31.03.2013

Bisiklet: Güzel Adamların Son Kalelerinden Biri



Bugün öğleden sonra bisiklet tarihinin en güzel klasiklerinden biri olan, hatta çoğuna göre en efsanesi olan Ronde Van Vlaanderen'i izlerken aklıma düştü; bisiklet -en azından benim için- güzel adamların son kalelerinden biri. Buna değinme sebebim de bu efsane klasiği bugün Fabian Cancellara'nın kazanmış olması. Sagan falan kazansa belki bu hislerim ve düşüncelerim açığa çıkmayacaktı, yazıyı yazdıran şey Cancellara oldu. 32 yaşındaki Cancellara kendisinden 10 yaş küçük, bisikletin altın çocuğu Sagan'a güzel bir ders vererek Ronde'yi kazandı. Düşündüm de, sanırım bu senenin kadrosundan başka bir adamın almasına bu kadar sevinmezdim. Çünkü bisikletin imajı doping skandallarıyla sürekli sallantı halinde ve iş artık Armstrong olayıyla birlikte iyice karışık bir hale geldi. Biraz pedal çeviren her adamda tepeden tırnağa bir kimyasal arayışına giriyor insanlar.

Neyse ki Cancellara imajı sık ve sağlam sarsılan bu sporun içinde gerçekten hemen hemen herkesin tertemiz olduğuna inandığı sayılı adamlardan. Bugün kendinden genç ve sağlam rakiplerini bir bir geri düşürüp, en sonunda iki genç yeteneği de silkeleyip geçerek güzel adamların futbolda olmasa da bazı sporlarda hala yer ettiğini gösterdi. Futbola da bir yandan bağlamam lazımdı, bağladım, çünkü futbol günden güne beni sevme diye bağırıyor artık.

Futbola neden bağladığıma geleyim, o "güzel adam" dediklerimizden kalmadı artık. Her şey Messi-Ronaldo ekseninde dönüyor, bir de gerçi kendi eksenini yaratan ve diğer ikisinin vasat ötesi olduğunu düşünen bir Zlatan var. Saysan topu topu beş adamın elinde dönüyor futbol. Belki bisiklette yok bu kadar adam ama zaten sayı olarak kıyaslanacak şeyler değil. Bisiklette aynı anda yolda 10 efsanevi adamın olması, futbolun aynı döneminde 25-30 efsane adamın olması gibi bir şey sonuçta. Sayılara o yüzden pek takılmayalım...

Dedim ya işte, beş adamın çevresinde dönüyor futbol ki şu an sor bana, bu saydığım üçlünün yanına iki tane daha o ayarda oyuncuyu zor eklerim. Belki işte Drogba gibi bir adamı eklersin, yanına Xavi veya Iniesta dersin ki zaten ilk saydığım üçlüde "güzel adam" olacak hal-hareket yok. Messi'de bile yok bence evet, siz sormadan söylemiş olayım...  Eskiyi düşünüyorum, Baggio'nun zamanları mesela. Hagi var, Zidane var, Pirlo onların son dönemlerinde görevi devralıyor, bir yanda Ronaldo var, Rivaldo var, Raul ve ekürisi Morientes var... Bak sadece 10 saniyede akla gelenler bunlar... Devam etsen zaten sadece İtalya'dan onlarcasını çıkarıyorsun... İşte o dönemlerden Giggs var bir de, o kaldı yani. Totti var işte, Pirlo son anda onlara yetişti dedik... Hadi biraz da Buffon diyelim ayıp olmasın. Henry-Del Piero-Nesta gibiler de hala var ama onlara var demeye utanıyorum oynadıkları ligden herhangi bir maçın 10 dakikasını izleyince.

Kalmadı yani bu güzel adamlar... Futbolda iki seneye Pirlo bırakır, yerine koskoca İtalya'da milli takımda o ayarda efsane kalmamış olacak. Maldini falan gideli zaten çok oldu, oralara girersek gözyaşları girer devreye çünkü Baggio ve Batistuta dediğim zaman beni durduramazsınız.

Bilmiyorum belki şimdi 15-16 yaşlarında olsam "güzel adam" anlayışım dönemin yıldızları olur muydu ama futbolda cidden geride kaldı o dönem. Real Madrid ve Barcelona'nın 30 puan fark yapıp kendi hallerinde yarıştığı La Liga'yı Deportivo şampiyonluğu gören, Sociedad'ın şampiyonluk mücadelesine deliler gibi destek olan adama sevdiremezsin. Ya da 12 yaşındayken Batistuta'nın Fiorentina'dan gidişine gözleri dolan ama Batistuta Roma'da şampiyon olup ilk kez Serie A şampiyonluğu yaşarken sırf onun için Roma'ya sevinen adama nasıl şimdi Inter'in meydanı boş bulup kendince coştuğu yılları sevdireceksin ki?

Bisiklette en azından her yarışta bir tane "bunu da izledik be!" diye gurur duyulacak adam görebilmek mümkün. Bisiklette de eminim daha eski takipçiler için daha büyük adamlar var, ben sadece onlardan duymakla yetiniyorum mecburen ama biliyorum ki 2013'te futbolda özlediğim o güzel adamları bisiklet fazlasıyla yaşatıyor şimdilik.

Mesela son bir örnek de NBA'den vereyim. Avrupa basketbolu günden güne daha çekici gelse de NBA'in 90'lar sonu ve 2000'ler başı dönemdeki o yıldız yağmuruna tanıklık edip birbirinden efsane hikayelere tanık olurken, Jordan'ın yarı sahada kimse yokken kaçırdığı smaca hüzünlenirken şimdi bir bakıyorum elde avuçta Tim Duncan ve Dirk Nowitzki kalmış o dönemden.

Güzel adamlar sporun her alanından birer birer elini eteğini çekiyor, sen bir süre daha bizi kurtarmaya devam edeceksin bisiklet, eminim ben buna.

16.02.2013

Not Defteri #52

  • Sayfa 52 olmuş Not Defteri'nde, 52 numara Emre Çolak'a selam edeyim o zaman ilk satırda.
  • Bloga trilyon yıldır yazmadım ve yazmam için gazlayan Drogba oldu. Fiorentina'da da Sissoko ve Rossi var artık ama onlar henüz gaza getirmeli şeyler yapmadılar.
  • Neyse Not Defteri futbol bölümü değil burada, yeter bu kadar.
  • Ha ama oyun olarak Football Manager'dan bahsetmem lazım. Epik bir Billericay Town kariyeri yaptım ama yaz(a)mayacağım veya yazarsam da üç-dört parça yazacağım gibi. Her sezona ayrı yazı için geç kaldım sekizinci sezondayım. Premier League'de ilk sezon altıncı oldum, sonraki sezon 18. gidiyorum, her şey nasip kısmet işi.
  • Üç haftadır geçmeyen öksürüğüm var. İlaca başladım, zencefil-bal yaptım geçmedi ama iki günde bitirmem gereken karışımı bir haftada bitirmemin olumsuz etkisi olabilir bu süreçte. Tekrar yapıp iki günde bitireceğim bu kez.
  • Bu arada Candy Crush'tan gün geçtikçe tiksiniyorum, 205. bölüme geldim ve cidden geçilmesin diye bölümler yaptıklarına inanmaya başladım, başka açıklaması yok.
  • Bence en güzeli Subway Surfers, ayda bir konsept değiştirmeye başladılar "world tour" adı altında, renkli-şekilli ne güzel oynuyoruz.
  • Ben geçen Zulu Winter diye indie rock yapan grup keşfettim gibi oldu, çok harika müzik yapıyorlar. Indie seven-sevmeyen herkes dinlesin bence.
  • Bu ara kura çeker gibi Leyla İle Mecnun'un eski bölümlerden birini klasörden seçip izliyorum. Dünyanın en güzel şeyi.
  • BU ARADA BEN TAŞINDIM 1 AY ÖNCE. Hala Marmarisliyim orada sıkıntı yok, İzmir'de taşındım. Üçyol'dan Güzelyalı'ya geldim.
  • VE SPORA DA BAŞLADIM, DAHA DOĞRUSU BAŞLADIK İKİ KİŞİ. Güzelyalı'dan çıkıp Asansör-Karataş civarlarına kadar veya ters yönde Kent Ormanı içinden Crowne Plaza'ya kadar gidiyoruz. 8-11 kilometre civarı gidiyoruz şimdilik. Bence güzel şey yapıyoruz, ortalama hız 5-5.5 km/saat civarı. Çok tempolu değil ama tempolu, yetiyor bize.
  • Çok kilo olduğundan değil, form tutup hafiften vücudu toparlama amaçlı. (120 KİLO OLDULAR)
  • Neyse işte, böyle bu aralar. Uzun vakit sonra bloga yazıp onu da sabahın ilk saatlerinde yaptım, okunma ihtimalinin en az olduğu zaman dilimi.
  • Yani bunu komple okuyan insan bence blogun en sadık insanları arasında, buraya kadar sabırla okuyanlar çok güzel insanlar. Okumayanlar çirkin değiller ama olsun, insan kayırmadan rahat edemedim.
  • Ama yani haksız da değilim.
  • Bitiremedim evet.
  • Yazmalara doyamadım. (DOYDU)
  • Parantezlere de doyamadım.
  • Tamam bitti bu kez.

15.12.2012

Tek Suçlu Emre Çolak

Emre Çolak hakkında yazı yazacaktım, unuttum gitti hep. Az önce bir anda coştum ve entry girdim Galatasaray Sözlük'te, kısa olsun derken uzadı, bloga da ekleyeyim ki yazıymış gibi olsun diye aynen aktarıyorum buraya da:

"kötü oynamasını geçtim tek hatalı pasıyla bile hakkında onlarca entry girilirken iyi oyunu sonrası adı sanı anılmayan oyuncu.

 braga maçının ikinci yarısında oyunda kaldığı 45-68 arası galatasaray adına sezonun en iyi orta saha performansıydı. amrabat'ın burak'a asistini konuştu herkes ama bir kişi çıkıp da amrabat'a emre'nin attığı harika pası konuşmadı.

mesela o pası hamit atsaydı şu an hamit'in heykeli arena'nın girişindeydi yüzsüz taraftar ordusunun gazlamalarıyla.

bir de işte bahsedilen dizi konusu var. sen dizi izleyip "kuzey de şunu yaptı yhaaa :(" yazınca sorun yok, emre kuzey'in yaptığını beğenip adamsın kuzey dediği zaman "apaçi! ergen! malllll xd" oluyor.

emre çolak'ın bu sezon bu kadar fazla eleştirilebilmesi için takımda geçen sezona oranla en fazla formu düşen adam olması lazım ama bakıyorum öyle bir şey de yok. selçuk, melo, elmander, eboue... hepsinin formu ne yazık ki geçen sezona göre daha düşük. gerçi selçuk'u ayrı tutarım, adama iki kişinin markaj yaptığı maçlar var.

neyse, emre tüm bu adamlara oranla daha formsuz değil, sadece taraftarın götü daha çok yetiyor emre'yi eleştirmeye. tüm olay bu. hamit'i eleştiremez çünkü o büyük kumandan, dünya yıldızı, real madrid'den geldi... elmander'e formsuz dedin mi sözlükte küfür yağar, çünkü o "reyiz!!!"... kimse formsuz demiyor ama, kabul edemiyoruz bir türlü sakatlık belası yüzünden sezonun ilk yarısında dibe vuruşunu. eboue yobo'yu kaydırdı, kesinlikle eleştirilemez, vuralım hemen emre'ye.

 emre büyük paralar almıyor, bonservisinin türk lirası karşılığı çift haneli milyonlar değil hatta bir bonservisi bile yok altyapıdan gelme olduğu için... o zaman vur emre'ye, emre kötüdür, emre formsuzdur, emre bu sezon takım halinde düşen formumuzun tek sorumlusudur çünkü twitter'da izlediği dizi hakkında iki tane ünlem koyarak yorum yapmıştır. emre kuzey güney izleyeceğine akşamın o saatinde tek başına idman yapsa tüm galatasaray kurtulacak... tüm sorun emre'de, mesela takımın bel kemiğini üç ay miami'den döndürememek hiç sorun değil, emre kuzey güney izlemeseydi melo temmuz başı takıma katılacaktı ve formu üst düzey olacaktı, selçuk'a rakipler iki kişi markaj uygulamayacaktı, hamit bayern'deki formda dönemini aratmayacaktı, elmander gol rekoru kıracaktı..."

15.11.2012

Ibrahimovic vs Bressan - 2 Kasım 1999 & GS - Arsenal

14 Kasım 2012 tarihi futbol adına hiç şüphesiz en unutulmaz günlerden biri olacak, hatta oldu bile. Sebebi tabii ki Türkiye'nin 500. milli maçı oynaması değil, Zlatan'ın İngiltere'ye attığı gol(kendisi alttaki videoda). Ceza sahası dışından, kalecinin kalede olmadığını görerek tarihteki en güzel gollerden birini atıyor. Daha güzeli var mı yok mu diye tartışan olabilir ama o tartışmaya noktayı uzun zaman önce koyan biri var: Mauro Bressan.

2 Kasım 1999'da, yani Galatasaray'ın UEFA yürüyüşünün başladığı 3-2'lik efsanevi Milan maçından 1 gün önce atıldı bu gol. Biz tamam mı devam mı sorusunu sorduğumuz Milan maçının heyecanını yaşarken Fiorentina 1 gece önce Barcelona'yı konuk ettiği maçta Bressan'ın kariyerinin en büyük performansına rağmen 3-3'le ayrıldı sahadan. O maçta 14. dakikada Fiorentina'yı 1-0 öne geçiren bu gol Şampiyonlar Ligi tarihinde atılan en güzel gol listelerinde Zidane'ın Leverkusen'e attığı golle birlikte üst sıralardan inmeyen 2 golden biri. Neden Bressan'ın en büyük performansı dediğimi üstteki videonun sonunda Balbo'ya yaptığı asisti görünce anlayacaksınız. Bressan bu maçın yıldızı olup bir daha asla böyle oynayamadı.

Bu grubun bizim için enteresan bir önemi de var: 5. hafta maçında Londra'da Arsenal-Fiorentina maçı vardı ki itiraf edeyim o dönem Arsenal sempatim yoktu çünkü Pires orada oynamıyordu. O maçta Arsenal 1 puan bile alabilmiş olsa UEFA'ya giden taraf Fiorentina olacaktı ancak o kritik maçı Batistuta'nın golüyle 1-0 alan Fiorentina olunca UEFA'nın yolunu Arsenal tuttu. Finale kadar yürüseler de bizim hikayemize takıldılar.

Zlatan'ın attığı gol uzun zaman sonra blogdaki en güzel yazılardan birini oluşturdu sanırım. Ancak siz yine de benim gibi yapın, Bressan'ın golü varken Zlatan'ın attığına tarihin en iyisi veya en iyi röveşata golü demeyin.
Ibrahimovic'in muhtesem golu. ile ftw1905

13.11.2012

25 Ekim 1942, Mecidiyeköy'de Bir Saha...

Başlıkta yazan şey bu gazete haberinin tarihi. Taksim'deki stadın yıkılmasından sonra Galatasaray'ın statsız kaldığı ve bu ihtiyacını karşılamak üzere Mecidiyeköy'deki likör fabrikasının yanındaki sahayı 12 lira karşılığında kiraladığı yazıyor.

O likör fabrikasının yanındaki saha için 2 sene içinde 1000 kişilik tribünü olan bir stadın sözünü veriyor Galatasaray. 1945'te ilk açılış yapılıyor zaten Mecidiyeköy Stadı olarak, bunu ve 1964'teki ikinci açılıştan sonra olanları zaten çok iyi biliyoruz.

12 lira karşılığında kiralanan birkaç dönümlük o toprak arazinin 58 sene sonra nelere şahit olacağını bir bilseler... 

not: görsel gecmisgazete'den alıntıdır.

30.10.2012

Juventus'tan Cadılar Bayramı Kutlaması

Juventus'tan Cadılar Bayramı için harika bir kutlama gelmiş. Oyuncuları birer birer efsane film karakterlerine dönüştürmüşler. En hayran kaldığımı ilk sıraya koydum: Andrea "The Joker" Pirlo.

Diğerlerinin ise hangi oyuncular olup hangi karakterlere dönüştüklerini dosya isminden görebilirsiniz. Direkt yazmıyorum ki isteyenler ilk bakışta futbolcuları ve karakterleri kendileri bulmaya çalışsınlar.

23.10.2012

Prensesin Uykusu

  • Ben bir hata yaptım bu gece, bunu paylaşmak için madde madde sıralayayım. Birbiriyle bağlı uzun cümlelerden oluşan bitirme tezi yazma peşinde değilim şu an.
  • Yediğim halt şu: Prensesin Uykusu isimli filmi izlemek. Daha doğrusu o filmi açıp bitene kadar sabretmek.
  • Ben sinemadan 100 dakika içinde bu kadar soğuyacağımı tahmin etmezdim. Vallahi edemezdim.
  • Öncelikle, hislerime geçmeden önce şu uyarıda bulunayım: BU FİLMİ İZLEMEYİN. KÖTÜ DEĞİL, ÇOK KÖTÜ.
  • İzleme sebebim de şu ha: O an aimp açıktı, rastgele çalıyordu, Prensesin Uykusuyum açıldı Redd'in, bari dedim, o çalmışken dedim, canım da sıkılırken dedim, boş otururken dedim, açayım da dedim, Prensesin Uykusu'nu izleyeyim dedim. O kadar çok şey dedim ki, hepsini demez olaydım.
  • Birisi size dünyanın en amaçsız/gereksiz/boş/tırt filmini sorarsa, gönül rahatlığıyla bu filmin adını verin. Şaşıranı ve yadırgayanı da bana getirin, değişik bir şey deneyeceğim.
  • 10 dakikalık kısa film olsaymış bile "5 dakika yetermiş, bu konuya 10 dakika abartı olmuş" denecek hikayeden 100 dakikalık film yapmışlar. Vallahi pes.
  • Yani şu film, TV'de oynayan herhangi bir hisli dizinin 35. bölümü olsa kimse yadırgamaz.
  • Ben ömrümde böyle büyük çile az gördüm. Kız bayıldı kafasına vurulunca, Redd geldi günlüğünde istediği gibi şarkı söyledi ona, sonra bir süre geçti ve kız uyandı. Arada ne mi oldu? Aziz isimli başrol oyuncusu hayal kurdu, kız uyurken onun günlüğüne masal yazdı.
  • Yok kütüphanede çalışıyormuş da, masal dünyası varmış da, hep gülen bir adammış da, ağaçlara sarılıp konuşurmuş da... 100 dakika boyunca çıkıp bir kişi de "Abim sen neyin kafasındasın, bu neyin kafası?" demedi.
  • Meydanlara çıkıp film makarası yakıp protestolar düzenlesem düzenlerim, o durumdayım. İyi ki karanlık ve sabah 05.30 civarı şu an. Üşeniyorum yani, sıcacık yatağımdan kalkıp da bu dediklerimi yapacak kadar delirsem zaten kapatırlar beni kolsuz gömlek giydirip.
  • Ama açık konuşalım: Ben yarın gidip manavdan bir demet ıspanak alsam ve sokak ortasında ona sarılıp neler yaşadığını sorsam tutuklanırım. Adam filmde bunu yaptı, şikayet eden olmadı. Toplum bilinci zayıflamış resmen.
  • Kütüphanede uçan ahtapot hayali kura kura siftahsız geçen ömründe çocuğun annesinden medet uman Aziz onu da başaramadı, o da arada kaynamasın.
  • Son maddede hafif çirkinleşsem de durum bu, bu filmi izlemeyelim, izlemek isteyenleri uyaralım.
  • NE DOLMUŞUM BE ARKADAŞ.

19.10.2012

Gençlerbirliği 3-3 Galatasaray

Normalde şu maçtan "seri uzadı" diye bahsederken galibiyet serisi olması lazımdı, sezon başlangıcını düşününce. Ancak yenilmediğimize dua eder bir halde bitirdik maçı. Onlarca yanlış var sayılabilecek, bunların yanında tek tük doğrular. Yenilerin adapte olamaması sorunu yaşıyorsak sorun yok ama yenilerin adapte olacak hallerinin bile olmayıp yetersiz birer takviye olmaları gibi bir durum varsa o zaman ocak ayına kadar daha bol bol sinir harbi yaşarız.

Geçen sezon takım öyle bir uyum yakalamıştı ki bu sezon yeni gelenlerden aynılarını bekleye bekleye ekim ayında kabus yaşadık. Sezonun başladığı ağustos sonu ve eylül ayının tamamında bir sorun yoktu, puan kaybı veya kötü oyun geçici deniyordu, bir ara toparladık ve Manchester maçındaki umut veren yenilgi -evet tam olarak böyle- geldi. Ancak ekim ayı öyle berbat geçiyor ki aldığımız bir puana kötünün iyisi diye sevinir hale geldik. Bunda en büyük etken işleyen takıma yenilerin bir anda adapte edilmesi ve elde olan/olmayan sebeplerden gelen 2 zorunlu değişiklik: Engin Baytar ve Tomas Ujfalusi. Engin hakkında geri dönemiyorum, çok yazıldı çizildi ve ben düzenli forma bulmaya başladığı dönemden beri hep arkasındayım Engin'in. Ujfalusi'nin sakatlığında da geriye dönüp uzun uzun konuşmak yersiz ama böyle sakatlıkların maçta değil de antrenmanda olması insanın canını iki kat daha sıkıyor. Kendi takım arkadaşın yüzünden hem kendin yanıyorsun hem de takım savunması çöküyor. Üstüne bir de tatilden zor döndürebildiğimiz Melo'nun form durumu eklenince takım savunması Muslera'ya kalıyor. Çünkü eksiklere diğerlerinin yetişmesi mümkün değil.

Hakan Balta ameliyat olsa 2 ay yoktu, olmayınca 2 maç dinlendirildi, riske edilmedi. Keşke 2 ay olmasaydı en azından sakatlığa sığınırdık dedik. Sakatlığı atlatıp tam dönseydi keşke şimdiki gibi yarı sakat halde çırpınacağına. Gerçi bu hali bile ilk 11 oynar bu takımda, o ayrı mesele. Cris geldi, adapte oldu, olmadı derken hala kendisini neden aldığımızı bilmiyoruz zira göremedik.

Adaptasyona girmişken devam edeyim, demin araya başka şeyler soktum çünkü. Hamit koca sezonu yedek geçirmiş, boynunda La Liga şampiyonluk madalyasıyla geldi. Milli takımda her maç sonu birilerini sert şekilde eleştiriyor, takımın kendisi gibi üst düzey olamadığını söylüyor bu adam. Daha birkaç gün önceki Macaristan rezaletinde bile bunu yaşadık, Hamit konuştu da konuştu. Ancak Hamit 3 sezondur milli maçlardan sonra nelerden memnun değilse hepsini kendisi yapıyor Galatasaray'da. Anlattığı tüm olumsuz profillere uyuyor, oynamıyor, oynatmıyor, takım oyununu da bozuyor. Takımın ne yapmak istediğini bilmiyor henüz ve kariyerinde Türkiye'de ona hep kurtarıcı gözüyle bakıldığı için o role soyunmaya kalkıyor. Takıma uymuyor, takımdaki dişlilerin bir parçası olmak yerine takımdaki en büyük dişli olmak istiyor ve bu da uyum sorunu denen şeyin aşılması en zor modelini ortaya çıkarıyor.

Yine aynı şekilde Amrabat, Kayseri'de amaçsız orta sıra mücadelesi sırasında yayla gibi açık alanda istediği gibi at koşturdu. Aynısını Galatasaray forması ile de yapabileceğini sanıyor ve henüz bunun olmayacağının farkında değil. Kontra lazımsa, rakip boş vermişse her şeyi, o zaman al Amrabat'ı, yaslan arkana izle... Ama sen Ankara deplasmanında Amrabat'tan medet umuyorsan neden savunmamızı anlatan en güzel kelime "kevgir" diye sorgulamayacaksın. Hakkın yok. Eski profilinden sıyrılamayıp kendini Kayseri'deki gibi takımın merkezi olabilecek bir oyuncu sanıyor. Hamit'teki olayın küçük boyutlusu. Aşar mı aşmaz mı bilinmez ama dedim ya zaten, ilk 11 için düşünülmesi hata, yedekten gelip açılan rakibi tamamen bitirmeye oynasın.

Ujfalusi büyük bir kaptan, komutan. Fiorentina'da oynarken de böyleydi bu, İspanya kariyerine değinmek istemiyorum çünkü La Liga izleyicisi olmadığım için izlediğim maçı 3-5 tanedir. Fiorentina'da savunma o varken mükemmel, o yokken alarm verir haldeydi. Değişti mi bizde? Hayır. O yokken yine problem, yine sıkıntı. Semih'ten eminim, geleceğinden şüphem yok, yaptığı her hata mental ve teknik anlamda daha da geliştirecek onu. Dany de beğendiğim ve destek olduğum bir isim. Ancak başlarında onu yönetecek bir Tomas Ujfalusi olmayınca dağınık hale geliyorlar. Savunmayı orta sahada başlatan ve çoğu atağı kale yüzü görmeden kesen Melo ise tatilden hala dönemedi. En ufak fırsatta eski Melo'nun dönüşünü müjdeliyor bize 2 aydır ama ekim ayı bitti bitecek, biz hala Miami'den dönmesini bekliyoruz. Melo ne zaman ki orta sahada rakibin atak başlatan adamını tekrar bozmaya başlar, bozamıyorsa geride forvet rahatsız eder ve aldığı topu Selçuk'a ulaştırıp hızla ileri çıkıp gol arayacak kondisyona ulaşır, o zaman savunmamız da hücum opsiyonlarımız da gelişir. Tek dakikasını bile boş geçirmemesi gerekiyor bu adamın.

Burak Yılmaz ise Trabzon'da üstlendiği -bilen bilir- Şahan'ın Güvenspor skecindeki "At Fink'e!" rolünden sıyrılamamış. At Burak'a, o vursun veya düşsün, çarpsın bir şeyler yapsın... Bu sisteme alışan adam Galatasaray'da da aynısını yapıyor, takım daha paslaşıp rakip sahaya yerleşirken 35 metreden şut deniyor. Galatasaray bunu istemiyor, isteseydi 2 sezondur forvet tercihleri Elmander ve Umut gibileri olmazdı. Burak buraya gelirken takımın her şeyi değil, 11'de 1'i olduğunu idrak edemeden geldi, hala anlamış değil. Geçen sezon Baros-Elmander ikilisini hatırlıyoruz, deli gibi koştular, biri ileride bekledi diğeri geri koştu, diğer pozisyon koşan adam bekledi, koşmayan gitti savunmaya yardımcı oldu. Böyle değişerek takım savunmasına maksimum katkıyı vermeye çalıştı ilerideki oyuncular. Bu sene bakıyoruz, Elmander 1, 2, 3, 4 kere geliyor ama devamı yok. Nasıl olsun ki devamı? 90 dakikada dinlenmeyecek mi bu adam? İleride dinlendiği anlarda Burak çıkmayınca Elmander de bir yere kadar gidip sonrasında ileride duruyor. Burak'a defalarca dön deniyor, o inadına ileride. Sonra işte 45 dakika kanser edip yerini Umut'a bırakınca Umut yapılması gerekenleri Elmander'le ortaklaşa yapıyor ve takım kendine geliyor.

Bu saydıklarımı düşününce, olanların olmayanlara göre ne kadar fazla olduğu belirginleşti sanırım. Ben en kötü 12. hafta Engin döndüğü zaman Hamit'i kesip 11'e dönerse toparlarız diye iddiamı ortaya atıp bitireyim.

1-2 saat sonra da Emre Çolak yazısını okursunuz bu maçın üzerine...

12.10.2012

Not Defteri #51

  • Naber hacı?
  • Blogu bu aralar biraz boşl... *çaaaaaaaaaaaaat* *çeşitli dayak efektleri* (şu boşlamalı geyik de bitmedi be, hala ciddi yapan adam görüyorum ara sıra)
  • Neyse, blogum olduğunu hatırladım.
  • Bu ara hayatım beklemekle geçiyor. Öyle alengirli sözler beklemeyin, FM 2013'ü bekliyorum. 2000'den beri hayatımdaki en sadık şey, seviyeli bir birlikteliğimiz var. Ön siparişimi yaptım, ŞİMDİ ONLAR DÜŞÜNSÜN.
  • Bu aralar tam bir İsmail Abi oldum, çay içiyorum ve işsizim.
  • Blogun yazarlarından ve İzmir'deki en adam gibi adamlardan McDennis'i Kıbrıs'a uğurladık, onu belirteyim(sanki her gün yazı yağdırıyoruz da, yazarların hepsi hatırlanıyor...).
  • Belki gaza getiririm adamı da Kıbrıs futbolu yazarak buralara da geri döner.
  • Döner dedim de, tavuk döner ve diğerleri diye dünyayı ikiye ayırabilirim. Bu yaz Marmaris'te bulunduğum süre boyunca ya çizburger ya da tavuk döner yemediğim gün sayısı en fazla 5.
  • Tavuk döneri evde balkondan sepet sallayarak alıyorum Marmaris'te, düşün bendeki kafayı...
  • Bugün zaten yine 1 kiloya yakın tavuk yedim ve tam doymayıp "hani bana, hani bana?" dedim.
  • Şu an Muse dinlediğim(I Belong To You) için aklıma geldi, Madness isimli saçmalıktan sonra The 2nd Law albümünü dinlemeye gönlüm elvermiyor. Olmamışlık var Madness'ın içinde. O dubstep havaları falan... (Ünlü müzikolog Fırat Selçuk'u dinlediniz...)
  • Ama yine de her şeye rağmen dünya Britanyalı grupların daşş... Evet. Anladınız.
  • FIFA 13'e geçeyim biraz da. Selçuk ile iki serbest vuruş atayım da keyfim yerine gelsin. Adam gol değil goller atıyor, her şeyim oldu resmen...

12.09.2012

İllüzyon: Türkiye 3 - Estonya 0


Eleme gruplarının kurası çekildiğinde Estonya maçının sonucunun Hollanda maçından çok daha önemli hale geleceğini söyleseler kolay kolay kimse nasıl olacağını anlayamazdı herhalde. Hollanda maçı öncesinde, sırasında ve sonrasında gerek medyada gerek taraftar arasında konuşulanlar ve bunlara verilen tepkiler bunu mümkün kıldı. Abdullah Avcı için destek borazanları çalan medyanın ilk puan kaybında üstüne çullanması ve Avcı'nın gergin basın toplantısı sonrası, Estonya maçı bir anda Milli Takım-medya ilişkisinin kaderini belirleyecek maç oldu. Puan kaybı olsa Avcı'nın elemeler sonrasında koltuğundan kaldırılacağını söylemek için Nostradamus olmaya gerek yok... Hoca şanslıymış, bir yandan hakem şansı diğer yandan yükselen oyun performansı gerilen ortamı bir süre için daha yumuşattı. Teknik açıdansa elimizde sadece bir illüzyon var.

Maçın ilk on beş dakikası rakibin bizi kilitleyeceğini ve hatta savunmada olası bir sakarlıkla maçın bizim için kazanılması zor bir noktaya gelebileceğini gösteriyordu. Bu sürede Ömer Toprak'ın atlanan kırmızı kartı ve aynı pozisyonda verilmeyen penaltı bizim adımıza şansın döndüğü an denebilir. Sonrasında Burak'ın artan oyun etkinliği, Arda'nın sorumluluk alma uğraşıyla maçı lehimize çevirecekmiş gibi gözükse de oyunun kontrolünü bir türlü alamıyorduk ki, Burak'ın arkaya kaçtığı pozisyonlardan biri rakibi on kişi bıraktı ve dişli rakibimizin dişlerini sökmeyi başardık. Bundan sonrası tamamen bizim ellerimizdeydi.

Oyun merkezimizin bir türlü işlemediği ilk kırk dakikada alamadığımız oyun hakimiyeti Emre'nin sonunda ceza sahası çevresinde bir şeyler yapmaya cesaret etmesiyle elimize geçti. Gol dakikası öncesinde ne Emre'nin ne Mehmet Topal'ın topla sorumluluk almaması dişlilerin dönmemesine sebep oluyordu, iki buçuk maçtır bir türlü gelmeyen golün takımı tedirgin ettiğini de görmüş olduk. İlk yarının kalan süresinde ve ikinci yarıda nihayet kendi evinde olmanın cesareti ve güveniyle rakip kaleye giden bir Milli Takım gördük. İkinci yarı için söylenebilecek en önemli şey takımın bu güvenli haliydi. Açıkçası bunun dışında da teknik/taktik olarak öyle çok olumlu, çok önemli bir şey yoktu sahada. Savunmadaki en önemli ismini kırmızı kartla kaybeden rakibimiz ikinci golü yedikten sonra futbolda mümkün olsa havluyu sahaya fırlatacak hale gelmişti. Maçı sunan ve yorumlayan iki ismin düzdüğü methiyeleri yersiz ve bilhassa yanıltıcı bulduğumu söylemeliyim. Önemli yetenekleri olmayan, disipline ve fizik gücüne dayalı hatta bağımlı oynayan bir takıma karşı on kişi kalmalarından evvel üstünlük sağlayamamamız endişe vericiydi. Takımın merkezinin daha kararlı, daha baskın bir oyun oynamasına ihtiyacımız var. Bunu kısa sürede sağlayamazsak, bugün ikinci yarıda izlediğimiz takım hatırlarımızda bir göz yanılması gibi silinip gidecektir.

Takımı isim isim değerlendirecek olursak günün oyuncularının Emre, Arda ve Burak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Arda, ilk yarı sonunda ve  ikinci yarıda takım biraz akıcılaştığında sergilediği sade oyunla, Emre, kilidi açan golü attıktan sonra eksikliğini çektiğimiz lider oyuncu kimliğine bürünmesiyle, Burak, rakip on bir kişiyken maçı çözmek için gösterdiği gayretle maçın lehimize dönmesinde ayrı ayrı pay sahibiydi. Selçuk oyuna girdikten sonra bu takımın en önemli dört oyuncusundan biri olduğunu ve ikinci plana atılamayacağını gösterdi. Mehmet Topal da takım toparlandığında daha iyi oynamaya başladı. Sahadaki görevi ve yeri belirginleştikçe daha da iyi olacaktır. Hasan Ali sol tarafta bol bol çizgiye indi, zorladı. Keşke benzer bir performans Gökhan Gönül'den de gelseydi ama düşüşü sürüyor. Ömer ile Semih hem şanslı hem başarılıydı. Kusursuz değillerdi ama hataları bedel ödetmeyince göze batmadılar. Monte edilmeye çalışılan Sercan ve Tunay yine ışık vermedi. Sercan sahada olduğu süre boyunca takımdan ayrı bir yerde top oynuyormuş gibiydi. Tunay'ın sahadaki varlığını ne Amsterdam'daki maçta ne bu akşam anlamlandırabilmiş değilim. Umarım gelişme gösterir, çünkü hiçbir şey vermiyor. Takımın toplam performansıysa en iyi ihtimalle vasat olarak tanımlanabilir ama on kişi Estonya karşısında yetti.

İlk iki maçımızdan sonra "Estonya'ya karşı iyi oynadık" " Amsterdam'da galibiyeti kaçırdık" gibi tesellilerle kendimizi avutuyoruz. Amsterdam'da da Saraçoğlu'nda da 11'e 11 oyunda tam olarak organize ve baskın değildik. Oyun genelinde Hollanda'ya karşı fazla çekingen, Estonya'ya karşı fazla telaşlı gözüktük. Avcı'nın ve oyuncuların Hollanda maçı sonrası gelen eleştirileri karşılama biçimi ve takım içi dengeler, gol sevinçlerinden ve maç sonrası verilen demeçlerden görüldüğü kadarıyla çok iç açıcı değil. Ama işleri düzeltmek için bol bol zaman ve maç hala var. Beklenmeyen bir puan kaybı olmadan çıktığımız şu iki maçtan sonra kafalardaki tek şey daha iyi olmak olmalı. Yoksa bir turnuvayı daha "biz olsak neler yapardık" diye yakınarak izleyebiliriz.

Önemli Not: Seyirci harikaydı. Keşke maçı çözen kırmızı kartı getiren Burak'ı gol atmayı çok istediği için yuhlamasalardı.

5.09.2012

Luca Toni Geri Döndü

2005/2006 sezonunda, Fiorentina'da ilk sezonunda 31 golle yıllar sonra Serie A'da 30 golü geçen ilk gol kralı olarak iz bıraktı, sonraki sezon da 29 maçta 16 gol attı. 2 sezon Floransa'da kaldıktan sonra kariyer yapma uğruna Bayern'e gidip Fiorentina'ya 11.5M € kazandırdı.

Yolu tekrar Floransa'ya düşer diye beklerken önce Roma'ya kiralandı, sonra vasatı aşamadığı Genoa ve Juventus maceraları falan derken bu yılın başında ikinci kez yurt dışı deneyimi yaşadı ancak Avrupa'da taliplisi olmadığı için adres Al Nasr oldu.

Orada da tutunamamış olacak ki transferin son günü Berbatov'dan büyük bir çalım yiyen Fiorentina'dan teklif alınca düşünmeden geri döndü. 6 yıl önceki gibi neredeyse her maç atan bir Toni olmayacak, şimdilik "hiç yoktan iyidir" mantığıyla kendini kabul ettirmiş durumda.

Fiorentina'dan yıllık 500.000 € alacak ki zaten kolay kabul edilme sebeplerinden biri de bu, maliyeti çok değil. Eğer Toni biraz form tutar da mor forma ile 15 gol atabilirse 250.000 € daha kazanacak. Zaten 15 golü bulabilirse buna itiraz eden olmayacaktır.

35 yaşında da olsa yaşattığı harika 2 sezondan sonra insan Toni'den goller bekliyor. Şahsen 15 olmasa bile, 10 golü bile bulsa -ki 8-9 kabulümdür- benim için yeterli olur. Amauri bile nefret ettirmeden gitti zira yarı sezonda attığı tek golü Milan'a deplasmanda attı ve maçı kazandırdı, daha ne olsun... Toni öyle bir şeyi başarırsa baş tacı edilir, efsanelerden biri olarak Fiorentina'da bırakır futbolu. Umarım da öyle olur...

16.06.2012

3-2: İngiltere Geri Döndü... mü?

İlk yarıyı seyredip bir şeyler almak için kendimi dışarı attığımda birisi maçın ikinci yarısının bu denli heyecanlı geçeceğini söylese hiçbir yere kıpırdamazdım. Ama büyük usta Ömer Üründül'ün de dediği gibi, futbol böyle ilginç bir oyun işte... Bir buçuk maç boyunca turnuvanın en istikrarlı ve sağlam alan savunmasını yapan İngiltere, oynayan bütün takımlar içinde gol atmakla alakası olmayan iki takımdan biri olan İsveç'ten beş dakika içinde iki gol yedi. Arkasından da turnuvanın diğer gol ve hücumla alakasız takımı İngiltere, bu maça kadar ayağına beş kere top değmemiş Wellbeck ve bir dakika süre almamış Walcott'tan on dakikada içinde iki gol bulup maçı aldı. İngiltere için müthiş bir zafer olduğu tartışılmaz ama galibiyetin geliş şekli doğru biçimde değerlendirilmezse İngilizler ve destekçileri beklemedikleri bir sonuçla karşı karşıya kalabilir.

Maçı ilk yarı ve ikinci yarı biçiminde tam olarak devre arasından ayırarak değerlendirmek doğru olacaktır. Oyunun içinde pek çok kader belirleyen an olsa da gecenin gidişatının değiştiği yer İsveç soyunma odasıydı. İlk yarı boyunca İngiltere, Fransa maçında da hepimizin içini şişiren alan savunmasını İsveç'e de uyguladı. İsveç'in hiçbir meziyet gösteremeyen orta sahası ve oyun kurmayla görevlendirilip uzaktan şut atmaktan başka bir iş görmeyen Ibra'sı ile hücumda organize olmaktan bihaber olan İngiltere sayesinde maç Fransa - İngiltere maçının ardından turnuvanın en sıkıcı ikinci maçı olmaya adaydı. Ama İsveç, buz kalıbı gibi oynadığı bir buçuk maçın ardından soyunma odasından ateş gibi çıkınca maç da alev aldı. Yarı başlangıcında gelen baskının ardından gelen bir karambol ve ardından İngiliz kulelerinin kaçırdığı bir kafa topuyla bütün hesaplar karıştı, soyunma odasından çıkan yangın İngiltere'nin eteklerini tutuşturdu. Telaşla saldıran İngilizler kötü bir sezon geçiren Walcott'un hak ettiği, şuursuz İngiltere'nin hak etmediği bir şans golüyle maça döndü. Hemen ardından ceza sahasına girilince gol atma ihtimalinin arttığının farkında olan sahadaki tek İngiliz olan Theo'nun tehlike bölgesine yaptığı penetre ve Wellbeck'in şans mı keramet mi bilinmez gol vuruşuyla skor belirlendi. Ama bu skor İngiltere'yle alakalı cümlelerdeki şüpheci üslubu kıramadı.

Turnuva başladığından beri İngiltere'yle ilgili görüşlerim değişmedi. İngiltere Milli Takımı'nın sorunu ne oyuncularıyla ilgili ne hocasıyla ne de tercih ettikleri taktikle. İngilizler'in oyunu bugünün futbol gerçeklerinin kaldıramayacağı derecede statik ve monoton. Oyunu açmayı, yönünü değiştirmeyi, hızlandırmayı, yavaşlatmayı, kısaca yönetmeyi bilmiyorlar. Bütün ataklar başladıkları hızla sürüyor, set oyununda alan paylaşımı ya da alan değiştirme söz konusu değil, hızlı ataklarda koşular, tercihler korkakça. Beşiktaş'ın efsane altyapı eğitmeni, Özkaynak sisteminin kurucusu Serpil Hoca'nın yazılarında uzun uzun anlattığı oyuna ve duruma göre konumlanma ve karar alma yetisi pek çok oyuncuda yok, olanlar da kalabalığın içinde etkisizleşiyor. İngiliz oyuncularının ve daha önemlisi hücumcularının pek çoğu oyun temposu içerisinde "akarak" düşünmekten çok belirli alışkanlıklara uyarak oynamaya alışkın. Örneğin, Glen Johnson Liverpool'da sürekli ileri çıkarak oynuyor, çizgiye doğru hızlı koşular, durum uygunsa orta değilse pas arıyor. Ashley Young içeriye doğru topla girip şut atmaya alışkın. Hepsi de bu biçimde çok etkin oyuncular. Ancak sıkıntı şu ki futbol her yerde Premier Lig'deki gibi temel öğenin tempo olduğu bir oyun değil.

Özellikle büyük şampiyonalarda takımlar garantici bir bakışla öncelikle yarı sahasını on kişiyle kapatmaya bakıyor, aynı İngiltere gibi. Bu tercih tempoyu düşürüyor, oyunu yavaşlatıp akıcı bir düzen için oyuncu kararlarının isabetli olmasının gerektiği bir durum ortaya çıkarıyor.  Bu durumun birincil anti-tezini oynayan takımsa İspanya. Kapanan yarı sahada savunmacılar arasında hem topu hem kendilerini dolaştırıp alan savunması denen şeyi paramparça etmek onlar için sıkıntı değil. İngiltere'nin çözümü ise ancak geçici olabilir. Çünkü değiştirmeleri gereken oyuncular değil. Değiştirmeleri gereken önceliği karşı kaleye doğru düz bir çizgi çekip oyuncuların oraya ve sadece oraya doğru koşmasına sebep olan fubol kültürleri. Nasıl ki Alman futbolu karakterini çeşitlendirmek için bir çaba içinde ya da İspanya, Barcelona üzerinden belirgin ve kazanan bir futbol kimliği oluşturmuş durumda, İngiltere'nin de böyle bir değişime ihtiyacı var. Bu da yeni bir zihniyetle yeni oyuncular yetiştirilmesi demek. Yani günü bırak kurtarmayı, eldeki durumu biraz olsun değiştirmesi bile mümkün değil.

Euro 2012'nin reçetesi ise iki isim: Walcott ve Rooney. Walcott'un hızlanma özelliği, cesareti ve deliciliği İngilizler'in oyunundaki o saf monotonluğu bugün on dakikada değiştiriverdi. James Milner tercihi tam manasıyla korkak ve kitaba uygun bir seçim: doğru ama oyunun gidişatına hiçbir katkısı yok. Hodgson kazanan bir takım istiyorsa taşları yerinden oynatması ve elindeki silahların sivri yanlarını kapatan korumayı azaltması gerek. Elinde öyle bir takım var ki risk almadan etkili olması belirli bir organizasyon ve alışkanlık gerektiriyor. Ve bu ikisi de olmadığından iş oyuncuların futbol zekasına kalıyor, ki onun da pek çoğunda az olduğu ortada. Walcott ruh ve karakter getirse de o da bir alışkanlık oyuncusu olduğundan tıkanan durumlara çözüm üretemiyor. İkinci isim Rooney ise sahaya değişik bir futbol kimliği koyacağı, az önce bahsettiğimiz zekayı getireceği için önemli. İngiltere'de birilerinin oyunu yönlendirmesi, oyunun akışıyla ilgili kararlar verebilmesi, eldeki kişisel alışkanlıklar ve harfi harfine uyulan teknik direktör direktifleri dışında bir şeyler koyması gerekiyor. Eğer bu gerçekleşmezse İsveç maçıyla turnuvaya dönen İngiltere'nin pek uzun kalamayacağı ortada.

12.06.2012

Euro '12 Grup B: Sizin İçiniz Kabarmış

A grubundan sonra B grubunun da falına bakayım dedim. Ama her takımın içi ayrı kabarmış, hepsinin geleceği ayrı bir karışık çıktı.


B grubuna bakıldığında herkesin yapabileceklerinden emin olduğu tek takım var, elbette Almanya. Ama ilk maçta takım halinde gösterdikleri performans beklentilerin uzağında kaldı. Veloso'nun şefliğinde yarı sahasını kapatan Portekiz'in oyununa karşı futbol aklı koyabilen tek oyuncuları Mesut Özil'di. Dünya Kupası'nda rakibi perişan eden kontraları da artık bilinir olduğundan ellerindeki tek koz sadece bu gibi gözüktü, tabi Gomez'in golcü sezgilerini de unutmamak gerek. Diğer yandan, özellikle Podolski, Müller kanatlarının da pek etkin olamamasıyla onlar için işler beklenenden fazla karıştı. Şükür ki ellerinde çakı gibi bir yedek kulübesi var. Löw kafayı biraz çalıştırdığı sürece sahada uygulayamayacakları bir şablon varmış gibi gözükmüyor. Alman futbol şansı da peşlerini bırakmıyor. Bu kadronun büyük bir turnuvada ilk kez set oyunu oynaması en büyük dezavantajları. Schürrle, Götze ve Reus'un kenarda unutulmaması, Podolski'nin geçmiş performansının Löw'ü yanıltmaması gerek. Ellerinde pek çok oyuncu var ama en önemlisi Mesut Özil. Böyle bir maestronun etrafında bu kadar yetenekli bir oyuncu nüvesiyle etkin bir set hücumu geliştiremeyen adama beceriksizten başka bir şey denemez. Haklarındaki en büyük soru işareti ise Portekiz'in yediği golden sonra yaptığı baskıya yanıt verememeleri, daha doğrusu karşı hücumlarla rakip kaleyi rahatsız edememeleri. Bütün bunlara rağmen ilk maçlardan sonra Almanya grubunun tek favorisi, kupanın da üç favorisinden biri.

Milli takımında düzen kurmayı bilmeyen birkaç ülke var Avrupa'da. Birisi tabi ki biziz. Diğeri, nedenleri bizimkine pek benzemese de, İngiltere. Pek tabi, önceki iki ülkeden tamamen farklı sebeplerle, bir de Portekiz var. Verimsiz düzen seçimi konusunda bu sene de istikrarlarını bozmadılar. Dünyanın en iyi birkaç oyuncusundan sayılabilecek Nani ve Ronaldo varken takımın taktik olarak temelini vasat forvetlerinin üzerine kurma konusunda ısrarcılar.  Almanya maçı itibariyle hücumda ne yaptıklarını anlamak pek mümkün olmadı. Ronaldo şut atıyor, Postiga top tutmaya çalışıyor, Moutinho ileri doğru topla çıkıyor, Nani topu ayağında zor buluyor... En acayibi yapılan bunca şeyin hiçbiri bir plan dahilinde yapılıyormuş gibi durmuyor. En etkili göründükleri anların, son on beş dakikada şuursuzca Alman kalesine hücum ettikleri anlar olması tesadüf değil yani. Bu tür bir durum için çözüm önerisi sunmak bile zor, çünkü takımın zihniyeti temelinden sıkıntılı gibi duruyor. Ellerindeki yeteneklerin potansiyeli düşünüldüğündeyse zihniyetin, planın pek esprisi varmış gibi gelmiyor. Bu kadar iyi alan savunması yaparken, elinizde Ronaldo ve Nani gibi iki teknik gurusu varken böylesine verimsiz futbol oynamak gerçekten zor zanaat. Yapmaları gereken bir şekilde hücum performanslarını arttırmak. Oyuncuların dizilişteki yerlerini değiştirebilirler, hücum planlarını değiştirebilirler ama oyuncular için doğru roller bir türlü bulunamadığından ikisinden birine karar vermek de, herhangi birisini uygulamak da zor iş.

B grubunda "rahatın battığı" diğer takım da grubun üçüncü büyük ismi Hollanda. Portekiz'den küçük bir farkla onların sorunları da sorunun çözümü de apaçık: Ya Arjen Robben ve Afellay'ı takım oyununa katılan ve katkı yapan oyunculara dönüştürecekler ya da ellerinde bolca bulunan hücum oyuncusu seçkisinden başka oyuncularla yola devam edecekler. Danimarka maçında Sneijder ve van Bommel dışında orta saha oyuncularının toplu oyuna gerekli katkıyı verememesi hücumlarının kısırlaşmasına ve tempo kaybetmesine sebep oldu. Afellay ve Robben maçın o an bulundukları kulvardan ibaret bir alanda oynandığını düşünüyor olsalar gerek, bir kez olsun takım oyununa katkı vermeye çalışır gibi gözükmediler. Yine de Sneijder'in performansı ve van Bommel'in liderlik konusunda geri adım atmaması onlar için umut verici. Ki, bunca tersliğe rağmen Huntelaar ve van Persie dört karşı karşıya pozisyonu heba etmese ilk maçtan üç puanla çıkmış olabilirlerdi. Ne yazık ki, bir şanssızlıkları var: Son iki maçları Almanya ve Portekiz'le olacak. Bu maçlardan dört puan çıkarmak, Danimarka maçında yaptıkları, yapamadıkları her şeyden çok, çok daha zor olacaktır.

Ve, son olarak, grubun mazlumu Danimarka... Onlar hakkında söyleyebileceklerim çok az. Çünkü ne yazık ki başarılı olmak için yapabilecekleri pek az şey var gibi görünüyor. Hollanda karşısında aldıkları üç puan tam manasıyla bir lütuf, bir kıyak oldu. Almanya ve Portekiz maçlarında yapmaları gereken Hollanda maçında yaptıklarından çok da farklı olmayacaktır. Kvist ve Zimling'in performanslarının düşmemesi, Agger ve Kjaer'in sakarlaşmaması onlar için en önemli kriterler. Andersen'in ilk maçtaki muhteşem performansı ise önemlinin bile ötesinde. Savunmadaki bu üç parametrede düşüşe geçmemeyi başarıp hücumda hızlanabilirlerse bir şansları olabilir ama Bendtner'den medet ummaları sahanın ileri ucunda şanslarını çok azaltıyor gibi gözüküyor.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO