24.04.2009

Maçtan Önce : Fiorentina - Roma

Fiorentina - Roma, 25 Nisan Cumartesi 21.30'da NTV Spor'da
Foto : Fiorentina 2-0 Roma, 1953/1954 Sezonu

Şampiyonlar Ligi yolunda geçen haftaki kritik kaza en çok Roma'ya yaramıştı, şimdi telafi şansı var elimizde. Biz eksiğiz diye dert yanıyoruz ama Roma çok daha beter durumda. Mutu'nun olmaması sezon içerisinde çoğu kez avantaja dönüşmüştü bizim için, esas sıkıntı Montolivo'nun olmadığı dönemlerde yaşanmıştı. Özellikle de Santana'nın sakatlığından sonra Montolivo iyice kilit bir hal almıştı orta sahada. Kuzmanovic dönem dönem formsuz olunca yük Montolivo'ya biniyordu hücum anlamında. Melo da orta sahayla savunma arasında sağlam bir bağlantıydı ama cezasının bitimine daha 4 maç var, yokluğu geçen hafta fazlasıyla hissedildi.

Yarınki maç öncesi bizde Felipe Melo yokken, Roma'da Mexes sahada olamayacak Lazio derbisinden kalan miras yüzünden. Kart cezalıları birer tane ama sakat oyuncular daha fazla iki taraf için de. Sakat oyunculara baktığımız zaman Fiorentina'nın neden çok daha şanslı olduğunu görüyoruz. Mutu, Santana ve Gobbi sakat bizde ama Roma'daki sakatlar bizdekilerden de beter. Aquilani, Doni ve Juan gibi 3 as oyuncunun sakatlıklarına yedek kulübesinin güçlü isimleri Cicinho ve çok beğendiğim süper Fransız Menez'in sakatlıkları da eklenince Roma fazlasıyla sıkıntılı gözüküyor.

Ligde haftanın en önemli maçı için kadro tahmini de şöyle :

Fiorentina : Frey, Pasqual, Dainelli, Gamberini, Comotto, Donadel, Montolivo, Semioli, Vargas, Jovetic, Gilardino
Roma : Artur, Tonetto, Motta, Riise, Panucci, Pizarro, De Rossi, Taddei, Brighi, Baptista, Totti

Bir olay oldu da benim mi gözümden kaçtı bilmiyorum ama muhtemel kadrolarda yedekler arasında bile gözükmüyor Vucinic. O da olmayacaksa işimiz çok daha kolay olur zira Vucinic tam da bizim savunmaya dert olabilecek türden bir oyuncu. Bizim kadroda da kulübede gözüken isim Kuzmanovic Semioli'nin yerini alabilir maç günü, yedek kalabilir ama kesin olarak bunu söylemek büyük hata olur, Prandelli şu dakikadan sonra Gilardino'yu kaleye koysa şaşırmam çünkü. Bu sezon neler olduğu, nasıl gittiği malum. İyi derken kötüye gidiyor, tam eleştiriye hazırlanırken eleştirilen şeylerin doğrusunu yapıyor. Bu dalgalanmanın sonucu da Fiorentina'nın Şampiyonlar Ligi şansının azalması oluyor. Aynı zamanda benim gözümde Seri A'nın en yetenekli ama aynı zamanda en dengesiz iki teknik adamının mücadelesidir bu.

23.04.2009

Gitmek Mi ?

Transfer haberleri sadece bizde değil Avrupa'da da gündemi yavaş yavaş meşgul etmeye başladı. Henüz dumanı tüten senaryolardan biri de Lyon'un Benzema'yı göndermesi halinde Gilardino'yu kadroya katacağı yönünde.

Bugün basına gereken cevabı verdi Gilardino :

- "Fransa'yı seviyorum, mükemmel bir yer ve Paris'e de hayranım... ama Floransa'yı hepsinden daha fazla seviyorum. Fiorentina maceramdan mutluyum ve bunun uzun süre devam etmesini istiyorum."

Bu adamı bu yüzden seviyorum, Mutu gibi belirsiz değil, çok daha samimi. Ayrıca bugün yapılan basın toplantısında yönetici Corvino'nun açıklaması da düşündürücü ve sevindiriciydi. Prandelli ile uzun süre devam etmek istediklerini, Mutu'nun da gitmeyi istemesi veya kendisine teklif gelmesi halinde göndermeyi ciddi anlamda düşünebileceklerini belirtti. Gilardino gitmem diyor, Mutu gidebilir deniyor, rüyalarım gerçek oluyor...

22.04.2009

Pepe vs. Getafe

"Bunlar oksijenin beyine az gittiği dakikalar."
Ercan Taner, Spor Merkezi, NTV Spor

Rüya Gibi : L'pool 4-4 Arsenal / R.Madrid 3-2 Getafe

Bizim ülkede futbol yok, git gide güzel futboldan uzaklaşıp çağ dışı oyuna yaklaşıyoruz dedikçe dünyadakiler inadına güzel futbol oynuyorlar. Beşiktaş-Bursaspor maçı ile tempolu futbolu uzun zaman sonra görmüştük ligimizde ama bu akşamkiler yine kendi ülkemizde futboldan soğuttu bizleri. Hangi maçı izleyeceğime karar veremiyordum ki İngiltere'ye karar verdim her ne kadar İspanya'ya değişmeyecek olsam da. Şampiyonlar Ligi'ndeki Chelsea-Liverpool maçının hatrına oldu bu biraz da.

Liverpool yine 4-4'lük skorla biten bir maç oynadı Şampiyonlar Ligi'nden sonra. 2 dev rakibine 8 gol atması başlı başına bir olaydır ama aynı rakiplerinden attığı kadar yemesi skandaldır Liverpool adına. Reina'yı sırf İspanyol olduğu için 1 gömlek üstün görüyor Benitez ve bu da Liverpool için kötü sonuç vermeye devam ediyor. Yedekte duran Itandje bu maçlardan birinde oynasa 5 yemezdi, en kötü o da 4'te kalırdı ki Reina'yı gördükçe herhangi bir orta düzeyde kalecinin bu iki maçta toplam 8 gol yemeyeceğini kolaylıkla görebiliriz. Maçta Arshavin 4 tane attı, Arsenal'deki kariyerinin en büyük adımlarından birini attı, rotasyon kurbanı olmaması gerektiği konusunda işarettir bu belki de. Ayrıca Fabregas ve Arshavin'i yanyana görmek de her futbolsevere nasip olmayacak türden, insan imreniyor Arsenal taraftarlarına. Arshavin'i golleri sebebiyle böyle överken Liverpool savunmasına da teşekkür etmek lazım bize bu kadar gollü maç izlettikleri için. Liverpool değil de M'Boro savunması olsa tamam diyebiliriz de şu iki maçta kaleci ve savunmanın saçma sapan hataları belki de Avrupa'nın en büyük kupasını ve İngiltere Ligi şampiyonluğunu Liverpool'un kucağından aldı götürdü. Böyle bir takım bu denli basit hataları kabullenmemeli, artık Reina ve savunma konusuna ciddi ciddi el atılmalı. Benitez'in İngiltere standartlarından farklı oynattığı futboluna uygun olsun ve olmasın yaşlı kurtlar Hyppia ve Carragher'ın üzerine doğru düzgün iki isim koyamamış olmak kötü. Skrtel, Agger diye diye nereye kadar gidecekler çok merak ediyorum. Kalede gelecekleri sağlam gözüküyor, Twente'de kiradaki Mihaylov bir garanti olabilir de savunma için daha ciddi isimler gerektiği açık. Maç yazısından çok çıktık, saha içerisindeki oyunu unuttuk ama o oyunun ana teması buydu zaten. Aslında Fabianski Reina'yı kıskanmasa Arsenal'in tarihi farkından bahsediyor olabilirdik.
Gelelim gecenin diğer sanat eserine. Liverpool-Arsenal maçını izlerken Getafe'nin 2-1 öne geçtiğini öğrendiğim anda gözlerimi Real Madrid-Getafe maçına çevirdim. Bir baktım ki Raul topu santraya koyuyor, ben de 2-1 yapan taraf Real sanmıştım ki skor kısmında 2-2'yi gördüm. Guti serbest vuruştan köşeyi bulmuştu. Hemen ardından Pepe göstere göstere hem penaltı yaptırdı hem de en azından 3-4 maçlık cezaya davetiye çıkardı. Zaten son adamken indirdi rakibini ve kırmızı kartla birlikte bir de penaltıya sebep oldu, bu yetmezmiş gibi önce rakibine tekme salladı, isabet ettiremeyince bir daha sallayıp rakibinin sırtına hafif dokundu. Kırmızı kartı kesin olarak görecek bir adamın üstüne böyle rakibine saldırması akıl alır gibi değil. El Clasico'da yer almasını imkansız hale getirdi bu hareketlerle. Sonuçta Pepe gitti, penaltıyı Casquero kullanacaktı. Panenka penaltısı denedi ve top Casillas'ın ellerinde eridi. Üstelik Casillas kendi sağına hareketlenmişti ama top o kadar alçaktan ve kötü geliyordu ki kontrol etmesi zor olmadı. Bundan sonra bir gol daha olacağı barizdi bana kalırsa, Getafe yüklenecek rakip eksik diye, Real Madrid'de can havliyle saldıracaktı. Hücum hattında sezonun en kritik işlerinde başrolü oynayan adam Higuain Guti'nin serbest vuruşta topu yolladığı 90'a bir top da kendisi yolladı ve skoru 3-2 yaptı 90+3'te. Liverpool-Arsenal maçında 2 takımın da 4. gollerine mal oldu bu ama sonuna kadar değdi, pişman olduğumu söyleyemem.

Real Madrid bu sezon şampiyonluk kupasına sahip olursa kupayı getiren maçlar arasına ilk sırada yazarım bu maçı. Maç iki kere gitmesine rağmen Real Madrid 3 puanı yine kazandı bir şekilde. Guti'nin şu takımda değerinin bilindiği gün dünya yemyeşil bir yer olacak, savaşlar duracak, kötülük yok olacak..

Sivasspor-Fenerbahçe maçına Canım Ailem'in reklam aralarında ve özeti sırasında baktım. Onun üzerine böylesine iki maça tanık olmak yazının başında da belirttiğim gibi insanı derin düşüncelere doğru sürüklüyor.. Ya onlar ya da biz, bir tarafta sorun var. Cevabı ben vermek istemiyorum, tekdüze oluyor, tekrar oluyor.. Demek istediğim "onlarınki futbolsa bizimki ne abi" diye basit ve sığ bir tartışma değil tabii ki, mentaliteyle, kafanın içindeki yapıyla ilgili bu..

21.04.2009

Uykusuzlar

Kardeşim nasıl yaptı bilmiyorum ama Cihan Ceylan ile tanıştı bir kaç ay önce ve iletişim halindeydi. Haftasonu 14. İzmir Kitap Fuarı için imzaya gelmişlerdi İzmir'e. Cuma günü akşam Alsancak'a çıktıklarında kardeşimi ve beni de davet etti Cihan. Söylediği yere gittik önce Cihan'ı bulduk tanıştık ve pek de farkımız olmadığını anladık. İkimizin de zeka seviyesi denkmiş, standart bir deliden ya bir eksik ya da bir fazlayız. Cihan'la kardeşim daha önceden tanışmış olduğundan araya kaynayıp benim de kaynaşmam uzun sürmedi, bir noktadan sonra kardeşimi müziğe bırakıp laflamaya başladık Cihan'la. Laf arasında öğrendiğimiz detaya ikimiz de fazlasıyla şaşırdık, ben karikatürlerini internette yayınlıyorum diye başıma bir iş açmasın diye takılırken ekşisözlük'ten konu açıldı, yazdığım bir entry vardı kendisini Kemik zamanından tanımayanlara tanıtmak ve başarısını övmek amaçlı. Meğersem Cihan onu yazan kim diye merak ediyormuş, laf arasında da benim yazdığımı öğrenince çok şaşırdı sen misin gerçekten diye. Bir an duraksadım kim kimin okuyucusu, neler oluyor burada diye.

Bana Cihan Ceylan gibi bir arkadaş kazandırdığı için kardeşime ne kadar teşekkür etsem azdır.

Cuma gecesi görüştüğüm tek isim Cihan değildi tabii ki, dergi ekibinden bir çok kişi de oradaydı. Umut Sarıkaya, Uğur Gürsoy, Ender Yıldızhan, Memo, Cengiz Üstün, Bülent Üstün, Vedat Özdemiroğlu, Fırat Budacı, Yavuz Öztürk, Ersin Karabulut benim aklımdakiler. Sanırım orada başka isim yoktu, ertesi gün imzada Barış Uygur, Yılmaz Aslantürk ve Yiğit Özgür de dahil oldu bu ekibe.

Gece benim için en ilginç anlardan biri Uğur Gürsoy'un adımın Fırat olduğunu öğrendiğinde alkolün de etkisiyle boynuma sarılmasıydı süper adamsın diyerek, üstüne bir de tipim sakallar sebebiyle Faik'ten hallice olunca adam daha fazla sevindi. Gece boyu Cihan ve diğer çizerlerle laftan lafa koşunca canlı müziğin de etkisiyle bir yerden sonra koptuk gittik. Fazlasıyla keyifli bir gün geçirmiş oldum. Ertesi gün de imza sırasında gece gördüğümüz her çizerin tek tek hatırlayıp geceyle ilgili konuşması güzeldi, sanıyorum Cihan'ın da büyük etkisiyle böyle keyifli geceleri sık olmasa da bundan sonraki ilk İstanbul ziyaretimde veya kendilerinin olası İzmir ziyaretlerinde ara ara yaşayacağız.

İmza sırasında Bülent'in beni gördüğü anda yüzüme bakıp verdiği tepki gecenin en net ve temiz özetiydi aslında : "Ne zıplandı arkadaş be !"

Not Defteri #18

  • Sınavlar da geçti gitti ya, deli gibi Football Manager 2009'a verdim kendimi. Evdeki eski bilgisayarda nasıl işkenceler çektiğimi şimdi çok daha iyi anladım. Eskiden tek sezonu zar zor geçtiğim zaman diliminde laptopla 3 sezon ilerledim. Hal böyle olunca insanın içindeki istek artıyor. 3 boyut evdeki bilgisayarda çalışmamıştı, şimdi öyle bir şey söz konusu bile değil, beklediğimden çok çok daha iyiymiş onu gördüm. Kenardan joystick bağlasak ve PES/FIFA misali karşılıklı maç yapsak olacak, öyle güzel bir maç motoru olmuş.
  • Peri eve geleli 1 hafta olmuştu dün. 6 haftalık oldu ve ilk günkü halini göz önüne getirince biraz büyüdü. Şimdilik kuru mamayı yerken sorun yapıyor ama yaş mama ile karıştırıp bisküvili puding gibi içinde kuru mamaları yumuşatınca afiyetle yiyor. Ya da direkt olarak yavru kediler için içinde et/tavuk/balık/ciğer parçaları olan ezme mamalardan veriyorum. Önümüzdeki hafta kuru mamaya tamamen geçirmeye çalışacağım, yaş mamayı daha seyrek veririm. Ayrıca kum kullanma konusunda eve geldiği günden beri hiç sıkıntısı yok, ilk 3 gün suratıma miyavlayıp kendini kumun üstüne bıraktırıyordu, şimdi ona da kendisi gidiyor. Koltuklara da zıplayarak çıkamıyor ama tırmanarak çıkmayı öğrendi, yine de inerken bağırıp bizim indirmemizi istiyor.
  • Whiskas'ın tek öğünlük yaş mamalarının yavru kediler için olanlarını çoğu pet shopta bulamayıp Tansaş'ta buldum. Hani arayan vardır, bulamıyordur, belki ufak bir katkım olur. Gerçi La Cat'in yaş mamaları da gayet iyi, benim kız afiyetle yiyor.
  • Onur'a teşekkür ederim, Tat Cevizli Ezme konusundaki tavsiyesi için. Kavanozcuğu açmamla birlikte yarıma yakın ekmek yedim, akşama güzel yemek olmasaydı bitirirdim hepsini. Bununla ilgili teorim var, Etimek'in üstüne sürüp yemek, sanırım o zaman süper olacak, denemek lazım.
  • Ezme demişken, yemek yaparken kullanmaya ev tipi bir biber salçası arıyorum. Görenlerin duyanların insanlık namına haber vermelerini rica ediyorum. Böyle tuzlu olacak, tadı biraz keskin olacak, acısı pek olmayacak, rengini yemeğe iyice verecek. Arıyorum bunu, Tat veya Tamek'in ürünleri güzel değil, tatsız tuzsuz domates salçalarından farkları yok biber salçalarının.
  • Herşeyi geçtim de, İzmir'de marshmallow alabileceğim bir yer varsa ve bunu bana söylemiyorsanız çok ayıp ediyorsunuz. Gerçekten. Eti Puf veya Halley alıp onların içindeki marshmallow ile kendimi kandırmak istemiyorum. Büyük büyük almalıyım, bulut gibi olmalı, koparıp yemeliyim. Bu adam bu yaşına geldi ama hala böyle küçük detaylar peşinde. Yine de siz ciddi değilim sanmayın, gerçekten İzmir'de marshmallow satan bir yer biliyorsanız ve bunu bana iletirseniz büyük bir iyilik yapmış olacaksınız.

20.04.2009

Superclásico : Boca 1-1 River

Bizim ülkemiz gariptir, dünyanın en büyük derbisi Arjantin'de deriz, bizim Galatasaray-Fenerbahçe maçlarımız yaklaştı mı anında en büyüğü bizimki deriz. Genelde ayrı zamanlarda oluyordu bu iki büyük maç. Bu defa fikstürün ve takvimin güzelliğiyle ikisini daha iyi kıyaslama imkanımız doğdu, en büyüğün bizimki olamayacağı güzelce gözüktü. Tribünde maç öncesi rakiplere küfredip maç başlayınca eline geleni sahaya atmakla olmuyor. Bu noktada her iki taraf için konuşuyorum, Ali Sami Yen veya Şükrü Saraçoğlu'nda diye bir ayrım yok, zira iki stadın da farkı yok birbirlerinden. Bundan 2 derbi sonra biri Ali Sami Yen yerine Türk Telekom Arena olacak, değişen bir şey olmayacak.

Bizde futbolsuz geçen büyük takım maçları ve geçen haftaki dünya derbisinden(!) sonra böyle bir derbiye ihtiyacımız vardı, iyi oldu. Riquelme yoktu ama River'ın belalısı Palermo sahadaydı, karşı tarafta ise oynamayacağı konuşulan Falcao sahadaydı. Küçük dev adam Buonanotte ise yedek başladı. Boca ev sahibiydi ve son şampiyon olarak çıkıyordu River'ın karşısına, hal böyleyken maça daha baskılı başlayan taraf oluşlarını yadırgamamak lazım. River da arada denemelerde bulundu ilk yarıda ama karambolden öteye gidemediler buldukları pozisyonlarda. Bir kaç duran top yakaladılarsa da pek başarılı olamadılar. Aslında beklentilerim River'ın seri kontralar bularak Boca'nın baskısına biraz engel olması yönündeydi. İki tarafta hücum hattında benzer bir dengesizlik vardı, daha tecrübeli olan isimler Gallardo ve Palermo hücumda takımları adına etkili olurlarken daha genç olan isimler Falcao ve Palacio fazlasıyla pasif kaldılar. Abilerine ayak uydurmayı başarsalar gol sayısı 2 de kalmazdı biz de daha gollü bir derbi izlerdik.
Sahadaki oyun anlamında ikinci yarı ilk yarının kaldığı noktadan devam etti. Boca golü bulur gibi duruyordu, izleyenleri de yanıltmadı. Palermo'nun golü Kewell'ın Bordeaux maçındaki golünü anımsattı bir an. Sol ayağıyla tam köşeye izlemeye doyum olmayan bir vuruş yaptı. Bu golden sonra Boca etkinliğini kaybetmeye başladı, skora yatar bir görüntü oluşturdular. Sahne River'ın olmaya başladı yavaş yavaş. Buonanotte girip fare gibi sağa sola koşturarak ortalığı karıştırmaya başladı. Boca'nın golünün 9 dakika sonrasında orta mesafede bir duran topta Gallardo topun başına geldi. Topu köşeye yolladı, Palermo'nun aniden açıyı bulup attığı güzel gole duran topla cevap verdi O da. River'ın golünden sonra oyun yine eskiye doğru döndü ama River biraz daha cesurdu, tek fark o oldu. Bize de golden sonra kalan 21 dakikayı zevkle izlemek ve bir Superclasico'nun daha bitişini beklemek kaldı.

Maç içerisinde olay çıkmadı diye hemen bizim derbide çıkan olayları konuşmayı doğru bulmuyorum. Bugün çıkmamış olabilir ama yarın çıkmayacağının garantisi yok. Ancak olay ne olursa olsun onlar keyif alıyor, bizler birbirimizi yemekten öteye gidemiyoruz. Aradaki fark bu, yoksa ikisinde de olay çıkar-çıkmaz, bu o dönemki anlık gelişmelere takımların kendi içlerindeki durumlara bağlıdır. Olaylı veya olaysız, bir gün Superclasico gibi olayları ve gerginliği bol ama futbol zevki ne olursa olsun ölmeyen bir derbiyi bizler de kendi ülkemizde izler miyiz acaba ?..

19.04.2009

Zaman Kaybı : İstanbul BŞB 0-1 Galatasaray

Sezonun en sıkıcı maçlarından biri mi desem en sıkıcı olanı mı desem karar vermekte zorlanıyorum. Klasik olarak eldeki mevcut malzeme ile sahaya sürülebilecek en iyi kadro buydu. Serkan Kurtuluş'a gün doğdu Sabri'nin cezası ile, Arda'dan doğan boşluğu da Lincoln ile kağıt üzerinde doldurulunca kadro belirlenmiş oldu. Benim için en büyük sürpriz ilk 11'de değil yedeklerdeydi. Mehmet Güven kadroda değildi ki NTV Spor maç öncesi yayınlarda kendisini 11'e bile koymuştu. Başlama düdüğü ile birlikte futbol uçtu gitti, antrenman havasında bir şeyler oynandı. İlk yarıda kayda değer tek şey Emre Güngör'ün yine sakatlanmasıydı. Bu adam tam iyileşmeden ısrarla niye oynatılıyor anlamak çok güç. Bırakın bu sezonu gözden çıkarın Emre için, yeter ki oynasın, yeter ki sağlam olarak geri dönsün. Maçın geneli hakkında futbolun konuşulacak tek yanı vardı o da goldü. Semih Kaya kazandığı topla hücumu başlattı, Nonda geçen sezondan örnekler sergiledi, iki oyuncuyu tek harekette bitirdi, kaleciyi geçen ve boş kalenin önüne süzülen pasını da Baros içeriye atıp kalan 6 maçta Şampiyonlar Ligi için "Acaba ?" sorusunu gündeme getirdi Galatasaray'da. Yine de bu tamamen bizden bağımsız, benim içimde pek umut olmasa da rakipler ilginç puan kayıpları ile bizi potaya sokabilirler. Eğer herşeye rağmen bir umut olacaksa içimizde, bunun sebebi Cevat Güler olur, geçen sezonu oyuncularının gözleri önünden bir film şeridi gibi geçirirse belki Şampiyonlar Ligi için şansımız olur. Tekrarlamış olacağım ama bu satırları yazarken bile böyle bir şeyin olmasına fazla ihtimal veremiyorum.
Futbol gole kadardı, golden sonra yine sıkıcı futbol devam etti. Nonda'nın bir anda eskiyi hatırlaması ve Semih'in yeteneğinden ibaretti koca maç. Burada adını anmışken Semih'ten devam etmek istiyorum hemen. Hazır değil bahaneleri ile Avrupa ve ligde bugüne kadar forma verilmedi, bugün oynadığı oyunla teknik ekibin 1.5 aydır ne kadar büyük hata yaptığını gösterdi. Golde oyunu başlatan isim olduğu gibi savunmada hiç de 18 yaşında ilk kez ligde oynayan bir genç gibi durmadı. Emre ile oynadı sayılmaz ama Hakan Balta ile gayet uyumluydu. Zamanlamaları yeninde, kademeye benim diyen stoperlerden daha iyi giriyor, hava toplarına da hakim gözüktü ama zorlandı bir kaç pozisyonda ki fiziğini geliştirdiği zaman yüksek toplarda da başarılı olacaki. Sezonun geri kalanında kendisini daha sık sahada görmeliyiz. Eğer bugünkü oyunundan kötüsünü oynamazsa önümüzdeki sezon kadronun değişmezleri arasında olması için bir engel yok. Maçta dikkate değer diğer iki isimden biri Harry Kewell oldu yine. Maç boyu bir tek kötü iş yapmadı, futbol yoktu, maç berbattı diyoruz ama Kewell nasıl bereciyorsa futbolun olmadığı maçlarda bile bir şekilde göze batıp alkışlanmayı başarıyor. Beğendiğim diğer isim Serkan oldu, Sabri'nin yokluğunda ne zaman forma giyse bir sağ beki nasıl özlediğimizi gösteriyor. Uğur da iyileştikten sonra Capone-Ümit Davala ikilisi gibi bir ritm yakalamaları hoş bir hayal aslında. Umarım olur bu, Sabri'ye hiç mi hiç gerek yok orada.

Son olarak Cassio Lincoln demek istiyorum. Oynamadığı zaman taraftar ve teknik kadroyu birbirine düşüren adam hem Fenerbahçe hem de Belediye maçlarında görüldü ki oynadığı zaman en ufak bir değişiklik yaratmıyor. Keşke şu iki maçtan birinde ufak bir fark yaratmış olsaydı da hakkında biraz iyi konuşabilseydik.. Tribüne size tapıyorum diye hareket yapmak kadar kolay değil sahada çıkıp işini yapmak.

Udinese 3-1 Fiorentina

Haftaiçi bahsedilen orta saha problemi bir haftalık sıkıntıdan çok önümüzdeki sezonun kaderiyle oynayabilecek bir kayba sebep oldu. Udinese deplasmanının zorluğunu göz ardı etmiyorum ama daha iyi bir oyunla yenilebilirdik. Böyle olması kötü oldu biraz. Bu haftanın önümüzdeki sezonun kaderine etki edecek kadar kritik olması Genoa'nın içeride kaybettiği 3 puandı. Hesapta olmayan bir haftada 4. sıraya yeniden geçebilirdik.

Maça Udinese üstün başladı, öyle de gitti zaten. Galatasaray maçı ile arada 15 dakikalık fark olması dönüşümlü izlerken rahatlık sağladı. Penaltı golünde pozisyon yoruma açık olsa da hakem olsam ben de penaltı noktasını gösterirdim. Dainelli önce sırtını dönüp sonra elini vücuduna götürüp saklamaya gayret etse de giden şutu koluyla engellemiş oldu. D'Agostino da sert ve yerden vurdu, 2-0 yaptı. Penaltıdan sonra Galatasaray maçına dönüş yaptım. Tekrar döndüğümde 2-1 olmuştu, golümüzü kaçırdım. Kaptan Dainelli penaltıdaki hatasını telafi etmişti aslında ama skoru dengeler miyiz heyecanı pek uzun sürmedi, sevincimizi daha sindirememişken 2 dakika sonra D'Agostino cevabı verdi ve 3-1'lik yenilgi ile noktaladık haftayı. Günün ve tüm haftanın en karlı ismi Roma oldu, Lecce karşısında 2-0 öne geçip 2-2'ye engel olamasalar da 3-2 kazanmayı başardılar. Önümüzde Genoa vardı, Roma'dan kopmuş durumdaydık ama bu hafta yeniden 4. sıra mücadelesi 2 takımdan 3 takıma yükseldi. Yeniden sayıyı 2'ye indirmek bizim elimizde, bundan sonra iki maç üst üste Artemio Franchi'de oynuyoruz. Önce Roma, sonra Torino ile.. Cumartesi akşamı Roma'yı geçip derin derin nefes almalıyız arayı yeniden açarak.

2009 Çin GP


Bu defa yarışı izleyemedim, Çin'i pas geçmiş oldum bu sezon. Yağmur ve güvenlik aracıyla başlayan yarışta Ferrari tarih yazmaya devam etmiş, puansız ayrılmışlar yine. McLaren ilk 2 yarışta tek puan alıp bu yarışta 7 puan almış, ümitlendim yeniden. Bu difüzör kapağından doğan fark daha çok baş ağrıtacak anlaşılan.

Yarış Sonucu :

Pilotlar ve Markalar :

Luca Toni'den Floransa'ya

"Floransa'ya geldiğimde ilk görüşte aşık olmuştum. Inter'den teklif gelmişti ama orada olmamam gerekiyordu. Fiorentina -15 puan ceza almıştı ve zor durumdaydı. Başkan Della Valle ile bir kaç dakikalık görüşme yapmam takımda kalıp Fiorentina için elimden geleni yapmam için yeterli oldu. Takımı bu çirkin durumdan kurtmamız gerekiyordu. Doğru bir karar verdiğimi anladım ve hiç pişman olmadım, takımdan ayrılırken başka bir İtalyan kulübüne gitmeyerek taraftarları da üzmemiş oldum."
Luca Toni, Sky TV, Nisan 2009

Superclassico'ya Doğru

Dünyanın 1 numarası bizde diye övüneduralım biz ama kırmızının ve lacivertin çarpıştığı gerçek derbi için saatler kaldı. Futbolseverlerin çoğunluğu Arjantin'de bu iki takımdan birini sevdikleri için ülkemizde geçen haftaki rekabetin üzerine benzer atışmalar tekrar yaşanacak, River bizim Boca sizin diyerekten.. Kendimi ilginç gördüğümden değil ama ben bu derbinin iki tarafıyla da ilgilenemiyorum, yani Arjantin sınırları içerisinde bir takımım olacaksa bu iki takımdan biri değil o. Blogda daha önce adını andığım bir Independiente sevgim var, o efsane şampiyonluk dönemlerinden gelen bir sempatiyle başlamıştı, o günden bugüne aynı sevgi-sempati değişmedi bende, hatta eskiye göre daha fazla ilgiliyim kendileriyle.

Dışarıda oynanan futbola ilgi duyan büyük çoğunluk iki takımdan birini tutarak izleyecek bu derbiyi, ben de tarafsız olarak ekranın başına oturup dünyanın en büyük derbisini o kazansın bu kazansın stresi yaşamadan izleyeceğim her zaman olduğu gibi. Bu derbiden sonra skora göre her iki tarafı da kızdırabilme ihtimali bile keyif veriyor..

İtalya Derbisi : Juventus 1-1 Inter

Daha bir kaç gün önce söylemiştim İngiltere ve İtalya futbolu arasındaki tercihimi. Arsenal-Chelsea maçında yine tamamlayamadım 90 dakikayı. Gerçi bunda İbrahim Altınsay'ın hiç susmadan ısrarla her olayı yorumlaması ve Ercan Taner'i maçı anlatırken istemeden de olsa engellemesi bir yerden sonra can sıkmaya başladı. Konu İtalya'ydı, oraya geri dönelim. Maçın öncesinde İtalya Ligi zaten bitmişti, Inter alırsa gövde gösterisinden öteye gitmeyecekti. Mourinho'ya konuşmak için daha fazla malzeme çıkacaktı bir bakıma. Roma, Fiorentina, Milan gibi takımların olduğu ligde şampiyonluğun nisan ayı ortasında kesinleşmesi kötü ama nedense bu ligin bir sihri var benim üzerimde, izlemekten bıkmıyorum.

Ortada başlayan maç yarım saat sonra Juventus'un tek kale oynama denemelerine döndü, önce Buffon sonra Cesar derken kaleciler geçilmedi bir türlü. İkinci yarıya Juve etkili başladı, kornerde topu alan Interliler kontra nasıl yapılır diye ders verdiler. Bir kaç saniye içerisinde Balotelli'yi topla buluşturdular rakip ceza sahası önünde, O da gerekeni ve en kolay olanı yaptı, Buffon'un engel olması zordu. Maçtan ümidi kesmiş ve Inter kazanıyor diye düşünceye kapılmışken Tiago'nun skandal gibi kırmızı kartı geldi. Basit bir çelme takma pozisyonuna kırmızı kartı verdi hakem. Hani bizde olduğunu düşünüyorum böyle bir kırmızı kartın, üzerine bir hafta konuşulurdu, gözlerim İtalyan medyasında olacak bu hafta. Bakalım bu saçma kartın üzerine gidecekler mi ? Grygera kornerden golü atınca son dakikalara daha fazla heyecan sıkışır mı derken öylece bitti maç.

Sonuç olarak Juve en azından içeride yenilmemiş oldu Inter'e. Mourinho'nun Del Piero odaklı açıklamaları sonuç verdi mi kesin konuşamıyorum ama kesin olan şey var ki Zlatan yine gol atamadı eski takımına. Önümüzdeki sezona kaldı o seriyi noktalaması..

16.04.2009

Splinter

Sanmıyorum ki bir film böyle kötü olsun, böyle amaçsız olsun, böyle konusuz olsun, böyle belirsiz olsun, böyle sıkıcı olsun, böyle vakit kaybı olsun... Böyle film olmasın.

Derbinin Cezaları

Sen bu pankartı aç, ertesi sezon 1 maç sahan kapansın, 1 maçı da seyircisiz oyna. İzmir'de bulunan birisi olarak saha kapatmaya sevindim belki buraya gelirler diye. Seyircisiz oynamaya zaten alıştık, şaşırmamak lazım. Cezalar için ciddi ve kesin konuşmalar dönüyordu ama ekstra şeylermiş gibi gelmediler bana. Tünelde bireysel olarak kavga eden Melo'ya İtalya'da 5 maç çıkmışken bizde iki takımın birbirine girmesine sebep olan Lugano'ya da aynı cezanın verilmesi düşündürücü. Diğer cezalar kabul edilebilir ama Emre'dekileri alıp Sabri'nin cezasına ekleseler hiç de fena olmaz hani. Volkan'ın cezası da 3'ten ikiye inebilirdi ama Fenerbahçe itiraz etmeyeceğini açıkladı.

Eğer Federasyon söylediği kadar acımasız olsa Lugano sezonu noktalar, Arda ve Semih en iyi ihtimalle 33. hafta sahaya çıkarlardı, Sabri de 2 değil 3 alırdı en az, 4-5'e de şaşıran olmazdı. Fenerbahçe'nin itiraz etmeyecek olmasını şov olarak görenler olsa da örnek teşkil etmeli. Galatasaray'dan da Emre Aşık dışında diğer cezalara itiraz gelmemeli. Kulüpler de bu olayın üstüne gider ve gereken cezaları verirlerse bu derbi böylesine ciddi olayların yaşandığı son derbi olabilir. Derbi olaysız geçmez dünyanın çoğu yerinde ama olay varsa 90 dakika sürer, bizdeki gibi iki takım da sezonu noktaladık diye birbirine girmez, esas konuşmamız gereken bu. Yoksa medyadaki gibi dünyada böyle olmuyor biz ne hale geldik nerelere geldik diye dert yanıp herşeyin sonuymuş gibi konuşmak gereksiz. Olayı ve nefreti stad değil saha içinde tutup dışarıda da tatlı-sert bir rekabet boyutuna taşıdığımız gün adam oluruz, hiç olay çıkmasın isteyeceksek bunun adı derbi olmaz, hele dünya derbisi hiç olmaz.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO