19.07.2010

2010 DK: Birkaç İlginç Kare

Grup maçları oynanıyor ve bir pubda insanlar maçları izliyor. Herkesin içeri gidip elinde içkisiyle maç izleme şansı yoktu Güney Afrika'da, bu da onun en güzel örneklerinden biridir işte.
Bu da yine benzer bir kare. Ülkenin değil kıta tarihinin en büyük organizasyonu olan Dünya Kupası'nda final oynanıyor Johannesburg'da ancak Cape Town'daki insanlar için öncelik final maçı değil buldukları lastikleri yakarak soğuk geçen kış gecesinde ısınabilmek.
Ve hoşuma gittiği için ayırdığım 3 kareden sonuncusu.. 90 dakika boyunca ses şiddeti neden azalmıyor, neden dinlenip dinlenip 2 saat boyunca yorulmadan çalıyorlar diyene güzel bir cevaptır bu. Ufacık çocuğun elinde boyundan büyük vuvuzela var. Koca koca adamların vuvuzela üflerken nasıl hırslanıp gözlerini döndürdüklerini biliyoruz, bu kare bize çekirdekten böyle yetiştiklerini anlatıyor.

Hep Bizimle Kal !!!


Bir kaç haftadır konuşulan Harry Kewell'ın kalışı bugün Ntvspor tarafından kesin bir dille açıklandı, nihayet saatlerimiz geceyarısını geçtiğinde resmi site de açıkladı...

İnanın şu an mutluluktan diyeceğim pek bir şey yok, ilk fırsatta bir şeyler yazmayı düşünüyorum.

Şimdi yazmanın, konuşmanın değil, halayın, düğünün, derneğin vaktidir !!!

18.07.2010

2010/11 Sezonu Formaları: Fiorentina #2

Haziran ayındaki yazıda yer alan formalar doğru çıktı, yeni sezon formalarımız aynen o posttaki gibiler. Sarı ilk başta garip duruyor zira yıllardır kırmızıya alışmıştık. Yine de farklı renkler bulunması lazım, yıllardır aynı tip 3 forma çıkardık durduk değişiklik zamanı gelmişti alternarif forma için.

Estate Viola

Başlıkta yazan şey Fiorentina'nın bu sene uyguladığı yaz kampının adı. Organizasyonun yapıldığı yer neresi mi? Artemio Franchi Stadı!

Düşünün tuttuğunuz takımın stadında çeşitli etkinliklerle yaz tatilinizi geçiriyorsunuz. Yiyecek içecek stantları açılıyor, konserler düzenleniyor ve siz yıldızlarınızın top koşturduğu çimlerde bunun keyfini yaşıyorsunuz. 11 Haziran günü başlamıştı bu ve 30 Temmuz gününe kadar sürecek. Dünya Kupası sırasında yazarsam araya kaynar diye bir süre beklemiştim. Konser düzenleyebiliyor veya mevcut konserlere katılabiliyorsunuz. Özel bir parti düzenlemek istiyorsanız gidip Artemio Franchi'de yapabiliyorsunuz bunu. Kulüp için gelir kaynağı olduğu gibi taraftar için de unutulmaz bir deneyim bu. Ali Sami Yen'e gidip çimlerde kamp kurup eğlendiğimi düşünüyorum, rüya gibi olurdu...

Bunlar da kampanyanın tanıtımına ait fotoğraflar, De Silvestri normal de, Montolivo ve Jovetic pek de rastlayamayacağımız haldeler. Zaten fotoğraflar organizasyon için en başta ipucu veriyordu. Jovetic konserler için rocker olmuş, Montolivo elinde kokteylle turist gibi katılmış, De Silvestri ise Dünya Kupası moduna girip Artemio Franchi'de maçları izleyecek taraftara dönüşmüş:

17.07.2010

Yüzme Tarihinin İlk Altını: Ediz Yıldırımer

Derya Büyükuncu konusunda yazdıklarım biliniyor. Merak eden arama kısmına adını yazıp okuyabilir geçmiş yazıları. O adama yapılanlar ülkede terbiyesizlik ve ayıp kelimeleriyle anlatılabilir ancak. Bir sporcu bu kadar dışlanıp üvey evlat muamelesi görmemeliydi kendi ülkesinde. "20 yıldır yüzüyor da ne yaptı?" diye soruluyor sadece. Bir kişi de çıkıp demiyor ki: "20 yıldır biz bu adama bir bok yapmadık."

Derya Büyükuncu 35 yaşında hala derecelerini geliştirip daha hızlı yüzebilen bir adam, sponsor desteği olmadan üstelik. 20 yıldan fazla süredir yanında duran tek kurum-kuruluş Galatasaray Spor Kulübü'ydü. O da bir yere kadar destek oldu.

Bu konuyu uzatmayıp esas konuya gelelim, Ediz'e. Bu genç adam Avrupa Gençler Yüzme Şampiyonası'nda 800 metre finalinde en yakın rakibinin 1 saniye önünde "Avrupa Şampiyonu" olarak dönecek ülkeye. Kimin için bir anlam ifade ediyor? Yüzme Federasyonu? Sanmam. Spordan Sorumlu Devlet Bakanı? Evet çok komik oldu. Herhangi bir sponsor? Belki.

1957'de kurulmuş Türkiye Yüzme Federasyonu. Yani tam 53 yıldır resmi ve profesyonel anlamda yüzme sporu yapılıyor bu ülkede. Avrupa Şampiyonası ele alındığında tarihimizin ilk altın madalyasını Temmuz 2010'da aldık. Ediz Yıldırımer ismi belki bir devrimin ilk adımıdır bunu bilemiyoruz ama bu genç adamın geleceği konusunda asla emin olamıyorum Derya'ya yapılanları gördükçe.
Ülkedeki saygın denen, gençlerin ve yeni neslin taptığı "aklı başında" isimler bile Derya Büyükuncu'yu karalıyor yeri gelince. Derya'ya destek olana deli gözüyle bakılıyor neredeyse. Sanki ülkenin tek yüzücüsü kendisiymiş gibi tüm başarı ondan bekleniyor. Hadi diyelim siz haklısınız ve Derya Büyükuncu yeteri kadar gelişemedi, peki neden bu ülke bir tane bile altın alamadı yıllar yılı? Neden ilk altın 2010'da geliyor?

Acaba tek problem Derya Büyükuncu muymuş yoksa zihniyet miymiş? Umarım 5-10 sene sonra Dünya Şampiyonası ve Olimpiyat konu edildiğinde Ediz ismini zirvede görebiliriz. Umarım Derya'ya yapılanlar yapılmaz, "kulübü bakıyor, yetenekliyse zaten kendisi yüzer" diyerek Federasyon ve sponsor desteği olmadan yalnız başına kalıvermez bu genç. Phelps yetiştirelim demiyorum, her dalda 1 tane adam gibi yüzücümüz olsun istiyorum, çok mu zor bu? Sırtüstü, kelebek, serbest, kurbağalama ve uzun mesafede kadın ve erkek 5'er sporcumuzun olması ve bunların zirveye oynaması zor değil. Beyin ve zihniyet gerektiren şeyler sadece. Her dalda 1 tane örnek sahibi olduğumuz zaman yeni nesilden devamı gelecektir daha büyük şevkle. Memleketin 3 tarafı denizle çevrili ama bizim denizden ve yüzmeden anladığımız suya girip donu çıkarıp sallamak veya "ehehhe akıntının önünden çekilin işiyorum şu an" demek. Breh breh breh.

Son olarak, tebrikler ve başarılar Ediz Yıldırımer!

12.07.2010

Hayırlara Varsın: Artur Boruc Fiorentina'da?!?!

Boruc Galatasaray'a gelse sevinirim, oh be adam gibi istikrarlı kaleci aldık derim de Fiorentina'ya gelince insan üzülüyor. Zira bu haber büyük ihtimalle Frey'i yolcu edeceğimiz anlamına geliyor. Fiorentina'dan gidersem bu sadece Barcelona için olur diyordu. Belli ki bu sene Avrupa kupaları şansını yitirdiği için gitmek istiyor, kariyerinin sonuna doğru adım adım giderken bir kupa peşinde koşacak eğer giderse. Umarım Boruc sadece Avramov'a güvenilmediği için yedek olarak alınmıştır, diğer seçenek sadece Frey'in gidişinin kesinleşmesi olur zira.

Bu arada sağlık kontrolünün ardından iki yıllık sözleşmeye imza atacak Boruc.

Jet hızıyla ek: İmza öncesi haberlere bakılırsa Frey'i yedeklemek için alınmış. Ancak ben korktum bir kere arkadaş. Bunun altından bir iş çıkacak ama dur bakalım.

Bitti: Hollanda 0-1 İspanya

Kupa başından beri iki takım için de ne söylediysek o oldu ancak biraz farklılıklar gördük final maçında. Hollanda yine önce savunma diye çıkıp hücumu 2. planda tuttu, "yemeyelim de, nasıl olsa atarız" mantalitesi tam gaz devam ediyordu anlayacağınız üzere. Hollanda'nın bu sistemine karşı koyabilen takım olmamıştı yakın tarihte. 2 yıldır kendilerini yenebilen bir takım çıkmamasının başka açıklaması olamazdı. İspanya bu tabuyu yıkma ve kendileri adına da ilk finalde ilk kupayı kapma amacıyla çıkmıştı sahaya.

Hollanda'da savunmayı ön planda tutup yetenekli oyuncularla gol bulup maçı kurtarma işi 20-25 maçtır tutuyor, kupada da tüm maçlarda tuttu. Ancak şu var ki, hep bahsettiğimiz ileri uç elemanlarının beklenen golü bulamaması koskoca takımın elini kolunu bağlayabiliyor işte. Casillas'ı beğenmem ben genelde, en üst düzey kalecilerin arasına almam kendi adıma ancak bu maçta ilk finalin verdiği heyecanı bir kenara koyup konsantrasyonu iyi sağlamıştı. Robben'e ilk pozisyonda geçit vermese şans diyebilirdik ancak ikincisinde de kendisini durdurması alkışı hak etmesini sağladı. Bir de kupada 6 maçtır savunma yapan Hollanda'nın genelde çirkef bir oyun oynamayıp, efendi gibi sahada durup işini yapmasına rağmen son maçta neden Antalyaspor gibi oynadığını anlayamadım. Stekelenburg'u 15 cm kısalt, saçı da sıfırla, takımın tek eksiği olan Ömer Çatkıç'ı da tamamlamış olursun. Bu haldeydi Hollanda. Gelene geçene dalalım saldıralım diye çıktılar sahaya... Efsane Rinus Michels'in mezarından kalkıp "arkadaşım ne yapıyorsunuz?" diye gelmesini bekledim ben en sonunda. Tüm sertlikleri anlarım, hepsine hak veririm de De Jong'un yaptığını şurda ben evimin önünde birine yapsam, hadi onu geçtim halı sahada birine yapsam en temizinden 4-5 yıl hapis cezası garanti. Kasten adam öldürmeye teşebbüstür bunun adı, başka bir şey diyemiyorum.

Burada hakeme yatay geçiş yapalım, De Jong'u atamamak kendisinin ilk hatasıydı, maçın gidişatını etkiledi, belki de İspanya 45. dakikada işi bitirip rahatlayacaktı. Burada sertliğe iyiden iyiye müsaade eden hakem Howard Webb maçın ve kupanın kaderiyle de 115. dakikada oynadı resmen. Kullanılan serbest vuruşta hem İspanyol barajına çarpıp 3-4 metre yön değiştiriyor top, hem de Casillas çıkarken son anda yine dokunuyor. Birini görmesen ötekini göreceksin ve korner olacak. Döndü Iniesta'nın golü geldi iş bitiverdi hemen.
Maçta gözüme en çok çarpan şeyle bitirmek istiyorum: Yıldız oyuncu ve büyük oyuncu arasındaki fark.

Yıldız oyuncu olmak zor iş değildir, biraz parlarsın Dünya seni alkışlar yıldız olursun ama 50 sene sonra hala alkışlanıyorsan "büyük" oyuncu olursun. Bu finalin yıldız oyuncu olarak kalacağını belgeleyen adamı Sneijder olurken büyük adam olacağını belgeleyen Iniesta oldu. Takım gol yemiş, son 4 dakika ve olası 2 dakika uzatma ile 6 dakika şansın kalmış, santrada doğrudan rakip kaleye vuruyorsun gol atmak için. 1996/97 sezonunda devre arasında Galatasaray kamp için Marmaris'i seçmişti. Evimden çıkıp 10 dakika uzaktaki stada yürüyüp Marmaris-Galatasaray maçını izlemeye gitmiştim koşarak. O maça dair aklımdaki ilk şey şudur: Santrada Hagi doğrudan kaleye vurmuştu. O zaman Hagi gibi bir efsanenin bile saçma sapan işler peşinde koşuyor olmasına sinirlenmiştim 9-10 yaşındaki çocuk aklıyla. Basit bir hazırlık maçı, isterse stadın ortasında denize yollasın topu, sana ne ki? Ama saçmaydı işte, Hagi bile olsa yapmamalıydı onu çünkü gol falan olmayacaktı. Tabii şu kısa anıdan Hagi onu yaptı diye büyük değil yıldız oyuncu olarak kaldı gibi bir izlenim çıkartan olursa zeka testi öneririm.

Hazırlık maçında yapılması bile böyle saçma bir işken adam Dünya Kupası finalinde gidip de santradan kaleci yerindeyken kaleye vuruyor. Ki sadece bu değil, çaprazdan basit bir serbest vuruş, 1000 tane oyuncuya kullandırsan 999 tanesi orta açar, ancak Sneijder 1000. adam olarak şut deniyor oradan. Olmayacak işte, Dünya Kupası finali değil halı saha olsa o golü atman zor. Ki çapraz olduğu için mesafe 50 metrenin üzerinde neredeyse... Maç boyu en azından 6-7 pozisyonu olmaz denen yerlerden şut çekerek harcadı Sneijder. Maç sonunda da oturmuş ağlıyor çok bir şey yapmış gibi. Robben'in ve diğerlerinin kendisinin ağzını burnunu kırma vardır bence, keşke dövseler de oh olsun desek biz de. Sinirim ne boyuta ulaştı düşünün artık. Wesley Sneijder her zaman "bir dönem oynamış yıldız oyuncu" olarak kalacaktır sadece şu final sonrasında bile. Sanmıyorum ki 50 sene sonra çocuklarımıza falan "bir Sneijder vardı ki of of of..." diye anlatalım.

50 sene sonra anlatılacak adam Andres Iniesta'dır ama işte. İki pozisyonu çocuk gibi heyecana kapılıp harcamış olsa da attığı gol ile ve maçtan kopmaması ile neden yıllar geçse de büyük bir isim olarak hafızalarda yer edeceğini gösterdi.

Futbol yıldız oyuncularla güzel olsa da kupalar büyük oyuncularla geliyor her zaman.

8.07.2010

Şöyle Bir!: Lorik Cana

Gece bir anda ortaya atılmıştı bu isim ancak resmi açıklama bir türlü gelememişti. Pino ve Cana basın toplantısında Polat'a sorulduğunda yalanlama yapmayıp geçiştirmişti, belli ki açıklanacaktı ve erkenden bir şeyler söylemek istememişti. Kadroya bakınca hep o aranan "zenci ön libero" derdinden bizi kurtaran bir adam oldu Cana. Bundan iyisi zor bulunur, Marsilya ve Sunderland'de kaptanlık yapıp her zaman üst düzey oyun oynamış -Premier Lig'de bile- bir adamı 4.5M € bedelle 2 senelik taksitle almak inanılmaz bir başarı.

Mevcut sistemden Topal da gidince iyice açığa çıkan savaşçı adam eksiğini fazlasıyla giderdiği gibi bu tip adamlarda sık rastlanmayacak türden bir tekniği de var. Topal'ın daha sert ve daha teknik olanını aldık desek en kısa şekilde Cana'nın tarzını özetlemiş oluruz sanırım.

Elano'nun durumu nedir bilinmez ama bu sezon Elano'yu sıkça savunma yaparken de izlemiştik. Cana tek başına Elano'nun yükünü hafifletebilecek bir adam. Bu açıdan bakınca Cana transferi sonrasında takım kaldığı takdirde Brezilya'daki gibi daha aktif bir Elano'ya sahip olacağımız hemen hemen kesinleşmiş oldu. Birçok açıdan mükemmel bir nokta atışı yapmış olduk. Başarılı olacağı kesin olan, hiç şüphe duyulmayan adamlar olur ya, işte Cana da öyle bir adamdır benim için.

İlk bomba patladı, fırtına öncesi sessizlik dedik hakkını verdiler. Sırada diğerleri var...

Cana'nın Sunderland resmi sitesinde ayrılığı hakkında yaptığı açıklama da var, merak edenleri buraya alalım: http://www.safc.com/news/20100708/cana-why-im-moving_2256213_2087610

7.07.2010

DK 2010 Yarı Finaller: URU 2-3 HOL & ALM 0-1 İSP

Iki sene once iki takimin mucadelesinden once, ustelik bu karsilasmanin final de olmasina ragmen Ispanya acik favori olarak cikiyordu maca. 2 sene sonra ise Ispanya cizgisini korurken bu sefer rakipleri olan Almanlar futbollarinin ustune cok sey koymus olarak geliyorlardi yari finale. Kupayi finalde kaybettikten sonra takimi genclestirip, kadroya Mesut ve Kroos gibi futbol zekasi ustun oyuncular eklediler ve bunun meyvelerini Arjantin ve Ingiltere dahil olmak uzere 13 gol ve yari final olarak aldilar.. Uluslararasi turnuvalardaki aclik ve yakalanan mukemmel jenerasyon ise Ispanya ya iki yil sonraki 2. finalleri olarak geri donuyor.

Almanya'nin tek eksigi kart cezalisi Muller'di mac oncesinde. Ispanya'da ise Afrika havasina alisamayan Torres kenardayken, yerine Pedro sahadaydi. Del Bosque, Ispanya'nin yarisini Barcelona'dan kurup cikartti sahaya. Macin ilk yarisinda Ispanya lale devrinin bittigini gosterdi adeta Almanlara. Dar alanda yaptiklari kusursuz yardimlasmalarla Almanya'nin dengesini bozdular. Almanlar ise alisik olmadiklari uzere topsuz oynamalarina ragmen ilk yarida iyi reaksiyon gosterdiler Ispanya'ya ve bunun sonucunda kisir bir ilk yari izledik. Villa ve Mesut'un yarim pozisyonlari kimseyi kesmedi tabii.

Ikinci yarida Ispanya isi ciddiye bindirince Low hamleleri yapmaya basladi. Ara ara yine tempo dusse de Almanya'nin bolgesine cok iyi top getiren Ispanyollar Ramos ve Capdevila'nin etkili hucuma cikislariyla bayagi bir zorladilar Almanya'yi. Low ozellikle Ramos'un kanadindan memnun olmayacak ki once Boateng'i aldi oyundan; fakat iyiden iyiye ileride top tutamamaya basladi Almanya. Mesut'u iyi kitledi Ispanyollar. Podolski, Ramos'un hucuma cikislariyla kendi isini yapamaz oldu. Bu dugumu Kroos'u oyuna olarak cozmeye calisti Low fakat tek pozisyon disinda yine dertlere care olamadi.

Ispanya varyasyonlarina alan savunmasiyla direnen Almanya'nin direncini bir duran top yikti. Puyol ilk yarida yokladigi Almanya kalesini ikincisinde guzel bir kafa vurusuyla avlayarak Ispanya'ya mac basindan beri eksik olan tek seyi kazandirdi. Bu dakikadan sonra Gomez'in oyuna girmesiyle umutsuzca Ispanya yari sahasina giden Almanlardan, Ingiltere ve Arjantin'in intikamini cok rahat alabilirdi Ispanya. Once Pedro-Villa-Iniesta ile, Villa'nin cikmasindan sonra Pedro'nun bencilligi ile 2. golu kacirdilar. Bu bencillik kendisine kenara gelme olarak donen Pedro sanirim mac 1-1 bitseydi futbol hayatinin en kotu gunlerinden birini yasayacakti. Macin son bolumunde Iniesta ve Silva ile topu tehlike bolgesinden uzak tutan Ispanya hakettigi bir mac sonucunda tarihinde ilk defa finale yukseldi. Hollanda'nin tarihinde iki defa final kaybetmisligi var. Birinde Neeskens'in golu de vardi ustelik. Ispanya ise dedigimiz gibi ilk defa yasayacak bu tecrubeyi, kupa daha once kazanmayan bir takima gidecek artik kesinlesti. Ispanya yine acik favori olarak cikiyor bana gore finale. Temsili ucunculuk macindan sonra guzel bir kapanis yakisir bu kupaya.

~

Almanya-İspanya Demir'den geldi görüldüğü üzere. Ben de(franchi) Hollanda maçını yazarak noktalıyorum yarı final yazısını.

Öncelikle şu var ki Uruguay-Gana maçının kazananı Hollanda'yla eşleşecekti ve ben tek şeyden emindim: Turu Gana geçerse Gana finale çıkacak, Uruguay geçerse Hollanda finale çıkacak. İki ihtimalin de nasıl sonuçlanacağını bilme imkanımız yoktu ama bildiğimiz şey şuydu ki bir tanesinin sonucunu mutlaka alacaktık ve gerçekleşen şey doğru çıkmış oldu.

Hollanda'nın oturmuş savunma düzenine en çok golü atan takım oldu Uruguay ancak en zorlayan takım olduklarını söylemek zor. Hollanda, Almanya'nın devlere yaptığının daha beterini sürpriz peşindeki Uruguay'a yapabilirdi ancak insaflı çıktılar. Ki garantici oyunlarının bunda etkisi büyük. Hep bahsettiğimiz "Golü yemeyelim de..." diye başlayan felsefenin izleri yine vardı. Yememeyi düşündüler, sonra atmayı bir şekilde başardılar. Gio ve Forlan'ın inanılmaz füzeleri istatistikmiş, felsefeymiş, oyun yapısıymış dinlemeden gol olacak şeylerdi. O yüzden gelen ilk gollerin iki takımın savunma yapılarının bozulmuş olabileceğini gösteren etkenler olmadığını belirtmek lazım.

Şu bir gerçek ki Lugano olmadan Uruguay'ın savunması orta sahadan gelen destek dahil olmak üzere hep eksik, hep bir basamak geride. O yüzden bu fırsatı iyi değerlendirdi Hollanda. İki takımın bahsi geçen oyun yapılarını ilk değil ikinci yarı özetliyordu zaten. Lugano olmadan savunma gücü zayıflayan Uruguay, hücumda da Suarez olmadan oynayınca iyice ne yapacağını bilemez haldeydi. Son dakikalardaki karambollerde orada bir Suarez'e ihtiyaçları vardı; ani adam geçen, olmaz denen yerden sürpriz şutlar atabilen bir Suarez özellikle de.

Cavani önceki maçların üstünde bir performans sergiledi ancak maç geneline bu performansı yayamayıp yanına yancı arayan Forlan'ı tam olarak destekleyemedi. Hollanda için de işler yine beklendiği gibi gitti, berabere yani istedikleri gibi giden ilk yarının ardından ikinci yarıda 5 dakika saldırıp hep bahsettiğimiz o orta saha oyuncuları ile sonuca gittiler. Hollanda'da ortadaki adamlar bireysel olarak bile bir takımı yarı final oynatabilecek adamlarken bunların hepsi bir arada oynuyor, öyle düşünmek gerek. E hepsi birleşince de final zor olmuyor.

Eksiğiyle gediğiyle iyi dayandı Uruguay da, son şansı da birkaç defa buldular ancak Hollanda'ya iki gol atıyorsanız maçı kazanmanız lazım, çünkü daha fazlasını son iki yılda sistemi oturan Hollanda'ya atmak çok zor. Bunu yapabilecek olan takım yine Hollanda gibi her yönü üst düzey bir orta sahaya sahip olan takım olur, o da İspanya olabilir bu kupada sadece ve finalde rakip oldular. Kimse çıkıp demesin Brezilya'nın orta sahası da öyle değil miydi diye, Melo'nun olduğu orta sahanın "her yeri" üst düzey olamaz.

Finalde ki takımın da ilk kupa peşinde koşacak olması zevkli bir final müjdelese de beklentileri yüksek tutmamak lazım, sonra durduk yere hayal kırıklığına uğruyoruz.

6.07.2010

Güle Güle Kader!

Şu fotoğraf karesi bitirdi belki de Keita'nın Galatasaray kariyerini. Hemen hemen geçen sezon aldığımız fiyata satmış olmamız bir an önce kurtulma çabasından başka bir şey olmamalı. Yerine gelen transfer yokken böyle bir oyuncuyu sırf "karakter" veya "etik" maskesi altına saklanıp satmak doğru mudur diye tartışmamız gerekir bence.

Sezon boyu Kadıköy ve Trabzon'da yaşanan iki kendini atma olayı ile şimşekleri üzerine çekti Keita. Dahası, Kadıköy'deki maç dönebilecekken, takım ayağa kalkmışken Roberto Carlos'a yenik düşüp kırmızı kartı gördüğünde çok büyük işler yapıp kupa kazandırmadıkça önümüzdeki sezonu göremeyeceği konuşulmuştu. Beklenen de oldu; Keita, Atletico Madrid maçlarında takımın yıldızı olmasına rağmen tur gelmeyince kendi ellerinde olmadan kredisini tüketmeye başlamıştı. Üzerine sezona erken havlu atılması da eklendi ve Dünya Kupası'nda piyasa yapar denen adamın tek hareketi piyasasını yerle bir edecek bir hareket olunca da aldığımız fiyata satıp kenara çekildik. 1 sene boyunca istatistik anlamda çok yararlı olsa da takımın günlük değil de sezonluk başarı yakalamasına diğer oyuncular gibi o da katkı yapamadı. Ancak 1 senede Rijkaard'dan devrim yapmasını beklemiyorsak Keita'dan da takımın en büyük yıldızı olmasını beklemek büyük hatadır.

Keita'dan Galatasaray ruhu ve duruşuna sahip olmasını beklediği için yönetim alelacele sattı adamı. Adamın ömrü Afrika-Fransa arası geçmiş, sömürgenin günümüzde en aktif olduğu sektör olan futbolla uğraşıyor üstelik. Ben zor yaşam koşullarından gelmiş ve kariyerinde ikinci ülkesi olan Fransa dışındaki tek Avrupa takımı Galatasaray olan bir adamdan tutup da Galatasaray'a uygun ruh, karakter ve duruş sahibi olmasını bekleyemeyiz. Bu tip hassas konuları yerli oyuncularda arayacağız, her yabancıda bunu bulamaz insan. Kewell gelir o sahip olur, daha doğrusu sahip olmaz da hemen benimser ve içine işler bu duruş ve karakter. Kewell koskoca Premier Lig'in Giggs ve Pires ile birlikte gördüğü en büyük sol kanat adamıdır bence yakın tarihte. İngilizlerin futbol kültürünü alıp ömrünü orada harcamış ve efsane olmuş adam o özlenen duruşa sahip olur ancak Keita olmasın be, beklemeyin. "Avrupa Şampiyonası Gol Kralı" etiketli Baros da o ruhu benimser ama Keita öyle değildir. Keita bu isimler gibi rahat koşullarda doğup büyüyen bir adam değil. Dünya'nın en eski kıtası Afrika'dan çıkıp sadece futbolla hayata tutunan adamın gelip de 1 sene dolmadan "Galatasaray ruhu budur, ben buna uygun davranmalıyım, hayatımı böyle yönlendirmeliyim" demesini beklersek daha çok yabancının ipini çekeriz.

Tüm bu bahsi geçen etik temalı olayların üstüne Kaka olayı ile iyice çatlak sesler yükselince yönetim 1 senedir aradığı Galatasaray ruhunu ve karakterini Keita'da bulamayacağını anladı. Aslında bunu hiç bulamayacaklarını, Kewell-Baros-Neill gibi bu olayı benimseyemeyeceğini anlamaları lazımdı da iyice dibe vuran zihniyetten bunu beklemek yersiz olurdu.

Haldun Üstünel giderken Adnan Sezgin'in başımızda durması son yılların en büyük skandalıdır. Haldun Üstünel'i savunmuyorum, son 1 senede olanlardan sonra gitmesi benim adıma üzücü bir olay değil, olamaz. Evet transferde efsanevi bir yönetici, Türkiye tarihinin en başarılısı bile diyen olabilir ancak konu sadece transfer değil işte. 3 sene önceki Üstünel ile şimdiki arasında devasa farklar var ancak bu isim ne denli kötüye gitmiş olursa olsun ilk gidecek olan kesinlikle Adnan Sezgin olmalıydı. İstanbulspor'un başındayken her fırsatta Galatasaray'ı karalamaya kalkan adamın şimdi başımızda olması ayıptır, skandaldır.

Şuraya getiriyorum lafı, Keita transferi ile etik-kütük-düdük-büzük konuşan yönetimin niyeti gerçekten etikse Haldun Üstünel ile birlikte Adnan Sezgin'i bir an önce başımızdan atması lazım. Keita'da ruh arayan adamlar o ruhu Adnan Sezgin'de bulacaklarını düşünüyorlar. Mart 2010'daki seçimde arkasına dünyaları alan Polat yönetimi bugün devrilse üzülen adam sayısının 4 ay öncekine oranla yüzlerce kat azalacağına eminim.

Etik diye diye Keita'yı yediler, sırada başkaları olur mu bilemem. Tabii şu var, bu transferi yanlış buluyorsam sadece bu etik konusundandır. Yoksa maddi konudan bakınca seneye satamazdık bu adamı bu fiyata, yarısına bile zor giderdi muhtemelen. Zira bu senekinden daha pasif bir Keita olacaktı bu sezon, bunun izlerini görmek zor değil. Aldığımız fiyata satıp 1 sene yararlanıp sadece 1 yıllık ücretten zarar etmek başarısızlık değil başarıdır. Artık tek problem yerine kimin geleceği. Serdar ile şampiyonluk gelmez, Dos Santos ile gelebilir, o zaman şu kazanılan 8 Milyon €'nun bir açıklaması olmalı önümüzdeki günlerde.

Keita'nın gidişinde tek üzüntüm şudur: Formama ismini yazdıracak kadar sevdiğim ender yabancılardandı. Son 10 yılda Hagi-Kewell-Song-Baros vardı sadece formalarımda. Keita bunlara 5. olarak gelmişti.

5.07.2010

DK 2010: İspanya 1-0 Paraguay

Maçın ilk kısmını yarım yamalak izledim. Hatta 18'e kadar izledim sonra Can'a(fever pitch) bağlandım ilk yarı sonunu kaçıracağım için. Marmaris'ten Datça'ya daha doğrusu Palamutbükü'ne giderken yolda arada maç başına denk gelip pek sıkıcı geçen 18 dakikadan sonra 53. dakikadan sona kadar izleyebildim. Pek de hoş bir maç olmadı aslında gördüğüm kadarıyla. Datça merkezden Palatmubükü'ne geçerken Can'ın ilk yarı sonuna doğru telefonda yaptığı özette de hiçbir şey kaçırmadığımı anlamış bulundum.

İkinci yarı başlamadan Palamutbükü'nde eve varmıştım ancak az oturup dinlenip ikinci yarı başını kaçırmışım. Maçı açtım 5 dakika izleyip içecek almaya gittim geldim penaltı oldu. Elit golcü kapsamına sokulabilecek düzeye erişen Cardozo yükselen kariyerine yakışmayan penaltıyla Paraguay'ın sürpriz umudunu gömdü ceza sahasına. Maçın en aksiyonlu 5 dakikasında izlemeye başlayınca insan afallıyor ekran başında. Paraguay'ın kaçan penaltısına şaşıramadan Alonso izleyenlere göz kırptı adeta. O kadar adamın içerisinde Xabi Alonso niye kullandı onu anlayamadım ben ya neyse...

Ayrıca bu maçta Fabregas'ın bu kadar üzün süre oynaması benim adıma sürprizdi. Adamı 10 dakika civarı izlemeye alışınca böyle oluyor. Üstelik Torres'in yerine yine bir forvet girmesini beklemiştim ben. Sonuç olarak Fabregas oynadı ve bence bu kupada olması gerekenden çok daha fazla süre alması gerektiğini kanıtladı. İspanya kupa genelinde olduğu gibi bol ve sıkıcı pas trafiği ile bezdirdi insanı.

Karşılıklı kaçan iki penaltı olayı olmasa şu maç unutulmaz maç değil rastgele bir Dünya Kupası maçı olurdu. Baştaki iki penaltı ve Casillas'ın ikinci yarıda iyi bir maç çıkarmış olması maçı uzun süre sonra hatırlanacak hale getirdi. Bu maç bir kısmını kaçırdığım için mi yoksa herken için mi öyle bilmiyorum ama 4 maç arasında açık ara en kötüsüydü. Hatta çoğu 2. Tur maçı bu maçtan fersah fersah ilerideydi. Yine de o penaltılar ilginç kıldı işte...

Bunu Sen İstedin Diego: Almanya 4-0 Arjantin

Bir yazı önce ne diyorduk? Maradona 32 hoca arasında en yetenekli 20 hoca arasına giremezdi bu kupada ancak en inanan adamdı demiştik. İşte başarmanın yarısı inanmak denir ama diğer yarısı için şu ortamda gereken en önemli şey teknik-taktik yetenekti, yetmedi Maradona'nın sahip olduğu kadarı...

Messi üzerinden oyun kuruyorsun tamam da Tevez ile Higuain ile tatmin edici bir uyum sağlayamamışsa bir maçta da Milito veya Agüero'yu dene Messi'nin yanındaki adamlardan birinin yerine. Orta sahada Veron hamlesi sıkça tartışıldı ama kevgire dönen o orta sahada Veron varken daha iyi organize oluyordu Arjantin. Veron olmadan daha vasat görüntü çizdiler. Eleştirilen Veron neye dayanılarak kenara alındı bilmiyorum ama Maradona'nın dış seslere kulak verdiğini düşünmek aptallık olur bu konuda. Zira dışarıdan gelen sesleri dinliyor olsa Higuain-Tevez-Messi üçlüsü dışında bir üçlü daha çıkarabilirdi iki tanesi aynı isimden oluşan. Maradona aynı isimlerle yürümeyi seçti, işler tam yolunda gitmiyor olsa bile. Sonucuna da katlanmak zorunda. Rahat alabileceği kupayı elleriyle teslim etti belki de.

Tabii Almanya'nın hakkını vermek gerek. Rakibin kim olduğuna bakmadan Avustralya maçında da aynı oyunu oynadılar, İngiltere ve Arjantin maçlarında da. Bu gidişle İspanya'ya karşı ne yapacakları merak konusu zira kupada grupta en sürpriz dolu maç olarak gördüğüm Avustralya maçını Cahill'in saçmalamasının yardımıyla 4 gollü bir zaferle atlattılar. İngiltere ve Arjantin için de aynı durum geçerliydi. Aynı stratejiyi ısrarla uygulayıp başarıya ulaştılar. Bu açıdan bakınca Hollanda ile birbirlerine benziyorlar biraz. İki takım da inandıkları ve daha önce başarıya ulaşmış olan yapılarını durum ne olursa olsun korudu ve ikisi de yarı finali buldu hak ederek.

Şu kupada tüm tahminlerim daha önce hiç olmadığı kadar yanlış gidiyor ama çeyrek finalleri inanılmaz hikayelerle süslenen kupanın finaline Almanya-Hollanda gibi efsanevi bir final damga vurmalı artık.

Tahmin konusunda ne durumda olduğumu söyleyeyim: Arjantin-Brezilya finali bekliyordum ben. Dahası, 2006 Dünya Kupası'nda maçlar daha oynanmadan Fransa-İtalya finali konusunda emin konuşup haklı çıkmıştım. 4 senede tahminlerin böylesine terse gitmesi normal mi değil mi bilemedim.

3.07.2010

Tanrı'nın Diğer Eli: Uruguay (4)1-1(2) Gana

"Tanrı'nın Eli"nden sonra gördüğümüz ve ana teması el olan en net maç buydu sanırım Dünya Kupası tarihinde. Gana'nın geçmesini istediğim ve son anda kadar Gana'nın şansının yanında olduğu maçın tarihi bir finalle bitmesi böyle bizim gibi uzaklardan öylesine iki takımdan destekleyenleri üzmedi kesinlikle. Afrika'nın düzenlediği ilk Dünya Kupası'nda bir Afrikalı maksimum sayı olan 7 maça ulaşsa iyi olurdu da kendi elleriyle verdiler maçı.

Maç başında Uruguay'ın etkili olması beklense de Gana neden çeyrek final oynayıp da finali hedeflediğini hatta 2014'e şampiyonluk hedefi koyduğunu açıklama fırsatı buldu. Uruguay biraz hücuma kalkar gibi olsa da Gana'nın huzlı ve güçlü hücum hattı dur dedi. Lugano'nun sakatlanıp çıkmasıyla da Uruguay'ın işi zorlaştı zira kupa başından beri Lugano merkezli bir düzene oturan savunmaları vardı. Ayrıca diğer başarılı isim Fucile de durduk yere can veriyordu saha ortasında. Şu an unuttum ama Inkoom olabilir, o rakibiyle girdiği mücadelede yüklenip hava topunda faulu alayım derken Ganalı'nın yükselmemesi ile kafa üstü serbest düşme hareketi yapmış oldu Fucile.(Fizikçi yorumu olsun bu da)
Yalnız şu var ki Gana takım halinde çok iyi hücuma çıksa da bireysel olarak fazlasıyla panik yapan isimlere sahip. Böyle bir aceleci, hemen iş bitirelimci bir tavır... Hal böyle olunca Uruguay'ın işine geldi bu ikinci yarıda, her ne kadar devreye girerken Muntari'nin sürpriz füzesi ile yenik duruma düşmüş olsalar da. Turnuva boyunca orta yuvarlak civarında bile olsa her duran topa inatla giden Forlan durdu durdu en sonunda istediği şeyi yaptı ve nefis bir gol attı. Hemen bazı gereksiz bünyeler çıktı "... ama Jabulani ..." diye kalıplar üzerinden konuştular. Yahu vuranın hiç mi payı yok? En ufak falso alan topa itiraz ediliyor, sanki normalde tüm toplar düz gidiyor, hiç falso almıyorlar. Az durun ya, kupa bitti top lafı bitmedi.

Maçın sonundaki olaya gelirsek iki tip görüş var: Suarez'in yaptığı Henry'nin yaptığı ile aynı diyenler olduğu gibi tamamen zıt diyenler de var. Aynı diyenler kusura bakmasınlar da bir takım organlarımı da kullanarak gülüyorum kendilerine. Ağzımla gülmek yetmiyor. Neymiş; Henry bir takımı elemiş elle oynayıp, Suarez de elemiş. Eee? Bu mu yani tüm argümanlar? Bu kadar? Komik olmaktan öteye gidemiyorsunuz arkadaş. Dakika olmuş 121, kale çizgisinde takımını savunuyorsun forvet halinle, top çizgiden geçti geçecek, tek engel sensin ve kafan, gövden ve bacakların izin vermiyor topu tutmana. Tek çare ellerinle topu kesmek... Bu noktada "Aman da top geçsin, önemli olan etik kütük düdük büzük" demenin alemi var mı?

Luis Suarez veya orada duran başka bir Uruguaylı için başka bir ihtimal yoktu o an, o top elle kesilecekti ve Suarez olması gerekeni yaptı. 121. dakikayı oynuyorsan ve bu pozisyon maçın son pozisyonuysa, top kale çizgini geçmek üzereyse elle oynarsın başka şansın olamaz. Luis Suarez'in elle oynaması Nike reklamına konu olan ve patlayan birçok hikayenin gerçeğe dönmüş hali oldu. Tabii Suarez'in geleceği yazmak için açtığı sayfanın büyük bir bölümünü Gyan doldurdu ve o da "Write The Future" slognanına ortak oldu. Gyan bu reklamda karavanda yaşayan göbek-sakal bağlayan Rooney oldu, Suarez ise Dünya'daki herkesin hareketini taklit edip ilahlaştırdığı Ronaldinho oldu.

Beter Ol Melo!: Hollanda 2-1 Brezilya

Maç yazısını Fiorentinalı olarak yazınca geçen yaz bu vakitler kaçarcasına Fiorentina'dan kaçan Melo'nun Brezilya'yı tek başına ateşe atmış olmasından fazlasıyla mutluluk duyduğumu belirtmem lazım. İlk yarısında Robinho ile öne geçtikleri maçta turu alacak bir oyun oynayan, rahatça yarı final görür denen Brezilya'nın kabustan beter ikinci 45'indeki başrol oyuncusu Melo rezalet geçen sezonu kendine yakışır şekilde kapattı resmen.

İlk yarıda şahsım adına beklediğimden çok daha erken bir gol atıldı. Ben devre sonuna doğru bir gol gelir diye beklemiştim. Brezilya'da anlamadığım bir nokta var ki herkes bunda hemfikir olsa gerek. Elano'nun yerine Dani Alves'in kullanılması. Tamam sağ açık olarak Alves kullanılıyor olabilir ancak kendisi aynı zamanda elemelerde olduğu gibi başarılı bir sol bek olarak da görev yapabiliyor. Sağ bek Maicon'a emanetken solda Dani Alves'i oynatıp Bastos isimli mazlumu orta sahaya çekmek sanki çok daha akıllıca bir tercih olacaktı. Kupa boyunca bunu göremedik ki ben grubun son maçında böyle bir şey denenmesi taraftarıydım. Dunga'dan iyi mi bileceğiz denebilir bu rotasyon hamleleri/önerileri için ancak Dunga'nın da izleyenler dışında ekstra bir şey bildiğini sanmıyorum. O kadar adamın içinden Bastos'u yetersiz olduğu su götürmez bir gerçekken sol bekte ısrarla oynatmak hatadır işte.Marcelo'nun Madrid için yetersiz olduğunu düşünenler bile var ki ben kendisinin üst düzey bir isim olduğunu düşünmekteyim. O Marcelo bugün Bastos'un yerine görev alıyor olsaydı durum daha parlak olurdu. En azından Robben-Sneijder ikilisi orayı deyim yerindeyse kevgire çeviremezlerdi. Bastos bir tane olumlu iş yapıyorsa karşılığında üç tane olumsuz iş yapan adam. Buradan Çağrı'ya(chao grey) selam olsun, Bastos'un can düşmanlarından biri olarak. Ben Bastos'u beğenirim demiştim sezon içerisinde ancak şu kupada sol bekteki oyunu kendisini sildi attı gözümün önünden.

Hollanda'ya bakarsak adamlar elemelerden beri gelen sağlam savunma veya en azından gol yemeyen savunma özellikleriyle bir yere gelmeye devam ediyorlar. Kadroda pek sevmediğim ve Hollandalı Hasan Şaş diye dalga geçtiğim Robben varsa, Sneijder varsa, Van Persie varsa, Van Der Vaart varsa o takım bir şekilde gol atıyordur zaten. E hiç yemezse veya tek gol yerse de şu adamlardan biri ekstra iş yapıp golü buluyor ve yenilmemiş oluyorlar. İşte böyle basit görünen bir şekilde yollarına devam ediyorlar ancak yaptıkları sistemli savunma izlenip alkışlanmaya değer. Brezilya biraz pozisyon bulsa da ikinci yarıda gol ararken bile taviz vermeyen yapılarıyla neden yarı finalde olan taraf olduklarını tüm Dünya'ya anlattılar.

Felipe Melo'nun kendi kalesine golü, Sneijder'in kafası derken kısa süre içerisinde kupanın kaderi değişti belki de. Şu maçı yıllar sonrasında efsaneler arasına sokacak olan şey ise kesinlikle Brezilya'nın ikinci yarı performansıdır. Hollanda neyse onu yaptı, çıkan 11'i bozmayacaklardı bile ancak son anlarda Huntelaar fırsatları değerlendirsin diye tek değişiklik yapıldı. Uyguladığınız sistemin doğru olduğuna inanıyorsanız ve geçmişte bunu kanıtladıysanız yine bundan taviz vermeyerek sonuca ulaşabileceğiniz en güzel örneğidir Hollanda Milli Takımı.

Ayrıca maçı Marmaris'te evde değil yat limanında izledim. Marmaris'e gelen turistler arasında İngiltere-Hollanda-Rusya üçlüsü açık farkla öndedir hep. Hal böyle olunca maç öncesi sokaklarda turuncu formalı yüzlerce turiste rastlamak mümnkündü. Maç sonu ise kendimi Hollanda'da sandım, her yerden bağırıp çağırıp tezahüratlar eşliğinde geçen onlarca Hollandalı grubun arasında...

1.07.2010

Not Defteri #41

  • Evet blog çok aksıyor 1 haftadır. Çok da gezmiyorum ha, yat limanında 2 tane yer var gittiğim o kadar. Ama çok gidiyor olabilirim.
  • Olsun, çeyrek finaller yarın başlıyor kalan 8 maçı 8'de 8 ile tamamlayıp özür dilemiş olacağız okuyuculardan. İçten içe hadi lan diyen varsa kınıyorum.
  • Bu arada Hitman 4: Blood Money oynamaya başladım. 2'yi az çok başardıydım, 3'ü hiç denemediydim de 4'ü beceremeyeceğim sanırım. Sessiz sakin gitmek bana göre değil, illa bir can yakasım, illa bir silah çekesim var. Halbuki ben her bölümü Silent Assassin ödülü ile bitirmek istiyorum. Olmuyor. Misal, ilk bölümde, piyano çalan Delgado'yu(evet isim bu, selam olsun Beşiktaş'a) öldürecekken ben dayanamıyorum güvenlikleri de harcayıp katliam yapıyorum, o salonun yarısını kanla kaplıyorum.
  • Bir de Gun'a başlayacağım Activision'ın yaptığı. "Activision kötü oyun yapmaz" der susarım.
  • Tansaş'ta inanılmaz bir mantık hatası var. Öyle böyle değil. Şimdi biliyorsunuz, 3 seneye yaklaşıyor blog ve beni bir süre devamlı okuyan herkes Lipton Ice Tea delisi olduğumu biliyor. Hah konumuz bu işte. Tansaş şimdi bunların 1 litreliğini 1.25TL'ye satıyor. Efenim? "E ucuz işte bu mu mantık hatası" dediniz değil mi? Hahayt. Bu değil işte mantık hatası. Hata şurada: Litresi 1.25TL'ye satılan içeceğin 1.5 litresini 2.50TL'ye satıyor olmaları. Bu nasıl bir mantık biri bana açıklasın arkadaş ya. Litrelikten 5 liraya 4 litre alabilirken, 1.5 litrelikten 5 liraya 3 litre alabiliyoruz saçmalığa bakın.
  • Bu şeye benziyor biraz. İzmir'de Gürmar diye bir yer var, okul tatile girmeden son gittiğimde Browni Instense'in tanesini her yer gibi 50 kuruşa satıyordu ancak 3'lü paket 1.50TL'ye satılıyordu. E be sivri zekalılar, ne anladım ben bundan. 1.49'a bari satı ki mantığı olsun.
  • Neyse ya, bana neyse bunlardan, ucuz olanını alırım ben. Ama böyle de mantıksız işler dönmesin.
  • Bakın daha yemekten bahsetmedim ha. Şu an tıkındığım için olabilir. Olmayabilir de, bilemem.
  • Ama şu var ki 1 hafta içinde Datça'ya Palamutbükü'ne geçiyorum. Bahçeyi düzenlemiş annem arada gidip, ben daha görmedim de babam ve kardeşim görüp nefis olmuş diyor. Oranın keyfini bol bol çıkarırım. Özet geçiyorum: angal beni bekliyor kısacası.
  • Digiturk'te Moviemax kanalları bölünerek çoğaldılar, iki yeni kanal ve üstüne bir de Goldmax'in yerini alan Moviemax Stars'ın HD kanalı geldi. Benim adıma gereksiz olan dizi kanallarını 2-8 arasına yığmışlar, 3 Temmuz günü zaten kapanıyor dizi kanalları, bunca vakittir boşuna açık kaldılar, boşuna para ödendi 2 senedir.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO