4.02.2017

Van Basten'in Ofsayt Önerisi ve Değişen Futbol



Efsane Hollandalı futbolcu ve yeni FIFA teknik sorumlusu Marco Van Basten geçtiğimiz hafta hepimizin sevdiği oyunu geliştireceğine inandığı bir takım öneriler sundu. 90 dakikayı dört periyoda ayırma, oyunculara yılda 60 maç sınırı getirmek, penaltı vuruşlarını 22 metreden başlayan 8 saniyelik birebir mücadelelerle değiştirmek, uzatmaları kaldırmak, oyuncu değişikliği sayısını üçten altıya çıkarmak, oyunculara kenarda 10 dakikalık ceza anlamına gelen turuncu kart ve kutsal ofsayt kuralını kaldırmak bu önerilerdi.

Sonuç olarak medyadaki tartışma bu fikirlerden sonuncusu üzerinde yoğunlaştı ki oyunu fundamental olarak değiştirme potansiyeli yalnızca bunda vardı. Bu noktada Van Basten, gazetecilerden, taraftarlardan ve teknik direktörlerden alaycı ve küçümseyici yorumlarla karşılaştı.

Yine de hatırlamak gerekir ki bunlar sadece önerilerdi. Bilirsiniz, bu şeyler mantık çerçevesinde tartışmaları alevlendirmek, aynı fikirde olmayanlar tarafından gerçekçi ve sağduyulu argümanlarla reddedilmek amacı taşır. Bazıları kolaya kaçıp alay etme yolunu seçerken, çoğu yorumcu Van Basten’in neden bu kadar radikal bir değişiklik önerisi yapma ihtiyacı hissettiğini kaçırdı. Öyleyse, Van Basten’i futbolla bu kadar iç içe geçmiş bir kuraldan vazgeçmemiz gerektiği kanısına ne getirdi? Öyle bir kural ki Arsene Wenger bunun bir futbol zekası meselesi olduğunu söylüyor.

Fikrini açıklarken söylediği sözü alıntılayalım “Futbol halihazırda dokuz on defansın kale önünde olduğu hentbola çok benziyor. Rakibin kendine bırakılan ufak alan parçalarında bir şeyler yaratıp gol atması çok zor.” Alan. Her şey alanla ilgili. Futbol, özünde, tamamen alanla ilgili. Ve bu alan geçen her dakika azalıyor.

Elbette gerçek anlamda azalmıyor. Hatta saha ölçüleri bütün dünyada şehir dışlarına inşa edilen yeni stadyumlar sayesinde 20 yıl öncesine kıyasla biraz daha büyümüş durumda,  Ancak Tim Vickery’nin harikulade World Football Phone In programının dinleyicilerine hatırlamaya bayıldığı gibi, 1970lerin ortalarında üst seviye futbolcular her 90 dakikada ortalama beş kilometre koşuyorlardı. 1990ların ortalarına geldiğimizde bu her maç için 10 kilometreye yükseldi.

Bu sayılar Moraci Sant’Anna’nın -1982, ’86, ’94 ve 2006’da Brezilya takımlarıyla çalışmış Brezilyalı fizik hazırlama uzmanı- derslerinden geliyor.

Son birkaç Premier Lig sezonunda kanat oyuncularının her maçta 11.5 kilometreye kadar mesafe kat etmeleri sık rastlanan bir olay olmaya başladı. Bu, hücum oyuncularının daha hızlı şekilde daha çok baskı yediği için hareket edebilecekleri daha az alan anlamına geliyor. Daha az alan da yaratıcılık ve icat çıkarmak için daha az zaman demek.

Katedilen mesafedelerdeki yükseliş futbol oyununu değiştirdi. Ofsayt kuralının kaldırılmasının getireceği gibi fundamental bir değişim değil, zamana yayılmış bir değişim.

Alan eksikliği objektif bakıldığında bir problem değil, bir nevi tercih meselesi. Belki de Van Basten kuralı ortaya atıp birçok futbol severin sinirini bozmadan önce bunu açıklayarak akıllıca bir iş yapmış olurdu.

Arsene Wenger gibi bazı insanlar var ki onlar alan eksikliğinin kural kitabıyla değil, oyunun doğal ilerleyişi ile çözüleceğini, bunun sahada alt edilecek bir mücadele olduğunu söylüyorlar. Öte yandan Van Basten oyundaki bu kocaman değişimin basit kurallara yapılacak modifikasyonlarla çözülmesi gerektiği hususunda yalnız değil.

Brezilyalı efsane orta saha oyuncusu ve aydın futbol filozofu Socrates de modern futboldaki alan eksikliğinden -ve bu sebepten doğan hüner eksikliğinden- duyduğu endişeyi belirtmişti. 2002 yılında The Guardian’dan Gavin McOwan’a verdiği röportajda:

“Oyunu yöneten adamlar oyuncuların gösterdiği büyük atletik gelişime adapte olmakta başarısız oldular. Bugün, bir futbolcunun fiziksel performansı 30 yıl öncekinden en az iki buçuk kat daha iyi. Ancak futbol bu yeni gerçekliğe kurallarını adapte etmekte başarısız oldu. Alan ve böylece topla oynama süresi ciddi biçimde azaldı. Bu da yaratıcılığı ciddi biçimde baskıladı çünkü kimsenin topla oynayacak süresi kalmadı. Diğer sporlar değişime adapte oldu ancak futbol olmadı.”

Bir kez oyuncu bir kez de teknik direktör olarak iki Dünya Kupası kazanmış olan Marlo Zagallo da The Blizzard’ın üçüncü sayısı için Vickery ile yaptığı röportajda benzer hislerini aktardı:

“Yüzmede ve atletizmde rekorlar kırıldı ve elbette bu fiziksel evrim futbolun da bir parçası. Ancak futbolda benim sevmediğim bir ifadeyle yer buldu “oynamalarına izin vermeyin...”. Mantığa karşı, tekniğe karşı bir güç bu. Ne mutlu ki bu -benim sevmediğim- fiziksel evrime rağmen hala futbolda güzel maçlar görebiliyoruz. Ben boş alanları seviyordum, zekice hareketler görmeyi seviyordum çünkü o zamanlar nicelik ve nitelik olarak daha çok kalite vardı. Şimdi hala iyi hareketlere sahibiz, hala kaliteye sahibiz ama daha az oranda. Bu modern futbol. Hala bazı güzel maçlar var. Ancak eskiden olduğu gibi değil.”

Yine de ofsayt kuralını yırtıp atmak neredeyse kesin olarak yaratıcı oyunculara alan açmak için seçilmesi gereken yol değil. Böyle bir değişiklik muhtemelen hücum oyuncularının kale ağzında dolaşıp, ileri şişirilecek topları beklemelerine yol açarak rakibin defansın daha da geri çekilmesini, böylece “kale önündeki 9-10 defans” probleminin şiddetlenmesine yol açacaktır. Hücumlar ve savunmalar iki uçtaki üçüncü bölgelere toplanırken orta saha bomboş bir çöle dönecektir.

Jonathan Wilson’ın Inverting the Pyramid (Piramidi Ters Çevirmek) kitaında ustaca açıkladığı gibi, 2005’te yapılan ofsayt kuralının yumuşatılması sahanın orta kısmında daha çok alan açılmasına sebep oldu. Etkili oyun bölgesinin 35-40 metreden 55-60 metreye kadar açılmasına yol açtı. Bu değişim halihazırda ufak, teknik açıdan yetenekli Xavi, Andres Iniesta ve Mesut Özil gibi orta sahaların ön plana çıkmasına yol açarken Pep Guardiola’nın Barcelona’sı gibi takımların büyümesine imkan verdi.

Ne var ki Barcelona’nın oyun tarzının ortaya çıkmasına yol açan 2005 değişikliği aynı zamanda defansları da geriye itti ve Van Basten’in şikayet ettiği derin blok futbolunu yarattı. Bu oyun şekli sık sık, efektif oyun alanının büyümesiyle gelen topa sahip olma oyununa karşı koymak için en mantıklı yol olarak görülüyor. Bu da kedi fare oyununa yol açıyor, defansa karşı hücum, son Avrupa Şampiyonası’nda sık sık gördüğümüz ve Tony Pulis ve Jose Mourinho gibilerin kulüp seviyesinde oynattığı 6-3-1 formasyonları gibi.

Bunun olumsuz bir şey olduğunu ve son bölgede daha çok alan yaratmak istediğimizi kabul edersek başka bir çözüm bulunmalı. Bu da muhtemelen saha ölçülerini dramatik şekilde büyütmek ya da her takımda oynayan oyuncu sayısını azaltmak anlamına geliyor. İki çözümden ilki lojistik olarak imkansız olur -halihazırdaki stadyumların limitleri sebebiyle- bu sebeple ikinci öneriyle devam etmemiz gerekir. Socrates, bir önce alıntıladığımız röportajda bunu önermişti. “Futbol aynı ölçüdeki sahada ancak 9ar kişiyle oynanmalı, bu oyunun oynanması gereken ruhu tekrar canlandırabilir.”

Van Basten ve Socrates oyunu ön göremeyeceğimiz yeni şekillere değil eskiden olduğu şekle döndürmek isteyen öneriler sunuyorlardı. Oyunun nasıl olması gerektiği tartışılabilir. Ofsayt kuralının kaldırılmasının Hollandalının istediği etkiyi yaratacağı oldukça şüpheli ancak alan yaratmak böylece sahadaki yaratıcılığı arttırmak için alınması gereken önlemler hakkında bir tartışma kesinlikle yapılmaya değer.

Bu çevirinin orijinali thesefootballtimes.co adresinde Joshua Law tarafından 1 Şubat 2017’de yayınlanmıştır.


Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın yayınlanamaz.

2.02.2017

Jamie Carragher, Frank Lampard'la Röportaj Yapıyor


Jamie Carragher eski arkadaşı Frank Lampard ile Londra Merkez’deki bir otelde kahvaltı için buluştu ve gelecek Salı oynanacak olan maçı, geçmiş mücadeleleri ve gelecek planlarını konuştu.

Carragher: 20 yıldır sana sormak istediğim bir soru var. Nasıl oldu da Peter Taylor seni benim yerime İngiltere U21 takımının kaptanı yaptı. O zamanlar iki yıldır kadrodaydım ve durduk yere sen ortaya çıktın!

Lampard: Senin huzursuz olduğunu hatırlıyorum. Ben de şaşırmıştım ama belki benim daha anlaşılır biri olmamla ilgili olabilir! İngiltere kaptanı o işe uygun görünmeli değil mi?

C: Bana haber vermek için otel odamıza gelmiştin! İnanamamıştım. 1992’deki Lilleshall denemelerinde nasıl tanıştığımızı hatırlıyor musun? O zamanlar ilerde oynuyordum. Seni biliyordum çünkü babam bana senin babanın 1980 FA Cup yarı-finalinde West Ham için attığı golü anlatmıştı.

L: 14 yaşındaydık ve bir hafta kalmıştık değil mi? Özel okula gidiyordum ve ufak, göbekli, utangaç bir çocuktum. Herkesin etrafında biraz gerildiğimi hatırlıyorum.

Denemelerden üç hafta sonra başaramadığımı haber veren mektubu aldım. Kendi kendime dedim ki “Ne s**** oldu da o geveze İskoç seçildi?” artık kızlarıma Lilleshall’a nasıl seçilmediğimi anlatıyorum. Büyük olaydı.

West Ham’ın genç takımında olup Jody Morris’in Chelsea için oynadığını ve senin Liverpool’la 18 yaşında çıktığın ilk maçta gol attığını hatırlıyorum. Soccer Saturday programında izliyordum ve “Onun gol attığına inanamıyorum!” demiştim, profesyonel bir kıskançlıktı. En iyisi bu konu hakkında dürüst olmaktır. Bana gerçek arzuyu o verdi. Düşünüyordum “Tanrım o golü atan ben olmak istiyorum!”.

C: Öyleyse Chelsea-Liverpool: Neden böyle bir rekabet vardı ve neden hala var?

L: Bizim dönemimizde başladı, birbirimizle sık sık karşılaşmaya başladığımızda. Yılda altı yedi kere karşılaşıyoruz gibiydi. Chelsea’nın Londra dışındaki geleneksel rakibi Leeds’ti. Sonra sizinle düzenli olarak oynamaya başladık ve durduk yere büyüdü. Beş altı yıl boyunca inanılmaz gergindi.

C: Bizi soyunma odanıza götür. Ben dürüst olacağım. Size kulüp olarak katlanamıyordum. Bir dönem Everton ve Manchester United ile olan rekabetimizi bile geçti...

L: Hiç şüphe yok ki -ve biliyorum sen de bana katılacaksın- biz daha iyi takımdık! Rekabeti daha da büyüten ise sizin taraftarınızdı. Onlar durumu eşitledi. Liverpool’a hakkını vermeyi sevmiyorum ama size 12. adam oldular. Ama basitçe rekabet, sen ve Stevie (Gerrard) ile ben ve John (Terry) idi.

C: Bu ikiliden hangisi daha iyiydi o zaman?

L: Muhtemelen ben ve Stevie! İnsanlar hala bana sormaya bayılıyor, “Stevie nasıl biridir? Anlaşabiliyor musunuz?” olay anlaşamamamız değildi. Ancak sınırı bilirdin. İngiltere milli takımındayken hep beraber yemek yerdin ancak o yemeğin sadece iş olduğunu bilirdin.

C: Biliyorum. Öğle yemeğine gider, güzel bir sohbet eder ve sonra odana dönüp “Ona katlanamıyorum!” derdin.

L: Ayrı düştüğümüz için de değil. 21 Yaş Altı’nda oda arkadaşlarıydık. Birbirine karşı oynamaya başladığında rekabet yüzünden birbirini sevmemeye başlıyorsun. Ama bu bizi futbolcu yapan şey değil midir? Kazanmak istiyorduk.

C: Chelsea’nin Stevie’yi neredeyse renklerine katması rekabet için devasa olaydı. Taraftarlar da öyleydi,  Jose’nin gelişi ve Şubat 2005’te Cardiff’teki Lig Kupası finali. Devre arasında sahadan ayrılırken seninle konuştuğumuzu hatırlıyorum. Altı ay sonra bunu yapmayı hayal bile edemezdik.

L: Jose geldiğinde ve Abramovic kulübü aldığında para takımı olduk ve insanlar bizi sevmedi. Liverpool ile doğal bir ayrım vardı – çalışan kesimin geleneklere bağlı olarak birçok başarı kazanmış takımı.

Biz mahalleye yeni gelen, parası olan ve bir sürü oyuncu almış çocuktuk. Jose göğsünü kabarttı ve birbirimizle maç yapmaya devam ettik. İki idealin çarpışmasıydı.

C: Muhtemelen o maçları izlemesi zordu. Ama oynamak? Gerginlik... Seni bilmiyorum ama benim için bir hata yapsam kaybedecekmişiz gibi geliyordu.

L: Baskı çok büyüktü. Anfield’da asla geriden oyun kuramazdık. Asla. Bizi bastıracağınızı bilirdik. Dirk Kuyt’a sezon boyu bakıp düşünürdünüz, “O kadar büyük futbolcu değil”. Ama bizimle oynadığı zaman Ashley Cole’a korner bayrağının orada baskı yapardı. Çıkamazdınız. 1-0 geriye düştüyseniz işinizin zor olduğunu bilirdiniz. Başka maçlara benzemiyordu, bıçak sırtıydı. Sonra bir de kaybetme korkusu vardı.

C: Kesinlikle! Bazen rakibin kazanmadığına daha çok sevinirdin. Üç yılda üç yarı-finalde karşılaştık ve kazanmak harika hissettirirdi ancak aynı zamanda “Kazanmadıklarına çok memnunum.” derdin. Önüne geçemezsin...

L: (2007 Şampiyonlar Ligi’nde) İkinci yarı-finali penaltılarla kaybetmemizden Kuyt galibiyet golünü attığındaki kadar nefret ettim. Luis Garcia’nın golü, çok takıldığım olay yoktur. Gol olsun ya da olmasın önemli değildi. Liverpool o maçı kazanmayı hak etmişti. Bizim sahamızda 0-0 berabere kaldınız ve Anfield’da çok iyi oynadınız.

C: Bahsetmek istediğim bir diğer maç 2008’deki Şampiyonlar Ligi yarı-finali. Anneni yeni kaybetmiştin. Çok büyük, duygusal bir andı.

L: Hayatımın kötü noktalarından biriydi. Rekabete son verdiğini söyleyemem ancak maçtan önce Stevie seromoni sırasında bana çiçek vermişti. Bunun gibi şeyler olduğunda rekabetin biraz daha az olduğunun farkına varıyorsun. Ufak bir jestti ancak anlamı çok büyüktü.

C: Chelsea 3-2 kazandı ve sen uzatmalarda skoru 2-1 yapan penaltıyı attın. Sorumluluğu başkasına vermeyi düşünmedin mi?

L: Her zaman kazanan olmak istedim, gol atan olmak. Annemin ölümü ve benim penaltıyı kullanmam açısından öyle büyük bir cesaret örneği yoktu. Sadece gol atmak istedim. Eğer kullanmak istemesem herkesin anlayışla karşılayacağını biliyordum. Ancak işten kaytarsam bunu kambur olarak sırtımda taşırdım.

C: Penaltılardan laf açılmışken, Anfield’da attığını hatırlıyor musun? Ekim 2005’te bizi 4-1 yenmiştiniz. Penaltıyı kullanmaya hazırlanırken atamayacağına dair 100 poundluk bahse girmiştik...

L: Pepe Reina’nın altından atmıştım değil mi? Doğru yöne atlasa da gol olmuştu!

C: Sana parayı verdim gerçi! 100 pound sana burada çok şey almaz gerçi. Belki bir kahve ve kruvasan!

L: O maça dair ne hatırladığımı biliyor musun? KOP’un önünde korner kullanıyordum -bana çok laf atıyorlardı- onlara ufak bir işaret yaptım. Ve senin hoşuna gitmedi! Geldin ve bağırmaya başladın. “Ne yapıyorsun a... k...?”

C: Rekabet insanı ele geçiriyor değil mi? Stamford Bridge’de bir maç vardı, hakemin etrafını sarmıştık sonra sen gelip buhar çıkararak bağırmaya başladın. “S... git! Kimsin sen? Bay S...min Liverpool’u olduğunu sanıyorsun!” normalde laflar beni afallatmaz ama o zaman afallatmıştı!

L: Hatırlıyorum! Ne zaman bir şey olsa sen orada olurdun, o kodumun kalın sesinle arkadan koşarak gelirdin. Düşünüyordum “Sadece bir kez olsun dışında kal!” Benim için iyiydi değil mi?



C: O maçlarda her zaman bir şey oluyordu. Salı günkü maçın da aynı şekilde geçeceğini düşündüm ama Liverpool formunu yanlış zamanda kaybetti.

Chelsea bu sezon inanılmaz oynuyor. Birkaç gün içinde Anfield’da ne olursa olsun şampiyon olacaklarını düşünüyor musun?

L: Kimsenin onları yakalayabileceğini sanmıyorum. En organize takım durumundalar. Costa ve Hazard fark yaratıyor. Teknik direktöre de hakkını fazlasıyla vermek gerekiyor.

Geçen sene kötü durumdalardı. Geçen sezon sakatlandığımda bir haftalığına geri dönüp tedavi gördüm. Soyunma odası korkunç hissettirdi. Guus Hiddink oradaydı, ligde 12.lerdi. Sakat oyuncular vardı, iyi oynayamıyorlardı ve bir şeylerin doğru olmadığını hissedebiliyordunuz. Bütün mentaliteyi değiştirmeleri gerekiyordu. Conte oyuncuları fazla değiştirmeden bunu değiştirmeyi başardı. Birkaç ekleme yaptı ve Kante şu ana kadar fantastik oldu ancak tam ihtiyaçları olan kişi Conte’ydi.

C: Conte hakkındaki istatistiği duydun mu? Kulüp menajeri olarak son 70 maçından 61 tanesini kazanmış! Bu sıradışı...

L: Ne yaptığını gördüm. Onları koşturuyor. Hepsi fit, hazır ve işlerini biliyorlar. Uçuyorlar. Hull karşısında onları izledim, biraz tempodan uzaklardı ama 2-0 kazandılar.

Arsenal geçen hafta kurtuldu ancak onların ya da Manchester City’nin Chelsea gibi seri galibiyetler alabileceğini sanmıyorum. Liverpool ve Jurgen Klopp’u beğeniyorum ama istikrarsızlar.

C: Yakın zamanda Kante’nin 2016 yılının oyuncusu olduğunu söyledim, muhteşem bir iş yapıyor.

L: Azpilicueta’yı unutma. Şu ana kadar harikaydı. Costa ve Hazard ilgi odakları oldular ama kendisi resmen hem sağ bek ve hem orta saha oldu. O rol için biçilmiş kaftan. Muhtemelen sezonun oyuncusu oldu.
C: Sen oynamaktan aslında ne kadar keyif aldın? Ben bırakalı neredeyse tam dört yıl oldu ve hala düşünüyorum “Yeterince tadını çıkardım mı?” Sen çok yoğundun, her şey gelecek maç hakkındaydı. Hiç bazen kendi kendine “Biraz daha tadını çıkarmış olmayı dilerdim.” diyor musun?

L: Sana tamamen katılıyorum. Geriye baktığımda hiçbir büyük maçtan keyif almadığımı görüyorum. Finallerin hiçbirinde eğlenmedim. Kupa kaldırıp kutlamaların tadını çıkarıyorsun ancak hep gelecek maç oluyor.

Kaybetme korkum vardı, eğer kötü bir maç çıkartırsam ne olabileceği korkusu. Kadro dışı kalır mıydım? Liverpool ve Manchester United gelecek yıl bizden iyi olacak mı? Kariyerimde çok fazla şey hatırlamıyorum.

C: Beni Bay Liverpool diye çağırdığını hatırlıyorsun!

L: Haha! Odakla ilgili. Hırslı oluyorsun. Hiç oturup düşünmedim “Bu harika. Gerçekten iyi oynuyorum.”

C: Hala oynamak istiyor musun? Hadi itiraf et – bir madalya daha almak için Chelsea ile son 10 maçı da oynamak istiyorsun!

L: Seni, Rio’yu (Ferdinand ve Stevie’yi görüyorum. Emekli oldunuz. Benim içimde hala oyunda kalmak isteyen bir parça var. Bazı zamanlar neden bilmiyorum. Bu sadece, benim yaptığım bir şey gibi hissediyorum.
Şimdi iki ay tatil yaptım. Rahatlamam ve her gün antrenman yapıp baskılar hakkında düşünmememi fark etmem altı haftamı aldı. Kariyerimin ortasında çok hırslı olduğum bir nokta vardı. Hiç keyif almadım. Şimdi daha kolay.
Geçen hafta City-Tottenham maçını izlemeye gittim ve Dele Alli’nin golünü görünce düşündüm “Bu eleman için ne kadar büyük bir an, bütün kariyeri önünde.” ben o oyuncuyken hiçbir zaman bir adım geriye çekilip “Bu harika!” diye düşünme fırsatım olmadı. Stresli değil mi? Her zaman endişeleniyorsun.

C: Doğru. Michael Owen’a, Stevie’ye, Wayne Rooney’e bak. Hepsi İngiltere takımında ergenken varlardı, baskı doğal olarak geldi. Biz geleneksel yoldan gitmek zorunda kaldık: 21 Yaş Altı, sabırla bekle, şansını bekle. Hiçbir zaman tepside sunulmadı ve her zaman sorgulanıyorsun gibiydi.

L: Benim için bir kısmı babamın futbolcu olmasından kaynaklandı. Çocukken o kadar hızlı değildim, hızlı olmam gerekiyordu. Çok çalıştım. Hiçbir zaman rahatlayabilen, Michael ya da Stevie gibi doğal yeteneği olan bir futbolcu olmadım.

Oyunumu o seviyeye getirmek için hafta boyunca yapmam gereken bir sürü şey vardı: ekstra koşular, mesafe koşuları, şut çalışmaları. Olmak istediğim oyuncuya çok odaklanmıştım.

Formda kalmaya çalışmak çok stresliydi ama biliyordum ki bir seviye düşersem, antrenmanda özensiz olursam geriye düşecekim. Emekli olduğumda senin gibi olacağım. Senin özlemediğini biliyorum. Sadece farklı bir şeyler yapmak için geleceğe bakıyorum.

C: Öyleyse seni emekli olduğunu söylemekten ne alıkoyuyor?

L: Stevie kararını verdi ve kariyerini noktalama şeklinde rahattı. Ben emin değildim. ABD’de olmaya bayıldım. Büyük bir tecrübeydi. İnsanlar para yüzünden Çin’e çekilecek ama yaşam tarzı ve ABD hakkındaki her şey, yeterince tavsiye edemem.

Her zaman yurt dışında oynamak istedim. Gençken İtalya’ya gitme şansım oldu ama dil yüzünden zor olurdu. Amerika daha kolaydı ama gerçekten sevdim.

Ancak emekli olmama konusuna gelirsek? Ayrılıp da kendi kendime “Belki biraz daha kalmalıydım.” demek istemiyorum. Üstüne kafa yoruyorum. Birkaç Premier Lig teklifini geri çevirdim. Ama gerçek şu ki Chelsea’de uzun yıllar kalıp, Manchester City’de de bir sezon harcadıktan sonra küme düşmemek için yapılan it dalaşına karışmak istemedim.

Meydan okumaları kafama takmam ama bir nokta geliyor, envanter sayımı yapmanız gerekiyor. Zayıflıklarımı anlıyorum. Şimdi Ocak ayının sonu ve fit olmaya çalışmak sonra takıma girip büyük bir etki yapmak... Yeterince katkı verebileceğimi sanmıyorum. Sadece doğru kararı verdiğimden emin olmak istiyorum. 38 yaşında hala seçeneklerimin olmasını takdir ediyorum. Eğer bana uygun bir şeyler gelirse, kim bilir? Ama gelmedi, öyleyse göreceğiz.

C: Gelecekte ne yapmayı planlıyorsun? Kendini tekrar Chelsea’de görüyor musun?

L: İdeal bir dünyada, evet. Ama gerçekçi olduğunu sanmıyorum. Kendim hakkında düşünmeliyim. Sonunda gelecek hafta B seviyesi antrenörlük sertifikalarım için çalışmaya başlayacağım. FA yardım etmeye çalışıyor. Dan Ashword (FA teknik direktörü) benimle temas halinde. Onun aynı zamanda Stevie’ye de yardım ettiğini biliyorum.

Bu süreci eskisinden daha hızlı gerçekleştirmek için bazı fırsatlar var. Bu harika olurdu. Futbolun içinde olacağım. Ayrıca medya işi var. Senin yaptığına saygı duyuyorum.

C: Kartlarını düzgün oynarsan bu sen olabilirsin...

L: Tıpkı 21 Yaş Altı’nda yaptığım gibi senin işini alabilirim!

SERİ-ATEŞ FRANK
En İyi Üç Gol  
      1.       Bolton, Mayıs 2005, Premier Lig’i kazandıran
2.       Bayern Münih, ŞL, 2005, Stamford Bridge’de sol ayakla vole
3.       Barcelona, ŞL, 2006, Nou Camp’te yan çizgiden aşırtma
En Zor Rakip 
      Yerel olarak, Steven Gerrard. Her şeye sahipti. Sizinle defansif olarak uğraşırdı ve ileri çıkarak sizi acıtırdı. Avrupa’da Andres Iniesta ve Xavi. Kombinasyon olarak, topu onlardan alamazdınız.
Birlikte Oynadığın En İyi?
      İki tane seçmeliyim. Didier Drogba, harika insan, lider ve mükemmel bir ilişkimiz vardı. Sonra JT’yi seçmem gerekir (John Terry). Topla mükemmel, kazanmak için ölen ve saha içinde ve dışında kaptan. Premier Lig’in gelmiş geçmiş en iyi defansı!

Bu çevirinin orijinal versiyonu DailyMail.co.uk adresinde 27 Ocak 2017’de yayınlanmıştır.


Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın yayınlanamaz.

Defter Arkası #1

BU BLOG YÖNETİMİNE BOŞLANAN BLOGUN VE OKURLARIN SELAMETİ İÇİN EL KONULMUŞTUR.

Başta böyle bir giriş yaparak ortamı gereksiz yere alevlendirdikten sonra esas niyetimi açıklayayım. Bir iki hafta önce, bize bu sıcak yuvayı açan, bloguna kabul eden Fırat Bey'e "Not Defteri'ni yazıyordun iyi oluyordu, hazır podcast işine girerken Not Defteri'ni de mi canlandırsak? Hafta boyunca derler toplar yazarız." demiştim. Fakat gördüğünüz üzere kendisi bizi kaale almadan kendi serisine devam etti. Ben de ayrı gönderiye çıkıyorum. Haydi hayırlısı. (2 Şubat 2017 sabahı: Bu bloga erişim yetkiniz bulunmamaktadır)

-Batman'e merakınız varsa ve hala Gotham izlemediyseniz muhakkak izleyin. İlk sezon gerçekten lakayıt, hatta yer yer dandik ergen dizilerine benzese de ikinci ve üçüncü sezonda harika toparladılar. Batman'in Batman olmadan önceki zamanlarını anlatıyor. Neredeyse kötü işlenen karakter yok diyebilirim.

-Blu Tv'de yayınlanan Masum yıllar sonra yerli dizi izletti. Şimdilik aylık 10 lira karşılığı izleyebilirsiniz, ben para vermek istemiyorum derseniz 1 ay sonra bir haftalık deneme üyeliği açıp orada hepsini izlersiniz artık. 1 aylık deneme üyeliğini diziden önce 1 haftaya düşüren Blu Tv'yi de kınıyorum.

-Ayrıca her meraklı erkek gibi "yetişkin" kategorisine girip baktım da o film isimleri nedir öyle be kardeşim? Abilerimiz, babalarımız ne badireler atlatmış. Çarli'nin Kelekleri nedir mesela?

-Esasında buna ayrı bir blog yazısı gerekir fakat Stephen King'in The Stand (Mahşer) adlı eserini muhakkak okuyun. Fiyasko bir sona rağmen bana yıllar sonra sabahlayarak kitap okuma keyfini yaşattı. Üstüne 1994 yapımı mini-serisini ve çizgi romanını da hemen tükettim. Kitap kadar iyi değillerdi.

-Euro 2016'da buraya iyi kötü bir şeyler yazmıştım. Son yazıyı yazdıktan aylar sonra yorum geldiğini fark ettim. O yorumu atan kişi burayı okuyorsa kusura bakmasın valla turnuvadan nasıl bezdiysem arkama bakmadan kaçmışım.

-Böyle ciddi konularda uzun uzun yazasım var ama goygoy yaparkenki akıcılığımı orada bulamıyorum, pişman olup geri siliyorum.

-Bugün bir basketbol programını izlerken o kadar çok tantuni dendi ki Mersin'e otobüs bileti alasım geldi. O coğrafyada yapılan gibisini hiçbir yerde yiyemedim. Mersin'de olan varsa benim yerime gömsün bir tane. Acı Tantuni duruyorsa oradan gömün hatta.

-Bu yazıyı da çok uzatmayacağım burada keseceğim. Sırf aklımda kalmasın aradan çıksın diye yazdım. Elimde derli toplu konularla geleceğim.

Görüşmek üzere.

"En korkutucu an başlamadan hemen öncesidir." - Stephen King

25.01.2017

Kluivert'ın Yeniden Doğuşu: Justin Dünya Yıldızı Olmak İçin Gereken Her Şeye Sahip



17 yaşındaki oyuncuların as takımla çıktığı ilk maçlarındaki etkileyici performansları düşündüğümüz zaman, Justin Kluivert’ın Zwolle karşısında Ajax formasıyla yedekten girip oynadığı 51 dakika en iyiler arasında yer alıyor. Göz kamaştırıcı Barcelona kariyerinden önce Ajax ile Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayan Patrick Kluviert’ın oğlu olması bu olayı daha da özel hale getirdi.

Bu Kluivert’in yeniden doğuşu ve herkesin aklında yer işgal eden soru Justin’in kariyerinin babasınınkine eşdeğer olup olamayacağı. As takımla çıktığı tek maçtan sonra bunu cevaplamak mümkün değil ama bu tek seferde şansının yüksek olduğuna dair yeterli belirtiler vardı.
Kupalar açısından Justin’in babası gibi hızlı bir başlangıç yapması pek olağan görünmüyor. Patrick, 1995 finalinde Milan’a karşı kupayı kazandıran golü attığında 18 yaşındaydı. Ancak yetenek açısından babasını yakalaması mümkün.



Kluivert’ın Pazar günü PEC Zwolle karşısında çıkardığı iş dikkate değerdi ve Ajax’ın maçı kazanma ihtimallerini yükseltti. Anwar El Ghazi için ceza sahasına güzel bir pas yolladı -ki faul ve penaltıya  yol açtı- ve El Ghazi’nin 8 başarılı top sürüşünü 6 top sürme ile takip ederek Zwolle’nin sağ kanadında terör estirdi.

Tam bir performans fırtınasıydı. Hız, çeviklik ve çabukluk, hepsi vardı. Bundan da fazlası, ortalama bir kanat oyuncusuna bela olan iyi karar verme ve başarılı son vuruş özellikleri de Kluivert’ta mevcuttu.


Kluivert’ın ilk maçı bütün iyi becerilerini sergilemesini sağladı. Gözlerinde korku, amaçladıklarında tereddüt yoktu. O, savunmaları yaratacılığı, koşuları ve elektrik hızıyla çözen bir futbolcu ve hepsi şovunda mevcuttu. Spot ışıklarına çıkınca ufalmak ya da beklentilerin ağırlığında ezilmek yerine sazı eline aldı ve kendini fark yaratan biri olarak ortaya sürdü.

Sonuçta pek şaşırmamamız gerekiyor. Kluivert, Mayıs 2016’da UEFA.com’a “Taraftar ve medya benden bir şeyler bekliyor ama ben baskı hissetmiyorum – sadece futbol oynamayı seviyorum.” dedi. Bunu da Zwolle karşısında açık açık belli etti.

Sol kanatta oynayarak 28 yaşındaki sağ bek Dirk Marcellis’in hayatını cehenneme çevirdi. Bir o yana bir bu yana kaçıp, bazen içeri kat edip bazen dış çizgiye yapışarak Kluivert markajcısının kafasını karıştırıp sık sık tozunu attırdı.


Düzenli olarak rakiplerinin pozisyon almasını sağladıktan sonra bir yana hızla kaçarak onları ekarte etti. Bu top sürüşlerinin tamamını başarıyla tamamladı, yani kimse onu durdurmaya yaklaşamadı bile. Sağ ayaklı olmasına rağmen birkaç kez de sol ayağıyla tehlikeli ortalar açtı. Genç seviyelerde sağ kanatta oynatıldığı zaman güçlü ayağıyla daha başarılı paslar atıyordu fakat bu sefer de kendini kötü göstermemeyi başardı.

Esas tehlike ise sol kanattan içeri top sağ ayağında girdiğinde oldu. Ceza sahasına atılan birkaç pas, Kluivert ters paslara başlayıp kafa karıştırmadan önce savunmada karmaşaya yol açtı.


İlk pozisyon onun içeri kat edip iki kişiyi ekarte edip, koşu yapan El Ghazi’ye attığı pası gösteriyor. Ancak El Ghazi zamanlama hatası yapıp ofsayta düştü. Sonrakinde ise eşitliği bozan gole yol açan pas attı. Ortaya yaklaşıp taçtan gelen topu aldı, El Ghazi’ye attığı pas penaltıya dönüştü. Pasın şiddeti, yönü ve rakipten uzaklığı mükemmeldi.


Oturduğunuz yerde doğrulup dikkat etmeye başlamanızı sağlayan bazı belli oyuncu becerileri vardır. Bu da onlardan bir tanesi. Kanat oyuncularının geleceğini tahmin etmek, onları futbolun “mental” kısmından ayıran daha çok özellik olduğundan zordur. Ama bu seviyede top sürme, orta açma, şut çekme ve yaratıcılık 17 yaşındaki birinden görmeye çok alışık olduğumuz şeyler değil. Hele ki ilk forma giydikleri 10 dakika içinde.

Anlaşılır bir şekilde insanlar Kluivert’ın gösterdiklerine dikkatle yaklaşacak, şans eseri ya da tek seferlik olduğundan korkacaklar. Ancak kendisi U-19 seviyesinde Genç Ajax için düzenli olarak forma giydi ve harika formunu as seviyeye taşımayı başardı. Ocak ayının başında Excelsior karşısındaki hazırlık maçında şans bulmuş ve herkesi etkilemişti. Bu da ona MAC3PARK Stadion’da deplasman yedek kulübesinde bir yer kazandırdı.

Ayrıca bazıları onun lüks bir oyuncu olduğunu düşünebilir. Üçüncü bölgede çok fazla şey verip oyunu açabilen ancak geri gelmeyip savunma görevlerini boşlayan bir oyuncu. Fakat yine, Kluivert Ajax’ın ikinci takımında bu görevleri de yapmaya hazır olduğunu göstermişti. Rakibi sonuna kadar kovalama konusunda bazı sorunları olsa da işten hiç kaytarmadı. PEC Zwolle karşısında boşta kalan topları kazanmak için sıkı ve sert çalıştı.



UEFA Genç Ligi’ni takip edenler için Kluivert’ın çıkış yapacağı açıktı ancak o bunu çok erken -ve güçlü bir şekilde- yaparak şok yarattı. Zwolle karşısında mücadeleye girerken doğal ve korkusuz oyununu ortaya koydu. Eğer bunu yapmaya devam edip, ilk performansının getireceği kaçınılmaz ilgiyi gözardı ederse, Kluivert’ın gerçekten yeniden doğduğunu hissedebiliriz.

Bu yazının orijinali BleacherReport adresinde Sam Tighe tarafından 20 Ocak 2017’de yazılmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

-

Bu yazı, Montem sponsorluğunda çevrilmiştir. Montem, hiking ve doğa yürüyüşü konusunda bilmeniz gerekenler, hiking çantası nasıl hazırlanır, en iyi hiking çantası nasıl olmalıdır gibi hiking başlangıç rehberi yazıları arayanların yardımına koşuyor. Yürüyüş ve hiking çantası satın alma rehberi: https://montemlife.com/hiking-backpacks-daypacks/buyers-guide/

Not Defteri #55


  • Blogdaki en sevilen seriye aniden bir parça daha eklemek istedim.
  • Serinin sıra numarasının 55 olması ve Sabri'yi hatırlatması sinirlerimi bozmadı değil. Bir an önce bir sonraki sayfaya geçmem lazım.
  • Gördüğünüz gibi ara çeviri geliyor blog için. Önümüzdeki günlerde iki-üç tane daha gelecek. Öyle öyle kafaya estikçe yazıyoruz Ögeday ve Mustafa'yla beraber. Bu tip şeyleri yaparım diyene kapımız açık.
  • İki arkadaşın adlarını andım zira beraber bir işe başladık, oraya bağlayacağım konuyu. Her Şeyi Biliyoruz adı altında SoundCloud, YouTube, Twitter, Facebook gibi yerlerden ulaşabileceğiniz bir podcast işine girdik. Amacımız her gün konuştuğumuz saçma şeyleri ara sıra sizlerle de paylaşmak. Hedefimiz milyonlara ulaşmak değil, olursa olur o ayrı da biz şöyle 150-200 kişileri bulsak beraber eğlensek diyoruz sadece.
  • Şimdilik prolog adını verdiğimiz bölümü saymazsak iki ana bölüm yayınladık. Blogda sağ tarafa kutucuk koyacağım, buradan da doğrudan dinleyebilirsiniz diye. Yani oluyorsa yaparım. Bu yazının tarihinden birkaç gün sonra kutucuk gelmediyse olmamıştır. Gerçi sanmıyorum ki 2017 yılına girdiğimiz şu günlerde böyle bir özelliği sunmamış olsun kayıtları sunduğumuz siteler. Neyse işte, olmuyorsa da iki link tıklayın dinleyin, adamı sinir etmeyin.
  • Benim bu her yerde okuyucuya/dinleyiciye atarlanmam ne olacak bilmiyorum. Yine de beni 10 yıldır takip ediyorsunuz, bu da başarı.
  • Yalnız şaka maka, dokuz yılı geride bıraktı blog. Eskiye oranla devamlılık artık yerlerde sürünüyor olsa da hala bir şeyler yazınca gelip okuyan, okuduğunu belli edenler var. Çok teşekkürler.
  • Bu duygu yüklü satırların ardından... Yok lan duygulanmadım, okuyorsunuz işte ne güzel.
  • Blogda bir şeyler yazarken takip eden, bekleyen, özleyen birileri olduğuna emin olduğum tek konu Not Defteri, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunu okuduktan sonra "Daha sık Not Defteri yaz!" diyen epey arkadaşım olacak.
  • Artık çok fazla futbol yazısına bulaşmıyorum hala geçimimi futbol yazarak kazanıyor olsam da. Yani mevcuttaki ve proje/teklif/dönemsel olarak gelen işler dışında blogdaki çeviriler hariç bulaşmayı istemiyorum doğrusu. Yani demek istediğim birkaç tweet atmak dışında blogda öylesine futbol yazısı yazmayı istemiyorum. Bıktım biraz. Belki nadiren Serie A olur ama eğer o yazı/yorum bana para kazandırmıyorsa Türk futbolu benden uzak dursun.
  • Bisikletle ilgili daha çok şey yazmak istiyorum ama o da bir türlü istikrarlı olmuyor. Etaplardan birini kaçırdığım anda bir daha seriye devam edemiyorum.
  • Halbuki iki etap izlemediysen onları yazma, izlediğin bir sonraki etap yaz, değil mi? Değil işte çünkü ben malım, sinirleniyorum öyle arada etap kaçınca.
  • Gerçi ben baştan "hepsini yazacağım" diye bir gazla girmesem öyle arada atlayarak yazabilirim. Demek ki hatayı en başta yapıyorum.
  • Böyle bir şarkı vardı, neydi? Hatayı en başında yaptım diye. Pop şarkıydı sanki eski. Hatırlayamadım ama sanki epey bilindik bir şeydi.
  • Aklına gelen varsa söylesin. Söylemeyen adam değildir, söylemeyen Alberto Contador'a gönülden bağlıdır, Chris Froome dilencisidir, Team Sky şakşakçısıdır. 
  • Daha fazla ağır konuşabilirim ama duruyorum.
  • Umarım her zamankinden daha sık şekilde Not Defteri ile buluşuruz. Buluşamazsak da her yerden hakaret ve tehdit ederek yazdırın bana.
  • Aklıma yazacak birkaç şey daha geliyor ama uzamasın ki bir sonraki Not Defteri sayfasını doldurmak için bir şeyler kalsın aklımda.
  • Her Şeyi Biliyoruz'u dinlemeyi ihmal etmeyin, beni sinirlendirmeyin.

dipnot: paulo sousa adam değildir. destekleyen ve ümit besleyen herkes kahrolsun.

17.12.2016

Özüne Kadar Romalı, Roma'nın Özü

Francesco Totti, Romalı, bütün kariyeri AS Roma'da geçti: 23 yıl ve devam ediyor. Futbol kariyerine AS Roma forması giyerken son vermeyi umuyor.

Boya spreyleriyle kuşanmış vandallar en son Kolezyum’dan çok da uzak olmayan bir çıkmaz sokağa, Via della Madonna Monti’ye ayak basalı altı ay kadar oldu. Sokağın artık bıkmış sakinlerine göre vandallar Roma’nın bu köşesine sık sık geliyorlar. Sokaktakiler duvarlarının sloganlarla kirletilmesinden bıkmış durumdalar fakat artık boyun eğmişler.

Sokağın sonundaki sokak resmi esas problem yaratan şey. Bazıları onu düzeltmeye geliyor sonra diğerleri geri gelip tekrar tahrif ediyor. Her seferinde gruplar resmin etrafına birkaç kışkırtıcı, alay edici mesajlar ekliyorlar. Bu böyle böyle devam edip sürüyor, görünüşe göre Ebedi Şehrin ortasında ebedi bir savaş var.

Resmin görüntüsü bozulduğunda dahi, İtalyan futboluyla şöylesine bir ilgisi olan bir insan bile o resmin kimi temsil ettiğini anlayabilir. O silüet; bir kol göğe doğru kalkmış, bantlanmış bir bilek ve konik göğüs şekli, o kadar tanıdık ki en güçlü sprey boyasından bile sızmayı başarıyor.

Francesco Totti spreyle ya da fırçayla silinemez. A.S. Roma’nın ebedi kaptanı şehrin duvarlarında kalıcı olamasa da şehrin dokusuna işlemiş durumda. Şehrin ruhuna kaynamış.

Totti, doğma büyüme ve dibine kadar Romalı, hiçbir zaman Roma’nın onun için ne kadar önemli olduğunu gizlemedi.

“O benim ailem, arkadaşlarım ve sevdiğim insanlar,” dedi birkaç yıl önce neden Roma’da kaldığı sorulduğunda. “Deniz, dağlar ve anıtlar.”

Önüne az da fırsat çıkmadı: A.C. Milan ve Real Madrid, birçok kulüpten yalnız iki tanesi. 23 yıl önce, çocukken desteklediği takımın sarı kırmızı formasını, nur topu gibi bir gençken giydiği ilk günden beri tatlı sözlerle kandırmak için çok uğraştılar.

Ayrılmaya gönlü razı olmadı.

“Kariyerim boyunca tek bir forma giydiğim için şanslıyım,” dedi 40 yaşındaki Totti, yakın tarihli bir röportajda. “Benim hayatımdaki temel şeylerden bir tanesi.  Yalnız tek bir forma giyip, aynı takımın taraftarı ve oyuncusu olan şanslı azınlıktan biri olmak her zaman istediğim bir şeydi.”

Görünüşe göre sonsuza dek süren şafağı boyunca -Via della Madonna dei Monti’deki mücadeleden görüldüğü üzere, Roma’nın iki kulübü Roma ve Lazio arasındaki hassas ilişkiye rağmen- şehir onun bu sadakatini ödüllendirmek, ilgisine karşılık vermek için elinden geleni yaptı.

Birkaç yıl önce, Lucamaleonte adındaki sokak sanatçısı, sakin San Giovanni mahallesine bir duvar resmi yapması için resmi kararla görevlendirildi. Totti burada, Via Vetulonia’daki bir dairede büyüdü. Birkaç sokak ötede Via Pascoli’deki okula gitti.

En iyi öğrenci değildi – bir öğretmeni “O tek bir şey için iyiydi o da futboldu.” dedi – ayrıca partizan çizgilerle ayrılmış bir şehirde, öğrencileri okula çekmek içi Roma’ya kayıtsız şartsız bağlı bir idol olarak kendisi ideal örnek değil.

Resmi görevlilerin her şeye rağmen duvar resmi konusunda ısrarcı olması Totti’nin ne anlam ifade ettiğinin göstergesi; bu çalışma Roma’nın modern tarihindeki ikonları tasvir etmek için başlatılan serinin bir parçasıydı. Resim hala orada, bütün duvarı kaplayacak şekilde, üç kat yüksekliğinde, Lazio taraftarlarının istenmeyen ilgisinden dolayı zarar görmemiş halde duruyor. Totti sadece Roma takımına değil Roma şehrine de ait. Karşılık olarak da şehrin bir yerinde her zaman ona ait olacak bir köşe var.


Birçok insanın onun kariyerinin sona geldiğini düşünmesinden sonra daha uzun süre devam etmesinin sebebi işte bu ilişki. Totti, Roma için ilk maçına 1993 yılında 16 yaşındayken çıktı. Yaklaşık 800 kez Roma için oynadı ve 306 gol attı. Düzenli olarak, kendisi Serie A’da oynamaya başladığında daha doğmamış olan takım arkadaşlarıyla oynuyor.

Totti’nin neslindeki birçok isim, o jenerasyonun temel sütunları, yoldan ayrıldı. Totti; Alessandro Del Piero’nun, Alessandro Nesta’nın ve Christian Vieri’nin olduğu İtalya’nın ve Ronaldo’nun Zinedine Zidane’ın ve Gabriel Batistuta’nın olduğu Serie A’nın bir parçasıydı. Birkaç akranı – Gianluigi Buffon ve Andrea Pirlo – hala etraftalar ancak onlar fiziksel olarak daha az çaba isteyen ya da mental olarak daha az yoran pozisyonlarda oynuyorlar. Sadece Totti var.

Onun devam etmesini sağlayan şey sorulduğunda “Roma’ya ve futbola karşı olan aşk,” diye yanıtladı. “Bu ikisiyle evlendim. Futbol benim için bir oyundan ötesi, bir tutku. O her şey! Ancak her şeyden öte Roma’ya olan aşkım. Her zaman Romalı oldum. Hiçbir zaman başka bir şey olmadı.”

“Hala oynamaya devam ediyorum çünkü hala keyif alıyorum. Hala o tutkuya sahibim. Antrenmana gelmek, meslektaşlarımla ve oyuncuların geri kalanıyla olmak istiyorum. Bu beni mutlu etmeye devam ettiği sürece de oynayacağım.”

Bu sürenin ne kadar olacağı ise neredeyse her an spekülasyon konusu oluyor. Kendisi futbol sonrası yaşam hakkında “düşünmediği” konusunda kararlı. 40 yaşında hissettiğini itiraf ediyor “numerik olarak, psikolojik olarak ama fizyolojik olarak değil,” ancak hala “antrenmandaki ufak değişikliklerden” bahsediyor, “her zaman gelişebileceğine” dair inancı var. Karşılıksız kalan bir ihtirasından hala vazgeçmiş değil: Roma’yı Avrupa şampiyonu yapmak.

“Asla asla deme,” diyor kendisi.

Yine de herkes biliyor ki bir noktada, er ya da geç, perde kapanacak. Giorgio Lucarelli, Via Vetulonia’da Totti’nin çocukluk evinden birkaç kapı ötedeki Roma 1927 pizzacısını işletiyor. Restoran Lucarelli’nin desteklediği takımın adeta türbesi: Roma formaları, Roma atkıları, Roma’nın en iyi takımlarının fotoğrafları. Totti, arada sırada gelen bir ziyaretçi olarak, gözle görülür şekilde herkesten fazla yer alıyor.

Lucarelli “O Roma’nın gelmiş geçmiş en iyisi.” dedi. “Bence 50 yaşına kadar oynamasında bir sakınca yok. Roma’yı onsuz hayal etmek imkansız ama biliyorum ki bir gün bununla yüzleşmek zorunda kalacağız.”

Totti için de hiç kolay olmayacak. Daha önce değişimden hoşlanmadığını, ailesinin evinden ancak eşi Ilary ile evlendiğinde taşınan bir adam olduğunu söylemişti.

“Emekli olduğum zaman takımla yaptığımız yolculukları özleyeceğim, takım arkadaşlarımla yaptığımız şakaları, alışkanlıkları: onlarla kahvaltı yapmak, oyun oynamak, bütün o ufak şeyler.” dedi. “Futbol sonrası hayat hakkında düşünmüyorum ama biliyorum ki başka bir hayat başka bir dünya olacak.”

Futbol için de bir çağın sonu olacak. Totti bile kendisini başka bir çağın ekosu olarak görüyor, estetisyenlerin atletlerden önce geldiği bir zamanın kalıntısı. Totti’nin Roma’daki 23 yıllık kariyerinde gelip geçen oyunculardan onun gözüne en çok çarpan ikisi Antonio Cassano ve Vincent Candela (Fransız defans) olmuş çünkü onlar “teknisyenlermiş”.

“Önceden oyun daha taktikseldi şimdi ise daha fiziksel” diyor Totti. “Önceki halini tercih ederdim, daha teknik daha sakindi. Futbol benim için budur. Futbol teknik ve ruhsaldır. Her şey kafadadır. Topun nerede olduğunu ve nereye gitmesini istediğinizi anlamanız gerekir.”

Bu onun futboldan en çok keyif aldığı yanı, bilincin içgüdüye üstünlük kurduğu anlar.

“Düşündüğüm zamanları seviyorum, ne yapmam gerektiği hakkında, pozisyonumu değiştirip değiştirmemem konusunda,” diyor. “Düşündüğüm zaman hata yapmak zor oluyor.”

Bu ayrıca futbolun, kargaşaya olan açlığında gitgide kaybolmasından korktuğu yanı. Totti’nin en değerli anılarından bazılarının tarih olarak biraz geride kalması yeterince şey anlatıyor. Sampdoria’ya karşı attığı bir golünü en iyi golü olarak belirtiyor, “sol ayakla attığım vole bütün karakteristiğimi yansıttı,” ve Werder Bremen’a karşı verdiği topuk pasını ise en sevdiği asisti olarak “ben daha çok gençken.”.

Takım arkadaşı olarak çağırabilmeyi dilediği oyuncu Lionel Messi ya da Cristiano Ronaldo değil. O isim Ronaldo, İtalyanların onu çağırdığı şekilde ise Il Fenomeno. Totti, Ronaldo’yu “tarih için bir futbolcu” olarak çağırıyor ki öyle, hem de birden fazla yönden.


Bir gün aynısı Totti için de söylenecek. Hem de sadece stili yüzünden değil, hikayesi yüzünden de: oynadığı futbol ve nerede oynadığı yüzünden. Steven Gerrard emekli oldu, Ryan Giggs de öyle. Xavi Hernandez, Katar’da sona yaklaşıyor. Totti “tifosi-giocatori” dediği kavramın son temsilcisi. Yani futbolcu olup memleketlerinin kahramanı haline gelen taraftarlar.

“Genç takımlarda benim yaptığımı, Daniele De Rossi’nin şu an yapıyor olduğunu yaparak burada elinden geldiği kadar uzun kalacak birinin olduğunu düşünmek isterim.” diyor Totti uzun süredir Roma’da takım arkadaşı olan isme atıf yaparak. “Ama modern futbolda bu zor.”

Onun için de her zaman kolay olmadı. “Daha fazla baskı, daha fazla sorumluluk var çünkü ben Romalıyım.”

Yine de o başka türlü olsun istemezdi. Bu onun istediği tek şeydi.

“Sadece bu formayı giymek,” dedi “Sadece bu.”

Forması ve şehri, 23 yıldız silinemez şekilde işaretlenmiş durumda, hiçbir zaman da silinemeyecek bir miras.


Bu çevirinin yapıldığı yazı nytimes.com adresinde yayınlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izinsiz yayınlanamaz.

-

Bu yazı, Montem spor ekipmanları sponsorluğunda yazılmıştır. En iyi trekking, hiking ve diğer doğa yürüyüşü batonları için Montem'i ziyaret edin: https://montemlife.com/trekking-poles-hiking-sticks/

16.12.2016

Adının Hakkını Vermeyen Kupa: FIFA Kulüpler Dünya Kupası



Avrupa futboluna dahil olan futbolseverlerin favori iki uluslararası turnuvasını sorsak biri Şampiyonlar Ligi diğeri de Dünya Kupası olacaktır herhalde. Fakat bu iki turnuvayı bir konseptte buluşturan Dünya Kulüpler Kupası neden ilgi çekmiyor? 

Öncelikle turnuvanın formatına bakalım. Play-off turunda, OFC (Okyanusya Futbol Fed.) şampiyonu ile turnuvanın ev sahibi olan ülkenin lig şampiyonu maç yapıyor. Sonraki turda play-off galibi ile CAF (Afrika), CONCACAF (Kuzey-Orta Amerika, Karayipler), AFC (Asya) Şampiyonlar Ligi galipleri eşleşerek eleme maçı oynuyorlar. Yarı finalde ise kazananlar, UEFA Şampiyonlar Ligi ve Copa Libertadores galipleriyle eşleşiyor. CONMEBOL Copa Libertadores ve UEFA Şampiyonlar Ligi'nden gelen takımlar zaten oldukça avantajlı başlıyorlar, iki maçta kupaya erişme imkanları oluyor.

Turnuvanın yapıldığı ülkeler ise 2000 yılındaki Brezilya hariç hep Japonya, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri olmuş. Bu son üç ülkenin hiçbirisi malesef bir futbol ülkesi değil. Ben futbol ülkesi kavramına inanan biriyim, 2014 Brezilya Dünya Kupası'nın oldukça keyifli ve akıllarda kalacak şekilde geçmesinin doğrudan bununla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Seyircilerin yarattığı atmosfer bile tek başına sahadaki oyuna etki ediyor. İnsanlar bu yüzden (siyasal ve yerel sebepler bir yana) Rusya ve Katar'da yapılacak olan iki gelecek Dünya Kupası'na şimdiden ön yargıyla yaklaşıyor.

Maçların ligler devam ediyorken oynanması bir başka sorun. BAE ve Fas'ta oynandığı zamanlar saat farkı Avrupa için sorun olmuyordu ancak Japonya'da oynandığı zaman maçlar gün ortasına denk geliyor. Saat farkı mevzusu diğer kıtalar için de sorun yarattığından eleştirmek çok doğru değil aslında. Esas problem liglerin devam ediyor oluşu. İnsanlar hafta içi oynanan yarı final maçlarını işte, okulda olduklarından vs. izleyemiyor. Hafta sonu oynanacak üçüncülük ve final maçları ise büyük liglerdeki fikstürlerle çakışmıyor fakat oynanan maçlar insana bir şey vaad etmiyor. Öğlen iki saatini bu maçı izlemeye ayırmak yerine işini gücünü halledip öğleden sonra ve akşam kendi takımını ya da başka bir ligdeki keyif vaadeden bir maçı izlemek daha cazip geliyor. 

Bir önceki paragrafta şimdi bahsedeceğim soruna değindim aslında. Kulüpler bazında Avrupa ile dünya futbolunun kalanı arasında NBA ile dünya basketbolunun kalanı arasındakine yakın bir fark var. 12 turnuvanın 8 tanesini UEFA temsilcileri kazanmış. 4 tanesini ise CONMEBOL ekipleri. Son 8 turnuvanın 7 tanesinde UEFA şampiyonluğu var. Bu durum "sürprize kapalılık" algısı yerleştirdiği için de insanların her sene oynanan bu turnuvayı takip etmekle uğraşmadığını düşünüyorum.

Özellikle Avrupa'dan gelen kulüpler için bu turnuvanın angarya olarak görüldüğü algısı bende yer etmiş durumda. Ne kadar doğru bunu bilemem fakat La Liga'da harika bir form yakalamış Real Madrid'e bu hafta Valencia deplasmanına mı gitmek isterdiniz bu turnuvaya mı diye seçenek verseler, Valencia'yı tercih edeceklerine inanıyorum. As oyuncularla çıkmış olsalar dahi Club America karşısındaki "eh çıktık oynuyoruz işte" havası hissediliyordu ki buna rağmen rakiplerinin zayıflığı sayesinde 2-0 kazandılar. 

2012'de kupayı Chelsea'yi yenerek alan Corinthians 8 yıllık zinciri bozan tek takım.

Yine bende yarattığı bir diğer algıya değinmek istiyorum. Subjektif bir konu. Bu turnuvadan buram buram "pazarlama" kokuları geliyor. Elbette her turnuva en çok izleyiciye ulaşmak istiyor, daha çok gelir elde etmek istiyor fakat bu turnuva bende bir olmamışlık bir yapaylık hissi yaratıyor. PES oynarken arkadaşlarınızla yaptığınız bir KONAMI CUP ile bunun arasında atmosfer olarak ben fark göremiyorum. Hatta KONAMI CUP samimiyetiyle bir tık daha önde. 

Bu seneye özel olarak video hakem uygulamasının bu turnuvada test edilmesi ve uygulandığı iki seferden birinin fiyasko olması da turnuva için iyi olmadı. Kashima Antlers-Atletico Nacional maçındaki penaltı kararı video hakemin işe yaradığını fakat çok ağır kaldığını, oyunu ciddi biçimde durdurduğunu gösterdi. Real Madrid-Club America maçında ise hakemin golden sonra "durun bir durun" diye sevinci bölmesi, garip el hareketleriyle önce golü iptal ettiğini zannettirip sonra ortaya koşması futbol zevkine sıkılan bir kurşun oldu. Bu uygulama böyle olacaksa haksız yenen gollere, hatalı ofsaytlara razıyım. 

"Ee sayın Ögeday Karabulut. Bu kadar eleştirdin, yazdın ettin var mı çözüm önerin?" diye soracak olursanız:

- Öncelikle katılmaya hak kazanan kulüpteki kadro değişimi, hatta küme düşme gibi dezavantajları bir kenara bırakarak bu turnuvanın da en az 3 yıl arayla yapılması gerekiyor. Evet, belki Asya Şampiyonu olan kulüp futbolcuları üç dört sene sonra taş kemiriyor olacak, belki Real Madrid'de Perez delirip takımı baştan aşağı yeniden kuracak ancak şunu düşünün: 2016-2020 arası federasyon şampiyonları, finalistleri vs. (misal Avrupa Ligi şampiyonu) hepsi bir araya gelip ufak bir turnuva oynayacak. "Aaa o bu hafta mıydı lan?" diye bakıp geçilecek bir turnuva yerine insanların bir nebze daha heyecanla bekleyeceği bir etkinlik olacaktır.

- Turnuvanın mümkün olduğunca lig arası bir noktaya denk getirilip kimsenin fikstürünün içine edilmemesi. Bu oldukça zor olacaktır ama FIFA bu, istese yapar. Zaten ben yapabilsem burada eleştirmek yerine Zürih'te sıcak çikolatamı yudumlarken Infantino'yla "Başkan sıcak top soğuk top var mı harbiden? Söz aramızda kalacak." muhabbeti yapıyor olurdum.

- Ev sahibi ülkenin değişimi. Japonya, Fas ve BAE ekseninden çıkması herkes için en hayırlısı olacaktır. Bunu uzatmaya gerek duymuyorum.

Şimdilik aklıma gelen üç değişiklik bunlar. CONMEBOL ve UEFA dışındaki federasyon takımlarına maçtan önce handikap vermek gibi daha uçuk fikirler de aklımın bir köşesinden geçmiyor değil.

Bu yılki final maçı Real Madrid-Kashima Antlers pazar günü bizim saatimizle 13:30'da başlayacak, TRT Spor'dan yayınlanacak. Ben iflah olmaz bir futbol aşığıyım ne bulsam izlerim diyorsanız üçüncülük maçı olan Club America-Atletico Nacional maçı da pazar sabahı saat 10'da başlayacak, o da TRT Spor'dan izlenebilir.

12.12.2016

Amatör Futbol İzlenimleri



Geçen aya kadar canlı canlı futbol izlemeyeli iki buçuk yıl olmuştu. En son Mart 2014'te Galatasaray'ın Akhisar'ı 6-1 yendiği maçı stadyumdan izlemiştim. Passolig'in gelişi, İzmir'e yerleşmek gibi sebeplerden ötürü Galatasaray'la aram iyice açılırken, İzmir'de de yaşanan stadyum krizi sebebiyle uzun bir süre maç izlemedim ve bu işten vazgeçtim.

Yağmurun ardından havanın "çıkın da gezin hadi" dediği bir pazar günü evde boş boş otururken Koray Gök'ün "Narlıdere maçındayız" temalı tweeti gözüme takıldı. Stadyum bisikletle 20-25 dakikalık mesafedeydi. Evde koala gibi koltuğa sarılarak yaşamaktansa hem bisiklete binerek biraz sporla vicdanımı rahatlatacaktım hem de canlı futbol izleme hasretimi giderecektim.

Maça vardığımda ikinci yarı başlamıştı o yüzden kim kimdir, ne tarafta oynuyor, biz kimi destekliyoruz diye anlayana kadar maç bittiği için esas olarak dün gittiğim maçı yazmak istiyorum. Narlıdere-Bayındır maçından aklımda kalan iki noktadan birisi kendini kaybeden, atanamamış Aziz Yıldırım diye tabir ettiğimiz amca, diğeri ise son dakikalarda kaybedilen maç.

Bu hafta maça giderken elbette takım taktiklerini, rakibin form durumunu, teknik direktör açıklamalarını çalışarak gitmedim. Sadece başlama vuruşundan 5 dakika önce stadyumdaydım.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum, Narlıdere Ali Artuner Stadyumu ortam olsun atmosfer olsun içinde bulunduğum en güzel stadyumlardan bir tanesi. Belki bakınca bir tam bir yarım tribünden ibaret, etrafı telle çevrili futbol sahası gibi görünüyor ancak orada olmadan o huzurlu atmosferi anlatmak mümkün değil. Bir arabanın zor geçtiği dar yoldan geçip de bu futbol vahasına girdiğinizde direkt sahaya çıkmak istiyorsunuz. Özellikle dünkü gibi, kışın ortasında ılık ve güneşli bir hava varsa.

Maçtan önce kısa bir protokol duruşu ile peşinden saygı duruşu yapıldı. İlk 5 dakikayı tek başıma izledim, net olarak söylüyorum ki tanıdıklar olmadan, yalnız başına yapılacak bir iş değil. İnsan yanındakilerle maçı yorumlamak, gerek rakip gerek kendi oyuncusunu acımasızca eleştirmek, hakeme birlikte bağırmak istiyor. Ha bunu aşmış kişiler yok mu? Var. Atanamayan Aziz Yıldırım amcamız bu nadide kişilerden birisiydi ancak bu hafta yoktu, maça gelmesi yasaklanmış olabilir bilemiyorum.

Ben futbolun teknik taktik kısmından zerre anlayan bir insan değilim. FM'de çizgi çektiğimiz taktik ekranı gittiğinden beri ekrana boş boş bakmaktan başka bir şey yapamıyorum. Televizyonda izlediğim maçlarda ise modern futbolun pas pas pas vs. ceza sahasına gömül uygulamaları karşısında sıkıntıdan çaresiz düşüp ortalama 2.1 dakikada bir telefona bakarak dikkatimi dağıtıyorum. Bu nedenle maçları taktik açıdan izleyip yorumlama denemelerim hep hüsranla sonuçlanıyor. Yerinde izlediğim maçlarda ise tek bir bakış açısından bakıyorum ama istediğim yere bakabildiğim için kimin ne yaptığını, hangi pozisyonu boşaltıp alan açtığını, teknik direktörün ne amaçladığını daha net anlayabiliyorum. Yine ahkam kesecek taktik düzeye erişemiyorum ancak en azından yapılan şeylerin mantığını kavrıyorum.

Burada tabi oturup "Narlıdere Belediye'nin ilk yarıdaki pasa dayalı set hücumları Urla Belediye'nin çizgi defansını aşamadı" diye anlatacak halim yok. Düz özet geçecek olursam ilk yarıda bizim izlediğimiz açıdan kalecinin de suçlu olduğu bir golle öne geçen Urla Belediyespor, Narlıdere'nin ataklarını iyi engelledi, ofsayt taktiğini de iyi uyguladıkları için Narlıdere savunma arkasına adam kaçıramadı. İlk yarı 1-0 Urla'nın üstünlüğüyle bitti.

Biraz saha kenarına bakalım. Maçlarda tribündeki ortam harika oluyor. Genelde çoğu kişi birbirini tanıdığı en azından aşina olduğu için ortam samimi oluyor. O kadar klas diyaloglar yaşanıyor ki bazen herkes maçı takip etmeyi bırakıp birbirinin konuşmasını dinliyor.

-ULAN YAZIKLAR OLSUN BU URLA'DAN BİLE GOL YİYORLAR SONUNCU TAKIM BU!
-Abi biz kaçıncıyız?
-İşte biz de bunların bir üstündeyiz.

Sahadakiler için ise bu kadar keyifli olduğunu sanmıyorum çünkü ortamın sessizliği ve tribünde az insan olması yapılan eleştirilerin(!) çok net duyulmasını sağlıyor. Eleştiri demişken hakeme ayrı bir paragraf ayırmak istiyorum.

Ben bu kadar kötü hakem yönetimi izlemedim desem yalan olabilir ancak cidden çok kötü bir yönetim vardı. Taraflı çalınan düdükler, verilmeyen penaltılar, çıkan manasız sarı kartlar, çıkmayan kartlar, nasıl olsa tekrarını izleyen olmayacak diye verildiğini düşündüğüm bir takım ofsayt kararları, yani maçı rakibe vermek için elinden geleni yaptı kendisi. Sonra bir ara dengelemek için çalıştı durduk yere maç gerildi, tribünler gerildi. Ben böyle bir şey görmedim. 

Maça dönelim; ikinci yarıda sahada bambaşka bir Narlıdere Belediyespor vardı. İkinci yarının ilk dakikalarında duran top organizasyonundan gelen golle maça tekrar ortak olduktan sonra, ilk yarıda yapılamayan bek bindirmeleriyle defans arkasına koşular etkisini gösterdi. Önce kaleciye maçı bıraktıracak bir hata (cidden kaleci değiştirildi) ile 2-1 oldu, sonra 3-1 oldu, son dakikalarda da 4-1e geldi. Skor açısından olduğu kadar sahada oynanan oyunla, gerek bireysel gerek takım olarak ortaya konan oyunla bizi oldukça tatmin eden bir maç izledik.

Dediğim gibi sahada kimin ne yaptığını canlı izlerken daha net görüyorsunuz. Oyuncunun attığı çalımı nasıl attığını ya da kaybettiği ikili mücadeleyi niye kaybettiğini anlamak daha rahat oluyor. Sahaya yakın olmakla da ilgisi var elbette. TT Arena'nın üçüncü katından maç izlerken bu kadar rahat olmuyor takdir edersiniz ki.

Çok şey yazıp az şey anlattığım bu yazıyı noktalarken size de imkanınız olduğunda, canınız sıkıldığında arkadaşlarınızla toplanıp yakındaki bir amatör maçı ya da alt lig maçını izlemeyi tavsiye ediyorum. Kendi şehrinizdeki takımlar, stadyumlar, maçlar hakkında rahatça bilgi edinebileceğiniz Amatör Futbol isimli güzide siteye bakabilirsiniz. Birkaç fotoğrafla yazıya nokta koyuyorum.

 




6.12.2016

Üç Defanslıların Savaşı’nda Conte, Guardiola’yı Nasıl Yendi?


Bu yazının orijinali TheGuardian.com adresinde yayınlanmıştır.

Taktik savaş bir futbol maçının gidişatını gösterir ancak maçın sonucu ufak anlarda yaşananlara bağlıdır. Chelsea’nin Manchester City’e karşı aldığı 3-1lik zafer bunun mükemmel bir örneğiydi. Eğer ilk bir saatin muhteşem oyuncusu Kevin De Bruyne, Manchester City’i 2-0 öne geçirecek olan o golü atsaydı bu yazı Pep Guardiola’nın Antonio Conte’nin 3-4-3ünü nasıl çözdüğüyle ilgili olacaktı. Ancak De Bruyne bir şekilde direği nişanladı ve devamında Chelsea’nin geriden gelip maçı alması Guardiola’nın sisteminin sorgulanması anlamına geldi. Gerçek ise bu kadar basit değil.

Bu; baştan sonra heyecan dolu, enerjik, son derece taktiksel ve komiklik derecesinde açık bir maçtı. Guardiola’nın diziliş seçimi, her zaman olduğu gibi, ilk 11ler açıklandığında dahi tahmin edilemezdi ancak biraz 3-2-4-1in gelişinin habercisiydi. Guardiola geride üçe karşı üç kişiyle gidecekti, Leroy Sane ve Jesus Navas’a Chelsea’nin beklerini takip etme konusunda büyük iş düşecekti. Bu da ortada bu maçta iki büyük taktiksel özelliği olduğu anlamına geliyordu: İlk olarak bekler devreden çıkıp savunma görevlerini boşlayacaklardı; ikinci olarak City, Chelsea hücumlarında üçe üç kalacak ve Chelsea rahatça bunu aşabilecekti.

Kanat-beklerin durumu ilk yarıda gayet ortadaydı. Yakın zamanlarda gösterdiği birkaç performansa rağmen Victor Moses oynadığı pozisyonda rahat değildi ve savunma anlamındaki zayıflıkları, David Silva onun üstünden Sane’ye mükemmel bir top aşırttığında bakakalmasıyla ortaya çıktı. Sane pozisyonu değerlendiremedi. Öbür yandan hücum odaklı Sane, savunmadayken Moses’ı takip etme konusunda ciddi problemler yaşadı.

Ters kanatta, Jesus Navas bazen Marco Alonso tarafından itilerek kendini sağ bekte buldu. Bazı anlarda İspanyol meslektaşını takip etmek için kolayca hevesleniyordu ki Chelsea’nin ilk ciddi gol fırsatında da bu oldu. Eden Hazard topla birlikte hızla Navas’In arkasında bıraktığı boşluğa girip Claudio Bravo’yu geçse de sürpriz bir şekilde dar açıdan şut çekmemeyi tercih etti.

Bu arada Alonso Sane, Navas ya da Moses’ın daha doğal bir kanat-bek oyuncusu olduğundan savunma görevlerini yerine iyi getirdi, Navas’ı sıkıca marke etti. Öte yandan Hazard’ın savunma konusundaki ilgisizliği kanatta boş alan yarattı böylece De Bruyne o boşluğa girerek tekrar tekrar yere yakın sert ortalar kesti. Alonso bocalamaya başladı ve sonunda City’i öne geçiren gol Navas’ın ortasında geldi. Gary Cahill tarafından başarısız bir şekilde kendi ağlarına gönderilmiş bir gol.

Navas ayrıca De Bruyne’ün kaçırdığı kritik gol pozisyonunda da ortayı yaptı ve City topa sahip olma konusunda maçı domine ederken Chelsea dümene geçti ve City’nin gerideki adam eksikliğinden faydalanmaya başladı. Guardiola, Silva ve De Bruyne’ü Chelsea’yi orta sahada boğarak City’nin topa sahip olması için kullanırken, Hazard ve 50. dakikada Pedro’nun yerine giren Willian hızlıca gerideki City üçlüsüne doğru öne çıktı. Eğer Chelsea topu hızla hücuma gönderebilirse, hücumcuların gole gitmeden önce geçmesi gereken sadece bir adam vardı. İkinci yarı boyunca tekrar tekrar yaşanan şey tam anlamıyla buydu.

Chelsea’nin bütün golleri bilhassa direktti. İlk golde Cesc Fabregas kendi sahasında bir kısa pas aldı, daha topu kontrol etmeden iki kere kısaca Costa’ya bakıp yerini kontrol etti, sonra forvetin göğsüne doğru uzun bir nokta pas attı. Costa yalnızca Nicolas Otamendi’yi yenerek topu Claudio Bravo’nun yanından ağlara yapıştırdı. 3-4-3 sisteminde ilk maçına çıkan Cesc Fabregas’tan mükemmel bir oyun geldi, sakatlanan Nemanja Matic’in yerine oynayan İspanyol daha geniş çaplı bir pas imkanı sundu ki direkt futbol için mükemmel bir özellikti.

İkinci gol tamamen farklıydı, ileri üçlüyü kullanan klasik bir kontratak: Hazard topu defanstan ileri taşıdı, Costa yakına gelerek top aldı ve ileri doğru hızla çıkan Willian’ın koşuyoluna mükemmel şekilde oynadı. Ama yine de bir Chelsea oyuncusunun rakibini geçmesi yetti. Costa orta yuvarlakta Otamendi’yi döndürerek onu tekrar alt etti.

Üçüncü gol duraklamalarda geldi. Guardiola, forvet Kelechi Iheanacho’yu stoper John Stones’un yerine sokarak kumar oynadıktan sonra. Ama yine de, tekrardan, tamamen basit bir goldü ve bir Chelsea hücumcusunun bir City defans oyuncusunu yenmesi vardı. Hazard’ın Aleksandar Kolarov’u geçerek şık bir şekilde gol atması devre yarısından sonraki sıradışı kontratak performasını taçlandırdı.

Sonuç olarak Chelsea’nin galibiyeti rahat alınmış gibiydi. Ancak Conte’nin Guardiola’yı alt etmesinden daha çok; büyüleciyi, karmaşık, Premier Lig’in daha önce benzerini üretmediği bir taktik savaştı: 3-4-3e karşılık 3-2-4-1. Taktiksel anlamda, yazın Guardiola ve Conte’nin gelişi Premier Lig’i yeni bir seviyeye taşıdı.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO