işine gelince, tahmin edeceğiniz üzere hava durumu fotoğraf üzerinde büyük etkiye sahip ancak dürüst olmak gerekirse bunu kontrol edemediğim için bunun üstüne çok düşünmemeye çalışıyorum. Bisikletçilerin düzgün fotoğraflarını yakalamak konusuna gelirsek, özellikle aksiyon fotoğraflarda bisiklet yarışı hayranı olmamın, bisikletçilerin yolda nerede pozisyon alacağını tahmin etmemde çok yardımcı olduğunu keşfettim. O noktada zihnimde fotoğraf için hangi açının iyi olduğuna karar verebiliyorum. İşime böyle yaklaşıyorum, eğer bir plan yapabiliyorsam yapmak isterim. Elbette yolculuk boyunca bazı anlarda yakaladığım mükemmel fotoğraf şans anları oluyor bazen de kaçırıyorum ancak özellikle bu anlar fotoğrafçılığı özel kılıyor çünkü belli bir ölçüde ne olacağını asla bilemiyorsunuz.

Lütfen bisikletle olan kişisel ilişkinizi paylaşın, fotoğrafçılık ve bisiklet arasında karşılaştırmalar yapabilir misiniz?

Erken yaştan beri bisikleti çok sevdim, özellikle ergenliğimde Tour de France’ı ilk kez gördükten sonra. O zamanlar bisiklet sürmeye tek başıma çıkardım ve kırklı yaşlarımda hala çoğunlukla aynı yaklaşıma sahibim. Her zaman tek başıma bisiklet sürmekten keyif aldım çünkü sanırım başkalarına yaslanmadan kendi başıma yapabileceğim bir şey olması hoşuma gitti. Fotoğrafçılık da benim için bu konuda benzer. Kendi başımayım, kendi başıma çalışıyorum yani bu açıdan bakınca sanırım benzerlikler var.

Bu fotoğrafları çekmek için Leica M9 kullandınız, bu tarz hızlı aksiyon sporları için kullanılabilecek diğer ekipmanları düşününce, neden sizin seçiminiz bu oldu?

İlginç bir soru! Bugünlerde bu tarz etkinlikler için birçok farklı kamera seçeneği olduğu konusuna katılıyorum ama ilk ve en önemlisi M9’u çok seviyorum – fotoğrafçılık için, özel bir tarza kısıtlı olmadan. Gerçekten bağlandığım bir kamera ve bu yüzden M’yi aldıktan sonra bir DSLR almayı neredeyse hiç düşünmedim. Birisi bunun orta seviye hızlı spor fotoğrafçılığı için pratik olmadığını söyleyebilir ve katılırım, yani örnek olarak otofokus özelliği bile yok ama belki de ben onun bu pratiklikten uzak oluşunu seviyorum. M9 kullanmanın beni diğerlerinden daha iyi bir fotoğrafçı yaptığını söylemiyorum ama belki de bu pratiklikten uzak olma benim diğerlerinden daha farklı tarzda fotoğraflar yakalamama yol açıyordur? Bir an düşünüp dünyada ne kadar fazla fotoğrafçılık işi olduğunu düşündüğümde ve bu kalabalıktan sıyrılıp bir kariyer yapmayı ümit ettiğimde aklımda beliren yol ve yaklaşım olaylara farklı yaklaşmak oluyor. İnancıma göre imkanlarını kısıtlamak seni daha yaratıcı yapıyor. Artı olarak M9 çok güzel fotoğraflar çekiyor!


Fotoğraflardan anladığımız kadarıyla kendini “bisikletçinin hayatından bir gün” olarak tanımlanabilecek bir konuya kaynaştırmış durumdasın. Birisi bu fotoğraflarda sporcuların böylesine bir spor için ihtiyaç duyduğu güç ve dayanıklılığı görebilir. Kendini bu ortama nasıl kaynaştırdın?

Gerçekten de bunlar çok güçlü sporcular, amatör seviyede bile spora olan bağlılıkları çok etkileyici. Kendinizi bu spora kaynaştırmak çok kolay olmuyor çünkü birçok etkinlik için giriş ve basın akreditasyonları gerekiyor. Bisiklet giyim markası Rapha’nın fotoğraflarıma ilgi duyması ve onlarla birkaç sefer çalışmış olmam çok şanslı olduğumu gösteriyor. İnanıyorum ki bu ilişki A.S.O. (Amaury Spor Organizasyonu) akredite fotoğrafçısı olmama yardım etti ve bunun için minnettarım. Bu benim dünyanın bazı en iyi bisikletçilerine yaklaşabilmemi sağladı, özellikle bu yılki Tour de Yorkshire’da. Bu kadar yakın bir mesadefen fotoğraf çekme ayrıcalığına sahip olmak inanılmaz bir deneyimdi. Erişiminiz olduktan sonra ise mevzu doğru zamanı sabırla bekleyip o belirleyici an geldiğinde kesinlikle hazır olmak çünkü özellikle aksiyon çekimlerde o an çok hızlı gelip gidiyor. Portre fotoğraflar bile zor olabiliyor çünkü bisiklet dünyasında hiçbir şey fazla statik kalmıyor.

Anton Corbijn’den sizi fotoğraf anlamında etkileyen bir isim olarak bahsettiniz. Onun fotoğrafçılığı hakkında neyi özellikle sevdiğinizi ya da kendi stilinize uygulamaya çalıştığınızı söyleyebilir misiniz?

Kesinlikle Anton’un işlerini çok seviyorum ve sanırım bunun ana sebebi, benim bakış açıma göre o kendi dünyasını yaratıyor, neredeyse başka bir gerçekçilik gibi? Kendi fotoğraflarında kesinlikle kendi kimliği var ve bu benim de işimde yakalamaya çalıştığım bir özellik. Belki açıklaması biraz zor ama onun işinde beni özellikle etkileyen bir ruh hali var. Onun fotoğrafçılığını her zaman sevdim ancak kendim fotoğrafçı olduğumda onun işinin ‘mükemmel’ olmaktan çok benim içimde bir tele dokunduğunu fark ettim. Geçen yıl kendi filmi olan Life’ın gösteriminde Anton ile tanışma fırsatım oldu, röportaj verirken ‘kusursuz olmamak benim kusursuzluğum’ cümlesini kurduğuna şahit oldum ve onun bunu söylediğini duymak anlamamı sağladı. Yani bu onun işinin kendi fotoğrafçılığımda yansıtmaya çalıştığım bir özelliği ama kamerayla dışarı çıktığım her seferinde yeni bir şey öğreniyorum. Benim için bu belki daha çok siyah & beyaz fotoğrafçılığa uygun bir yaklaşım.

Ayrıca Ben Ingham’dan bahsediyorsun, daha spesifik olarak bisiklet hakkında çektiği siyah & beyaz fotoğraflar hakkında. Çok farklı tarzlar olsa da (Corbijn ve Ingham arasında) işinin bu iki isimden etkilendiğini söyleyebilir misin?

İyi soru. Ben’in işlerini benim için dönüm noktası olan bir zamanda buldum aslında. Otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım ve bisikleti yavaşça yeniden keşfediyordum, ergenliğimin son zamanlarında çok sevdiğim ama yirmili yaşlarımda kenarda kalmış bir şeydi. Halihazırda zaten ilgimi çeken şeyleri ufak Leica C-Lux’üm ile fotoğraflıyordum ama bisiklet yoktu. Ben’in Rapha için yaptığı çalışmayı görmek bisiklete olan tutkumu tazeleti ve daha iyi bir fotoğrafçı olmayı istememi sağladı. O zamanlarda başka kimsenin bisikletçileri kumlu bir siyah beyaz şekilde fotoğrafladığını hatırlamıyorum. Yine bu fotoğraflarda benim içimde yansıyan belli bir ruh hali ve huzursuzluk vardı. Çoğunlukla cilalanmış olan ticari spor fotoğrafçılığından çok uzak, daha gerçek görünen. Yine açıklaması zor ama bazılarını sanki bir film karesi, sinematik gibi görüyorum. Yani evet işlerimin (zihnimde ya da görüşümde) bazı zamanlarda hem Anton’un hem de Ben’in işlerinden türediğini söyleyebilirim ama dünyanın benim fotoğraflarımı nasıl algıladığı tamamen farklı olabilir.


Tahmin ediyorum ki Rio Olimpiyatları’nın bir kısmını izledin doğru mu? Bisikleti takip edebildin mi ve ticari spor fotoğrafçılığı hakkındaki düşüncelerin neler?

Rio Olimpiyatları’nın ufak bir bölümünü izleyebildim, izlemek istediğim kadar izleyemedim çünkü diğer projelerle meşguldüm! Esasında ticari spor fotoğrafçılığına pek bakmıyorum bazı gördüklerim son derece etkileyici olsa da, genellikle teknik açıdan, genel olarak bunları çok fazla cilalanmış buluyorum. Benim zevkime göre çok fazla rötuş var, dürüst olmam gerekirse. Piyasadaki yerini ve değerini tamamen anlayabiliyorum ancak çok teknik bir fotoğrafçı olmadığım için pek benim tarzım değil.

Son olarak okuyucularımızın bilmesi için eklemek istediğin bir şey var mı ya da belki şu an çalıştığın başka projeler?

Sıradaki meyvesini vermeye yaklaşan fotoğraf projem Fransız bisiklet dergisi ‘Steel’ için yaptığım portre çalışması. Ben ve yazar arkadaşım Yorkshire merkezli bisiklet kadro üreticisi Feather bisikletten Ricky Feather’ı ziyaret ettik. Yaptığı bisikletler çok güzel ve bunu baskıda görmek ve yaptığı bisikletlerin değerini gösterebilmek için sabırsızlanıyorum. Daha ilerisi için ise gelişmeye, bisiklet yarışının atmosferini belgelemeye ve daha yaratıcı olmaya devam etmek istiyorum. Ayrıca dergiler için daha çok portre çalışma yapmak isterim, ilginç insanları ziyaret edip yazılı dünyayla fotoğrafları birleştirerek tanıştığımız insanların öyküsünü anlatmak. Bu gerçekten heyecan duyduğum bir şey!

Teşekkürler Matt!

Matt Randall’ın fotoğrafçılığı hakkında daha fazla bilgi almak için lütfen resmi websitesini ziyaret edin ve Instagram’da kendisini takip edin.

Bu yazının orijinali 7 Kasım 2016 tarihinde Leica-Camera.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri ArtemioFranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Charles Leclerc: Sıradaki Büyük İsim? – Ferrari’nin Yükselen Yıldızı ile Özel F1 Röportajı


Charles Leclerc önümüzdeki aylarda sıkça duyacağınız bir isim.

Bu sezonki FIA F2 şampiyonasını domine ediyor (eski adıyla GP2) ve bu hafta sonu Silverstone’da çaylak sezonunun 5. galibiyetini alarak tabloda 67 puan farklık bir liderliğe oturdu.

İki hafta içinde ise dikkati Macaristan GP’den sonra Ferrari ile yapacağı F1 testine yoğunlaşacak. Leclerc yaz arasından önceki iki günden birinde Scuderia için direksiyonun başına geçecek ve muhtemelen o andan itibaren 2018 yılında açılacak F1 koltukları için ismi geçmeye başlayacak.

Ferrari Akademisi’nin genç sürücüsü oldukça kıymetli bir isim, bu yüzden JA on F1 (JamesAllenonF1.com) fırsatı değerlendirdi. İzdiham başlamadan önce F2 padokunu ziyaret edip sıradaki büyük isim ile biraz özel vakit geçirip ismin arkasındaki adam hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıştı.

Leclerc, Monacolu. Babası çok başarılı olmasa da F3 serisinde yarışmış bir isimdi ancak kendisine babası değil, Jules Bianchi mentorlük ediyordu. Bianchi 2014 Japonya GP’sinde geçirdiği kaza sonrası hayatını kaybetmişti.



Leclerc, babasının da Bakü GP’den kısa süre önce vefat etmesiyle yakın zamanda kendine yakın iki insanı kaybetmiş oldu. Leclerc piste çıkıp o yarışı kazandı ve güçlü mentalitesini gösterdi.

Hızından ayrı olarak direksiyon başındaki Leclerc’in göze çarpan özellikleri sakinliği ve yarış zekası. Çok az hata yapıyor ve Hamilton ile Verstappen gibi geçişler yapabiliyor ancak agresiflik yerine hesaplayan bir tarzı var. Leclerc henüz yazımı tamamlanmış bir makale değil elbette ancak bu ham maddeler onun farklı bir sürücü olması için hazır.

Biraz köklerine doğru geri gidelim, yarışmaya nasıl başladın?

Evet babam F3’te yarışırdı ama onun en iyi dostu aynı zamanda Jules’un da babasıydı. Bu yüzden her boş vaktimiz olduğunda piste gidiyorduk ben de aslında böyle başladım. Piste ilk gittiğimde muhtemelen üç buçuk yaşındaydım ve okula gitmek istememiştim, böylece babama hasta olduğumu söyledim o da beni Phillippe’in pistine götürdü. Orada Jules’un babası sürüş yapıyordu. Ben de ilk turumu Phillippe’nin peşinde attım. Benim go-kartımı onun go-kartına iple bağladılar böylece temel unsurları kavradığımdan emin oldular. Sonra yarım tur attım, ipi çözdüler ve böylelikle başlamış oldum.

Nasıl oldu da ailen Monacolu oldu?

Yani babam zaten her zaman buradaydı. Sonra annem babamla evlendi ve o da Monacolu (Monegasque) oldu.

Aile büyüklerin de buralıydı o zaman?

Evet. Öylelerdi. Büyük babamın oldukça büyük bir plastik fabrikası vardı ve sonra babamın da kendine ait ufak işletmeleri oldu ancak dürüst olmak gerekirse babam işlerinden çok beni yarışlarda takip ediyordu.

Yani zengin bir aile?

Hayır. Ebeveynlerim göze çarpacak şekilde zengin değiller, büyükbabamlar biraz zengindi ve bize oteller ve diğer masraflar için yardımcı oluyorlardı ama onlar asla yarışlara yatırım yapmak istemediler.

Babanın yarış kariyeri ne kadar ilerledi?

Formula 3’e kadar gitti ve bir ya da iki kez Formula 1 için testlere katıldı fakat bütçesi hiç yeterli olmadı. Ben doğmadan 10 yıl önce kadar olduğu için çok fazla bilgim yok.

Senin yarışman için hevesli miydi? Seni yarışmaya itti mi?

Hayır öyle olduğunu sanmıyorum. Aslında kartingde isteyerek ilk turlarımı attığım zamanlarda babama ‘büyüdüğümde bunu yapmak istiyorum’ demiştim. Ondan sonra da Jules’un pistine gerçekten çok sıkça gitmeye başladık, herhalde her hafta sonu gidiyorduk çünkü gerçekten gitmek istiyordum ve besbelli ki babam bundan çok mutluydu çünkü sürüş onun tutkusuydu ancak hiçbir zaman beni iteklemedi. Yani demek istediğim zaten her zaman oraya gitmek istiyordum onun beni itmesine gerek yoktu.

Kariyerindeki dönüm noktaları nelerdi? İşlerin gerçekten değiştiği bazı anları tanımlaman gerekirse.

Hımm. Elbette ilk yarışımdı. Jules benim mekanikerimdi yani o bana başlangıçtan beri çok şey öğretti bu da diğerlerinden belki biraz daha hızlı olmamı sağladı. Sonra 2011’de Nicolas [Todt, Leclerc’in menajeri] beni aldığında kariyerim için büyük bir andı çünkü o yılın sonunda sponsorum daha fazla destek olamayacağı için bırakmak zorunda kalacaktım.

Jules bana Nicolas ile temasa geçebilmem için çok büyük yardımda bulundu, ona kariyerimin durumunu anlattı, o yılın sonunda yarışmayı bırakacağımı anlattı. Şansıma Nicolas bana yardım etti ve o zamandan beri de çok yardım ediyor. 2014’te, araçlarla yarışa başladığımda da büyük bir andı ve 2016, Ferrari Akademi sürücüsü olarak ilk yılım.

Ve bu yolda bazı şampiyonlıklar kazandın ki kolay olmadı – bazı büyük savaşlar verdin. Ancak görünen o ki büyüdükçe, kategori yükseldikçe daha  -dominant demeyeceğim çok güçlü bir kelime olur- güçlü oldun?

Evet yani inanıyorum ki, evet. Dediğim gibi oldukça iyi bir vaftiz babam vardı, Jules’tu, ve bu benim sürücü olarak gelişmemde çok yardımcı oldu özellikle go-karttan araçlara geçiş yaptığımda. Onun kazası benim araç kariyerimin çok erken zamanlarında gerçekleşti ama o benim bu dünyaya giriş yapmama çok yardım etti. Sonra da babam, -çok yüksek motor sporları seviyesinde yarışmamış olsa da- onun tavsiyeleri her zaman çok iyiydi ve son iki yıl yaşadıklarım, iki çok yakın olduğum insanı kaybetmek, beni karakter olarak daha güçlü hale getirdi.


Elbette Jules’un başına gelen hepimiz için büyük bir şok oldu fakat bu seni çok sarstı mı? Bunu aşman için zamana ihtiyacın oldu mu? Oldukça da gençtin.

Evet yani demek istiyorum ki Jules aileden biri gibiydi, abim onun en yakın arkadaşıydı. Yani evet başlangıçta çok zor oldu. Hala da öyle ama onlar için bunu başarmam gerekiyor. Tam bir şok oldu. İlk öğrendiğim zaman şampiyonanın son yarışı için Jerez’deydim ve babam bana ne olduğunu söylemiyordu ve sonunda öğrendiğimde elbette oldukça zor oldu.

Yarışta ne oldu? Ne düşündüğünü hatırlıyor musun? Yoksa her şeyi unutup aracı mı sürdün?

Yani öyle yapmalıydım. Bu tip durumlarda elbette bunu yapmak biraz zor ama işin gereği bu. Araçta yapmam gerekenin en iyisini yapmam gerektiğini düşündüm. Jerez’de haber alamıyorduk ve bu yüzden o anki gerçek durumu hakkında haber alamıyorduk ancak kazanın da kötü olduğunu biliyorduk. Fakat ben kendime Jules’un -ve Bakü’de babamın- başarılı olmamdan, olayları düşünmeyip kötü bir yarış çıkarmamamdan mutlu olacağını bildiğimi söyledim. Yani bu düşündüğüm tek şeydi, onlar için yapabileceğimin en iyisini yapmak.

Formula 1 padokunda insanlar bundan çok etkilendi; Bakü’de yarışa çıkıp kazanmandan. Bunun Formula 1 padokunda ciddi bir etkisi oldu, ve de sürüş şeklinin. Ben Senna ve Schumacher ile çalıştım, sürücü olarak bir sakinliğin var. Yani demek istiyorum ki yapman gerekeni yapıp geçişleri yapıyorsun ama bunu agresif şekilde yapmıyorsun ve görünen o ki geçişlerini düşünerek yapıyorsun. Bu doğru mu?

Evet. Daha genç olduğum zamanlardan bu yana kesinlikle geliştiğimi düşünüyorum. Daha gençken çok çok duygusaldım. Çok çabuk sinirlenebiliyordum ve bunun zayıf noktam olduğunu biliyordum bu yüzden üstünde çok çalıştım.

Nasıl?

Formula Medicine sayesinde [Dr Cecharelli tarafından yürütülen bir organizasyon], sürücülere (mental açıdan) olabildiğince yardım eden bir program. Aslında bunu 9 yıldır yapıyorum; mental olarak kendi üzerimde çalışıyorum, bunun çok çok önemli olduğunu düşünüyorum ve son iki yıldır da Ferrari’nin mental antrenörleriyle çalışıyorum ki onlar da mükemmel. Bunlar bu yönde gelişmeme çok yardımcı oldu, zor zamanlarda sakin kalmamı sağladılar, beni için başlarda oldukça zor oluyordu.

Şampiyonlarla çalıştığım yıllarda fark ettiğim şeylerden birisi de bir yenilgi ya da terslik yaşadıkları zaman ilk başta onu anlamaya çalışırlar sonra da bir parça çöp gibi atıp bir daha üstüne düşünmezler çünkü diğer türlü onları aşağı çeker, öyle mi?

Doğru, tam olarak öyle. Düşünüyorum da F3’teki sezonun son bölümü çok zor olmuştu ve GP3’te bundan geri gelmek gayet zordu. Ve dediğim gibi 11 yaşıma kadar sürücülerin mental özelliklerinin önemli olduğunu düşünmezdim. Bunun üstünde çalışmaya başladıktan ve gelişmeleri gördükten sonra düşünüyorum ki sürücü mental özellikleri doğru değilse iyi olamaz.

Beni etkileyen bir diğer şey ise genç kategorilerden gelen bir sürü yetenekli adam var, senin gibi, Lewis ya da Verstappen gibi. Fakat şimdi de F1’e çıkmanın ne kadar zaman alması gerektiğiyle ilgili tartışmalar yapılıyor. Verstappen doğrudan F3’ten geldi, Lewis birkaç adım daha fazla attı. Sen onun gibi yapıyorsun, F3, GP3, F2, doğrudan F3’ten F1’e gitmiyorsun. Bu birkaç ekstra adımın daha faydalı olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

Evet. Sürücüye göre değişiyor; bazı insanlar çok çabuk adapte olur ama herkes değil.

Bazı şeylere nasıl baktığınızla da alakalı. Menajerim Nicolas ile bir gün F1’e çıkacak olursam %200 hazır olmam gerektiğini düşünüyoruz ve burada bunu hedefliyoruz. Bu yüzden genç kategorilerde çok fazla adım attık. Her kategoride aşağı yukarı bir yıl geçirdim ve bu F1’e varmamda çok işime yaradı. Geri dönüp baktığımda da gayet iyi yaptığımızı düşünüyorum. Bu yıl kendimi her zamankinden daha hazır hissediyorum, çok fazla tecrübem var. Evet, geriye baktığım zaman hiçbir şeyi değiştirmezdim. İşleri nasıl çözdüğümüz ve kariyerimi şimdiye kadar nasıl yönettiğimiz konusunda çok mutluyum.

Geçen yıl F1’in tadını aldın. Birkaç yarışın Cuma antrenmanlarında Haas için antrenman sürüşleri yaptın. F2’den önce F1’in tadını almak iyiydi çünkü neyi hedeflediğini biliyordun ve gelecek basamağın neye benzediğini de?

Kesinlikle. Ancak bulunduğum durumun artı ve eksi yönleri olduğunu da düşünüyordum. GP3 hafta sonunun olduğu bir zamanda antrenman sürüşleri yapmak yapabileceğimiz en iyi iş değildi çünkü F1 ve GP3 tamamen ayrı iki araca sahip. Dürüst olmak gerekirse geçen yıl F1’den GP3’e aynı hafta sonunda geçiş yapmak çok çok zor oldu.

Ancak bir F1 takımıyla ve F1 insanlarıyla çalışmak, büyük tecrübeleri olan Romain gibi [Grosjean] sürücüler bana çok yardımcı oldu. Nasıl çalıştıklarını görmek çok faydalıydı. Gençken çok önem vermediğim bazı ufak detaylardan brifinglerde F1 sürücüleri tarafından bahsedildiğini ve bu detayları uzun uzun analiz ettiklerini görmek bana da her ufak detaya dikkat edip her şeyi geliştirmeye çalışmak konusunda çok yardımcı oldu. Bu bana çok faydalıydı.

Ancak artı olarak seni daha adapte olabilir yaptı, F1’de çok önemli bir yetenek. Bütün üst düzey F1 sürücüleri adapte olabilmeli.

Doğru. Aynı zamanda beni GP3 sezonunun ortasında daha zayıf hale getirdiğini düşünüyorum çünkü F1’den GP3’e geçerken çok zorlandım. Daha iyi yapabileceğimi düşünüyorum.

Bu ilginç; bu durum karşısında kendine karşı dürüst müydün, etrafındaki insanlara “bu geçiş konusunda zorlanıyorum” diyor muydun?

Evet tamamen, GP3 takımıma aracın %100ünü kullanamadığımı söyledim ve hala o sezonun orta kısmında kullanamadığımı düşünüyorum, en iyi halimi onlara gösteremedim ve bu utanç verici. Ancak bundan ders çıkardım ve bu yıl sezon ortasında F1 test şansları önüme gelirse bunu kabul etmeyeceğim. Bulunduğum pozisyondan çok memnunum.

Bahse varım öylesin. %100 şampiyonluğa odaklanmış bir halde.

Kesinlikle ve sezon ortasına kadar tamamen odaklanmış bir şekilde gelmekten dolayı mutluyum, şimdi F2’deyim ve F2’den başka bir şey düşünmek istemiyorum.


İçinde bulunduğun şampiyonluk yarışını nasıl tanımlarsın? Etrafında oldukça iyi sürücüler var, son birkaç sezondur bu kadar yoktu. Senden başka pek çaylak da yok, bu şampiyonada yarışmayı nasıl tanımlarsın?

Elbette düşünüyorum ki F2’deki sürücler çok yetenekli, Oliver Rowland ya da Alex Albon gibi sürücülerden bahsediyorum, çok yetenekliler ve F2’deler. Birçok kez tecrübeli sürücülerin yetenekli sürücülere karşı az da olsa üstün olduklarına şahit olduk çünkü bu serideki lastikleri anlamak oldukça zor.

Pirelli lastikler bugüne kadar yarıştığım her seriye kıyasla dev bir basamak oldu ve bir sürücü için bunu hızlıca öğrenmek gayet zor. Şansıma bu sezon çok iyi bir takımım var ve aracı öğrenebilmem için yardımcı oluyorlar ancak evet araca hızlıca adapte olabilmek benim en zayıf noktam değildi. Bu konu hakkında gayet iyi oldum.

Hatırlıyorum ki Bahreyn’de ilk yarışında lastiklerini iyi idare etmeyi başaramamıştın ancak çok şey öğrendin ve o günden bugüne neredeyse her seferinde doğru yapıyorsun.

Şu an hala öğreniyorum ama ilk iki hafta çok fazla şey öğrendim.

Lastik aşınması hakkında; Bahreyn lastik aşınması konusunda sezonun en kötü pisti yani ilk yarışıma orada başlamam çok zordu. Ancak iyi idare ettiğimizi düşünüyorum ki üçüncülük aldık ve sprint yarışında da iyi bir stratejiyle kazandık.

Bu kesinlikle bu yılın öğrenme programının bir parçasıydı ve böyle olacağını biliyorduk.

Daha önce birçok sürücü senin pozisyonunda bulundu, merdivenin son basamağını kazandılar ve daha ileri gitmediler. Sen F1 dünyasındaki birçok insanın radarına girdin, Ferrari sürücü akademisi ve doğru menajer. Yolculuğunun devam edip etmeyeceği konusunda az da olsa endişeleniyor musun yoksa pistte elinden gelenin en iyisini yapıp gerisini etrafındaki insanlara bırakman gerektiğini mi hissediyorsun?

Şanslı olduğumu düşünüyorum, şanslıyım ki etrafımda kariyerimin çaresine bakan bir ortam var. Ferrari elbette harika ve beni destekleyip gelecek yıl için çözümler bulmaya çalışıyorlar. Ayrıca menajerim Nicolas da harika, 2011’den beri bana yardım ediyor ve ona tüm -bu kelimenin İngilizcesini hep unutuyorum- confianceımı* (inancımı) veriyorum.
*esasında ilk anlamı güven olan “confidence” ama inanç “faith” anlamı da var, bu yazıda inanç anlamıyla kullanılmış.
İnanç.

Evet kesinlikle. Onlara bana uygun bir yer bulmaları için tamamen inanıyorum ki bu sadece sürüşe odaklanmam için bana şans veriyor. Kendimi çok şanslı hissediyorum çünkü pek fazla sürücünün etrafındakilere tamamen güvenebildiği bir ortamda bulunduğunu sanmıyorum.

Kendi tecrübenden, yolculuğundan yola çıkarak arkandan gelen insanlara bakarak F2’nin önemli bir basamak olduğunu söyler miydin? Lance Stroll ve Max Verstappen bunu pas geçti, birkaç kişi daha, ama bu senin için önemli bir basamak mı?

Kesinlikle. F2 araçlarının kesinlikle F1’e en yakın araçlar olduklarını düşünüyorum, dediğim gibi sürücülerin tecrübesi çok daha fazla ve evet her zaman bir şeyler öğrenebilirsiniz ama bu kategori benim en çok öğrendiğim kategorilerden birisi oldu. Özellikle lastiklerin aşınması konusunda, daha önce buna benzer bir şey yoktu ve bu konu hakkında tecrübe edinmek F1 geleceğim konusunda yardımcı olacak çünkü F1’de bu büyük bir faktör. Bu yıl bunu öğrenmek ve araçla tecrübe etmek çok önemli.

Son olarak, çok fazla hata yapmadığını fark ettim. Daha önceki bütün yarışlarını izlemedim, bu senin her zaman sahip olduğun bir özellik mi yoksa kategori yükseldikçe üstünde çalışmak zorunda kaldığın bir şey mi?

Sanırım bu biraz mentaliteyle birlikte geldi, zor zamanlarda sakin kalabilmek, zor zamanlarda aptalca hatalardan kaçınmak, bu benim daha güçlü olmama yardımcı oldu ve belli ki son iki yılda mental olarak çok daha güçlendim ve bu da benim daha önce yaptığım aptalca hataları yapmamamda yardımcı oldu.

Bu yazının orijinali 17 Temmuz 2017 tarihinde JamesAllenonF1.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri ArtemioFranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Bunları tweetlerimizde yazdık deme fırsatını kaçırmıyorum ve bahsi geçen Bahreyn GP'sinin sprint ayağını izleyebileceğiniz tweetimi buraya bırakıyorum.

17.07.2017

Start Finish: 2017 Büyük Britanya GP


Başı ve sonu teknik sorunlarla dolu, zaman zaman çok heyecanlandığımız bir yarışı geride bıraktık.

-Sezonun ilk iki yarışından beri sıralama turlarıyla ilgili fazla bir şey yazmıyorum, bu sefer ise hiç izleme şansım olmadı. Fernando Alonso'nun ilk seansta 1. sırayı almış olması, Bottas ve Ricciardo'nun sıra cezaları gibi bir takım olaylar olmuş.

-Kovulacak mı? Yerine kim gelecek? Bir kolundaki kaslarının yarısını zor kurtardıkları Robert Kubica testlerde daha iyi sonuç alır mı? sorularıyla gündemden düşmeyen Jolyon Palmer yarıştan ise daha formasyon turunda düşmeyi başardı. Bu sefer kendisinin kabahati yok. Kendi ülkesinde, seyircisi (Hamilton'dan arta kalan kim varsa artık) önünde hidrolik sorunları nedeniyle yarışa başlayamadı ve bu yüzden bir formasyon turu daha atıldı.

-Max Verstappen'in Vettel'in kötü startından faydalandığı bir başlangıç izledik. Genç Hollandalı bu sefer şanssızlık yaşamadı ve üçüncü sıraya yerleşerek Vettel'in başına bela oldu.

-Toro Rosso ise Kvyat konusunda bir şeyler yapmamanın cezasını ağır ödedi. Daha ilk turun yarısına gelmeden Daniil Kvyat takım arkadaşı Carlos Sainz Jr. ile dalaşırken yarış dışı bıraktı, kendisini de son sıralara mahkum etti. Kvyat'ın bu seferki denyoluğunun dolaylı kurbanı ise az kalsın Kevin Magnussen oluyordu. Kvyat resmen "kovmir misen ağam?" moduna girdi.

-Red Bull takım sorumlusu Christian Horner yarış sonrasında Sainz Jr.'ın doğru ücret karşılığında satılık olduğunu açıkladı. Kvyat'ın da bir şekilde şutlanacağını, Ricciardo'nun seneye şampiyonluğa oynayacak bir araç gelmezse -ve gridde daha iyi bir araçta pozisyon olursa- ayrılma ihtimalini düşünürsek Red Bull ve Toro Rosso'nun önümüzdeki iki sezonki kadrosu radikal değişiklikler görebilir. Verstappen'i bu denkleme eklemedim. Aslında en çok dedikodu kendisi üzerinden dönüyor ancak 2019'a kadar Red Bull'da kalması büyük ihtimal, açıklamalar bu yönde.

-Toro Rosso -ve uzun vadede Red Bull için- sürekli Pierre Gasly ismi ortaya çıkıyor. Kendisi Formula E serisinde Buemi'nin yerini geçici olarak almıştı. Yaz arasında sürpriz bir şekilde Toro Rosso'ya gelebilir mi acaba?

-Yarışa dönecek olursak, kazadan sonra güvenlik aracı eşliğinde birkaç tur atıldı. 7. turda Sauber pilotları birbirlerini ufak ufak itip kaktılar. Ericsson "ben Wehrlein'a yol verdim ama o bana yol vermedi, teşekkür ederim." gibi bir laf soktu.

-Kvyat'a pitten geçme cezası geldi.

-Yarışın en heyecanlı anlarına 14. turda şahit olduk. Vettel, önünde kendisine engel olan Verstappen'i geçmeye çalıştı fakat genç pilot karakteristik özelliği olan "agresif savunma" işini iyi yaparak yerini kaptırmadı.

-Şampiyonluk yarışında Ferrari-Vettel destekçisi olsam da birebir her mücadelede Verstappen'i desteklemeye devam edeceğim.

-Ancak Verstappen'i yine takımı bir şekilde yakmayı başardı. 19. tur pite gelen Vettel'in aksine 20. turda girdiği pitte saniye kaybederek yerini pitte kaptırmış oldu. Sonra da Vettel farkı açıp götürdü zaten.

-Hamilton, Raikkonen ve Bottas'tan hiç bahsetmedim çünkü Bottas arka taraftan tek tek geçiş yapıp üçüncü sıraya gelmişken, Hamilton da önde Raikkonen'e fark atmış bir biçimde yayıla yayıla yarışı sürdürmekteydi.

-Ricciardo da 19. sırada başladığı yarışta hızla üst sıralara tırmanmaktaydı. 20. sırada başlayan Fernando Alonso da Ricciardo gibi geçiş üstüne geçiş yapsa da 34. turda teknik arızayla -şaşırmadık- yarış dışı kaldı. Bu seferki arıza motordan değil yakıt enjektör parçasından kaynaklanıyormuş, bu parçayı da genelde üçüncü parti firmalardan alıyorlarmış.

-Bir ara Bottas ile mekaniği arasında geçen "-İyi işti Bottas. -Minimum konuşalım." diyaloğu Fin pilotun robot olup olmadığı konusundaki şüpheleri devam ettirdi.

-Yarıştaki en temiz geçişlerden biri Ricciardo'dan geldi. 36. turda Magnussen'i son sürat şekilde geçmeyi başardı.

-Pit sonrası normal olarak geriye düşse de 43 ve 44. turlarda Vettel'in ardına gelen Bottas iki kez geçiş denedi. İlkinde Vettel, Verstappen'e denediği gibi Bottas'ı dışarı çıkmaya zorladı ve yerini korudu. İkinci seferde ise Bottas tertemiz bir geçiş yaparak 3. sıraya yerleşti.

-Yarış sonundaki Ferrari dramlarına gelmeden önce diğer takımlara tek satır değinmek istiyorum.

-Force India ortalama bir yarış çıkardı. Bakü'den çıkardıkları ders sayesinde artık pilotlar gereksiz yere birbirlerini sıkıştırmıyor. 8 ve 9. sırayı kapatarak puanlar almayı başardılar.

-Sauber bildiğimiz gibi. Yalnız Wehrlein nasıl Kvyat'ın arkasında kaldı onu anlamadım.

-Williams'ta Massa 10. sırayı alırken Stroll "one hit wonder" mı acaba sorularına yol açarak 16. sırada kaldı -cidden Kvyat'ın arkasında kalmak enteresan bir başarı, herhalde sorun yaşadı ben gözden kaçırdım-. Bu arada Massa yeni araçların tadını almış olacak ki "yea emeklilikten sadece Williams için tek sezon döndüm ama seneye de neden olmasın" diye kendisine yol yapmaya başladı.

-McLaren'da yarışta tek kalan isim Stoffel Vandoorne'du, 11. sırayı aldı. Bu adamı daha iyi ve güvenilir bir araçta izlemek istiyorum çünkü kumaşı kaliteli, belli.

-HAAS 12-13ü kapattı. Puan vermiyorlar ama Magnussen'in yarışın başında atlattığı tehlikeyi düşününce daha kötüsü de olabilirdi.

-Palmer'ı yarış başlamadan kaybeden -ki aramamışlardır- Renault'a ise yine puanları getiren Hulkenberg oldu. İyi ve hatasız bir sürüşle 6. olmayı başardı.

-Gelelim yarışın son iki turunda yaşadığımız, IMDB'de puanı 9.2 olan Scuderia Ferrari dramına. Önce 50. turda ikinci sırada bulunan Kimi Raikkonen'in sol ön lastiği patladı. Ferrari takımı ikinciliği kaptırmanın üzüntüsünü yaşarken en azından Vettel'in Hamilton'a yaklaşmış olmasıyla biraz seviniyordu ki Vettel'in de sol ön lastiği patladı. Raikkonen üçüncülüğe tutunmayı başarsa da Vettel bitişe uzakta kaldığı için 7. sıraya kadar düştü. Vettel için zaten Verstappen'in arkasında kaybettiği süreden sonra ilk iki sıra çok zordu ama böylesine bir hasar da beklenmedik oldu. Puan farkı 1e düştü.

-Sorunun neden kaynaklandığı konusunda kesin bir açıklama yapılmadı. Raikkonen lastiklerden yarış içinde şikayet etmişti, Vettel'in ise Bottas'ın atağı sırasında sol lastikte ağır bir blokajı vardı belki o hasarın etkisi olmuştur.

-Verstappen de önlem olarak pite girip lastiklerini değiştirdi. Değiştirmese podyuma çıkabilir miydi ya da lastik patlatıp eldeki 4.lükten de mi olurdu bilemiyoruz. En azından yarış bitirebildi, umarım bütün şanssızlığı geride kalmıştır.

-Ricciardo 19. başlayıp 5. bitirdi. Günün sürücüsü seçildi. Bu hafta sonunda kendisinden geriye kalan bir diğer anı ise zaman zaman Bottas'ı trollemesi oldu.


-Mercedes biraz şansın da yardımıyla Silverstone'da duble yapmayı başardı. Hamilton burada üst üste 5. galibiyetini almayı başardı, yarış sonrası ise basın toplantısında beklenirken kalabalıkta sörf yapmakla meşguldü.

-Yağmuru yine bekledik, yine gelmedi. Az bir şey atıştırıp geçti. Sinir bozucu.

-Puan durumu Vettel 177, Hamilton 176, Bottas 154 oldu. Takımlarda ise Mercedes 330, Ferrari 275, Red Bull 174. Esas puan kavgası orta-alt sırada Williams 41, Toro Rosso 33, Haas 29, Renault 26 arasında dönmekte.

-Silverstone'da sevdiğimiz tanıdık bir isim de vardı. Mark Cavendish ortalıkta mutlu mutlu geziniyordu.

-Mercedes'in -özellikle Hamilton'ın- birkaç ay önce çok genç yaşta bacaklarını kaybeden Formula 4 pilotu Billy Monger'ı sürekli takım etkinliklerine sokması çok şık bir hareket oldu.

-Yazıyı bu sefer üzücü bir şekilde noktalamam gerekiyor. 2014 Japonya GP'de kenarda başka bir aracı kaldıran vince çarpıp hastaneye kaldırılan, 2 yıl önce bugün ise genç yaşında yaşam mücadelesini kaybeden Jules Bianchi'yi anmak istiyorum.


Tour de France 2017: 15. Etap

Dinlenme gününe girilince ben de dinleneyim diyerek etap yazısını 24 saatten uzun bir zamana yaydım. Bence yaşanan aptallıklara karşı bir nebze sakinleşmiş olmam iyi. Etap sonu hızlıca yazsaydım cinnet geçiriyor olurdum buralarda. Çıldırmamın sebebini tahmin etmeniz zor olmasa gerek. 50 saniye fark atılan Froome bir şekilde diğer favorilere yeniden yaklaşıyorsa kimse kusura bakmasın, bu çok çok büyük bir aptallıktır. Utanmasalar böyle bir durumdan başarısızlıkla çıkıp bir de fark yiyeceklerdi Froome'dan. Adam son 200'de sprint attı ama neyse ki ucundan tutunabildiler. Aklım almıyor bazı şeyleri. Cidden uzun yıllardır görmediğimiz türden stratejik ve taktiksel hatalara denk geliyoruz bir süredir.

Etabı kazanan Mollema, günün güzel sürprizlerindendi. Yani birçok aday vardı burası için ama Mollema ilk tercih miydi derseniz bence değildi. Bu profile çok daha uygun adamlar varken en büyük emeği o harcadı ve Trek'in Tour de France macerasını "felaket" olmaktan çıkarıp harika bir işe imza attı. Sonuna kadar hak etti bu etabı. Etap sonu da yazmıştım, aldığı etaba hiç düşünmeden sonuna kadar sevinebileceğimiz adamlardan biri Mollema. Tebrikler kendisine.

Günün anlam verilemeyen olayına dönersek. Son yokuşta atak başlamışken Froome sorun yaşadı ve geride kaldı. Atak başlamışken mekanik problem yaşadığı için bu defa durma veya bekleme gibi bir şey olmadı ama sadece üç -hatta iki buçuk- domestikle Froome, neredeyse tam kadro gitmekte olan AG2R ve diğerlerini yakaladı. 15-20 saniyelerden dönmesi herkes için normal karşılanacak bir durumdu ancak 50 saniyeye yakın farktan dönüp etaba tutunması ve zaman kaybetmemesi gerçektne Aru-Bardet-Uran üçlüsünün büyük hatası oldu. Froome'u yenmek yerine podyumdaki 2-3'e tutunma derdindeler herhalde. Froome'u darmadağın edip podyum dışı bile bırakabilecek güçleri varken bu korkaklıkla iki haftada makası 30 saniyenin altında tutmaları gerçekten büyük başarı. Sırf bu yüzden kendilerine madalya takılmalı. Bu kadar korkak, pasif ve kötü yarışıp hala genel klasmana ortak olmak, aktif yarışarak genel klasmanı kazanmaktan daha büyük başarı.

Froome sorun yaşarken atağı yaptınız tamam da, kulağınıza 50 saniye fark söylendiği anda bacakları son şeker ve karbonhidrat tanesini bile tüketene kadar makine gibi çalıştırmamak da neyin nesi? AG2R yokuş zamana karşı yapabilecek kadar kalabalıkken farkı açamayıp kaderine razı oldu. Astana va Aru zaten domestik namına bir şey ortaya koyamadıkları için herkes adına umutsuz vakaya dönüştüler. Bakalım bu korkaklar nereye kadar böyle gidecekler. Çarşamba ve perşembe Galibier ve Izoard kaldı sadece. Bu son iki HC kategoriden de bir şey elde edemezsek cumartesi öğleden sonrası Froome'un herkese en az 45'er saniye fark atıp geçtiği ve şampanyayı patlattığı zamana karşıyı izleyeceğiz.

Günün en büyük ikinci alkışı kesinlikle Dan Martin'e. Diğer korkaklara aldırmadan yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyor. Üstelik Porte ile yaşadığı kazadan kalma izler devam ederken yapıyor bunu. Dinlenme gününü daha da güçlenerek geçirdiyse cesaret namına bir şey ortaya koyamayan üçlüden podyumu çalabilir. Umarım çalar. 15. etabı podyum adayları arasında zaman kazanarak noktalayan tek isim kendisiydi zira.

Blogu F1 ile coşturan, ara ara bisiklet tweet'leriyle korku dolu imalarda bulunan Ögeday, Giro'daki pasif sürüşünden referansla "Quintana denen KORKAK ne durumda?" demişti Tour de France öncesi değerlendirmemizde. Meğer az bile söylemiş, Quintana'nın Giro'daki halinden daha da korkak ve pasif bir genel klasmancı ordusu var elimizde. Froome bu defa da kazanırsa eskisi kadar rahat olmayacak, çabalayarak ve bir şeyleri zorlayarak almış olacak ama bundaki payın yarısı bu korkak ordusunun olacak. Bak yine aklıma geldi sinirlendim, Aru denen salak Froome'la el ele tempo yaptı ya, daha ne konuşuyoruz ki biz? 

15.07.2017

Tour de France 2017: 14. Etap - Bling!

Tour'da taraflı tarafsız her izleyicinin etap almasını istediği adam, nihayet amacına ulaştı. Hem de rota açıklandığından beri özel olarak istediği, beklediği Rodez etabını aldı. Bundan daha güzel bir his olamaz herhalde bu genç adam için. Hem takımın genel klasman lideri Barguil için hem de kendi için muhteşem emek harcayan, takım çalışmasının da bireysel çalışmanın da hakkını sonuna kadar veren "Bling"* nihayet etabını aldı. Michael Matthews bu Tour de France'ı bir şey kazanamadan noktalasaydı gerçekten çok üzülürdüm. Etap sonunda biraz erken şova kaçması epey eleştiri almasına sebep olsa da sonuçta erken sevinmeye başlamasına rağmen etabı kaybetme gibi bir saçmalık yaşamadı. 10 metre kadar daha tempolu gidip sonra bıraksa kimse eleştirmezdi; bir de arkadan gelen Avermaet olunca...

Matthews, bu turda Barguil'in polkadot mayosunu korumak için 1. kategori yokuşa dayanıp atak yapıp puan da korudu, daha küçük ara kapılara da saldırdı, ara sprint veya final sprinti demedi kendine bir puan bile olsa alabilmek için elinden geleni yaptı. Patlayıcı saf sprinterler gibi olmadığını hepimiz bildiğimizden sprint etabı kazanamamasını normal karşıladık. Ancak böyle "geçiş etabı" dediğimiz, yokuş alabilmeyi ve sprint atabilmeyi bir araya getiren etaplarda da saf sprinterlerin fersah fersah önünde olduğunu biliyoruz. Etap özelinde favori olan birçok yıldız rakibini yendi. Bisikletteki geleceğinde başarılarının katlanarak artmasını istediğim bir adam. Bir klasik yakışır kendisine, başaracak gücü ve yeteneği var ama tecrübesi yok henüz, o farkı da yetenekle kapatmak kendi işi.

Gelelim günün hiç ama hiç beklenmeyen olayına. Genel klasmanda bir değişim yaşanabileceğini ama bunun Dan Martin veya Bardet tarafından yapılacağını düşünüyorduk. Sanırım bunda herkes hemfikir. Team Sky her ne kadar zamana karşı uzmanı olsa da böyle bir etapta zamana karşı temposu yüklenip Aru'yu dökmek isterler diye düşünmedim. Ancak Sky normal, ihtimal dahilinde olan bir planla gitti ve tempoyu yükleyip Aru'dan sarı mayoyu söke söke geri aldı. Burada Team Sky düşmanı olsanız da olmasanız da bu strateji takdir edilir. "Performans" değil stratejiyi takdir ettim çünkü sarı mayoyu kaybetmişlerdi ve isteyip aldılar. Sarı mayoyu daha önce birkaç kez alabilecek olan, farkı daha da açabilecek olan Fabio Aru isimli salak arkadaşımız bunu yapmadı hatırlarsanız. Aru, sarı mayo Froome ile çalışıp hepimizin ağzını açık bırakmıştı geçen pazar. Bugün Sky'ın Aru atak yapmıyorken onun temposunda gitmesi aptallık olurdu. Benim gözümde etik dışı ve ahlaksız olsalar da en azından aptal olmadıklarını bir kere daha herkese gösterdiler ve kanıtladılar. Timeline'da güzel bir şaka vardı "Son km içinde Aru da elini kaldırıp mekanik isteseydi" diye. Froome yaptıysa o da yapmalıydı. Neyse buna dönmüyorum tekrar.

Fabio Aru büyük bir aptallıkla genel klasmandaki yerini kaybetti. Hak etti mi? Sonuna kadar hak etti. Geçen hafta Froome'un üzerinde sarı mayo varken çalışan adam böyle kaybetmeye mahkumdur. Bardet, Martin ve Uran için sorun yok. Bardet beş saniye geride kaldı, çok problem olmayacaktır. Diğer iki isim de Froome'la bitirdiler zaten. Sky treninin ardına tutunup gitmeyen ve kendince mücadele eden Aru ve Astana düşünsün bundan sonrasını. Aru'nun kazanmasını istemiyorum o geçen hafta Sky'a yaptığı kıyaktan bu yana. O yüzden mümkünse Uran-Bardet ikilisinden biri indirsin Froome'u.

İlginç bir 15. etap bekliyor bizi bunun sonrasında. Yokuşta atak üzeri sağlam bir iniş ve sonrasındaki testere dişli kısa mesafede iyi bir tempo ile Froome'a fark yaratılabilir yine. Froome'a karşı Uran-Martin-Bardet-Aru dörtlüsünden beraber çalışan olup olmayacağı etabın kaderini belirleyecek. Geçiş etabı gibi gözükse de genel klasmanı parçalayıp geçebilir, hiç belli olmaz.

*Bling: Michael Matthews'ın lakabı.

14.07.2017

Tour de France 2017: 13. Etap - Beklentilerin Altında...

Öncesinde onlarca hatta yüzlerce farklı senaryo ve strateji yazılan 101 km'lik etap, beklentilerin epey altında gelişmelerle sonlandı. İlk metrelerden itibaren kıpır kıpır, atak üstüne atak gelen unutulmaz bir etap izlenebileceği beklentisi vardı ama açıkçası starta kadarki tüm beklentilerin çok çok altında kaldı etap. Çoğu kişi bu etabı harika, muhteşem falan diye överken neye dayanarak böyle coştu anlamıyorum. Genel klasmandan atağın gelmediği, Tour'u çoktan kaybedip ilk 10'da itiş kakış içinde olan isimlerin itibar amacıyla çırpındıkları basit bir etap gördüm ben. Öyle "ulan ne etap izledik be!" diye bir yazı bekliyorsanız kusura bakmayın.

Kazanan Barguil ile başlayalım, sonra yazının devamında isyan edip huysuzlanırken kendisi araya kaynamasın. Bastille Günü bilindiği üzere Fransızların ulusal bayramları, 14 Temmuz'da tam 12 yıl sonra bir Fransız bisikletçi etap kazanarak bu küçük laneti kırdı. Hem de üzerinde bir klasman mayosu varken. Polkadot mayolu bir Fransız, Bastille Gününde etabı alıyor. Dün de Bardet kazanmışken Fransızlar için bundan daha iyisi Tour'u da bir Fransızın alması olur. Yoksa tatmin açısından bu üst üste gelen iki başarı yeter de artar. Bastille Gününe Fransız etap galibi ile uyandılar, yine bir Fransızın etap galibiyetiyle uyuyorlar. Daha ne istesinler?

Landa ve Contador ince ince farkı açarak ilerlediklerinde hiçbir şey olmayacağına emindim. Quintana ve iddiası kalmayan birkaç kişi daha grup oluşturup genel klasman iddialarının önünde kendilerince mücadele ettiler. Genel klasman rekabeti ve sarı mayoya yönelik atakları ve bu ataklara gelen cevapları izleriz diye beklerken Landa'nın sarı mayoya yaklaşıp uzaklaşmasından başka bir şey izlemedik. Bir ara sanal sarı mayoya bir-iki saniye yaklaşması kimi heyecanlandırdı bilmiyorum ama ben etabın 1.30-2.00 arasında biteceğine emindim. Landa takıma baş kaldırıp Froome'u döküp geçmediği sürece ancak dördüncü olur. Izoard'da Froome gidemezse basıp gidecek, diğer türlü bugün yaptığının hiçbir kıymeti yok.

Ben böyle etapları sevmiyorum. Beklenti büyük, tarihte eşi benzeri görülmemiş tarzda bir etap var üstelik ama yokuşta kimse kimseye atak yapmıyor. Siz ciddi misiniz ya? Bu mu yarışmak? Bu mu Tour de France iddiası? İnişte birkaç cılız deneme, düzlükte yalandan ve hiçbir etkisi olmayacağı belli olan Froome atağı... Çok aptalca şeyler izledik. Ben sonuçtan memnunsam bu Aru'nun mayoyu koruması sayesindedir... Kaldı ki Aru'nun son metreye kadar pasif kalması bu defa doğru. Sarı mayo sahibi mayoyu korusa yeter. Tamam zamana karşıda kaybetme olasılığı yüksek olduğu için bugün süre lazım ama bu etapta denemeyebilir. Önümüzdeki hafta iki etap hakkı var. Birinde kartlarını oynayacaktır Aru. Froome da her ne kadar zamana karşıya güveniyor olsa bile bir şeyler denemeli. Sarı mayoyu başkası giydiği sürece psikolojik avantajı kaybeder Froome. Ayrıca normalde patır patır herkesi dökmesini beklediğimiz adam, yokuştaki iki denemesinde de birkaç metrede yakalandı.

İnişteki denemelre hiç girmiyorum. Froome'un 2016'da kadroya inerek yaptığı atağın aerodinamik anlamda büyük bir yalan ve balon olduğu ortaya çıkmıştı zaten. Orada Bardet fark yapabilirdi ama zorlamadı veya zorlasa da gidemedi. Genel klasmana sağlam yumruklar indirmesini beklediğimiz etap öylesine geçti gitti. Önde zayıf bir kaçış oluşmadı ve tanınmayan kimse yoktu, hep favoriler vardı diye bir etap güzel olmaz. Öyle rejenerasyon havasında tatlı tatlı yokuş çıkan adamlar sırf önlerinde daha ünsüz birileri yok diye muhteşem etap çıkarmış olmuyorlar, kimseyi kandırmayalım. 12. etabın son 300 metresi olmasa bugünkü etabı yerden yere çarpacaktı herkes.

Bu tarz 100 km'lik etaplar gelecekse sona gelmeli. Bu etap 18-19-20. etaplardan biri olsaydı bugün bambaşka şeyler konuşurduk. Böyle araya hem de inişle bitecek şekilde bu etabı koyarak heyecan yaratamazsınız.

Bugünkü etap eğlenceli de değildi, geride kalan sıkıcı günleri unutturacak bir etap da değildi. Bu etabı övmek ve heyecandan bahsetmek tamamen Tour de France'ın yarattığı "heyecanlı tur" illüzyonuna katkıda bulunmaktır. Onlarca insan etaba hayran kaldılar ama bunu neye göre yaptılar bilmiyorum. Tekrar aynı şeyi söyleyeceğim, etap kısa olduğu için adı sanı duyulmamış isimlerin veya küçük takımların emekliliğe yakın yıldızlarının atak yapmadığı, önde hep büyük isimlerin kaldığı bir etap, sırf bu yüzden olağanüstü, muhteşem veya harika olamaz. Saçmalamayın.

13.07.2017

Tour de France 2017: 12. Etap - Froome Nihayet Yıkıldı

Uzun süredir olmasını istediğimi şey, sadece 200 metre içerisinde gerçekleşerek şimdilik bizi memnun etmeye yetti. Chris Froome, 5. etaptan itibaren sarı mayoyu alıp bir daha bırakmayacak mı derken 6 saniye farkla da olsa sarı mayonun yeni sahibi Fabio Aru oldu.

Etapta son 300 metreye kadar cidden hiçbir şey yaşanmadı. Sadece sondan bir önceki yokuşa girerken Aru ve Froome yoldan çıkıp seyircilerin arasına daldılar ki burada Uran ve Bardet kopup giderlerken atak yapmamayı tercih ettiler. Gördüğüm en aptalca şeylere sahne oluyor Tour de France 2017. Mekanik problemde bile birinin beklenmesi gereksizken kendi hataları sonucu yoldan dışarı taşmış isimleri beklemek gerçekten görülmemiş boyutta bir saçmalıktı. Bu centilmenlik, etik, ahlak hadisesi iyice saçma bir hale geldi, umarım bir son verilir. Belki belirleyici bir atak olmazdı bu ama denemek lazımdı. Hadi mekanik diye Froome'un yalanını herkes yedi pazar günü, bugün beklenmesini gerektirecek en ufak bir şey yok. Neyse bu konuyu geçelim. Daha fazla uzamasına gerek yok.

Etap sonunda %20'lere varan eğim Bardet gibi isimler için avantajdı, keza Uran için de öyle. Aru da bu iki isimle başa baş patlayıp gidebilecek biri, burada güçlü ve organize bir atakla Froome'u biraz dökmek mümkündü. Froome anlık patlayıcı ataklara ve eğimlere anlık cevaplar veremiyor, daha uzun ve sürekli sert eğim ihtiyacı duyuyor. Bunun bilincinde olunduğunu düşünüyorum ve 214.5 km'nin sonundaki o 0.5'e kadar atak veya tempo gelmemesini mantıklı buluyorum. Tabii az önce de dediğim gibi, Froome-Aru ikilisi sorun yaşarken tempo yapılmamasını bunun dışında tutuyorum, o bir tür salaklık çünkü.

Landa ile son metrelere kadar taşındı Froome ama rakiplerinin senkronize ataklarına cevap veremedi ve sadece avantajının bir kısmını değil, sarı mayosunu da kaybetti. Ben bu hafta farkın veya genel klasmanın değişeceğini sanmıyordum ama iki sert günün ilkinde Froome büyük darbe yedi. Aru zaman primi alamasa bile sarı mayoyu en az iki saniye farkla almış olacaktı. Sarı mayo, sarı mayodur, farka bakamayız şu an. Psikolojik olarak Froome'a indirilmiş büyük bir darbedir bu. Aru ve Bardet başta olmak üzere diğerleri için de Froome'un yenilmez olmadığını kesin bir şekilde görme fırsatı sundu bu. Aru ve Astana pişmandır herhalde, pazar günkü aptal strateji yüzünden. Froome'la çalışmasalar çok daha başka yöne kayardı Tour'un senaryosu. Gerçi o etapta olası bir fark yiyecek olan Froome bugün daha erken ataklarla rakipleri yıpratabilirdi. Bunlar sonucunu asla bilemeyeceğimiz olasılıklar, uzun uzun "kaç gün önce şu olsaydı nasıl olurdu" diye konuşmayacağım tabii ki.

Bardet de bu sezon yarış organizatörü ASO'nun kollamalarıyla şampiyonluğa ulaşabilir. Onu es geçmeyelim. Sondaki atağı güçlü olsa ve Uran-Aru ikilisini iki saniye de olsa arkada bıraksa da etap sonu gelecek kararlarla bugün genel klasmanda biraz daha fark yemesi lazımdı zira son bölümde kurallara aykırı bir şekilde matara aldı. Uran aynı sebepten Bennett ile beraber 20'şer saniye ceza alırken aynısını yapan Bardet için sessiz kalındı. Olaylı Cav-Sagan sprintinde Demare'ın ceza almaması gibi Bardet de pas geçildi bugün. Avantajı kaybedenin Froome olması hatrına susuyorum. Etikse etik, ahlaksa ahlak, konu Froome olunca acımasız oluyorum. Yıllardır kullandığı maddeleri kılıfına uyduran bir takım için ahlaki çerçevede yorum yapmak anlamsız geliyor bana. Eleştiren buyursun gelsin, yorum kısmı açık...

Henüz Froome yarışı kaybetmediği gibi 13. etapla tekrar zirveye çıkabilir. Froome'u tamamen yenmek için 20. etaba kadar en az 1 dakika civarı bir fark şart. Ancak peloton, Froome'u yıkabileceğini öğrendi, Froome da kaybedebileceğinin farkına vardı. Stratejiler büyük oranda aynı kalabilir ama psikolojik üstünlükler el değiştirdi, en önemlisi kesinlikle bu.

13. etap, 101 kilometrelik, baştan sona ataklarla ve tempoyla geçmesi beklenen, sıra dışı bir etap olacak. Genel klasmanı bugünkü etaptan çok daha farklı ve büyük şekilde sarsabilir. Uzun süre yüksek tempoyla yokuş çıkma imkanı sağlayacağı için Sky ve Froome herkesten bir adım öndeler şu an ama özellikle AG2R bu takım çalışmasını harika yapıyor. Sky'ın temposuna tutunabilecek gibi duruyorlar. Son yokuşa kadar yüksek tempoyu alıp Bardet'yi favoriler grubunda yalnız bırakacaklardır. Ayrıca daha ilk büyük yokuşta tempo gelir ve Froome yalnız kalırsa etap sonu büyük fark yer iddiasında bulunuyorum. Froome'un domestikleri, Astana ve AG2R tarafından tek bir takım çalışmasıyla dökülmeli. Bu gerçekleşirse Aru-Bardet ikilisi aynı anda patlayıp giderlerse Froome için zamana karşıyı tehlikeye sokacak farklar oluşturulabilir ve üçüncü hafta yorulması gereken Sky ve Froome olur. Çok olasılık var. Soy ağacı tablosu gibi onlarca farklı kolu var 13. etaptaki senaryoların. Şimdilik daha fazla olasılık ve tahmin doldurmayayım yazıya... Görüşmek üzere.

12.07.2017

Tour de France 2017: 11. Etap - Kittel Tarihe Geçti

Böyle karbon kopya misali etaplardan bıktık doğrusu. Neyse ki önümüzde genel klasmanı baştan aşağı yeniden yazması beklenen bir perşembe-cuma ikilisi var da kendimize geleceğiz.

Yine tüm gücüyle çalışan ama Greipel'e bir şey kazandıramayan Lotto-Soudal vardı sahnede. Bu etap, onlar adına bir gün önceki 10. etaptaki kadar rezil olmasa da şu geride kalan iki etap hanelerine çok ciddi bir eksi yazdırdı. Üstelik bu eksi puanları sadece Tour değil, sezon geneli için de yazarım ben hiç düşünmeden. Greipel'in bu kadar pasif kaldığı bir tur hatırlamıyorum ben. Neresinden bakarsak bakalım üzücü gerçekten.

10. etap yazısını yazarken "belki 11'de bir şeyler olur" dediğim için pişmanım. Keşke iki etabı aynı anda yazıp en azından daha elle tutulur bir içerik sağlasaydım diyorum şu an. Bu sezon Grand Tour'lar dengesiz profilleriyle işimizi zorlaştırdılar. Giro'da dağlık etap yoğunluğu iyi bir sonuç vermedi ve büyük oranda hareketsiz yokuşlar izledik. Tersi şekilde Tour'daki az yokuş ve dağlık etap yoğunluğu da sprintten bıkma noktasına getirdi. Bunu diyen ben, bisikleti Cavendish ve sprint etapları ile sevmiş bir adamım üstelik.

Kittel dünkü veya daha önce kazandığı etaplardaki gibi Cav-Sagan ikilisini kenara koyarsak çok açık farkla en güçlü olduğunu gösterdi. Ben iddiamın her zaman arkasındayım, Tour 2016'da da gördük, Cavendish iyi olduğu zaman onunla rekabet edebilecek biri yok. En iyi Kittel'i, en iyi Sagan'ı veya en iyi başka bir ismi şu an yenebilirsiniz ama en iyi Cavendish'i kimse yenemez. Kittel bu boşluğu muhteşem değerlendirdi, meydanı böyle boş buldun mu adını tarihe kazıyacaksın. O da öyle yapıyor. 1909'dan bu yana ilk 11 etapta 5 galibiyet alabilen başka bir isim yok. Tarihe geçti Kittel. Birkaç yıl sonra "ama Cav yoktu, Demare yoktu, Sagan yoktu..." diye konuşmayacak kimse. Kittel 2017'de Fransa'da adım adım herkesi ezerek yeşil mayoyu aldı diyeceğiz.

Günün talihsizleri Astana ve sorun yaşayan AG2R takımı ve lideri Bardet oldular. Umarım yokuşlara etki edecek bir problem yoktur Fransız takımında. Bardet son metreye kadar bu işin içinde olmalı. En atak, en korkusuz, en mücadeleci iki isimden biri çünkü Aru ile beraber. Aru demişken de Astana'nın yaşadığı soruna dönelim: Dario Cataldo kolunu acı içinde tutarak Tour de France 2017 macerasını noktaladı. Çok güçlü Sky'a karşı çok güçlü bir domestik elden gitmiş oldu. Fuglsang da biraz kötü işaret verdi bu düz etapta ama yokuşa bir şeyi kalacağını sanmam. Fuglsang biraz başına buyruk davranmayıp tam olarak süper domestiklik yapmaya ikna olursa Aru, Paris'te sarı mayoyla belirebilir. Göreceğiz hepsini.

Etaptan ziyade öylesine ortaya karışık görüş bildirme yazısı oldu... Nihayet az sayıdaki dağlık etaplardan birindeyiz perşembe günü, kıymetini bilelim. Aru ve Bardet ceplerinde bir şeyler saklıyorlar, hala oynayacakları kozları var. Merakla bekliyorum. Astana'nın yine aptalca bir Froome domestikliği yapmamasını diliyorum tabii bir de.

11.07.2017

Tour de France 2017: 10. Etap

Yine bir şeyler karalamanın zor olduğu günlerden birini yaşadık. 11. etabı da bağlayıp ikili yazmak daha doğru olacaktı ama belki 11. etapta farklı veya konuşulacak bir gelişme olur diye bunu ayrı tutmak istedim.

Etapla ilgili anlatılacak her şey son kilometrelerde oldu. Öncesindeki upuzun bölüm "gittiler, gittiler, biraz daha gittiler, sonra tekrar gittiler, gittiler..." diye anlatmaktan başka bir şeye sahne olmadı. Son bölümdeki birkaç kilometrede Lotto-Soudal, mecaz anlamdaki treni geçtim gerçek bir tren gibi çalıştı. Neredeyse tam kadro, Greipel'i istediği etap galibiyetine taşımak istediler. Tam tersi şekilde Quick-Step ve Kittel üç kişi bile dizilemediler. Sabatini-Kittel ikilisine Stybar birkaç dakika eşlik edebildi o kadar. Direct Energie de alamayacağı etap için deli gibi çalıştı ama neyse, ufak bir takımı böyle bir etap çabası boşa gitti diye ezmeye gerek yok. Olabilecek en iyisini yaptılar, olmadı. Kittel, diğerlerinden çok daha önde, son 30 metrede pedal çevirmeyi bırakıp sevinmeye başladı ve ona rağmen farklı kazandı.

Bunlardan bahsetme sebebim ilk 10'daki sürpriz sonuç oldu. Kittel'in kazanması sürpriz değil elbette, o zaten en garanti yoldu. Demare yok, Cav-Sagan yok, Greipel bir türlü patlayıcı gücü ortaya çıkaramıyor derken zaten meydan onun. Sürpriz kısım Greipel'in ilk 10'a girememesi oldu. Bu kadar ciddi, sağlam ve istekli çalışan bir sprint treni, günümüzün en büyük sprinterlerinden birini nasıl olduysa ilk 10'a sokamadı. O sondaki iki dönüş biraz düzeni bozdu herhalde. Kendisi de güçlü mü kalamadı, ne oldu bitti bilmiyoruz. Garip yani böyle bir adamın ilk 10 yapamaması.

Greipel, hayatının en kötü sprintlerinden birini attığı etap sonrasında şöyle bir tweet attı: "Lotto-Soudal'in sprint için her şeyini vermesinden mutluyum. Kendi performansımdan utanç duyuyorum. Marcel Kittel'e tebrikler."

Görüldüğü üzere teknik bir sorun yok, kötüydüm ve olmadı diyor.

Bana da etapla ilgili yazıyı noktalamak kalıyor. Epey uzun bile yazdım herhalde bu boş etap hakkında.

10.07.2017

Futbol Tek, Siz Hepiniz


Biz uzun zamandır, böyle delicesine, o gençlik ateşinin verdiği çılgınlıkla, saç baş yolarak futbol takip etmiyoruz. Rakip taraflar okuyucuları elbette hemen "Eee Galatasaray bu kadar kötüyken tabii takip etmezsiniz" diyecektir muhtemelen. Belki de kısmen haklı oldukları taraf da var, ancak bu durumu bu denli yüzeysel bir nedenle geçiştirebileceğimizi zannetmiyorum. Şimdi birden çok başlık altında bu durumu irdeleyip, belki kendimize dahi itiraf edemediğimiz şeylerin de üzerinden geçerek hep birlikte bir sonuca varmaya çalışalım.

1.Gerçekten Galatasaray kötü olduğu için

Aslında buradaki yazar grubunun birçoğu aynı jenerasyonun evlatları. Bu jenerasyon da 2000 yılındaki UEFA kupasında tam olarak bir erkek çocuğunun futbola en meraklı olduğu çağlara denk geliyor. Yani mesela aramızdan biri Fenerbahçeli olsaydı da bunu devam ettirmesi biraz zor olurdu herhalde. Gerçi devam ettiren insanlar da var ama, amaaan neyse biz Galatasaraylı olmuşuz işte kardeşim. Olmayanlar kendinde arasın suçu. İşte her neyse, Galatasaray bizlerin futbol merakında çok ciddi bir yer kaplıyor elbette. Ama mesela Fırat Selçuk denen zat-ı muhterem bir de Fiorentina'yı destekliyor(?), herkesin de malumu olduğu gibi. Gerçi Fiorentina da ... Yani şimdi baktığın zaman .... Neyse, bu konuya girip de patronla kapışmayalım. Galatasaray mevzusuna dönersek, ya kardeşim Dursun Özbek gibi başkan kimde var Allah aşkına? Ya bir söyler misiniz, bakın çok ciddi soruyorum. Yani bu bir soru amacı taşıyor, herhangi bir sitem anlamında demiyorum. Yani arkadaş, futbolu bilmeyen futbol kulübü başkanı elbette olur, birçok örneği de vardır. E tamam da ticaret bilmeyen, hitabet bilmeyen, işte ne bileyim reklam bilmeyen, iş kolu olmasına rağmen turizm dahi bilmeyen iş adamı/kulüp başkanı mı olur yahu? "Olmaaaaazzzzz" diyen sizleri, kulağımda çınlayan o iğrenç sesten duyuyorum, merak etmeyin. E bence de olmaz. Hadi diyelim Özbek başkan şunun şurasında bir senedir falan başkan. Ondan önceki başkana ne demeli? Bakın Noel Baba, ancak kendi rolünü üstlenirken tatlıdır, şirindir sempatiktir. Sen Noel Babasın, o sakalı kesince seni tanımayacağız mı zannettin mini çakal? Allahtan 6 ay kaldın kulübün başında ve yeniden de aday olmayacağını sözünün arkasında da durdun, yoksa halimiz haraptı herhalde. Daha da geriye gidersem ufaktan kalbim tekliyor, ne olur oralara götürmeyin beni, bak ben mesajımı koyduğum fotoğrafla verdim. Sen şimdi diyeceksin ki "Galatasaray, forma aşkı, sevinmek için sevmedik, hani o romantizminiz ulan ayılar?". Haklı da olabilirsin. Bak şimdi beni şey ettin. Ulan acaba biz hakikaten iyi gün taraftarı mıyız? Dur bakalım önce bunu bir çözmemiz gerek acilen. Sonra bu konuya bir daha değiniriz. (değiliz lan tabii, mevzu uzadı diye öyle bağladım) 

2. Futbol 90'lardakinden çok farklı bir hal aldığı için

Heee, evet bak, bu konu işte gerçekten aramızda da birçok defa tartıştığımız, böyle üzerinde uzun uzun yazabileceğim ve kafa patlatabileceğim bir nokta. Tamam, tamam lan hemen korkmayın, elbette uzun uzadıya yazmayacağım. Ama birkaç kelam etmem lazım, yoksa içimde patlar. Lan oğlum, 90'lı yıllarda futbol valla çok güzeldi lan. Bak şimdi bana "hadi len dümbük" diyorsun da, lan oğlum bana Batigol gibi bir adam göstersene hadi. Rui Costa gibi bir 10 numara, ne bileyim gerçek(!) Ronaldo gibi golcü göstersene. Ya tamam hadi Nedved bulsana bir tane, bulamadın mı? Peki o zaman Cafu'yu şey et madem. O da mı yok. E yok tabi deli oğlan. Bulamazsın boşuna arama, düşünme de. Beynin falan yanıverir, kayış kopar, senle uğraşmayalım bir de. Bak şimdi ben sana şu anda izlediğin sözde futbolu bir anlatayım; sistem, sistem, sistem. Lan oğlum bu kadar sistem bünyeye zarar bak. Yapma böyle. Şu sıralar Ntvspor, eski dönemlerdeki Şampiyonlar Ligi maçlarını falan gösteriyor, otur izle bak. İşte saf futbolu bulacağın yer orası. Boşver C. Ronaldo'yu falan. Onlar hep proje aslanım, Batigol öyle mi? Adam yetenekli, tam bir Mozart konçertosu gibi. C. Ronaldo'ymuş, Peh!!! Oğlum ben de o adam kadar çalışsam .... Tamam, lan tamam bu muhabbet boka sarıyor. Şöyle sonlandırayım, bizim çocukluk ve kısmen ergenlik dönemlerimizde futbolu oynayan adamlar gerçek birer idoldü. Onların da saçmalamaları oluyordu ama en azından futbolu, yalnızca şova çevirmeye çalışmıyorlardı. Şimdi izlediğimiz şey bana doğallıktan alabildiğine uzak, sanki bir kimya laboratuvarında üretilmişcesine yapay geliyor. İzle bak eskileri, anlayacaksın ne demek istediğimi. Anlamıyorsan da, neyse...

3.Dünyada futbol iyice boka sardığı için

Lan hadi Galatasaray falan bok durumda ama oğlum marjinal olan sadece biz değilmişiz ki!!! Oğlum millet neler yapıyormuş lan futbolu yönetiyoruz ayağına? Paralar gidiyor, işte ne bileyim herkes aynı adamı başkan seçiyor veya ne bileyim Dünya Kupası o ülkede olsun diye olmadık adamlara verilen dudak uçuklatıcı paralar falan. Vay arkadaş! Lan oğlum Dünya Kupası dediğiniz boku gördük işte 2010'da Güney Afrika'da oldu da ne oldu lan! Ya hadi onu geç, lan futbolun beşiği Brezilya'da 2014 yılında yapılanda neler oldu bir hatırlasanıza! Büyük bir dedikodu mudur bilinmez ama bilmem hangi ülke Dünya Kupası yapmak için altyapıya harcadığı paranın yüzde bilmem kaçı oranında zarara uğramışmış. Bence doğrudur yani. Çünkü senin elin adamına verdiğin rüşvet karşılığı adamlar senden öyle bir hazırlık yapmanı istiyorlar ki! Milyon Euro'lar veya milyon bilmem neler var olum işin ucunda. Brezilya'da gördük işte, millet "bu kadar para harcanıyor biz açız amk" diye ortalığı ayağa kaldırdılar. Gerçi tüm dünya çok da güzel görmezlikten geldi ya neyse. Bu orada olanların gerçekliğini örtbas edemiyor. İşte efendim 2 yılda bir turnuva oluyor diye sen sevinir, el çırparsın bilmem kaç inç LED televizyonunun önünde de, işler o noktaya gelene kadar donunu bile satıyor seni yönetenler haberin yok. Neyse buralar azıcık siyasi olacak ama bizdeki şikeler, teşvikler falan çok masum kalıyor yanlarında ne yalan söyleyeyim. Millet kürekle götürüyor baba dışarıda. Biz de iki güzel futbol izleyelim diye avucumuzu açıp Hint fakiri gibi bekliyoruz amk. Al işte sonra neden futbolu bilmem ne etmiyorsunuz diyorsun, ben şunları yazarken bile tiksindim.

4.Diğer sporlarda bulduklarımızı futbolda bulamadığımız için

Yani bu da aslında çok derin bir konu ama kısaca doğallık diyebiliriz. Misal, yine Fırat Selçuk denen şahıstan kaptığımız bisiklet merakı. Yeni yeni öğreniyoruz ki Lance Armstrong denen yavşak aslında ne denli büyük bir sahtekarmış, ki Fırat, halen bunun gibi mini çakalların devam ettiğini iddia ediyor ama delidir o, takmayın çok da kafanıza. İşte bu Lance dayıdan sonra bisiklette bir huzura erme durumu oluşmuş. Böyle yazılı olmayan birtakım centilmenlikler daha da gelişmiş, özellikle rakibe saygı olayı hayli üst sınırlara taşınmış falan filan. Bence temel mesele de bu zaten, futbolda rakibe saygı falan kalmadı agalar. Var diyen de herkesten çok sahtekardır. İşte "efendim, artık yeni futbol düzeninde küçük takımlar da kazanma şansı yakaladılar". Lan bunu diyen adama bir çakarım. Bak açık açık söylüyorum kenarınızda köşenizde bu düşüncede adam varsa derhal uzaklaşın. Ne küçük takımı ya!!! Lan "küçük takım" mantığı ne kadar aşağılayıcı bir tabirdir be!!! Daha adam konuşmaya başladığı anda rakibe saygıyı yok edip, yıkıyor! 

Bir diğer misal, Ögeday kardeşimin son günlerde artarak sardığı Formula 1. Açık konuşayım ben Formula 1'e o kadar da, yani ne bileyim, çok şey edemedim ya. Oğlum Formula 1 benim için "Michael Schumacher diğerlerine karşı" gibi bir şeydi. O adama da ne oldu hakikaten ya! En son 45 kilo oldu falan dendi. Oğlum öldüyse açıklayın lan!!! Adamı deli etmeyin! Neyse. Formula 1'deki durum da zannediyorum, bu Ecclestone babanın ayrılması ile birtakım değişikliğe gidilecek ama mevcut durumda dahi yukarıda bahsettiğim mevzuların birçoğunda futboldan katbekat önde oldukları bir gerçek. 

Ben mesela daha çok motosiklet olaylarına giriştim bu dönemde. Ama oturup da Moto GP falan izleme noktasına henüz gelmedim. Gerçi birkaç defa İzmir'deki Ülkü pistine gitme girişiminde bulundum ama o da henüz beklemede. Kısaca, bu işe bulaşmam fazla zaman almaz gibi. He, motosiklet diyordum. Ben motosiklette neye tutuldum açıklayayım. Misal futbol göze sürme gibi bir şeydir, sürersin, kullandıktan sonra siler atarsın. Motosiklet öyle değil agalar. Onun tepesindeyken her an gözünü, bilincini, her türlü duyunu açık tutacaksın. Hani klişedir, "anı yaşa" derler ya, heh, işte tam da o durum. Tavsiyemdir herkese, her yaşta insana. Motosiklete binin abiler, ablalar. 

5. Eeee sonuç?

Lan işte işin en zor kısmı burası. Buraya kadar da yazı aktı zaten. Ama şu başlığı atıp, yaklaşık beş dakika kadar oturdum bilgisayarın başında, tek kelime çıkmadı. Lan biraz reklam olacak ama duygularımı en güzel öyle anlatırım herhalde. Powerade var, bilirsiniz. Bunun öyle sağda solda, orada burada pek bir reklamını görmezsiniz. Televizyonu açın, yarım saat içinde 15-20'den fazla kola reklamı denk gelir ama bu Powerade naiftir. Markete gittiğinde nerede bulacağını bilirsin mesela, aranmaya gerek görmezsin. Aklına öyle işlemiştir bu içecek. Futbol da Powerade gibi. Aklımıza öyle bir kazımışız ki, tilkinin kürkçü dükkanı misali dönüp dolaşıp geliyoruz. Bu dönüş elbette tüm bu anlattıklarımı çürütecek anlamda bir şey değil. Ben şahsen alıştığım futbolu bulmaya çalışıyorum her seferinde. Mesela gün geliyor gözlerim Hasan Şaş'ı arıyor kanatta, gün geliyor Djorkaeff'i izlemeyi arzuluyorum. Aradığımı bulamayınca da hızlıca terk etmem kolay oluyor. Tam da sonuç gibi olmadı bu kısım ama son dönemlerde futbolun bana hissettirdikleri, aslında daha önemlisi hissettiremedikleri bunlardı. Hepinizi öperim.



Eric Cantona - Okuyucuya Not: Üstat bu noktaya kadar okuduysan zaten helal olsun. Ben öyle süslü püslü araştırma yazıları veya ne bileyim yabancı bir kaynaktan "ulan dur bunun Türkçesi de olsun" diye bir şeyler yazmayı, yaklaşık 5-6 sene önce bıraktım. Zaten bu yaşımda da, ne bileyim böyle Umut Sarıkaya gibi kendi söylemek istediklerimi yazmak bana daha çok haz veriyor. Devamı gelirse de bu minvalde gelir ey okuyucu. Haberin ola. Öptüm seni. KİB. Bye...

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO