24.11.2011

24.11: Büyük Kaptan

24. yaşımı geçen hafta doldurduğum hayatım boyunca izlediğim en büyük Galatasaraylının doğum günü kutlu olsun. İyi ki doğdun Büyük Kaptan, mutlu yıllar!
Not: Bugün bir de Freddie Mercury'nin ölüm yıl dönümü. Adını anmadan geçmeyeyim.

21.11.2011

Takım Değiştirmek: İnönü'den Kadıköy'e...

Üniversitede tanıştığım Recep adında bir arkadaşım var. Koskoca Ege Üniversitesi'nde altı yılım geçti ve okul dışı olanları sayarsak bu okul sayesinde tanıdığım insanlar arasında ömür boyu iletişimde kalıp gerçekten arkadaşım dostum diyebileceğim insan sayısı bir elin parmakları ile sınırlıdır. Onlardan biridir işte bu adam. Kendisini böyle inceden yücelttim ama her an her türlü hakareti edebileceğimin bilincinde olsun, canımı sıkmasın diye de seslenmiş olayım buradan. Kendisi Karabüklü, hatta İbrahim Kaş da çocukluk arkadaşları arasında...

Mezun olup Ankara'da iş güç sahibi olan bu adamı İzmir'den uğurladığımızda Beşiktaşlıydı. Bir veya bir buçuk sene önce bir anda Fenerbahçe amblemli bir kıyafetini görünce anlam verememiştim. Bir iddia sonucu falan sandım, pek de ciddiye almadım ama görüyorum ki kendisi deplasmanlara gidecek kadar Fenerbahçeli olmuş. Çok irdelememiştim ve geçici bir olay sanmıştım ama derbiden(20 Kasım, BJK-GS) sonra konuşurken Beşiktaş'tan "siz" diye bahsedince durumun ciddiyetini kesin olarak anladım. Nedir ne değildir derken anlat şu meseleyi dedim ve bloga yazma iznini de alarak yazmaya başladı neden böyle bir şey yaptığını.

Benim için asla olmayacak bir şeydir takım değiştirmek, yapanlara da pek saygı duymazdım ama böyle tanıdığım güvendiğim bir adamdan bu satırları duyunca buraya aktarmak istedim. Bana mantıksız gelse de kendi içerisinde gayet mantıklı şekilde açıkladı bu durumu ve yapabildiğim tek şey saygı duymak oldu. İlginizi çeker mi çekmez mi bilemem ama göz atmanızı öneririm.

"Eskiden mantıklı bir taraftarken şimdilerde uyuz ve Galatasaray'a olur olmaz laflar eden bir adama dönüşmüşsündür lan..." diyerekten şaka yollu üzerine bile oynadım ama anladım ki bakış açısı değişmemiş, hisler değişmiş sadece. İşte Çarşı'nın göbeğinde boğazını yırtabilecek kadar Beşiktaşlı olan bir adamın Fenerbahçe'nin deplasmanlarına koşarak gidecek kadar Fenerbahçeli oluşunun kendi ağzından açıklanışı:

"Neden öyle Fenerli olayım, adam gibi delikanlı Fenerliyim. Yanlı değilim objektifim, kimseye saldırmam hakkını veririm; dün Muslera harikaydı mesela, bayıldım resmen.

Fenerli olma mevzusuna gelince de, önce her ne kadar bilinçaltıma oynamak ya da Fenerium'un şaşalı ürünleriyle kandırmak isteler de yutturamadılar. Sonra tozlu sandıklardan sünnet kasetim çıktı. Orada şöyle bir olay vardı: Sene 1992 Ağustos ayının bir pazarı. Sünnetçi abi adam olacak çocuğa döner ağlamasın diye 'Bak işte her taraf sarı-kırmızı, oley cimbom bom!' der. Acı ile hepsinin kopacağını sanan çocuk o an ağlamayı keserek 'Hayıırrr ben Fenerbahçeliyim hadi daha kesmedin mi yeter.' diye inlerken bir avaz kopar.

İşte o kasetten sonra bütün hayat değişir en azından Fenerbahçe'ye karşı ön yargı atılır. Daha sonra ise Fenerli olmamı isteyenlere şu soru sorulur: 'Beni tanıyorsunuz, Beşiktaş'ı her durumda ne kadar çok sevdiğimi biliyorsunuz. Bunlara rağmen canı gönülden Fenerbahçeli olmamı istiyor musunuz?' diye... Verilen cevap iki-üç dakika düşünmeden sonra şudur: 'Evet.'

O tarihten sonra bu kardeşin artık Fenerbahçelidir... Kendini üç kuruşluk kumaş parçalarına satmadan kabul eder, ilk deplasman maçına Kayseri'ye gider... Kadir Has'ta deplasman tarafında yer olmayınca Kayserililerle kavga eder ama yine şapkasını çıkarmaz...

Eee işte böyle... Mühim olan hangi takımlı olduğun değilmiş mühim olan hangi takımı hissettiğinmiş. Ben Beşiktaşlı falan değilmişim Fenerli olunca anladım çünkü şimdi daha çok ilgiliyim."


Recep'in anlattıkları böyle, saygı duymak veya sonuna kadar eleştirmek sizin elinizde. Ben paylaşmaya değer bulup yazdıklarını sadece noktalama ve imla kurallarına göre düzenleyip aktardım buraya. Takdir sizin.

Senden Kim Utansın?

Tarih 11 Kasım 2011, Volkan-Emre ikilisi tribünlere ana avrat sövüyorlar ve suçlu Galatasaray tribünleri oluyor. Rıdvan ekranda, canlı yayında maçı yorumlarken ağlayacak duruma gelip "Ayy yaa ne yaptılar çocuklara öyle..." diye üzülüyor. Suçu Galatasaray taraftarı olduğunu düşündüğü kesime atıyor yani kısaca.

Tarih 20 Kasım 2011, Eboue yerdeyken sırtına pet şişe atılıyor, öncesinde de sağanak şeklinde çakmak yağıyor sahaya. Eboue kafasına isabet etmemesine rağmen kafayı tutuyor kıvranıyor. Sorular şunlar: Eboue'nin üzerine gelen şişeden sonra illa neresine geldiğini göstererek mi kıvranması lazım? Deplasmanda işi biraz da şova dökmesi doğal değil mi?

Tamam şov kısmı "doğal" değil "abartı" olabilir ancak Eboue'nin sırtına isabet eden şişenin ve sonrasına yine isabet eden birkaç çakmağın açıklamasını kim yapacak? Oyuncu üzerine çeşitli cisimler yağarken tepki göstermeyecek ama tribün kimine göre ırkçı söylemde bulunacak, kimine göre küfür edecek ve istediğini yağdıracak ve haklı mı olacak? Bu mu yani algımız? Bunu mu gördük tüm bu olayda? Sahada oyun oynayan adamları yaralamaya çalışmak serbest, yaralanma korkusu yaşamak ise yasak? Başka?

Neyse... Bu olayları değerlendiren Lego saçlı yorumcu Rıdvan Dilmen ise "Eboue'nin yerinde olsam utanırım." diyor. Neden utanacak Eboue? Çakmağı bana mı attılar? Şişeyi benim sırtıma mı attılar? Benim yerime Eboue yattı yalandan şov yaptı da o mu utanacak?

On günde iki yorum yapıyorsun ve temelde ikisine de zıt yorumları yapıyorsun. Milli takımda taraftara küfür edeni eleştireceğine savunuyorsun, derbide ise tribünden çakmak yağdıranı eleştireceğine çakmakları ve şişeyi vücuduna yiyeni suçluyorsun.

Bunların hiçbirinden utanmıyorsun ve Beşiktaş-Galatasaray derbisini yorumlamaya Fenerbahçe diyerek başlayıp derbinin iki kanadından çok Fenerbahçe'nin adını anıyorsun bu maçı yorumlarken.

Hepsini bir araya koyunca, Eboue haklı olmasına rağmen utanmalıysa, senin sığ düşüncelerin yüzünden kim utanacak peki Rıdvan? Biz mi utanalım senin bu tutarsız yorumların karşısında? Yoksa sen de utanacak bir şeyler yaptığını hatırlayabilecek misin?

20.11.2011

Yeni Fiorentina Milan'a Karşı

Milli maç arasının başladığı hafta Mihajlovic'i yollayıp Delio Rossi'yi takımın başına getiren Fiorentina'da bir değişim başlayacağı açıktı. Ancak bu değişimin ilk adımlarını atmak için Milan maçı biraz sıkıntılı bir rastlantıydı. Belki de ligdeki en zorlu rakibe karşı bir yıldır alışılagelen sistemin değişmesi temelde büyük bir sıkıntıydı. Buna sezonun problem adamı Vargas'ın ve sakatlıktan sonra kaldığı yerden dönüş yapan Jovetic'in eksiklikleri eklenince Fiorentina için Milan maçında alternatifler iyice azalmıştı.

Sezon başından beri Vargas'ın formsuzluğu ve disiplin problemi, Montolivo'nun ise yeni sözleşme yerine takımdan ayrılmak istediğini belirtmesi ve Jovetic'in formunun ne olacağı belirsizlikleri yeteri kadar can sıkıyordu. Jovetic sıkıntı olmaktan çıkıp sakatlıktan çok iyi dönse de diğer iki yıldız konusunda dertliydik. Daha Gilardino'nun formsuzluğunu dert edemiyoruz farkındaysanız.

Fiorentina'da değişim dememin sebebi Mihajlovic'in oynattığı ve oyuncuların daha serbest olduğu 4-3-3(veya 4-5-1 gibi işte, anladınız sanırım) gibi bir sistemden, bir anda orta sahanın bir adam azaldığı 4-4-2'nin altkümelerinden biri olan 4-3-1-2'ye geçtik. Böyle olunca da hem ileride kanatlarda sıkıntı yaşadık hem de orta sahanın temel adamı Montolivo'nun gayriresmi yollardan maç satışına tanık olduk. Bilindiği gibi Inter ve Milan var Montolivo'nun peşinde, İtalya dışı için ise şimdilik en güçlü alternatif Arsenal. Milan belki de Ocak 2012 itibariyle Montolivo'nun yeni takımı olacak ve nedendir bilinmez zaten isteksiz olan Montolivo önceki maçlarda olduğu kadar bile girmedi oyunun içine. Milan'ın kendisi için özel bir önlem almadığını düşündüğümüz zaman iş iyice çıkmaza giriyor.

2011 yazına kadar çok sevildiği ve kaptan olduğu yerde şimdi basit bir oyuncu muamelesi görüyor ve bunda "vefasızlık" adına en ufak bir şey yok. Yönetim gidecekse bile yeni sözleşmeye imza atıp para kazandırarak gitmesini istedi. Ancak o sözleşme imzalayıp yine istediği kulübe gidebilme seçeneğini değil, doğrudan sözleşme imzalamadan bedavaya ayrılmayı istedi. Sevildiği tribünlere bunu reva gören adam için de eleştirilmek en doğal sonuç. Montolivo dönem dönem prostestolara tepki gösteriyor sanki masummuş gibi.
Bu yeni taktik dizilişle ve strateji ile bir şeyler yapmak isteyen Rossi, Montolivo engeline takılarak ilk maçında kendi takımından darbe yedi. Neyse ki yıllardır Milan'a karşı hakemler sayesinde kaybedilen puanların bir tanesini geri alabildik. Rossi için de bu kötü maçın sonundaki 10 dakikalık agresif oyun geçerli not aldırmasa da ilk maçta eleştiri oklarının kendine çevrilmesine engel oldu. Jovetic ve Vargas yok, Montolivo maçı kendi elleriyle Milan'a vermeye hazır... Sanırım şu durumda hocayı eleştirebilmek büyük bir troll'lük gerektirirdi.

Fiorentina adına maçın sevindirici yanı yok muydu? Vardı tabii: Matija Nastasic. Cezalı olan Natali kadroda olmayınca ilk 11'de başlayan isim Nastasic oldu. 18'lik Sırp stoper harika bir oyun oynadı. Maçın sonlarında gole giden Pato'dan çaldığı top Nastasic'e umutla bakabilmek için yeterli bir pozisyon. Bunun dışında sezon başından beri eleştirilecek bir oyun oynamayan bu çocuğun ligdeki en iyi rakibe karşı bu oyunu oynaması kalan maçlar için yerini sigortalaması anlamına gelmeli. Bir yanda Semih Kaya'yı desteklerden, tuttuğum diğer takımda Nastasic'in yükselişine tanık ediyor olmak büyük bir mutluluk. Alkışların yanı sıra hatalarıyla da büyüyecek bu çocuklar ve büyürlerken de en büyük destekçileri tribünler olmak zorunda.

Maçla ilgili söylemek istediğim diğer şeyleri de maddelemek istiyorum:
  • Hakem Milan'ın bir penaltısını(çok bariz elle oynama) ve bir net golünü vermedi. Berlusconi'nin istifa haber ile bu hakem performansını birbirine bağlayan elbet olacaktır. Hafta içi şenlik var bence İtalya'da.
  • Milan'da başta Aquilani olmak üzere takımın hemen hemen tamamı topu dağlara taşlara vurdu maç boyu. Görüntüye gelmedi Aquilani'nin şutlarının sonuçları ancak ben iki tanesinin stat dışına doğru yolculuğa çıktığını düşünüyorum.
  • "Sezon boyu büyük umutlarla transfer edilen..." lafına cuk oturan bir isim var bizde: Santiago Silva. Henüz umut kısmındayız, icraat yok. Maçta 45 dakika oynadı, sadece "üzgün bakan kel futbolcu bakışı" yaptı durdu maç boyu.
  • Geçen sezonki Behrami çok rahat Barcelona veya Real Madrid ilk 11'ini zorlardı. Bu sezonki Behrami ise Bank Asya 1. Lig'de kadroya girerse dua etsin. Formsuzluğun diplerinde artık, toparlanma aşamasına çok çabuk geçmesi lazım.
  • Kharja da katkı yapar mı dedik ama yok, kendisi Mustafa Sarp'ın Serie A'daki izdüşümü olma yolunda hızla ilerliyor.
  • Milan'da Pato çok geç oyuna girdi ve bu işimize geldi. 45'te falan girse muhtemelen skoru değiştirirdi.
  • Son 10 dakika Fiorentina çok etkili oldu ancak üstünlük değildi, sadece Milan gibi tehlike yaratmaya başladık. Yetmedi tam olarak ancak Pasqual'in şutunda kalbi teklemeyen Milanlı yoktur sanırım.
  • Tabii bizim kalbimizin teklediği pozisyonları sayarsak... Yani... İlk yarı 5-0 yapabilirdi Milan diyeyim siz anlayın. Boruc geldiği günden beri ilk defa maç sonlarını iyi oynayıp puan kurtarmış olabilir. Olabilir diyorum bak tam da emin değilim.
  • Ya da olabilir demeyeyim, 90. dakikada Pato'ya dur demesi önemliydi. Orada çoğu kaleci golü yerdi, Boruc çok iyi kapatıp son dakikada kabusu engelledi.
  • 0-0 biten bir maçtı ama maçın son 10 dakikasına rahatlıkla beş-altı gol sığabilirdi. İki takımın da orta sahalarının düşmesinin bunda etkisi var. Gerçi düşen Milan orta sahasıydı, bizimki zaten düşüktü Montolivo-Kharja ikilisi ile birlikte.

16.11.2011

Abdullah Avcı ve Milli Takım

Yöneticileri bile başka bir takımı tutan, taraftar sayısı sıfır olan bir belediye takımını yoktan var edip beş sene önce hayalini bile kuramayacakları Türkiye Kupası finaline taşımış, 1 milyon Euro bütçeli transferi bile "bizi aşar" diye yapmaya korkan bir takımı ligde üst sıralara yakın tutmayı başarmış bir adam Abdullah Hoca.

Böyle bir adamın milli takımın başına geçme olasılığı var ki mevcut jenerasyonun büyük çoğunluğu ile 2005'te U17 Dünya Şampiyonası finali görmek gibi dikkat edilesi bir başarısı da var.

Bu adamı başarısız bulup yerden yere vurmaya başlayanlar olmuş şimdilerde. Neye ve kime göre başarısız olduğunu bilmiyorum ama bildiğim tek şey yerli bir hoca gelecekse tek alternatif kendisi olmalı -ki ben yabancı taraftarıyım, hatta Hiddink kalsın bile derim. Hiddink için hala kalsın diyebilen birisini dinlemem diyen sağ üstteki çarpıya tıklamakta özgür.

Abdullah Avcı belki hazır değil, belki biraz daha otoriter bir hale gelip o şekilde geçmeli milli takıma ancak yıllardır otoriter duranları da gördükten sonra tecrübeyi yıllar önce edinen bu adamın astığım astık kestiğim kestik bir hale gelmeden başa geçmesi daha hayırlı olur derim.

Şu da var ki milli takımın başına kim gelirse gelsin, sokaktaki bir adamı bile bulup getirsek evvela Oğuz Çetin başta olmak üzere "eski futbolcu" etiketinden başka vasfı olmayan adamları kenara koymak gerekir. Hiç bilmediğimiz adamlar gelsin bir kere de, nispeten daha az tanınan hatta hiç tanınmayan adamlar gelsinler.

Neyse, esas demek istediğimden sapıyoruz. Başta saydığım ve Avrupa'da bile eşine az rastlanır başarıyı yakalayan adama bile başarısız diyen kafalar var ülkede. Bu kafaları kesip atamadıkça ha sokaktaki adamı koymuşuz ha Ferguson ve Wenger gibi efsaneleri getirmişiz... İkisi de aynı şey. Avcı'ya başarısız diyen adamlar için milli takıma kimi getirirsen getir illaki eleştirip sövüp sayacak bir şey bulurlar.

Başarı lazımsa sürekli hocaları değiştireceğimize eleştiri yapmaya yer arayan adamları gönderelim; başarı çok daha kısa sürede gelir o zaman.

4.11.2011

Evcil Hayvanla Stada Gitmek

Maç günü stat çevresinde köpekle gezen görmüşsünüzdür. Belki kucağında kedisi ile gelen olmuştur. Coşup papağan veya evde beslediği yırtıcı kuş ile maça gelen bile olabilir belki.

Ancak sanmıyorum ki böylesini daha önce görmüş olalım. Yeni bir fotoğraf kendisi, Fiorentina-Genoa maçı öncesi.

1.11.2011

Gökhan, Sakatlık ve Servet

2010/11 ve 2011/12 sezonlarında Galatasaray'ın kadrosundaki en iyi yerli savunmacı kim deseler vereceğim tek cevap Gökhan Zan olur.

Galatasaray savunmasında Sabri ile birlikte milli takım formasını belki de tek hak eden oyuncu oldu bu sezonun ilk haftalarında oynadığı oyunla.

Sağlam olduğu zaman gerçekten milli takım seviyesinde bir adam olabiliyor. Ancak milli takım 11'inde yer bulur demiyorum, yeni yetişen stoperlerin arkasında sağlam kaldığı sürece iyi bir destek olur.

Kötü de olsa, tek bacağı kopsa da, iki omzu birden çıksa da Servet Çetin'in en sağlıklı ve en formda halinden daha faydalı bir isimdir Gökhan Zan. Sırf bu yönüyle bile Galatasaray kadrosunda yer bulabilir, bulmalıdır. Ujfalusi ile yakaladığı uyum da güzel, es geçmeyelim bunu.

Tüm bunların yanında, 26 Ekim'de oynanan Galatasaray-Gaziantepspor maçında sakatlığının sebebi kendisinin kronik sakat falan olması değil, TFF'nin milli maç döneminde katlettiği zemindir. Aynı zemin Kazım'ı da Gökhan'la birlikte aldı o maçta. Hatta Gaziantep'ten de bir oyuncu zemin yüzünden sakatlanmıştı. TFF'ye rica edelim, amatör küme maçlarını da komple TT Arena'ya alsın, en azından zemini düzeltmeyle uğraşmayız, zamanla toprak sahaya dönüşür.

Bir kronik sakatlık furyasıdır gidiyor. Önüne gelen bu kadar süre sakatlanmaması bile mucize diyerekten espri yapmaya çalışıyor. Semih kendisinin yerine Kayseri'de oynadı, yine Gökhan'ın adını ananlar oldu sağda solda. Çok garip kafalar bunlar...

Semih keşke hep ilk 11'de çıksa, keşke hatasız onlarca maç oynasa ama zamanla oturacak, şimdilik forma için ilk tercih Gökhan olacak. O Gökhan yıllardır bu sezondaki gibi iyi oynayamadığı için eleştirildi, şimdi oyununa denecek laf kalmayınca herhangi bir futbolcunun yaşayabileceği sakatlık yüzünden "kronik sakat" denerek eleştiriliyor.

27.10.2011

Düşmeye Devam: Juve 2-1 Fiorentina

Fiorentina adına sezonun en önemli -veya önemli değil de beklenen- ikinci maçı hangisi derseniz kesinlikle budur. Neden ikinci derseniz: Bunun içeride oynananı bu maçtan daha önde haliyle. Salı akşam oynandı ama ben bugün yazıyorum yazıyı, kısmet.

İlk yarısını elimde olmayan sebeplerden ötürü kaçırdım ki bu sebeplerin başında saat kavramını yitiren birtakım arkadaşlar geliyor. Neyse geçelim bunu. Fiorentina, izleyebildiğim ikinci 45 boyunca olabilecek en kötü oyunlarından birini oynadı. Beş hafta önce kazanabilen bir takım için içler acısı haldeydik yani. Bu maça kadar son dört maçta üç beraberlik ve bir yenilgi vardı. Bu maçla birlikte de son beş maçta üç beraberlik iki yenilgi oldu grafik, bir adım daha kötüye gittik.

Fiorentina'da oynayan veya oynar gibi gözüken tek isim Jovetic. Gol yollarında ve gol atmakta Jovetic zorlanırsa biz de zorlanıyoruz. Gilardino'nun sakat olduğu dönemde maç kazanamamak da başka bir skandal olabilir Fiorentina adına. Gilardino döndü hafta sonu ancak form tutması birkaç maçı bulacak her sakatlığı sonrası olduğu gibi.

Vargas desen başka bir dünya, başka bir boyut. Son milli maç arasında ortaya çıkan disiplin problemi sonrası serbest düşüşe geçti ve sanırım henüz zemine, yani dip noktaya ulaşmadı. Umarım yükselmeye başlar, yoksa devre arası onu da kaybetmemiz yakındır. Real Madrid veya Barcelona haberleri bu kez gerçeklik kazanır.

Montolivo zaten son sezonunu yaşıyor ve cezalı olduğu için bu maçta sahada olmaması bir bakıma avantajdı bizim için. O olmadan büyük maçları oynamaya alışmak lazım. Her büyük maç öncesi kendisi sakat veya cezalı olsa sanırım hiç itiraz etmem. Bana kalsa oynatılması bile hata, sezon ortası birkaç milyon verene hemen göndermek lazım daha da zarar etmeden. Böylesine sevilen ve yetenekli bir adamın kontrat meselesi yüzünden kendinden nefret ettirmesi ayrı bir olay. Seni İtalya ve Avrupa futboluna sunan takıma merhamet gösterip sözleşme yenilesen de ondan sonra ayrılsan çok mu zordu be Montolivo?

Kötü oynayan Fiorentina, bu olumsuz havayı Juventus'a karşı alınacak bir beraberlikle bile noktalayabilirdi ancak maçta 1-1'i yakaladıktan sonra skoru koruma adına bir girişimde bile bulunmadı oyuncular. Matri de bu ciddiyetsiz havayı iyi değerlendirip 2-1 yaptı hemen.

Mihajlovic için tehlike çanları hiç olmadığı kadar şiddetli çalıyor. Hem kötü oyuna hem de günden güne artan disiplinsizliğe karşı bir çare bulmalı, yoksa yönetim çareyi kendisine kapıyı göstermekle bulacak gibi.

25.10.2011

Bizden ve İzmir'den Van'a Yardım...

Önceki(Pazar) akşam Twitter'da her zaman buluşmak için toplu yazışma yaptığımız birkaç arkadaşa "Haydi biz de sağlam olan ve artık kullanmadığımız şeyleri verelim, üzerine de battaniye falan alalım 5-10 TL verip" dedim. Sonra bu blogda da yazan Deniz(McDennis) ben iş yerimden de toplarım biraz dedi. Hedefimiz 100 TL kadarına ulaşmaktı, gündüz tüm harcamalara baktık ki 400 TL'yi geçmişiz, onlarca paket bebek bezi ve kadın pedinin yanında 25 kilo kuru gıda ve 100'e yakın bebek maması da almışız. Keşke sayılarını daha da arttırsaydık ama bu kadar oldu çok kısa sürede. Gece konuşup gündüz 13.00'e kadar bu kadarını yapabildik. Değil 400 TL, 4000 TL'den fazlasını da toplasak yine az deriz, elimizden bu geldi iki öğrenci, iki işsiz mezun ve iki çalışan(biri tek başına yaşayan) insanlar olarak. Keşke hala öğrenci olmayıp çalışıyor olsam ve daha fazlasını verebilsem. Neyse en azından koşturup bir şeylere çabalamak da güzel.

Biz Oktay(Twitter: gaga_oktay) ile Konak'ta buluşup Bornova'ya yola çıktık Deniz'in topladığı paraları da alıp hemen battaniye ve diğer şeyleri almaya. Yakın zamanda yazın çalıştığım ama elime avucuma para bile kalmayan kendi ufak işimi saymazsam bu kadar yorulmamıştım. Üstelik karşılık beklemeden sanırım ilk kez bu kadar güzel bir şeye kalkıştım. Biraz yorucu da olsa hayatımızdaki en güzel şeylerden biri için yorulduk. O yardımı ve çabayı görmek beni sonraki günler için de gaza getirdi doğrusu.

Ben bugün(salı) gündüz Bornova'ya gideceğim yine uyandıktan sonra. Gelirim, isterim, yardımcı olurum, üç beş ne kadarsa bir şeyler katıp yardımda bulunur ve yardım merkezinde gönüllü olarak çalışırım diyen varsa bana ulaşsın şu adreslerden: twitter.com/frtslck facebook.com/franchi ve mail olarak da sağ üstte blogun mailinden ulaşabilirsiniz. Maddi yardım yapacak arkadaşlarla Bornova'da Büyük Park'ta buluşuruz, paralarla alacağımız malzemeleri alırız ve Büyük Park'taki Uğur Mumcu Kültür Merkezi'ne ulaştırırız. İsteyen ve ben kalırım diyenlerle de orada yardımcı olmaya devam ederiz. Maddi gücüm yok diyen de olabilir, insanlık halidir, onlar da bize katılıp yardım merkezinde çalışarak yardımcı olabilirler, siz yardım yapmayı isteyin yeter ki, bir şekilde edersiniz oraya ulaştıktan sonra.

Katılırım, yardımcı olurum, elimden geleni yaparım diyenler verdiğim adresler yoluyla öğlen 12.00'ye kadar bana ulaşsınlar. 13.00 gibi de Büyük Park'ta buluşuruz Bornova'da. Seni nasıl tanırım diyenler için altımda yeşil kargo pantolon ve üzerimde de mor kapşonlu sweat olacağını söyleyeyim, tanımanız kolay olsun. Artık saçımdan tanıyamazsınız, kestirdim, üç numara saçım var, kıyafetten tanıyıp "Fırat/Franchi sen misin?" diye çekinmeden yaklaşın.

Umarım buradan birkaç kişi de olsa gönüllü olur ve bir şeyler yapmaya devam ederiz.

19.10.2011

Jo-Jo 2016'ya Kadar Fiorentina'da!

Nihayet o birkaç aylık sözleşme serüveninde mutlu sona ulaştık ve Jovetic ile olan sözleşmeyi uzattık. Montolivo'daki gibi problemler yaşamadan atlattık bu süreci.

Yaz transfer döneminde transferde ara sıra adı geçen Jovetic'in ara transferde Manchester United ve Chelsea gibi devlerin başı çektiği birkaç kulüple görüşeceği söylense de O kendisini 2015/16 sezonu sonuna kadar Fiorentina'ya bağlayan sözleşmeyi imzaladı.

Resmi siteye konuşan Jo-Jo klasik söylemlere başvurup "Yeni sözleşme imzaladığım için çok mutluyum, Fiorentina için her zaman elimden gelenin en iyisini yapmaya devam edeceğim." dedi.

Geçen sezon kariyerinin tehdit eden diz sakatlığı yüzünden hiç forma şansı bulamayan Jovetic bu ciddi sakatlıktan sonra sahalara döndüğü bu sezonda ise takımın en formda isimlerinden biri konumunda. Kulübün sahiplerinden Andrea Della Valle de bu durumla ve Jovetic'in yeni sözleşmeye imza atmasıyla ilgili görüşlerini resmi siteden paylaştı: "Bizimle yeni bir döneme girmek istedi. Kendisiyle yakından ilgili olduğumuz o zorlu yıldan sonra bize bir işaret vermek istedi."

17.10.2011

Cesena 0-0 Fiorentina (Özet)

GS 2-1 Bursa, Maç Yazısı?

Maçla ilgili ben bir şey yazmıyorum, yazmak istemiyorum, dünden beri neye dokunsam etsem diye düşündüm ama bulamadım pek. Engin'e her gün daha fazla hayran oluyorum, onu söylemeden etmeyeyim. Artık sonlandırabilirim yazımı.

Zira maç yazısının kalan kısmını fotoğraftaki adam yazdı. Hakkında konuşulan her olumsuz kelimeye inat, son beş saniyede oyuna girse bile son saniyede golü atacak izlenimi veriyor. Bitti, tükendi, sıfıra indi, artık yeri yok ve benzeri birçok saçma lafı edenlere inat tek tek golleri atıyor ve maçın hikayesini tek başına yazıyor Milan Baros.

Maç yazısını boş verin o yüzden, Baros'un surat ifadesine birkaç dakika bakın, o yazacak kalanını.

15.10.2011

Vargas Cesena'da Kadro Dışı!

Vargas yarın(16 Ekim) oynanacak olan Cesena maçı için kadroya alınmadı ve bunun altında yatan sebep gayet kabul edilebilir cinsten. Disiplinsizliği iyice çığırından çıkarınca Mihajlovic buna bir dur deme gereği duymuş.

Ayrıca Vargas'ın Peru kadrosundan da yine disiplinsizlik nedeniyle uzaklaştırıldığı söyleniyor. Antrenmana geç katılan ve üzerine bir de maçta oynamama talebini teknik kadroya ileten Vargas amacına ulaşmış ancak bu oynatılmaması durumu tek maçla sınırlı kalmayacaktır.

Mihajlovic'in tepkisine dönelim; Sırp teknik adamımız şöyle konuşuyor Vargas hakkında: "Bu cuma(14 Ekim) öğrendik ki kendisi Lazio maçından önce geç saatlere kadar dışarıda kalmış. Eğer bunu daha önce öğrenmiş olsaydım kendisi Lazio'ya karşı da sahada olamazdı.

Kendisiyle milli takım dönüşünde bu durumu konuştuk ve yarınki maç(Cesena maçı) öncesi kendisini kadroya almadım çünkü profesyonelce davranmadı. Bu kural sadece kendisine değil herkese uygulanıyor.

Hafta boyu buna karşı nasıl davranacağını göreceğiz. Benim gerçek Vargas'a ihtiyacım var, onun vasat bir kardeşine değil. Profesyonel davranmayan oyuncular olmadan da yapabiliriz. Tüm bunları düşündüğümüz zaman, işinizi tutkuyla yapmazsanız hakkını veremezsiniz. Hem oyuncu hem de hoca olarak bu işi hep tutkuyla yaptım.

Bir oyuncu çizginin dışına taşınca önce onu anlamaya çalışmalı, sonra da yanlış bir şey yaptığını anlamasını sağlamalısınız. Çok pozitif ve genç oyunculardan kurulu bir kadroya sahibiz. Vargas kararımdan sonra hayal kırıklığına uğradı ama bunun ciddi bir sıkıntı olduğunu anladı."


The Viola face Cesena on Sunday in the lunchtime kick-off, 11.30am UK time, at the Stadio Manuzzi.

“Cesena are very organised and play good football, while their strike force is stronger than any other team fighting against relegation. We know their weaknesses, but it’ll be difficult and I know how much Adrian Mutu has been waiting for this moment.

“The synthetic pitch is new for us, but we have not trained on an artificial turf during the week, as the real grass is more similar to the Stadio Manuzzi surface than our version. I think it’ll only take 5-10 minutes to get used to it. I spoke to those who have played there and they assured me there isn’t much difference.”

Bu arada yarınki Cesena maçı öncesi Gilardino ve Kroldrup'un sakatlıkları sürüyor.

Fiorentina'nın Cesena maçı kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor: Behrami, Boruc, Cassani, Cerci, De Silvestri, Gamberini, Jovetic, Kharja, Lazzari, Ljajic, Marchionni, Montolivo, Munari, Nastasic, Natali, Neto, Pasqual, Pazzagli, Romulo, Silva.

2.10.2011

Inter Düşmeye Devam Ediyor: Inter 0-3 Napoli

3-4-3 faciası sonrası Ranieri ile yeniden dörtlü savunmaya dönen Inter ile ligi iki sezondur 3-5-2 ile sarsan Napoli karşı karşıya geldiler. Inter için işler hemen yoluna girmeyecekti, alınan birkaç galibiyet erken havaya girmek anlamına gelirdi. Inter'in bu rüzgara kapılmaması gerekiyordu ama iş işten geçmiş bu maçta gördüğümüze göre. Fazlasıyla havalardaydılar, "İşleri yoluna koyduk ve herkesi yenmeye hazırız!" der gibiydiler.

Inter sahaya klasik 4-4-2 ile çıkmak yerine 4-3-1-2 şeklinde çıktı. Forlan-Pazzini ikilisinin arkasına Alvarez'i koymuşlardı. Top kendisindeyken forvetlerine topu ulaştırırken sorun yaşamayan Inter iş savunmaya geldiğinde Napoli orta sahasına karşı koyamadı. 3-5-2'yi Cavani'nin yokluğunda 3-6-1'e çeviren Mazzari aslında bu hamlesiyle maça 1-0 önde başlayacağını tahmin etmiş olmalı. Biri forveti destekleyen dört orta saha oyuncusuna sahip Inter ve tek forvet Lavezzi'yi destekleyen ikisi hücumcu toplam altı orta saha elemanına sahip Napoli. Bu tanımlamalar üstünlüğü kimin kurduğu konusuna rahatça açıklık getirmiş olmalı.

Buna rağmen yine de maç ilk yarının ortalarına dek iki takımdan birinin belirgin baskısına sahne olmadı. Napoli bu diziliş avantajını tam olarak avantaja çevirememişti. Biraz da Lavezzi'nin arkasındaki adamların Cavani'yi arıyor olmalarına kurban gittiler diyebilir. Bu noktada bireysel performanslar öne çıkmalıydı ancak öne çıkan şey önce sertlik, sonra ise bu sertliğin dozunu ayarlamakta epeyce amatör davranan hakem oldular. Hakem Rocchi sertliğe önce izin verdi, baktı ki herkes bu akıma kapıldı, dur demek istedi ancak Inter gibi bir takım buna kulak asmadı. Napoli de altta kalmamak için sert faullere başvurunca oyun hem sık durdu hem de ciddi atakların çoğu başlama evresinde düdüğe ve faullere kurban gitti.

Napoli ilk yarının son 15 dakikasında yavaş yavaş Inter'i -aslında en baştan beri olması gerektiği gibi- tehdit etmeye başlamışken sertlik aynı tempoda sürüyordu. Maçın 9. dakikasında ilk sarı kartını gören Obi'ye hakem ceza sahası dışında olan pozisyonda ikinci sarıyı verirken Inter'e de son zamanların en saçma ve anlamsız penaltı cezasını veriyordu. Bu dakika Inter'in çöktüğü dakika olarak kayıtlara geçti. Ceza sahası dışında gerçekleştiği tartışılmayacak kadar net olan bir olay sonrası gelen penaltı için topun başına Hamsik geçti. Tuhaf saçlı adam topa vurdu ve Julio Cesar'a nişanladı ancak vuruş sonrası içeriye ok gibi fırlayan Campagnaro skoru Napoli adına 1-0 yaptı. Napoli ilk yarıyı kazasız belasız atlatayım derken bir de sürpriz bir avantaj yakaladı yani hakem sayesinde. İlk yarıda Pazzini'nin sayılmayan golü denebilecek bir pozisyon vardı ancak net ofsayt olduğu için en sonda değinmeyi doğru buldum. Öyle bir şey duyarsanız inanmayın, sayılmayan gol diye bir şey yok. Yani var da, gol değil, karar doğru. Saçmalıyorum sanırım yavaştan, hemen ikinci yarıya geçelim biz.

Ha bir de, ilk yarı bitmeden Julio Cesar sarı kart gördü ancak kartın üzerine öyle bir itiraz etti ki tarif etmem gerekirse en azından iki üç sarı kartlık bir itirazdı diyebilirim. Ağzını sonuna kadar açtı, hakemin üstüne yürüyüp el kol hareketini kesmeden en az 30 saniye bağırdı ancak hakem tribün tepkisinden korkmuş olacak hemen ikinci sarıyı çıkarıp atamadı. Bu da hakemin diğer bir ayıbı olarak kayıtlara geçmeli.
İlk yarı kırmızı kart sonrası Chivu çıktı ve yerine Nagatomo girdi ki isabetli olan karar da buydu. Chivu her ne kadar sol bek oynayabilme yetisine sahip olsa da karşısında benim gözümde ligin en iyi İtalyan sağ kanadı Maggio varken çok zordu tutunabilmesi. Zira tutunamadı da zaten ancak yerine giren Nagatomo da karşı koyamadı. Inter, Maggio konusunda zorlanacaktı, bu belli bir şeydi ilk dakikadan itibaren. Maggio bunun karşılığını da golle aldı zaten.

Napoli hegemonyasında geçecek olan ikinci yarı başladığında Inter daha ilk dakikada ikinci bir dezavantaj ile karşılaştı. Ranieri atıldı, tribüne yollandı yani. Zaten yarım yamalak bir strateji ile çıktığı maçta bir kişi de eksilmişken bu itirazı ve sonrasındaki cezası akıl alır gibi değil. Inter yeni hoca seçiminde çuvalladı diye düşünüyordum ve tahminlerim şimdilik doğru gidiyor. Ranieri'nin atılması Napoli'nin galibiyeti tescillendi adeta. Maçın devamında Gasperini döneminde bile bu kadar çaresiz durumda kalmayan Inter'e Napoli'nin kaç atabileceğini merak etmekle geçti.

Eski seyircisi önünde baskı altında kalan Pandev'e daha fazla dayanamayan Napoli kenar yönetiminin Pandev-Mascara değişikliği Inter'i tamamen bitiren hamle oldu. Önce savunmanın hatasını değerlendiren Maggio araya girdi golü buldu. Ne top sürdü, ne düzeltti ne de kontrol etti, sadece topa dokundu ve güzel bir aşırtma golle Napoli'yi rahatlattı, olası bir kaza kurşununun telafisini yarattı. Devamında yedi dakika arayla gelen Alvarez-Stankovic ve Forlan-Zarate değişiklikleri çözüm olamayacaktı Inter için. Geç kalınmış hamleler değildi zamanlama olarak ama panik halinde yapılan değişiklikler oldukları için etkisiz kaldılar.

Maç boyu ileride Cavani'nin yokluğunu hisseden Lavezzi asist beklemek yerine asisti yapan adam oldu ve Hamsik'i Julio Cesar ile karşı karşıya bıraktı, Hamsik ise Julio Cesar ile ikinci kez karşı karşıya geldi ve penaltıdaki gibi başarısız değildi.

Napoli, Milano'da bu sezonun ilk deplasmanında şehrin diğerine nazaran epeyce zayıf durumdaki ekibine karşı hakem sayesinde yakaladığı avantajı kaybetmedi ve Serie A'da 2010/11 sezonunda başladığı yürüyüşünü devam ettirdi. Büyükleri her ne kadar sorunlu/sıkıntılı da olsa deplasmanda yenebilmek, sürpriz takımlar için başarının temel anahtarı oldu son senelerde. Küçüklerin hepsini yenip büyüklere iyi kötü direnip birer puan almak bizim ülkede daha geçer bir yol oluyor bazen ancak dışarıda işler büyükleri de cüsselerine aldırmadan devirebilmekten geçiyor.

İtalya'da üç ciddi maçın olduğu 6. haftada ilk maç sıcak geçti, gerilim ve olaylar hiç kesilmedi. İtalya Ligi bu ligi defansif ve keyifsiz sananlara inat bol gollü geçmeye ve izleyenleri futbola doyurmaya devam ediyor.

1.10.2011

Arda Turan ve Nou Camp'taki Türkler!

Röportaj mı vermiş yoksa sadece açıklama mı bilemiyorum ama şunları demiş Arda Turan:
"Uzun süren sakatlık dönemimde inanın çok zor günler geçirdim. Bir tarafta takımın gidişatı, bir tarafta taraftarın baskısı bir taraftan da çalışıp iyileşmeye çalışıyordum. O dönemlerde de fazla konuşmamaya çalıştım çünkü konuştuğumda Galatasaray’a zarar vereceğimi düşünüyordum. Şimdi öyle değil. Rahat rahat hissettiklerimi anlatabilirim. Çünkü burada kendimi çok iyi hissediyorum. Mesela Nou Camp’a çıkıyorsunuz ve değişik duygular içindesiniz. Size soruyorum; şimdiye dek kaç Türk futbolcu Nou Camp’a çıktı. Zaten koridorlarda Nihat abinin resmini görünce duygulandım. Gurur duydum ve daha sonra kendime “İşte biz insana bu kadar değer verebiliyoruz” dedim..."

Senin o kaptan olduğun, efsane olmaya yeltendiğin ama beceremeyip kaçıp gittiğin Galatasaray var, bildin mi Arda? Hah işte, mesela o takım üç kere oynadı orada.

30 Mart 1994'teki maçı Barcelona 3-0 kazandı. Manchester United'ı 3-3 ve 0-0 ile eleyip katıldığımız grupların beşinci maçıydı. O zaman iki grupta dörder tane, toplam sekiz takım vardı. Hal böyle olunca mart ayında ile grup maçları oynanıyordu. Bir nevi çevrek final niteliği taşıyordu grup aşaması.

İkinci maç ise bir sonraki sezon oynandı yine Şampiyonlar Ligi'nde. Önceki sezon oynadığımız Barcelona ile yeniden düştük aynı gruba, üstelik yine önceki sezon elediğimiz Manchester United ile de karşılaşmıştık. 14 Eylül 1994 tarihinde, yani önceki maçtan dört buçuk ay sonra yine bir sürü Türk oyuncu Nou Camp'a çıktı, Arda Turan hatırlamıyor olsa da. Hatta bunun rövanşı Şampiyonlar Ligi'ndeki efsanevi 2-1'lik Barcelona galibiyetimizdi, onu da not düşelim belki Arda hatırlar.

Bitmedi Arda, üçüncü maç da oynandı. 5 Aralık 2001 günü, ilk devresini önde kapatıp 2-2 berabere kaldığımız o meşhur maçı oynadık. Bu dönemleri de hatırlamıyor Arda, kısmet.

Arda üzülecek ama dördüncü maçı da oynadı Galatasaray: 13 Kasım 2002'deki maçtan mağlup ayrılıp gruptan çıkamadık.

Oldukça fazla Türk oyuncu oynadı Nou Camp'ta gördüğünüz gibi. Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş üçlüsü de oynadı üstelik. Arda sadece Nihat'ı hatırlıyor olsa da 20 Ekim 2009 günü 1-1 devam eden maçta Gökdeniz Karadeniz takımı Rubin Kazan'ı 1-2 öne geçirerek üç puanı kazandırmıştı; yani Gökdeniz, Arda'nın o beş yediği statta galibiyet sevinci yaşadı takımıyla birlikte.

İz bırakanlar bıraktı yani orada. Arda her ne kadar "Arda, Messi'yi izledi" diyenlere kızsa da gerçek bu. Arda sadece izledi, Gökdeniz ve diğer Türkler ise zamanında gayet güzel oynadılar orada. Sağa sola yaranmak, kendini bulunmaz Hint kumaşı gibi göstermeye çabalamak falan boş işler. Sen sus ve topunu oyna, belik gözlerinde saygınlığını kaybettiğin insanlara tekrar sevdirirsin kendini. -Bu son cümleye kendim de inanmadım ama neyse.-

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO