15.12.2012

Tek Suçlu Emre Çolak

Emre Çolak hakkında yazı yazacaktım, unuttum gitti hep. Az önce bir anda coştum ve entry girdim Galatasaray Sözlük'te, kısa olsun derken uzadı, bloga da ekleyeyim ki yazıymış gibi olsun diye aynen aktarıyorum buraya da:

"kötü oynamasını geçtim tek hatalı pasıyla bile hakkında onlarca entry girilirken iyi oyunu sonrası adı sanı anılmayan oyuncu.

 braga maçının ikinci yarısında oyunda kaldığı 45-68 arası galatasaray adına sezonun en iyi orta saha performansıydı. amrabat'ın burak'a asistini konuştu herkes ama bir kişi çıkıp da amrabat'a emre'nin attığı harika pası konuşmadı.

mesela o pası hamit atsaydı şu an hamit'in heykeli arena'nın girişindeydi yüzsüz taraftar ordusunun gazlamalarıyla.

bir de işte bahsedilen dizi konusu var. sen dizi izleyip "kuzey de şunu yaptı yhaaa :(" yazınca sorun yok, emre kuzey'in yaptığını beğenip adamsın kuzey dediği zaman "apaçi! ergen! malllll xd" oluyor.

emre çolak'ın bu sezon bu kadar fazla eleştirilebilmesi için takımda geçen sezona oranla en fazla formu düşen adam olması lazım ama bakıyorum öyle bir şey de yok. selçuk, melo, elmander, eboue... hepsinin formu ne yazık ki geçen sezona göre daha düşük. gerçi selçuk'u ayrı tutarım, adama iki kişinin markaj yaptığı maçlar var.

neyse, emre tüm bu adamlara oranla daha formsuz değil, sadece taraftarın götü daha çok yetiyor emre'yi eleştirmeye. tüm olay bu. hamit'i eleştiremez çünkü o büyük kumandan, dünya yıldızı, real madrid'den geldi... elmander'e formsuz dedin mi sözlükte küfür yağar, çünkü o "reyiz!!!"... kimse formsuz demiyor ama, kabul edemiyoruz bir türlü sakatlık belası yüzünden sezonun ilk yarısında dibe vuruşunu. eboue yobo'yu kaydırdı, kesinlikle eleştirilemez, vuralım hemen emre'ye.

 emre büyük paralar almıyor, bonservisinin türk lirası karşılığı çift haneli milyonlar değil hatta bir bonservisi bile yok altyapıdan gelme olduğu için... o zaman vur emre'ye, emre kötüdür, emre formsuzdur, emre bu sezon takım halinde düşen formumuzun tek sorumlusudur çünkü twitter'da izlediği dizi hakkında iki tane ünlem koyarak yorum yapmıştır. emre kuzey güney izleyeceğine akşamın o saatinde tek başına idman yapsa tüm galatasaray kurtulacak... tüm sorun emre'de, mesela takımın bel kemiğini üç ay miami'den döndürememek hiç sorun değil, emre kuzey güney izlemeseydi melo temmuz başı takıma katılacaktı ve formu üst düzey olacaktı, selçuk'a rakipler iki kişi markaj uygulamayacaktı, hamit bayern'deki formda dönemini aratmayacaktı, elmander gol rekoru kıracaktı..."

15.11.2012

Ibrahimovic vs Bressan - 2 Kasım 1999 & GS - Arsenal

14 Kasım 2012 tarihi futbol adına hiç şüphesiz en unutulmaz günlerden biri olacak, hatta oldu bile. Sebebi tabii ki Türkiye'nin 500. milli maçı oynaması değil, Zlatan'ın İngiltere'ye attığı gol(kendisi alttaki videoda). Ceza sahası dışından, kalecinin kalede olmadığını görerek tarihteki en güzel gollerden birini atıyor. Daha güzeli var mı yok mu diye tartışan olabilir ama o tartışmaya noktayı uzun zaman önce koyan biri var: Mauro Bressan.

2 Kasım 1999'da, yani Galatasaray'ın UEFA yürüyüşünün başladığı 3-2'lik efsanevi Milan maçından 1 gün önce atıldı bu gol. Biz tamam mı devam mı sorusunu sorduğumuz Milan maçının heyecanını yaşarken Fiorentina 1 gece önce Barcelona'yı konuk ettiği maçta Bressan'ın kariyerinin en büyük performansına rağmen 3-3'le ayrıldı sahadan. O maçta 14. dakikada Fiorentina'yı 1-0 öne geçiren bu gol Şampiyonlar Ligi tarihinde atılan en güzel gol listelerinde Zidane'ın Leverkusen'e attığı golle birlikte üst sıralardan inmeyen 2 golden biri. Neden Bressan'ın en büyük performansı dediğimi üstteki videonun sonunda Balbo'ya yaptığı asisti görünce anlayacaksınız. Bressan bu maçın yıldızı olup bir daha asla böyle oynayamadı.

Bu grubun bizim için enteresan bir önemi de var: 5. hafta maçında Londra'da Arsenal-Fiorentina maçı vardı ki itiraf edeyim o dönem Arsenal sempatim yoktu çünkü Pires orada oynamıyordu. O maçta Arsenal 1 puan bile alabilmiş olsa UEFA'ya giden taraf Fiorentina olacaktı ancak o kritik maçı Batistuta'nın golüyle 1-0 alan Fiorentina olunca UEFA'nın yolunu Arsenal tuttu. Finale kadar yürüseler de bizim hikayemize takıldılar.

Zlatan'ın attığı gol uzun zaman sonra blogdaki en güzel yazılardan birini oluşturdu sanırım. Ancak siz yine de benim gibi yapın, Bressan'ın golü varken Zlatan'ın attığına tarihin en iyisi veya en iyi röveşata golü demeyin.
Ibrahimovic'in muhtesem golu. ile ftw1905

13.11.2012

25 Ekim 1942, Mecidiyeköy'de Bir Saha...

Başlıkta yazan şey bu gazete haberinin tarihi. Taksim'deki stadın yıkılmasından sonra Galatasaray'ın statsız kaldığı ve bu ihtiyacını karşılamak üzere Mecidiyeköy'deki likör fabrikasının yanındaki sahayı 12 lira karşılığında kiraladığı yazıyor.

O likör fabrikasının yanındaki saha için 2 sene içinde 1000 kişilik tribünü olan bir stadın sözünü veriyor Galatasaray. 1945'te ilk açılış yapılıyor zaten Mecidiyeköy Stadı olarak, bunu ve 1964'teki ikinci açılıştan sonra olanları zaten çok iyi biliyoruz.

12 lira karşılığında kiralanan birkaç dönümlük o toprak arazinin 58 sene sonra nelere şahit olacağını bir bilseler... 

not: görsel gecmisgazete'den alıntıdır.

30.10.2012

Juventus'tan Cadılar Bayramı Kutlaması

Juventus'tan Cadılar Bayramı için harika bir kutlama gelmiş. Oyuncuları birer birer efsane film karakterlerine dönüştürmüşler. En hayran kaldığımı ilk sıraya koydum: Andrea "The Joker" Pirlo.

Diğerlerinin ise hangi oyuncular olup hangi karakterlere dönüştüklerini dosya isminden görebilirsiniz. Direkt yazmıyorum ki isteyenler ilk bakışta futbolcuları ve karakterleri kendileri bulmaya çalışsınlar.

23.10.2012

Prensesin Uykusu

  • Ben bir hata yaptım bu gece, bunu paylaşmak için madde madde sıralayayım. Birbiriyle bağlı uzun cümlelerden oluşan bitirme tezi yazma peşinde değilim şu an.
  • Yediğim halt şu: Prensesin Uykusu isimli filmi izlemek. Daha doğrusu o filmi açıp bitene kadar sabretmek.
  • Ben sinemadan 100 dakika içinde bu kadar soğuyacağımı tahmin etmezdim. Vallahi edemezdim.
  • Öncelikle, hislerime geçmeden önce şu uyarıda bulunayım: BU FİLMİ İZLEMEYİN. KÖTÜ DEĞİL, ÇOK KÖTÜ.
  • İzleme sebebim de şu ha: O an aimp açıktı, rastgele çalıyordu, Prensesin Uykusuyum açıldı Redd'in, bari dedim, o çalmışken dedim, canım da sıkılırken dedim, boş otururken dedim, açayım da dedim, Prensesin Uykusu'nu izleyeyim dedim. O kadar çok şey dedim ki, hepsini demez olaydım.
  • Birisi size dünyanın en amaçsız/gereksiz/boş/tırt filmini sorarsa, gönül rahatlığıyla bu filmin adını verin. Şaşıranı ve yadırgayanı da bana getirin, değişik bir şey deneyeceğim.
  • 10 dakikalık kısa film olsaymış bile "5 dakika yetermiş, bu konuya 10 dakika abartı olmuş" denecek hikayeden 100 dakikalık film yapmışlar. Vallahi pes.
  • Yani şu film, TV'de oynayan herhangi bir hisli dizinin 35. bölümü olsa kimse yadırgamaz.
  • Ben ömrümde böyle büyük çile az gördüm. Kız bayıldı kafasına vurulunca, Redd geldi günlüğünde istediği gibi şarkı söyledi ona, sonra bir süre geçti ve kız uyandı. Arada ne mi oldu? Aziz isimli başrol oyuncusu hayal kurdu, kız uyurken onun günlüğüne masal yazdı.
  • Yok kütüphanede çalışıyormuş da, masal dünyası varmış da, hep gülen bir adammış da, ağaçlara sarılıp konuşurmuş da... 100 dakika boyunca çıkıp bir kişi de "Abim sen neyin kafasındasın, bu neyin kafası?" demedi.
  • Meydanlara çıkıp film makarası yakıp protestolar düzenlesem düzenlerim, o durumdayım. İyi ki karanlık ve sabah 05.30 civarı şu an. Üşeniyorum yani, sıcacık yatağımdan kalkıp da bu dediklerimi yapacak kadar delirsem zaten kapatırlar beni kolsuz gömlek giydirip.
  • Ama açık konuşalım: Ben yarın gidip manavdan bir demet ıspanak alsam ve sokak ortasında ona sarılıp neler yaşadığını sorsam tutuklanırım. Adam filmde bunu yaptı, şikayet eden olmadı. Toplum bilinci zayıflamış resmen.
  • Kütüphanede uçan ahtapot hayali kura kura siftahsız geçen ömründe çocuğun annesinden medet uman Aziz onu da başaramadı, o da arada kaynamasın.
  • Son maddede hafif çirkinleşsem de durum bu, bu filmi izlemeyelim, izlemek isteyenleri uyaralım.
  • NE DOLMUŞUM BE ARKADAŞ.

19.10.2012

Gençlerbirliği 3-3 Galatasaray

Normalde şu maçtan "seri uzadı" diye bahsederken galibiyet serisi olması lazımdı, sezon başlangıcını düşününce. Ancak yenilmediğimize dua eder bir halde bitirdik maçı. Onlarca yanlış var sayılabilecek, bunların yanında tek tük doğrular. Yenilerin adapte olamaması sorunu yaşıyorsak sorun yok ama yenilerin adapte olacak hallerinin bile olmayıp yetersiz birer takviye olmaları gibi bir durum varsa o zaman ocak ayına kadar daha bol bol sinir harbi yaşarız.

Geçen sezon takım öyle bir uyum yakalamıştı ki bu sezon yeni gelenlerden aynılarını bekleye bekleye ekim ayında kabus yaşadık. Sezonun başladığı ağustos sonu ve eylül ayının tamamında bir sorun yoktu, puan kaybı veya kötü oyun geçici deniyordu, bir ara toparladık ve Manchester maçındaki umut veren yenilgi -evet tam olarak böyle- geldi. Ancak ekim ayı öyle berbat geçiyor ki aldığımız bir puana kötünün iyisi diye sevinir hale geldik. Bunda en büyük etken işleyen takıma yenilerin bir anda adapte edilmesi ve elde olan/olmayan sebeplerden gelen 2 zorunlu değişiklik: Engin Baytar ve Tomas Ujfalusi. Engin hakkında geri dönemiyorum, çok yazıldı çizildi ve ben düzenli forma bulmaya başladığı dönemden beri hep arkasındayım Engin'in. Ujfalusi'nin sakatlığında da geriye dönüp uzun uzun konuşmak yersiz ama böyle sakatlıkların maçta değil de antrenmanda olması insanın canını iki kat daha sıkıyor. Kendi takım arkadaşın yüzünden hem kendin yanıyorsun hem de takım savunması çöküyor. Üstüne bir de tatilden zor döndürebildiğimiz Melo'nun form durumu eklenince takım savunması Muslera'ya kalıyor. Çünkü eksiklere diğerlerinin yetişmesi mümkün değil.

Hakan Balta ameliyat olsa 2 ay yoktu, olmayınca 2 maç dinlendirildi, riske edilmedi. Keşke 2 ay olmasaydı en azından sakatlığa sığınırdık dedik. Sakatlığı atlatıp tam dönseydi keşke şimdiki gibi yarı sakat halde çırpınacağına. Gerçi bu hali bile ilk 11 oynar bu takımda, o ayrı mesele. Cris geldi, adapte oldu, olmadı derken hala kendisini neden aldığımızı bilmiyoruz zira göremedik.

Adaptasyona girmişken devam edeyim, demin araya başka şeyler soktum çünkü. Hamit koca sezonu yedek geçirmiş, boynunda La Liga şampiyonluk madalyasıyla geldi. Milli takımda her maç sonu birilerini sert şekilde eleştiriyor, takımın kendisi gibi üst düzey olamadığını söylüyor bu adam. Daha birkaç gün önceki Macaristan rezaletinde bile bunu yaşadık, Hamit konuştu da konuştu. Ancak Hamit 3 sezondur milli maçlardan sonra nelerden memnun değilse hepsini kendisi yapıyor Galatasaray'da. Anlattığı tüm olumsuz profillere uyuyor, oynamıyor, oynatmıyor, takım oyununu da bozuyor. Takımın ne yapmak istediğini bilmiyor henüz ve kariyerinde Türkiye'de ona hep kurtarıcı gözüyle bakıldığı için o role soyunmaya kalkıyor. Takıma uymuyor, takımdaki dişlilerin bir parçası olmak yerine takımdaki en büyük dişli olmak istiyor ve bu da uyum sorunu denen şeyin aşılması en zor modelini ortaya çıkarıyor.

Yine aynı şekilde Amrabat, Kayseri'de amaçsız orta sıra mücadelesi sırasında yayla gibi açık alanda istediği gibi at koşturdu. Aynısını Galatasaray forması ile de yapabileceğini sanıyor ve henüz bunun olmayacağının farkında değil. Kontra lazımsa, rakip boş vermişse her şeyi, o zaman al Amrabat'ı, yaslan arkana izle... Ama sen Ankara deplasmanında Amrabat'tan medet umuyorsan neden savunmamızı anlatan en güzel kelime "kevgir" diye sorgulamayacaksın. Hakkın yok. Eski profilinden sıyrılamayıp kendini Kayseri'deki gibi takımın merkezi olabilecek bir oyuncu sanıyor. Hamit'teki olayın küçük boyutlusu. Aşar mı aşmaz mı bilinmez ama dedim ya zaten, ilk 11 için düşünülmesi hata, yedekten gelip açılan rakibi tamamen bitirmeye oynasın.

Ujfalusi büyük bir kaptan, komutan. Fiorentina'da oynarken de böyleydi bu, İspanya kariyerine değinmek istemiyorum çünkü La Liga izleyicisi olmadığım için izlediğim maçı 3-5 tanedir. Fiorentina'da savunma o varken mükemmel, o yokken alarm verir haldeydi. Değişti mi bizde? Hayır. O yokken yine problem, yine sıkıntı. Semih'ten eminim, geleceğinden şüphem yok, yaptığı her hata mental ve teknik anlamda daha da geliştirecek onu. Dany de beğendiğim ve destek olduğum bir isim. Ancak başlarında onu yönetecek bir Tomas Ujfalusi olmayınca dağınık hale geliyorlar. Savunmayı orta sahada başlatan ve çoğu atağı kale yüzü görmeden kesen Melo ise tatilden hala dönemedi. En ufak fırsatta eski Melo'nun dönüşünü müjdeliyor bize 2 aydır ama ekim ayı bitti bitecek, biz hala Miami'den dönmesini bekliyoruz. Melo ne zaman ki orta sahada rakibin atak başlatan adamını tekrar bozmaya başlar, bozamıyorsa geride forvet rahatsız eder ve aldığı topu Selçuk'a ulaştırıp hızla ileri çıkıp gol arayacak kondisyona ulaşır, o zaman savunmamız da hücum opsiyonlarımız da gelişir. Tek dakikasını bile boş geçirmemesi gerekiyor bu adamın.

Burak Yılmaz ise Trabzon'da üstlendiği -bilen bilir- Şahan'ın Güvenspor skecindeki "At Fink'e!" rolünden sıyrılamamış. At Burak'a, o vursun veya düşsün, çarpsın bir şeyler yapsın... Bu sisteme alışan adam Galatasaray'da da aynısını yapıyor, takım daha paslaşıp rakip sahaya yerleşirken 35 metreden şut deniyor. Galatasaray bunu istemiyor, isteseydi 2 sezondur forvet tercihleri Elmander ve Umut gibileri olmazdı. Burak buraya gelirken takımın her şeyi değil, 11'de 1'i olduğunu idrak edemeden geldi, hala anlamış değil. Geçen sezon Baros-Elmander ikilisini hatırlıyoruz, deli gibi koştular, biri ileride bekledi diğeri geri koştu, diğer pozisyon koşan adam bekledi, koşmayan gitti savunmaya yardımcı oldu. Böyle değişerek takım savunmasına maksimum katkıyı vermeye çalıştı ilerideki oyuncular. Bu sene bakıyoruz, Elmander 1, 2, 3, 4 kere geliyor ama devamı yok. Nasıl olsun ki devamı? 90 dakikada dinlenmeyecek mi bu adam? İleride dinlendiği anlarda Burak çıkmayınca Elmander de bir yere kadar gidip sonrasında ileride duruyor. Burak'a defalarca dön deniyor, o inadına ileride. Sonra işte 45 dakika kanser edip yerini Umut'a bırakınca Umut yapılması gerekenleri Elmander'le ortaklaşa yapıyor ve takım kendine geliyor.

Bu saydıklarımı düşününce, olanların olmayanlara göre ne kadar fazla olduğu belirginleşti sanırım. Ben en kötü 12. hafta Engin döndüğü zaman Hamit'i kesip 11'e dönerse toparlarız diye iddiamı ortaya atıp bitireyim.

1-2 saat sonra da Emre Çolak yazısını okursunuz bu maçın üzerine...

12.10.2012

Not Defteri #51

  • Naber hacı?
  • Blogu bu aralar biraz boşl... *çaaaaaaaaaaaaat* *çeşitli dayak efektleri* (şu boşlamalı geyik de bitmedi be, hala ciddi yapan adam görüyorum ara sıra)
  • Neyse, blogum olduğunu hatırladım.
  • Bu ara hayatım beklemekle geçiyor. Öyle alengirli sözler beklemeyin, FM 2013'ü bekliyorum. 2000'den beri hayatımdaki en sadık şey, seviyeli bir birlikteliğimiz var. Ön siparişimi yaptım, ŞİMDİ ONLAR DÜŞÜNSÜN.
  • Bu aralar tam bir İsmail Abi oldum, çay içiyorum ve işsizim.
  • Blogun yazarlarından ve İzmir'deki en adam gibi adamlardan McDennis'i Kıbrıs'a uğurladık, onu belirteyim(sanki her gün yazı yağdırıyoruz da, yazarların hepsi hatırlanıyor...).
  • Belki gaza getiririm adamı da Kıbrıs futbolu yazarak buralara da geri döner.
  • Döner dedim de, tavuk döner ve diğerleri diye dünyayı ikiye ayırabilirim. Bu yaz Marmaris'te bulunduğum süre boyunca ya çizburger ya da tavuk döner yemediğim gün sayısı en fazla 5.
  • Tavuk döneri evde balkondan sepet sallayarak alıyorum Marmaris'te, düşün bendeki kafayı...
  • Bugün zaten yine 1 kiloya yakın tavuk yedim ve tam doymayıp "hani bana, hani bana?" dedim.
  • Şu an Muse dinlediğim(I Belong To You) için aklıma geldi, Madness isimli saçmalıktan sonra The 2nd Law albümünü dinlemeye gönlüm elvermiyor. Olmamışlık var Madness'ın içinde. O dubstep havaları falan... (Ünlü müzikolog Fırat Selçuk'u dinlediniz...)
  • Ama yine de her şeye rağmen dünya Britanyalı grupların daşş... Evet. Anladınız.
  • FIFA 13'e geçeyim biraz da. Selçuk ile iki serbest vuruş atayım da keyfim yerine gelsin. Adam gol değil goller atıyor, her şeyim oldu resmen...

12.09.2012

İllüzyon: Türkiye 3 - Estonya 0


Eleme gruplarının kurası çekildiğinde Estonya maçının sonucunun Hollanda maçından çok daha önemli hale geleceğini söyleseler kolay kolay kimse nasıl olacağını anlayamazdı herhalde. Hollanda maçı öncesinde, sırasında ve sonrasında gerek medyada gerek taraftar arasında konuşulanlar ve bunlara verilen tepkiler bunu mümkün kıldı. Abdullah Avcı için destek borazanları çalan medyanın ilk puan kaybında üstüne çullanması ve Avcı'nın gergin basın toplantısı sonrası, Estonya maçı bir anda Milli Takım-medya ilişkisinin kaderini belirleyecek maç oldu. Puan kaybı olsa Avcı'nın elemeler sonrasında koltuğundan kaldırılacağını söylemek için Nostradamus olmaya gerek yok... Hoca şanslıymış, bir yandan hakem şansı diğer yandan yükselen oyun performansı gerilen ortamı bir süre için daha yumuşattı. Teknik açıdansa elimizde sadece bir illüzyon var.

Maçın ilk on beş dakikası rakibin bizi kilitleyeceğini ve hatta savunmada olası bir sakarlıkla maçın bizim için kazanılması zor bir noktaya gelebileceğini gösteriyordu. Bu sürede Ömer Toprak'ın atlanan kırmızı kartı ve aynı pozisyonda verilmeyen penaltı bizim adımıza şansın döndüğü an denebilir. Sonrasında Burak'ın artan oyun etkinliği, Arda'nın sorumluluk alma uğraşıyla maçı lehimize çevirecekmiş gibi gözükse de oyunun kontrolünü bir türlü alamıyorduk ki, Burak'ın arkaya kaçtığı pozisyonlardan biri rakibi on kişi bıraktı ve dişli rakibimizin dişlerini sökmeyi başardık. Bundan sonrası tamamen bizim ellerimizdeydi.

Oyun merkezimizin bir türlü işlemediği ilk kırk dakikada alamadığımız oyun hakimiyeti Emre'nin sonunda ceza sahası çevresinde bir şeyler yapmaya cesaret etmesiyle elimize geçti. Gol dakikası öncesinde ne Emre'nin ne Mehmet Topal'ın topla sorumluluk almaması dişlilerin dönmemesine sebep oluyordu, iki buçuk maçtır bir türlü gelmeyen golün takımı tedirgin ettiğini de görmüş olduk. İlk yarının kalan süresinde ve ikinci yarıda nihayet kendi evinde olmanın cesareti ve güveniyle rakip kaleye giden bir Milli Takım gördük. İkinci yarı için söylenebilecek en önemli şey takımın bu güvenli haliydi. Açıkçası bunun dışında da teknik/taktik olarak öyle çok olumlu, çok önemli bir şey yoktu sahada. Savunmadaki en önemli ismini kırmızı kartla kaybeden rakibimiz ikinci golü yedikten sonra futbolda mümkün olsa havluyu sahaya fırlatacak hale gelmişti. Maçı sunan ve yorumlayan iki ismin düzdüğü methiyeleri yersiz ve bilhassa yanıltıcı bulduğumu söylemeliyim. Önemli yetenekleri olmayan, disipline ve fizik gücüne dayalı hatta bağımlı oynayan bir takıma karşı on kişi kalmalarından evvel üstünlük sağlayamamamız endişe vericiydi. Takımın merkezinin daha kararlı, daha baskın bir oyun oynamasına ihtiyacımız var. Bunu kısa sürede sağlayamazsak, bugün ikinci yarıda izlediğimiz takım hatırlarımızda bir göz yanılması gibi silinip gidecektir.

Takımı isim isim değerlendirecek olursak günün oyuncularının Emre, Arda ve Burak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Arda, ilk yarı sonunda ve  ikinci yarıda takım biraz akıcılaştığında sergilediği sade oyunla, Emre, kilidi açan golü attıktan sonra eksikliğini çektiğimiz lider oyuncu kimliğine bürünmesiyle, Burak, rakip on bir kişiyken maçı çözmek için gösterdiği gayretle maçın lehimize dönmesinde ayrı ayrı pay sahibiydi. Selçuk oyuna girdikten sonra bu takımın en önemli dört oyuncusundan biri olduğunu ve ikinci plana atılamayacağını gösterdi. Mehmet Topal da takım toparlandığında daha iyi oynamaya başladı. Sahadaki görevi ve yeri belirginleştikçe daha da iyi olacaktır. Hasan Ali sol tarafta bol bol çizgiye indi, zorladı. Keşke benzer bir performans Gökhan Gönül'den de gelseydi ama düşüşü sürüyor. Ömer ile Semih hem şanslı hem başarılıydı. Kusursuz değillerdi ama hataları bedel ödetmeyince göze batmadılar. Monte edilmeye çalışılan Sercan ve Tunay yine ışık vermedi. Sercan sahada olduğu süre boyunca takımdan ayrı bir yerde top oynuyormuş gibiydi. Tunay'ın sahadaki varlığını ne Amsterdam'daki maçta ne bu akşam anlamlandırabilmiş değilim. Umarım gelişme gösterir, çünkü hiçbir şey vermiyor. Takımın toplam performansıysa en iyi ihtimalle vasat olarak tanımlanabilir ama on kişi Estonya karşısında yetti.

İlk iki maçımızdan sonra "Estonya'ya karşı iyi oynadık" " Amsterdam'da galibiyeti kaçırdık" gibi tesellilerle kendimizi avutuyoruz. Amsterdam'da da Saraçoğlu'nda da 11'e 11 oyunda tam olarak organize ve baskın değildik. Oyun genelinde Hollanda'ya karşı fazla çekingen, Estonya'ya karşı fazla telaşlı gözüktük. Avcı'nın ve oyuncuların Hollanda maçı sonrası gelen eleştirileri karşılama biçimi ve takım içi dengeler, gol sevinçlerinden ve maç sonrası verilen demeçlerden görüldüğü kadarıyla çok iç açıcı değil. Ama işleri düzeltmek için bol bol zaman ve maç hala var. Beklenmeyen bir puan kaybı olmadan çıktığımız şu iki maçtan sonra kafalardaki tek şey daha iyi olmak olmalı. Yoksa bir turnuvayı daha "biz olsak neler yapardık" diye yakınarak izleyebiliriz.

Önemli Not: Seyirci harikaydı. Keşke maçı çözen kırmızı kartı getiren Burak'ı gol atmayı çok istediği için yuhlamasalardı.

5.09.2012

Luca Toni Geri Döndü

2005/2006 sezonunda, Fiorentina'da ilk sezonunda 31 golle yıllar sonra Serie A'da 30 golü geçen ilk gol kralı olarak iz bıraktı, sonraki sezon da 29 maçta 16 gol attı. 2 sezon Floransa'da kaldıktan sonra kariyer yapma uğruna Bayern'e gidip Fiorentina'ya 11.5M € kazandırdı.

Yolu tekrar Floransa'ya düşer diye beklerken önce Roma'ya kiralandı, sonra vasatı aşamadığı Genoa ve Juventus maceraları falan derken bu yılın başında ikinci kez yurt dışı deneyimi yaşadı ancak Avrupa'da taliplisi olmadığı için adres Al Nasr oldu.

Orada da tutunamamış olacak ki transferin son günü Berbatov'dan büyük bir çalım yiyen Fiorentina'dan teklif alınca düşünmeden geri döndü. 6 yıl önceki gibi neredeyse her maç atan bir Toni olmayacak, şimdilik "hiç yoktan iyidir" mantığıyla kendini kabul ettirmiş durumda.

Fiorentina'dan yıllık 500.000 € alacak ki zaten kolay kabul edilme sebeplerinden biri de bu, maliyeti çok değil. Eğer Toni biraz form tutar da mor forma ile 15 gol atabilirse 250.000 € daha kazanacak. Zaten 15 golü bulabilirse buna itiraz eden olmayacaktır.

35 yaşında da olsa yaşattığı harika 2 sezondan sonra insan Toni'den goller bekliyor. Şahsen 15 olmasa bile, 10 golü bile bulsa -ki 8-9 kabulümdür- benim için yeterli olur. Amauri bile nefret ettirmeden gitti zira yarı sezonda attığı tek golü Milan'a deplasmanda attı ve maçı kazandırdı, daha ne olsun... Toni öyle bir şeyi başarırsa baş tacı edilir, efsanelerden biri olarak Fiorentina'da bırakır futbolu. Umarım da öyle olur...

16.06.2012

3-2: İngiltere Geri Döndü... mü?

İlk yarıyı seyredip bir şeyler almak için kendimi dışarı attığımda birisi maçın ikinci yarısının bu denli heyecanlı geçeceğini söylese hiçbir yere kıpırdamazdım. Ama büyük usta Ömer Üründül'ün de dediği gibi, futbol böyle ilginç bir oyun işte... Bir buçuk maç boyunca turnuvanın en istikrarlı ve sağlam alan savunmasını yapan İngiltere, oynayan bütün takımlar içinde gol atmakla alakası olmayan iki takımdan biri olan İsveç'ten beş dakika içinde iki gol yedi. Arkasından da turnuvanın diğer gol ve hücumla alakasız takımı İngiltere, bu maça kadar ayağına beş kere top değmemiş Wellbeck ve bir dakika süre almamış Walcott'tan on dakikada içinde iki gol bulup maçı aldı. İngiltere için müthiş bir zafer olduğu tartışılmaz ama galibiyetin geliş şekli doğru biçimde değerlendirilmezse İngilizler ve destekçileri beklemedikleri bir sonuçla karşı karşıya kalabilir.

Maçı ilk yarı ve ikinci yarı biçiminde tam olarak devre arasından ayırarak değerlendirmek doğru olacaktır. Oyunun içinde pek çok kader belirleyen an olsa da gecenin gidişatının değiştiği yer İsveç soyunma odasıydı. İlk yarı boyunca İngiltere, Fransa maçında da hepimizin içini şişiren alan savunmasını İsveç'e de uyguladı. İsveç'in hiçbir meziyet gösteremeyen orta sahası ve oyun kurmayla görevlendirilip uzaktan şut atmaktan başka bir iş görmeyen Ibra'sı ile hücumda organize olmaktan bihaber olan İngiltere sayesinde maç Fransa - İngiltere maçının ardından turnuvanın en sıkıcı ikinci maçı olmaya adaydı. Ama İsveç, buz kalıbı gibi oynadığı bir buçuk maçın ardından soyunma odasından ateş gibi çıkınca maç da alev aldı. Yarı başlangıcında gelen baskının ardından gelen bir karambol ve ardından İngiliz kulelerinin kaçırdığı bir kafa topuyla bütün hesaplar karıştı, soyunma odasından çıkan yangın İngiltere'nin eteklerini tutuşturdu. Telaşla saldıran İngilizler kötü bir sezon geçiren Walcott'un hak ettiği, şuursuz İngiltere'nin hak etmediği bir şans golüyle maça döndü. Hemen ardından ceza sahasına girilince gol atma ihtimalinin arttığının farkında olan sahadaki tek İngiliz olan Theo'nun tehlike bölgesine yaptığı penetre ve Wellbeck'in şans mı keramet mi bilinmez gol vuruşuyla skor belirlendi. Ama bu skor İngiltere'yle alakalı cümlelerdeki şüpheci üslubu kıramadı.

Turnuva başladığından beri İngiltere'yle ilgili görüşlerim değişmedi. İngiltere Milli Takımı'nın sorunu ne oyuncularıyla ilgili ne hocasıyla ne de tercih ettikleri taktikle. İngilizler'in oyunu bugünün futbol gerçeklerinin kaldıramayacağı derecede statik ve monoton. Oyunu açmayı, yönünü değiştirmeyi, hızlandırmayı, yavaşlatmayı, kısaca yönetmeyi bilmiyorlar. Bütün ataklar başladıkları hızla sürüyor, set oyununda alan paylaşımı ya da alan değiştirme söz konusu değil, hızlı ataklarda koşular, tercihler korkakça. Beşiktaş'ın efsane altyapı eğitmeni, Özkaynak sisteminin kurucusu Serpil Hoca'nın yazılarında uzun uzun anlattığı oyuna ve duruma göre konumlanma ve karar alma yetisi pek çok oyuncuda yok, olanlar da kalabalığın içinde etkisizleşiyor. İngiliz oyuncularının ve daha önemlisi hücumcularının pek çoğu oyun temposu içerisinde "akarak" düşünmekten çok belirli alışkanlıklara uyarak oynamaya alışkın. Örneğin, Glen Johnson Liverpool'da sürekli ileri çıkarak oynuyor, çizgiye doğru hızlı koşular, durum uygunsa orta değilse pas arıyor. Ashley Young içeriye doğru topla girip şut atmaya alışkın. Hepsi de bu biçimde çok etkin oyuncular. Ancak sıkıntı şu ki futbol her yerde Premier Lig'deki gibi temel öğenin tempo olduğu bir oyun değil.

Özellikle büyük şampiyonalarda takımlar garantici bir bakışla öncelikle yarı sahasını on kişiyle kapatmaya bakıyor, aynı İngiltere gibi. Bu tercih tempoyu düşürüyor, oyunu yavaşlatıp akıcı bir düzen için oyuncu kararlarının isabetli olmasının gerektiği bir durum ortaya çıkarıyor.  Bu durumun birincil anti-tezini oynayan takımsa İspanya. Kapanan yarı sahada savunmacılar arasında hem topu hem kendilerini dolaştırıp alan savunması denen şeyi paramparça etmek onlar için sıkıntı değil. İngiltere'nin çözümü ise ancak geçici olabilir. Çünkü değiştirmeleri gereken oyuncular değil. Değiştirmeleri gereken önceliği karşı kaleye doğru düz bir çizgi çekip oyuncuların oraya ve sadece oraya doğru koşmasına sebep olan fubol kültürleri. Nasıl ki Alman futbolu karakterini çeşitlendirmek için bir çaba içinde ya da İspanya, Barcelona üzerinden belirgin ve kazanan bir futbol kimliği oluşturmuş durumda, İngiltere'nin de böyle bir değişime ihtiyacı var. Bu da yeni bir zihniyetle yeni oyuncular yetiştirilmesi demek. Yani günü bırak kurtarmayı, eldeki durumu biraz olsun değiştirmesi bile mümkün değil.

Euro 2012'nin reçetesi ise iki isim: Walcott ve Rooney. Walcott'un hızlanma özelliği, cesareti ve deliciliği İngilizler'in oyunundaki o saf monotonluğu bugün on dakikada değiştiriverdi. James Milner tercihi tam manasıyla korkak ve kitaba uygun bir seçim: doğru ama oyunun gidişatına hiçbir katkısı yok. Hodgson kazanan bir takım istiyorsa taşları yerinden oynatması ve elindeki silahların sivri yanlarını kapatan korumayı azaltması gerek. Elinde öyle bir takım var ki risk almadan etkili olması belirli bir organizasyon ve alışkanlık gerektiriyor. Ve bu ikisi de olmadığından iş oyuncuların futbol zekasına kalıyor, ki onun da pek çoğunda az olduğu ortada. Walcott ruh ve karakter getirse de o da bir alışkanlık oyuncusu olduğundan tıkanan durumlara çözüm üretemiyor. İkinci isim Rooney ise sahaya değişik bir futbol kimliği koyacağı, az önce bahsettiğimiz zekayı getireceği için önemli. İngiltere'de birilerinin oyunu yönlendirmesi, oyunun akışıyla ilgili kararlar verebilmesi, eldeki kişisel alışkanlıklar ve harfi harfine uyulan teknik direktör direktifleri dışında bir şeyler koyması gerekiyor. Eğer bu gerçekleşmezse İsveç maçıyla turnuvaya dönen İngiltere'nin pek uzun kalamayacağı ortada.

12.06.2012

Euro '12 Grup B: Sizin İçiniz Kabarmış

A grubundan sonra B grubunun da falına bakayım dedim. Ama her takımın içi ayrı kabarmış, hepsinin geleceği ayrı bir karışık çıktı.


B grubuna bakıldığında herkesin yapabileceklerinden emin olduğu tek takım var, elbette Almanya. Ama ilk maçta takım halinde gösterdikleri performans beklentilerin uzağında kaldı. Veloso'nun şefliğinde yarı sahasını kapatan Portekiz'in oyununa karşı futbol aklı koyabilen tek oyuncuları Mesut Özil'di. Dünya Kupası'nda rakibi perişan eden kontraları da artık bilinir olduğundan ellerindeki tek koz sadece bu gibi gözüktü, tabi Gomez'in golcü sezgilerini de unutmamak gerek. Diğer yandan, özellikle Podolski, Müller kanatlarının da pek etkin olamamasıyla onlar için işler beklenenden fazla karıştı. Şükür ki ellerinde çakı gibi bir yedek kulübesi var. Löw kafayı biraz çalıştırdığı sürece sahada uygulayamayacakları bir şablon varmış gibi gözükmüyor. Alman futbol şansı da peşlerini bırakmıyor. Bu kadronun büyük bir turnuvada ilk kez set oyunu oynaması en büyük dezavantajları. Schürrle, Götze ve Reus'un kenarda unutulmaması, Podolski'nin geçmiş performansının Löw'ü yanıltmaması gerek. Ellerinde pek çok oyuncu var ama en önemlisi Mesut Özil. Böyle bir maestronun etrafında bu kadar yetenekli bir oyuncu nüvesiyle etkin bir set hücumu geliştiremeyen adama beceriksizten başka bir şey denemez. Haklarındaki en büyük soru işareti ise Portekiz'in yediği golden sonra yaptığı baskıya yanıt verememeleri, daha doğrusu karşı hücumlarla rakip kaleyi rahatsız edememeleri. Bütün bunlara rağmen ilk maçlardan sonra Almanya grubunun tek favorisi, kupanın da üç favorisinden biri.

Milli takımında düzen kurmayı bilmeyen birkaç ülke var Avrupa'da. Birisi tabi ki biziz. Diğeri, nedenleri bizimkine pek benzemese de, İngiltere. Pek tabi, önceki iki ülkeden tamamen farklı sebeplerle, bir de Portekiz var. Verimsiz düzen seçimi konusunda bu sene de istikrarlarını bozmadılar. Dünyanın en iyi birkaç oyuncusundan sayılabilecek Nani ve Ronaldo varken takımın taktik olarak temelini vasat forvetlerinin üzerine kurma konusunda ısrarcılar.  Almanya maçı itibariyle hücumda ne yaptıklarını anlamak pek mümkün olmadı. Ronaldo şut atıyor, Postiga top tutmaya çalışıyor, Moutinho ileri doğru topla çıkıyor, Nani topu ayağında zor buluyor... En acayibi yapılan bunca şeyin hiçbiri bir plan dahilinde yapılıyormuş gibi durmuyor. En etkili göründükleri anların, son on beş dakikada şuursuzca Alman kalesine hücum ettikleri anlar olması tesadüf değil yani. Bu tür bir durum için çözüm önerisi sunmak bile zor, çünkü takımın zihniyeti temelinden sıkıntılı gibi duruyor. Ellerindeki yeteneklerin potansiyeli düşünüldüğündeyse zihniyetin, planın pek esprisi varmış gibi gelmiyor. Bu kadar iyi alan savunması yaparken, elinizde Ronaldo ve Nani gibi iki teknik gurusu varken böylesine verimsiz futbol oynamak gerçekten zor zanaat. Yapmaları gereken bir şekilde hücum performanslarını arttırmak. Oyuncuların dizilişteki yerlerini değiştirebilirler, hücum planlarını değiştirebilirler ama oyuncular için doğru roller bir türlü bulunamadığından ikisinden birine karar vermek de, herhangi birisini uygulamak da zor iş.

B grubunda "rahatın battığı" diğer takım da grubun üçüncü büyük ismi Hollanda. Portekiz'den küçük bir farkla onların sorunları da sorunun çözümü de apaçık: Ya Arjen Robben ve Afellay'ı takım oyununa katılan ve katkı yapan oyunculara dönüştürecekler ya da ellerinde bolca bulunan hücum oyuncusu seçkisinden başka oyuncularla yola devam edecekler. Danimarka maçında Sneijder ve van Bommel dışında orta saha oyuncularının toplu oyuna gerekli katkıyı verememesi hücumlarının kısırlaşmasına ve tempo kaybetmesine sebep oldu. Afellay ve Robben maçın o an bulundukları kulvardan ibaret bir alanda oynandığını düşünüyor olsalar gerek, bir kez olsun takım oyununa katkı vermeye çalışır gibi gözükmediler. Yine de Sneijder'in performansı ve van Bommel'in liderlik konusunda geri adım atmaması onlar için umut verici. Ki, bunca tersliğe rağmen Huntelaar ve van Persie dört karşı karşıya pozisyonu heba etmese ilk maçtan üç puanla çıkmış olabilirlerdi. Ne yazık ki, bir şanssızlıkları var: Son iki maçları Almanya ve Portekiz'le olacak. Bu maçlardan dört puan çıkarmak, Danimarka maçında yaptıkları, yapamadıkları her şeyden çok, çok daha zor olacaktır.

Ve, son olarak, grubun mazlumu Danimarka... Onlar hakkında söyleyebileceklerim çok az. Çünkü ne yazık ki başarılı olmak için yapabilecekleri pek az şey var gibi görünüyor. Hollanda karşısında aldıkları üç puan tam manasıyla bir lütuf, bir kıyak oldu. Almanya ve Portekiz maçlarında yapmaları gereken Hollanda maçında yaptıklarından çok da farklı olmayacaktır. Kvist ve Zimling'in performanslarının düşmemesi, Agger ve Kjaer'in sakarlaşmaması onlar için en önemli kriterler. Andersen'in ilk maçtaki muhteşem performansı ise önemlinin bile ötesinde. Savunmadaki bu üç parametrede düşüşe geçmemeyi başarıp hücumda hızlanabilirlerse bir şansları olabilir ama Bendtner'den medet ummaları sahanın ileri ucunda şanslarını çok azaltıyor gibi gözüküyor.

Euro '12 Grup A: Devrimin Önünü Açın!


Euro 2012'de  ilk maçlar geride kaldı. Takımlar hiç maç oynamadan yazılan tahmin yazılarından hiç hoşlanmayan bendeniz de "artık zamanıdır" deyip blogun aylardır süren futbol suskunluğuna bir son vermeye karar verdim, grubun kaderine yön verecek ikinci maçlar oynanmadan A grubuna ilişkin bir şeyler karaladım. 


Turnuva başlamadan önce konuşulan bu grubun maçlarını izlemenin küçük çaplı bir işkence olacağı yönündeydi. İlk maçlar itibariyle aşağı yukarı hepimiz yanıldık. Polonya, Yunanistan ve Çek Cumhuriyeti'nin kalitelerinin birbirlerine pek yakın olması ve Rusya'nın D grubu maçlarının daha oynanmadığı şu güne kadar turnuvanın en akıcı futbolunu ortaya koymasıyla takibi pek keyifli bir hal aldı A grubu. Peki, ne olacak ev sahibi Polonya'nın hali? Takım oyunundan bihaber Çekler'i Rosicky kurtarabilecek mi? Yunanistan çeyrek final görüp tarihlerinin ikinci sürprizini yapabilecek mi? Ve, belki de en önemlisi, Rusya bu sefer yarı finali geçebilir mi?

İşin kolayına kaçıp ev sahibinin durumuna eğilerek başlayalım: Polonya elinde önemli potansiyel taşıyan bir oyuncu kümesiyle turnuvaya girdi. Fakat ilk maça bakıldığında ne futbol aklı olarak ne de düzen olarak yeterince etkileyici görünmediler. Olumlu veri olarak elde Yunanistan karşısındaki ilk yarım saat var. Diğer yandan Yunanistan'ın top kullanma konusunda neredeyse çaresizlik derecesinde yetersiz olan orta saha bölgesi karşısında ev sahibinin böyle bir baskı kurmaması abes olurdu. Maçın kalan altmış dakikası ise tam anlamıyla karanlık. On kişi kalan bir Yunanistan karşısında ikinci golü bulacak hamle teknik anlamda kenardan, mental anlamda da oyunculardan gelmedi. Seyirci avantajı da tribünlerin bu hale "seyirci kalmasıyla" pek anlamlı gözükmedi.

Polonya'ya lazım olan çok şey var gibi gözüküyor. Öncelik Kuba, Piszczek ve Lewandowski üçlüsünün performasında gibi gözükse de bana kalırsa sorun da çözüm de burada değil. Bu üç oyuncunun parladığı ve hatta Lewandowski'nin ManU seviyesine çıktığı Dortmund'da sahanın her kulvarında etkin, makine gibi bir işleyen bir düzen söz konusu. Elbette, Poloya'nın bu kadar kısıtlı bir sürede Dortmund seviyesinde bir disipline çıkması mümkün değil. Yine de bu, oyunlarının Lewandowski'nin üzerinden dönen ataklar ve Kuba-Piszczek ikilisinin işlettiği sağ kanattan ibaret olmasını gerektirmiyor. Özellikle ilk maçta Lewandowski'nin ilk yarı boyunca meşgul edip yıprattığı orta ikiliyi zorlayacak bir hareket göremedik. Maç boyunca ortadan gelen topları kenarlara taşıyarak gol bulmaya çalışan bir oyun anlayışı vardı, Yunanistan savunması da bir avuç "sarı adamdan" ibaret olmadığı için ikinci yarıda bu oyunu kitlemeyi başardılar. Smuda'nın kulübede bu manzarayı seyretmesi ve takımın en iyileri olduğuna inandığı oyuncuları ve oyun planını değiştirme cesaretini gösterememesi en büyük yanlıştı. İkinci maç için Polonya'nın oyun içinde B planı üretmesi şart. Yoksa sadece ilk yarım saatin takımı olmaya devam edebilirler.


Grubun  en kötüsüyle devam edelim: Çek Cumhuriyeti şampiyonanın ilk haftası geride kalırken en plansız ve en etkisiz takımdı belki de. Son üç yıldır on tane maç izlemiş birisinin bile görebileceği çok basit ve temel bir sıkıntıları var: Takımın önüyle arkası arasındaki mesafeyi ayarlayamıyorlar. Rusya'nın geriden ileriye doğru çok akıcı ve uyumlu bir futbol oynaması bu sorunu çok net bir biçimde ortaya koydu. Ruslar ne zaman topu kazanıp arkalarını dönse hücum yapabilecekleri üç kulvarda da geniş geniş boşluklar buldu. Bunları bolca değerlendirdi, skoru geç bulsa da son yarım saatten önce Çekler'i oyundan düşürmüşlerdi. Taktik disiplinin tavan noktalarını seyrettiğimiz bir Avrupa Şampiyonasında bu eksiği cezalandıramayacak bir takım olduğunu zannetmiyorum. Ya oyunu rakip sahaya yıkma planlarından vazgeçip karşı hücumlara ümit bağlayacaklar ya da rakip sahada biraz daha planlı oynamanın bir yolunu bulacaklar. Kaldı ki, sahanın ileri yarısında organize olma konusundaki sıkıntılarını yazmaya kalksam üç paragraf bitirebilirim sanırım. Bütün hücumlarda hareket halindeki her oyuncu diğerinin düşündüğü şeyden farklı bir işin peşindeydi. İki oyuncunun birbirleriyle uyumlu aksiyon gerçekleştirdiği tek pozisyonda golü bulmalarıysa oyunun onlara bir hediyesi oldu. Her şeye rağmen Rosicky etrafında organize olunursa, Plasil'den gereken verim alınabilirse ve Baros biraz topu hatırlarsa onlar için bir umut olabilir. Kısaca, işleri çok zor.

Ve, ilk hafta bir kişi eksik takımla mağlubiyetten geri dönmeyi penaltıyla kaçıran Yunanistan... Açılış maçının ilk yarım saatinde tabir yerindeyse kupanın kötü adamı gibi göründüler, ikinci yarıdaysa hem seyirci hem de kendileri için turnuvanın heyecan ateşini yakan, keyif veren takım oldular. İşin ilginç tarafı kalan maçlarda stratejik olarak avantajlı görünüyorlar. Rusya ve Çek Cumhuriyeti topu onlara teslim etmeyecekse, ki durum böyle görünüyor, en azından Çekler karşısında bir  galibiyet almaları sürpriz olmayacaktır. Böyle bir grupta dört puanla çeyrek finale kalma ihtimalleri hiç de az değil. Ama onların da bol bol sıkıntısı var: On kişi kalana kadar savunmalarının her bir mevkisi başka bir telden çalıyordu ve golü de bu şekilde yediler zaten. İleride Samaras'ı kanatta oynatma tercihi tam bir skandal, değişmesi şart. Orta sahaları oyunu yönlendirme konusunda turnuvanın en zayıfı. Ama bu falsoları sadece kontra yapmaları ve kalelerini savunmaları gereken maçlarda kendiliğinden çözülebilir. Yunanistan Euro 2008'de yaptığı savunmayı hatırlamalı ve bir şekilde hızlı hücum işini kotarmalı. Salpingidis gibi beklenmedik koşular yapabilecek bir ismi daha Samaras'ın yerine ekleyebilirse hem bu grubu hem de turnuvayı karıştırabilir, ilk maçta bir yarıdan diğer yarıya yaşadıkları değişimi şampiyona geneline yansıtabilirler.

Grubun ve denebilir ki turnuvanın şu an en kafası rahat ekibiyle, Rusya'yla yazıyı kapatalım. Kabul, Çek Cumhuriyeti karşısında çok etkileyici gözüktüler. Evet, turnuvanın İspanya ve Hırvatistan'la birlikte en uyumlu takımı olabilirler ve ellerinde Arşavin, Şirokov ve Dzagoev gibi özel oyuncular da var. Ama ilk maçta karşılarında orta saha direnci hallaç pamuğundan hallice bir takımla oynadıklarını da unutmamak gerek. Kalan iki maçlarında da tamamiyle farklı, orta bölgesini sert ve sağlam isimlerle kapatan ve takım olarak arkada kalmayı devamlı olarak becerebilecek ekiplerle oynayacakları da unutulmamalı. Rusya ilk haftayı çok etkileyici bir görüntüyle geçmiş olmasına rağmen rakipleri sebebiyle bu görüntü biraz yanıltıcı da olabilir. Onlar için gerçek sınav disiplinli ve sert bir orta saha ve dayanıklı bir savunma karşısında olacak. Bu anlamda gerçekten sağlam bir ekip de çeyrek finale kadar karşılarına çıkacakmış gibi gözükmüyor. Ellerindeki kozları doğru zamanlarda, doğru biçimde oynarlarsa yarı finali ve hatta ötesini görebilirler. Zayıf noktaları olan iki stoperlerinin de ağır isimleri olmasıysa maçların öneminin giderek artacağı bir ortamda pekala önlerinde bir engel olabilir. Geçmiş turnuvalardaki iyi oynayan, izleyici tarafından sevilen ama kupa koleksiyonu kısıtlı Hollanda'dan bayrağı devralmak istemiyorlarsa güçlü noktalarını iyice öne çıkarıp zayıf noktaları takım oyunu ve belki de bireysel çabalarla kapatabilmeliler. Aksi halde B grubundan gelecek bir kodaman önlerini keser, ellerinde Dzagoev'in jeneriklere geçen golleri kalır.

1.06.2012

Tahiti Futbolu ve Tehaular!

Dünya Kupası elemelerinde Okyanusya kıtasında görülen fantastik skorlara alıştık sanırım artık, o eşiği atlatmış olmamız lazım. Ancak 10 gol atan bir takımda gol atan isimlerin dokuz tanesinin aynı olmasına alışmadık. Buna alışan varsa kendisinin nasıl bir futbol dünyası olduğunu sorgularım.

Tehau ismine ait dokuz gol var ancak bunları dört farklı Tehau paylaşmış. Araştırmadım şahsen aile mi değil mi diye, öyle bir niyetim de yok. Hatta belki de bizdeki Yılmaz soyadı gibi onlarda da Tehau soyadı yaygındır, nereden bilelim... Neyse... İkişer gol A. ve J. Tehau'dan gelmiş, bir golü T. atmış, diğer dört taneyi de L. atmış. Tabii bu A, T, J ve L isimleri birer kişiyi simgeliyorsa. Belki de Halil-Hamit Altıntop gibi ikisi de L, A veya J olan başka Tehaular da vardır, bilemeyiz. En basit haliyle bile dört farklı Tehau var.

Akşam akşam böyle bir goygoya girdim ama ben ne yapayım, slogan olsa olur "goygoyseniçağırıyor!" diye. Maç skorlarını kontrol ederken 1-10 görüyorsun, hadi küçük takımlar denk gelir olur diyorsun ama golleri atanlar dikkat çekmeyecek gibi değiller.

Ayrıca, L. Tehau isimli arkadaşın da hiç saygısı yokmuş rakibe, 83-84-85 diye arka arkaya sıralamış edepsiz. Zaten skor olmuş 1-7, neyin peşindesin arkadaşım? Rahmetli Erdoğan Arıca hayatta olsaydı da kulaklarını çınlatsaydı keşke bu arkadaşın...

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO