
Futboldan önce deplasman macerasından biraz bahsederek başlayayım. Öğlen metroyla Bornova'ya geçtim oradan da 30 dakikalık yolun ardından Manisa'ya ulaştık. Karşıyaka'da veya Buca'da bir maça gitmiş olsam yine 30-40 dakikalık bir zaman geçecekti evden maçın oynanacağı yere ulaşmam için. Üçyol'dan çıkıp 1 saat sonra Manisa'daydım.. İzmirli olanlar için normal de, bilmeyenler için bundan bahsetmek istemiştim. Şehir içinde bir maça gider gibi rahatmış Manisa'da maç izlemek, bunu biliyorduk ama tecrübe de etmiş olduk.
Manisa'ya 15.30'da ulaştık, otogarda biletlerimizi 3 gün önceden alan arkadaştan teslim aldık ardından da yemek derdine düştük. Pek de geniş olmayan Manisa'da azıcık daha zorlasak kayboluyorduk 4 kişi. Bu 4 kişi
Galatasaray Sözlük'ten
mert insanı, ben, Mert'in arkadaşı ve benim arkadaşımdı. Tüm çabalarımıza rağmen kaybolmayıp hemen geri döndük ve bulduğum ilk yerde karnımızı doyurup stada doğru gitti, zaten saat 16.30 olmuştu o ara. Sayamadım ama 3-4 tane polis kontrol noktasından geçip bizim tribünün oraya ulaştık.
Galatasaray Sözlük ekibiyle de orada buluşmuş olduk. 19 sözlük yazarı ve 4 yancı olmak üzere 23 kişiydik. Bireysel gitmektense aralarına yeni yeni dahil olduğum
Galatasaray Sözlük İzmir ekibi ile birlikte olmak güzeldi. 1 hafta önce Diyarbakırspor maçı öncesi kendileriyle tanışmıştım ki bunca vakittir birlikte maç izlediğim topluluklar arasında en aklı selim, en uyumlu, en sorunsuz olanıydı bu ekip. Bunun parçası olmak da güzel, bu gidişle daha çok organizasyonda birlikte yer alacağız gibi.
Stadın önünde bir kere polis kontrolünden geçip tribün kapısına yöneldik, orada da sıra özel güvenliğe gelmişti. Onlar da aramaları yaptılar ama özel güvenliğin üst aramasında hayatımdaki en ilginç anlardan birini yaşadım. Saçlarım 3 senedir uzuyor, haliyle epeyce uzadılar, e bir de gür ve kıvırcık olunca iyice ilginç duruyor. Özel güvenlik ceplerimi, hatta ayakkabılarımı bile şöyle bir kontrol edip vurucu darbeyi yaptı ve saçlarımı aradı!. Evden çıkarken saçım tam kurumamıştı, tokayla bağlarsam kolay kurumadığı için açık saçla gezdim maça kadar. Adam daldırdı elleri saçlarıma, şöyle bir silkeledi önce parmakları geçirdi saça ve içini(?) kontrol etti. Adamın suratına baktım "bu da geldi ya başıma, bambaşkasınız" dedim yürüdüm, arkadaki kadın görevli arkadaşına ve bana bakıp kahkahalarla güldü haliyle o görüntü karşısında.. Bundan daha ilginç bir olayı değil tribünde hayatın herhangi bir alanında zor yaşarım herhalde.. Çıkışta da önce Manisalıların dağılmasını bekledik ve otogara gitme telaşına kapılacakken otobüs firmasının kapının önüne sıra sıra araç dizmesiyle rahatlayıp soluğu Küçük Park'ta aldık 40-45 dakika sonra. Kalanlarla birer kahve içip alkol almamış olsak da minimum 7-8 saatlik açlığımızı gidermek için ıslak hamburger ile finalimizi yaptık.
Tribünü ve ufak çaplı deplasman macerasını geçip maça da değineyim. Kadroyu maçtan 1 saat önce telefonda alıp rahatladım kısmen de olsa. Caner'in sol bekte oluşu artık iyice rahatsızlık verdiği için kısmen diyorum, yoksa kalanlarla problemim yok. Gerçi kalanların biriyle(Arda) problem maç içerisinde oluştu o da başka konu, az sonra değineceğim. Maçı başlatmadan önce şunu da demem lazım: Aykut hemen 5-6 metre önümüzde ısınırken, yedekteki Leo Franco kenarda kendi çapında kimseyle muhatap olmadan açma-germe yapıp mazlum mazlum takılıyordu ya; işte o an göbek atıp halaylar çekmek istedim. O adamın bu takım için yapabileceği en iyi şey bu çünkü.
Bu maçta Lucas Neill git gide artan performansını bir basamak daha yükseltti. Giovani'ye net olarak "beni g.t etti" demiştim ama esas bombayı Neill patlattı bana galiba. Giovani yine geldiği günlerdeki gibi istikrarsız formunu sürdürüyor ancak bu defa tahammül ediyorum, eleştirip durduk yere yerlere atacağım sanılmasın. Neill'ı Gio kadar sert eleştirmedim, defansif yönden bir alıp veremediğim yoktu kendisiyle ancak son 3-4 maçtır deli gibi hücuma çıkışlar yaparak iyiden iyiye bir sonraki formamın arkasındaki isim olma yolunda ilerliyor. Ayrıca Neill yanında topla oynamayı bilen bir adam olduğu zaman daha bir özgüvenle oynuyor. Emre Güngör ile de Hakan Balta ile de çok iyi uyum sağlıyor, Servet varken ne kadar iyi olursa olsun Neill da yeteri kadar tatmin edici olamıyor. Belki de ilk dönemlerindeki eleştirimin sebebi budur bilemiyorum.
Aykut'a da bir parantez açmak gerek. Bu adam kaledeyken Leo Franco'nun veremediği güveni veriyor o iyice kesinleşti bu maçtaki performansla. En azından ben Leo Franco kaledeyken dediğim "bunu yeriz" lafını bu kadar sık söylemiyorum. Mesela ikinci yarı başında Isaac'in pozisyonunda Leo Franco olsa büyük ihtimalle golü yemiştik. Aykut top atıldığı anda pozisyonunu alıp hemen çıkarak engel oldu gole. Leo Franco yaptığı hatayı bir daha yapıp bundan ders almayan bir adam. Aykut ise yaptığı hatayı sezon içerisinde 3-4 kere daha tekrarlayıp pişkin pişkin golden sonra elinir kaldırıp özür dileme hareketi yapacak bir adam değil. Çalışan adam belli oluyor. Aykut üst düzey hedeflerimiz için yeterli bir kaleci değil belki ama Türkiye için fazlasıyla yeterli bir kaleci. Leo Franco ise Türkiye için bile yeterli değil. E bu durumda Aykut'un oynaması, Ufuk'un önümüzdeki sezona hazırlanması en mantıklı tercih ki umarım Ufuk gerçekten gelecek sezona hazırlanıyordur. Aykut ile önümüzdeki sezon yeni bir Avrupa macerasına atılmak ne kadar %100 doğru bir tercih olur bilemiyoruz. Sadece geçmişteki acı tecrübeyi örnekleyebiliyoruz. Aykut bunlardan ders çıkardıysa ne ala, yok çıkarmadıysa işler karışır.
Topal'dan her zamanki gibi bahsetmek istiyorum. Bir iki top kaybetti dün ve hemen tribünde belli belirsiz küfürler yükseldi. Adamın önünde 2 kişi olduğunu, hareket alanının olmadığını ben iki gözümle görüyorum olduğum yerden. Bunun için tribüne gerek yok TV'de de izleyince çoğu maçta aynısı oluyor. Adam kapatılmış, pas alırsa topu kullanması zor durumda ama Sabri çat diye Mehmet Topal'a paslıyor topu. E adam ne yapsın burada? Pas gelene kadar zaten rakip topu alacak hamleyi yapıyor, Mehmet topa dokunsa da dokunmasa da top rakipte. Ama suçlu Mehmet oluyor, o kötü pası atan Sabri değil. Savunma olarak Mehmet Topal'dan memnun olmayan kimse yok. Özellikle bire birde adam kilitleme görevini fazlasıyla yerine getiriyor. Hücumda bir şeyler bekleyip top çıkaramadığı için eleştiriliyor ki bunu yapması için yanına Elano koyuldu. Mehmet eskisi gibi 1-2 adama çalım atıp hücuma top çıkarsa bu kez de "vay efendim Elano dururken sen kimsin Mehmet!" denecek. E sen top çıkarırken/taşırken adama böyle itiraz edeceksen neden top kullanmadığı için de eleştiri yapıyorsun? 2 sene önce Mehmet beyin görevini görüyordu bu takımda, bugün Elano'nun yanında pası sağ ve sol kanatlara dağıtıp defansif işler yapmakla görevli. Bu farkı gözetmeden vuruyorlar da vuruyorlar adama. Son 1 aydaki Mehmet Topal bile eleştirildiyse bu adamın 2-3 tane Messi golü atması lazım eleştiriye son vermek için, başka ihtimal kalmıyor. Kötü düşüncelerle eleştirmek başka, kötü eleştiri başka şey. Topal'dan fazlasıyla memnunum ben kısacası. Kalemize attığı gol bizi gereksiz yere sıksa da orada Neill, Sabri, Emre, Hakan, Caner kim olursa olsun o top kaleye girerdi. Mehmet'in 1-2 metre önünde hızla seken toptan ne kaçmaya vakti vardı, ne de topa müdahale etmeye vakti vardı. Orada o gol gelecekti ve geldi, bir insan değil direk diksek yine o seken top kalemizdeydi..
Arda'ya geleceğim dedim, gelmeden bitirmeyeyim. İstanbul'daki seyirciye küsebilir o kendi problemidir de,
"Manisa'ya gelen bir avuç insanın suçu neydi?" sorusunun suratına çarpılıp cevap beklenmesi gerekir. Oraya gelen
"Ayda Ayda" diyen 3-5 yaşındaki çocukların suçu nedir? Bunun cevabını vermelidir
"Büyük Kaptan". Manisa ve İzmir'deki insanlar şanslıysa ve bilet bulursa 1 kere izliyorlar seni senede. Senin dargınlığını, küsüp tavır almanı değil sadece seni bekliyor taraftar. İstanbul'da olanı biteni umursamıyor insanlar, seni umursuyor, takımın alacağı 3 puanı bekliyor ve oyuncuları bağrına basmayı bekliyor. Sen tavrını İstanbul'da sana sinemalı besteler yapan adı ve cismi belli topluluğa yap. Manisa'ya gelen suçsuz ve tek derdi seni ve takım arkadaşlarını görmek olana insanlara değil.