19.06.2016

Euro 2016 - İlk İki Maçlardan Sonra (D-E-F)

D Grubu

İspanya
Sabah kalkıyorum pas verecek birini arıyorum Miguel abi
bu çok zor bir şey bak Dios korusun ama çaresi yok bunun
devletimizden destek bekliyorum bu illetten kurtarsınlar beni.

İspanya'yı 1.5 maç üzerinden değerlendirmek istiyorum çünkü şu bir gerçek ki bize karşı sadece 45 dakika oynadılar. 2014 faciasından sonra Del Bosque'nin takıma çeki düzen vermesi, Costa'yı kesmesi, Morata'nın form tutarak takıma girmesi gibi gelişmeler İspanya için turnuvada olumlu sonuçlar veriyor. Çek Cumhuriyeti maçında 87. dakikaya kadar aradıkları golü bir türlü bulamasalar da rakibi sürekli baskı altında tutup boğmayı başardılar. Burada bir parantez açarak İspanya'nın oynadığı futbolun bende keyif almamaktan ziyade sinir yarattığını belirtmek istiyorum. Özellikle Çek Cumhuriyeti maçında ceza sahasında kaleyi karşısında görenlerin bile şut çekmeyip pas imkanı araması, altıpasın içinde pas yapma çabaları bana göre maçı durduk yere zora sokmalarına sebep oldu. Evet yıllardır bu tarz taktiklerle oynayarak büyük başarılara imza attılar fakat arada kaleyi görenin şut çekmesi de fena olmaz hani. Türkiye karşısında zaten 45 dakikada işi bitirdiler, ikinci yarı tamamen dinlenerek oynama şeklinde geçti.

Bunlar haricinde söyleyebileceğim çok bir şey yok. İspanya kafalardaki bir iki soru işaretini silmiş görünüyor. Hırvatistan karşısında liderlik için beraberlik yetiyorken kendilerini çok fazla zorlayacaklarını düşünmüyorum.

Hırvatistan

İlk maçlarını bize karşı oynadılar. Modric'in attığı harika gol olmasa ya da 5-10 dakika önce Ozan Tufan gol atsa grubun tablosu daha değişik olur muydu? Bence olmazdı. Hırvatlar bizim takım olabilmiş ve turnuvaya konsantre olmuş halimiz gibi geliyor. Hem kaliteli oyuncuları var hem de topa sahip olarak bir arada iyi oynuyorlar. İkinci yarıda Türkiye'ye karşı bir kamyon dolusu gol kaçırdılar, Çek Cumhuriyeti maçında da 2-0 öne geçtiler 2-1den sonra taraftarlarının ortalığı karıştırması yüzünden konsanstrasyonlarını kaybedip 2-2ye razı oldular.

Bu arada Hırvat bir taraftarın Reddit'te yaptığı yoruma göre çıkarılan olaylar planlı ve örgütlüymüş. Hırvat futbol federasyonundaki yolsuzlukların canına tak ettiği taraftar grupları Hırvatistan'ı Euro 2016'dan diskalifiye ettirerek federasyonu istifaya zorlamaya çalışıyormuş. Özellikle Zdravko Mamic'in özellikle genç oyunculara "maaşının 50%si Mamic'e ödenir" gibi inanılmaz kontratlara imza attırdığı, haraç toplar gibi para topladığı, ödemeyenlerin milli takım göremediği gibi iddialar yazılmıştı.

İspanya maçı benim gözümde Hırvatlar için belirleyici bir mücadele. Turnuvada favoriler için ciddi tehditlerden biri olup olmadıklarını bu maçta göreceğiz.

Çek Cumhuriyeti

İspanya maçında İsmail Kartal'ın lügatımıza kazandırdığı "haddimizi bilerek oynadık" sözüne yakışır bir performans verdiler. Kesinlikle eleştirmiyorum, biraz daha dayanabilseler İspanya'ya hayalkırıklığı yaşatacaklardı. Taktiksel açıdan bir cümle de olsa yorum yapamayacağım çünkü maç içinde genelde Çekleri değil rakipleri olan Hırvatistan ve İspanya'yı daha dikkatli izledim. Son maçlarını bizimle oynayacaklar, elbette bir ölüm-kalım mücadelesi. Bizden çok daha iyi durumda oldukları su götürmez bir gerçek ancak turnuvada sürpriz yapabileceklerini zannetmiyorum.

Türkiye

Kaos, mental açıdan bitmişlik, huysuzluk, bildiğinden şaşmamak, yanlış tercihler vs. vs. gerçekten bize dair hiçbir şey yazmak istemiyorum çünkü hepimizin bildiğinden farklı şeyler yazamayacağım. Özetimiz şu: Türkiye'nin en iyi defansif ortasahası Mehmet Topal iki maçta da stoper oynatıldı ve İspanya maçında 2 gole sebebiyet verdi. Hırvatistan maçında da kalemizi evliyalar korudu.

İşimiz yine mucizelere, o onu yener bu buradan puan alırsa öbürü hendek atlarsa noktasına kaldı ama biz Çekleri bile yenecek durumda değiliz.
Daha iyi özetleyen fotoğraf yok.


E Grubu

İtalya

Turnuvanın en formda adamı.
Bunu bu blogda dillendirdiğim için muhtemelen idam edilirim ancak İtalya'yı 2006'da Almanya'yı uzatmalarda elediğinden beri sevmiyorum. Bu yüzden 2014 Dünya Kupası benim için büyük bir keyifti (sonra Prandelli bize geldi o daha kötü oldu, neyse biraz daha yazarsam Fırat blogdan atacak). Yalnız itiraf etmem gereken bir şey var: İtalya, taraftarının dahi "bu ne ya?" dediği kadrosuna, oyun anlamında şüphelere rağmen turnuvanın en hazır, en iyi takımı görüntüsünde. Belçika karşısında oynadıkları maç ilk haftanın en güzel maçıydı. Giaccheri'nin golü de en güzel goller arasına girecektir. İsveç'e karşı yine turnuva statüsünün biz futbolseverlere bir getirisi (!) olarak çok rölantide oynadılar, Eder golü yoktan var etti. Etmeseydi de çok bir şey kaybetmeyeceklerdi zaten.

Görülen o ki Antonio Conte, Fransa'ya Chelsea'nin başına geçene kadar tatil yapmaya değil, turnuvayı kazanmaya gelmiş. Defans oynamaya zaten her dakika yatkın olan İtalya'yı hücum anlamında da çok etkili bir takıma dönüştürmüş.

Ne yazık ki İtalya'yı çok formda ve hazır buldum. Kadro olarak en iyi değiller ama en iyi ve en formda teknik direktöre sahipler. Şu anki görüntülerinde turnuvayı kazanmaları benim için gerçekten sürpriz olmaz.

Belçika

Son 2 turnuvadır kağıdı elimize alıp baktığımızda hepimiz "bu Belçika iş yapar" diyoruz, sonra ortaya kel alaka bir performans çıkıyor ve hevesimizi kaçırıyor. İtalya maçında da aynısı oldu. Varlık gösteremediler, cılız birkaç hücum girişimleri vardı. En önemli sorun teknik direktör Wilmots gibi görünüyordu ve takım olma dediğimiz kavramdan çok uzaklardı.

İrlanda maçında ise -rakibin seviyesiyle alakalı olarak- tam tersine döndüler. Herkes takır takır top oynamaya başladı, İrlanda'yı bunalta bunalta 3 gol attılar. Hazard sağdan, De Bruyne ortadan, Carrasco/Mertens sağdan bindiriyor derken Lukaku'ya sadece önüne getirilen topları kaleye sokmak kaldı.

Tam bir Jekyll & Hyde performansı izlemiş olduk. Eğer böyle devam edebilirlerse atfedilen "gizli favori" ünvanının hakkını verebilirler, eğer her zor rakipte İtalya karşısındaki gibi olacaklarsa bir daha kimsenin Belçika'dan bir şey umacağını sanmıyorum.

İsveç

İsveç'i izliyorsak onun yüzü suyu hürmetine.
Şanssızlık eseri (alarmı kapatmak) İrlanda'ya karşı oynadıkları maçta İrlanda'nın attığı gole kadar uyumuşum. Gözümü açtığımda İrlandalılar seviniyordu. Kalan sürede de İbrahimoviç sayesinde beraberliği kurtardıklarını gördüm. İtalya maçında ise İtalya'nın üstünlüğünü kabullenmiş bir şekilde oynadılar, zaten İbrahimoviç dışında bir tehdit unsurları da yoktu. Çoğumuzun da İbrahimoviç dışında izlediği futbolcu yok zaten. İlk yarıda bir anda sol kanatta attığı bir çalım ve sağ kanada attığı uzun nokta atışı pas onu neden izlediğimizi gösterdi ama beklediğimiz hücum etkinliğini fazla göremedik. Bunda İtalya'ya karşı oynamış olmaları çok büyük bir etken elbette. Kısacası, İbrahimoviç dışında albenisi olmayan bir takıma sahipler. Galler'e benziyorlar ama onlar kadar iyi organize olamıyorlar. Temennim gruptan çıkmaları ki İbrahimoviç'i son turnuvasında bir maç da olsa fazladan izleyelim.

İrlanda

Kuzeyli kardeşleri gibi neden burada oldukları sorgulanıyor. Ellerinden geldiği kadarıyla turnuvada varlık göstermeye çalışıyorlar. Belçika karşısında 1 gol sonrasında çözülecekleri belliydi misal, 48e kadar düşe kalka da olsa dayandılar ama fazlası gelmedi. Gruptan çıkmış İtalya'ya karşı da -İtalya iyice boşlamazsa- varlık gösterebileceklerini zannetmiyorum. Haftaya adaya dönüp turnuvanın kalanını İskoçlarla birlikte izlerler.

F Grubu

Macaristan

Eşofman reis hiç bırakmayacak sanırım.
Turnuvanın en manasız grubu bu oldu herhalde. İki maçlarını da çok dikkatli izlemediğim Macarlar liderler ve işler çok ters gitmezse gruptan çıkacaklar. İlgi çekmiyorlar, çok kötü de oynamıyorlar. Kendilerinden daha favori gösterilen Avusturya'yı yenip, taş gibi oynayan İzlanda'dan puan almayı başardılar. Son 16dan ötesi zor gibi geliyor.

Portekiz

İlk hafta oynadıkları İzlanda maçı çok keyifliydi, bol pozisyona girdiler ama değerlendiremediler. Sonuç olarak 2 puanı İzlanda'ya karşı bırakmış oldular. Dün akşam da Avusturya karşısında aynı şekilde çok iyi oynayıp gol atamadan berabere kaldılar.  Takımda elbette Ronaldo ön plana çıkıyor ama daha olumlu bir hareketini göremediğimiz gibi üstüne penaltı kaçırdı. İzlanda maçından sonra da İzlandalıları gereksiz şekilde eleştirip burnu büyük tavırlar sergilemişti. Kullandığı frikikler barajı aşmıyor, gol pozisyonlarını değerlendiremiyor, kendisini izlemeyi severim fakat bu turnuvada kötü bir görüntü çiziyor.

Portekiz'i bal yapamayan arı olarak nitelendiriyorum, düzgün bir santraforları olsa kupayı alma şansları bile olacak belki. Macaristan karşısında rahat galibiyet alırlar diyemiyorum çünkü takımın sağı solu belli olmuyor.

İzlanda

Ünlü düşünür Hasan Şaş'ın "elle topu kaleye götürseler 3 kere götürebilirler" dediği İzlanda ilk kez geldiği turnuvada defansif anlayışından hiç ödün vermeden oynuyor. İzlemesi sıkıcı ama işlerine yarıyor. Macaristan ve Portekiz'den birer puan almayı başardılar. Avusturya maçı için ise gerçekten bir tahminim yok.

Avusturya

Bu grupta Portekiz'in arkasından ikinci olacaklarını düşünüyordum, şu anda 1 puan ile son sırada duruyorlar ve henüz golleri yok. Fena bir sezon geçirmeyen Arnautovic'i çok etkisiz gördüm, ondan iş yapmasını bekliyordum açıkçası. Alaba zaten Bayern'de bek-ortasaha oynarken kendini burada 10 numara pozisyonunda buldu elinden geleni yapmaya çalışıyor. İzlanda karşısında iyi oynayıp çıkabilirler de gol atamadan turnuvayı kapatabilirler de dediğim gibi bir tahminim yok.

Okuduğunuz için teşekkür ediyor, bol gollü daha heyecanlı üçüncü maçlar yaşanmasını diliyorum.






18.06.2016

Euro 2016 - İlk İki Maçlardan Sonra (A-B-C)

İyi günler dileyerek ve beni bloguna transfer eden Fırat Selçuk başkanıma teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum.

Dünya Kupası ve Avrupa Kupası’na karşı kendimi bildim bileli fazladan bir ilgim vardır. Elimden geldiği kadarıyla her maçı izlemeye çalışır, adeta bir Hıncal Uluç edasıyla televizyon başına dikilip eleştirilerimi peşpeşe sıralarım. 

Futboldan taktik olarak sağlıklı eleştiriler yapacak kadar anlamıyorum ya da kafa olarak biraz gerilerde kaldım ancak bu utanmadan yüzsüz yüzsüz eleştiri yapmama olmuyor. Futbol izlerken beklediğim şeyler basit: Hızlı ve tempolu, bol pozisyonlu, mümkünse gollü geçen maçlar. Taktik savaşlarına dönüp 80 dakikanın ortasahada takımların birbirinden top kapıp set hücum kurmaya çalışmasıyla geçen, kimsenin sazı eline alamadığı maçlar benim için işkenceden farksız. Sazı eline almak demişken bunun sebebi de artık dünya futbolunda yıldız oyuncu sayısı azaldı veya yıldız kabul edilen oyuncuların oyun tarzı değişti. Ekşi Sözlük'te bu konuda önemli bir kısmına katıldığım bir entry mevcut. 

Daha fazla dallanıp budaklandırmadan kısa özetlere geçeyim:

A Grubu

Fransa
Turnuvadan önce bana gelecekten haber gelse, Fransa iki maçta 6 puan aldı deselerdi yüklü miktarda bahis oynamadan önce "vay be demek Pogbalı, Kanteli, Payetli, Griezmannlı canavar kadro favorilerden biri olmanın hakkını veriyor" derdim. Ne yazık ki Fransa'dan gördüğümüz futbol tam olarak gerçekler/hayaller capslerinin karşılığı. Defansı haricinde zayıf bölgesi olmayan, şantajcı Benzema'nın eksikliği dışında eksiklik çekmeyen Fransa benim turnuvada maçlarını iple çektiğim ilk takımdı. Rakibi bunaltan bir ortasaha performansı ile gerek kanatlardan gerek ortadan yapılacak hücumlarla kazma Giroud'a bile maç başına 2 gol attıracak bir Fransa hayal ederken, pozisyona girmekte zorlanan, ne oynadığı karışık bir Fransa izledik. Benim en büyük hayalkırıklığım ise Pogba oldu. Sahada Juventus'taki Pogba yerine üstüne yapıştırılan Zidane/Vieira etiketinin baskısıyla ezilmiş bir Pogba gördüm. 

Esasında şahsen Kante ve Payet haricinde -belki Adil Rami- beklentilerimi karşılayan bir oyuncu da yoktu ama misal Griezmann'ın performans düşüklüğünü Deschamp'ın beceriksizliğine bağlayabiliyorum. Romanya maçında istediği topları alamıyor, ilerde eziliyordu. Arnavutluk maçında ise zaten sonradan oyuna girdi 90da golünü atıp Fransa'yı gruptan çıkardı. Pogba ise sık sık topla buluşmasına rağmen onu Pogba yapan top sürme, iyi pas atma gibi özelliklerini sergileyemedi. Benim için fark burada. Arnavutluk maçında yedekten girmek belki daha iyi olur dedim o da olmadı, umarım turnuvanın kalanında kafası daha rahat oynar da leylek bacaklarıyla attığı çalımları ve şutları daha sık izleriz.
İki maçın da adamı Payet.
Fransa'nın en kilit adamının ise tartışmaya yer bırakmayacak şekilde Dimitri Payet olduğunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Gerek Romanya gerek Arnavutluk maçında yarattığı pozisyonlar ve attığı biri muhteşem iki gol onu Fransa'nın en iyisi yaptı. West Ham United'da geçirdiği harika sezonun üstüne koyarak devam ediyor, transfer sezonunda ne olur merak ediyorum. 

Fransa hakkındaki şimdilik son satırlarımı Deschamp'ın bazı taktik inatlarından vazgeçmesi ve Pogba başta olmak üzere oyuncuların beklentileri karşılamaları halinde turnuvada yarıfinal görürler, yoksa Payet her maç şapkadan tavşan çıkaramaz diyerek sonlandırıyorum. 

İsviçre

Forvetinde Haris Seferovic yerine ortalama bir Afrikalı PTT 1. Lig forveti olsaydı şu anda turnuvaya damga vuran bir İsviçre'yi konuşuyor olacaktık. Girdiği her pozisyonda şut açısı, hava şartları, zeminin kayganlığı, kramponunun ayağını sıkması, topun sekmesi, kalecinin yerinde olup olmaması gibi hiçbir etkenin kendisini etkilemesine izin vermeden kaleciyi vurmayı başaran Seferovic'i tebrik ederek yazıma devam ediyorum.

Forvet değil papıt şov.
Arnavutluk maçında -rakibin 30. dakikada 10 kişi kalmasıyla birlikte- çok pozisyon yakaladılar, atamadılar. Az kalsın 2 puanı da kaptıracaklardı. Akıllanmadıkları için Romanya maçında penaltıdan geriye düşüp yine bir kamyon dolusu fırsatı harcadılar. Mehmedi sahne almasa Fransa maçına ölüm kalım maçı olarak bakacaklardı, şimdi liderlik şansları bile var. 

İsviçre'de en çok Dzemaili'nin olumlu performansı hoşuma gitti. 10 numara gibi oynuyor, güzel oynuyor, top onda değilken belki çok katkı vermiyor ama top kendisine geldiğinde iyi işler çıkartıyor. Galatasaray'a geri döner ve kalırsa kendisinden yararlanabileceğimiz pozisyon belli. Tabi Selçuk varken Sneijder varken üçüncü bir oyun kurucuya ihtiyacımız yok ama konumuz bu değil. Xhaka'yı Romanya maçının adamı seçmişlerdi, neden bilmiyorum. Benim fark etmediğim bir görev adamlığı işini iyi yapmış olabilir. Açıkçası Behrami'yi daha çok beğendim. Kulüp maçlarında kendisini pek takip etmiyorum ama 2014'ten beri olan kariyerini -Hamburg, Watford- göz önüne alırsak milli maçlarda çok başka oynayan bir oyuncu.

İsviçre benim için hala gizli favorilerden bir tanesi. Yalnız takımı iyi akord edilmemiş bir enstrüman gibi görüyorum, sanki bir şeyler yerine otursa alıp yürüyeceklermiş gibi geliyor. Tabi ilk akordun Seferovic'in ayağına çekilmesi gerekiyor.

Romanya

Fransa karşısında kendi seviyelerinde çok başarılı oynadılar. Muhteşem Payet'i durduramadılar. İsviçre karşısında da öne geçtiler ama skoru korumaya çalışıp başarısız oldular. İki maçta da tek gollerini penaltıdan buldular hücum açısından çok etkili olduklarını söyleyemem. Gruptan çıkma şansları var mı? Arnavutluk'u yenerlerse 4 puan alıp en iyi üçüncüler arasına girebilirler elbette ama Arnavutluk çantada keklik tabir edilecek bir takım değil. Rumenler üç puana muhtaçken nasıl oynayacak göreceğiz. Şu anki halleriyle pek keyif vermiyorlar.

Arnavutluk

Grubun en talihsiz takımı. Kötü bir Fransa'ya karşı da olsa iyi direndiler ancak 90. dakikadan sonra maçı verdiler. İlk maçları olan İsviçre maçında ise 5. dakikada geriye düştükleri yetmemiş gibi yıllarca "savaşa giderim, savaşta yanıma alırım, afedersiniz çıplak halde arkamı döner yatarım o derece güvenirim" diye pazarlanan Lorik Cana'nın kurbanı oldular. Önce rakibinin kafasını -bakın kafa vuruşunu değil, doğrudan kafasını- kramponuyla kesmeye çalışıp sarı kart aldı, sonra da Chedjou'nun Kadıköy'de topa dirsek vurmasından daha saçma bir hareketle, yerde yatarken topa vuramayacağını anlayıp plonjon yaparak topa tokat vurunca takımını eksik bıraktı. İkinci maçta yerine oynayan Ajeti çok daha iyi göründü, atılmasının tek olumlu katkısı bu olabilir. İsviçre maçında bu eksikliğe rağmen iyi oynadılar, maçtan kopmadılar. İsviçre'ye pozisyonlar verdiler ama Seferovic'in karşılığı olan Sadiku ile de bir kamyon pozisyon kaçırdılar. Teknik direktörün Sadiku yerine aldığı Gashi'nin kaçırdığı pozisyon Arnavutluk'ta forvet antrenmanını bostan korkuluğu mu yaptırıyor sorularını sormamıza sebep oldu. Hepimizin izleyip gördüğü şeyleri tekrar yazdım belki ama şuraya bağlayacağım: Ben Arnavutluk'un Romanya'yı yenme ihtimalini daha yüksek görüyorum. Eksi averajda oldukları için en iyi üçüncüler grubunda nerede olurlar onu kestiremiyorum.

B Grubu

İngiltere

Benim için bir diğer hayalkırıklığı da İngiltere oldu. Aynı Fransa gibi kadrosunun güzelliğine, sezon içinde oyuncuların sergilediği performanslara kandım çok güzel maçlar bekledim ancak Roy Hodgson'ı unuttum. Rusya maçında beklenen performansı gösteremeden 70 dakikayı devirdikten sonra Dier sayesinde öne geçtikten sonra skoru korumaya çalışmaları, Rooney'in çıkıp Wilshere'in, Sterling'in çıkıp Milner'ın girmesi gibi enteresan seçimler 90+da 2 puanı vermelerine sebep oldu. Sterling'in çıkması doğru karardı çünkü kendisi oyunda kaldığı süre boyunca beynini kullanmak adına hiçbir şey yapmayarak birçok İngiltere hücumunu gerek pas tercihi ile gerek top kaptırma ile öldürdü. Ancak bence yerine giren adam Vardy olmalıydı. Rooney'in iyice ortasahaya gömülüp oyun kurucu rolünü üstlenmesi çok hoşuma gitti, bir iki yerde attığı doğrudan paslar biraz Scholes'u anımsattı.

En güzel manşet The Times Sport'tan gelmiş
Galler karşısında da hatalarından ders almayan Hodgson ısrarla Kane-Sterling ikilisinde ısrar etti. İlk yarı bitmeden az önce Joe Hart "her turnuvada bir İngiliz kalecisi gol yumurtlayacaktır" kuralını Bale'in frikiğinde uygulamasa belki bu maçta da puan kaybedecekti. Sterling - Sturridge, Kane-Vardy değişiklikleriyle birlikte iyice kapanan Galler karşısında güzel bir geri dönüş yapmayı başardılar. Vardy'nin golü şans golüydü elbette ama hep dedikleri gibi "orada durmak da önemli" işte. Sturridge de sonradan giren Rashford'un da dahil olduğu bir pozisyonda son dakikada galibiyeti getirdi ve İngilizleri rahatlattı. Umuyorum ki Hodgson artık
Slovakya karşısında Vardy-Sturridge ile başlar ya da sistem değiştirerek bu adamları bir yere monte eder.

Sonuç olarak beklediğim oyunu Galler maçının ikinci yarısı hariç oynayamayan bir İngiltere gördüm. Kağıt üstünde makine gibi işleyebilecek bir oyuncu kadrosuna sahipler ama biraz tecrübesizlik biraz panik ama en çok da teknik direktör tercihlerinden dolayı tam performanslarını yansıtamıyorlar. Toparlarlar mı? Neden olmasın.

Galler

Gerçekten her şey ona bağlı.
Gareth Bale'in ayağına bakan bir takım, bunu kendileri de inkar etmiyorlar. Bale de bu beklentileri iki maçta fazlasıyla karşıladı. Attığı frikik golleri, hemen hemen her hücumda aktif rol oynaması ile Galler'e turnuvada ilerleme şansı getirdi. Kendilerinden bir tık daha tecrübeli (2010 Dünya Kupası görmüş) Slovakya karşısında yılmadan mücadele ettiler ve kazandılar, İngiltere karşısında 1 puanı 90. dakikada kaçırdılar. Bu puan kaybını hak etmiş olabilirler elbette çünkü ikinci yarıda birkaç cılız girişim dışında skor korumaya çalıştılar. Fakat turnuvada statü sağ olsun 1-0 geride olanlar bile skor korumaya çalıştığı için fazla eleştiri getiremiyorum. Başta Bale'in ayağına baktıklarını yazdım ama oturmuş bir takım görüntüsü de veriyorlar, sadece kalite eksik. Gruptan çıkacaklarını düşünüyorum ve şimdilik çekecekleri kuraya bağlı olarak çeyrek final görmeleri şaşırtmaz diyorum. 

Slovakya

Dürüst olacağım, çok dikkatli izlemedim. 2010 Dünya Kupası'nda izlettikleri azap dolu maçlardan beri de (İtalya'nın Yeni Zelanda'nın arkasında sonuncu olduğu grup) kendileri hakkında çok bir fikrim yok. Kulüp bazında parlayan oyuncularını tanıyorum. Hamsik ve Weiss'ın Rusya'ya attığı şahane iki gol dışında akıllarda kalacak bir performans da sergilemediler. Gruptan çıkarlar mı? İngiltere maçında işler çok ters gidip fark yemezlerse, Rusya'nın sürpriz yapacağını düşünmediğim için 3. olup çıkabilirler. İngiltere'nin performansı sebebiyle puan almaları da şaşırtmaz tabi.

Rusya

2014'te Capello'nun oynattığı oyunla hepimize afakanlar bastırdıkları yetmedi bu turnuvada da çok farklı bir görüntü sergilemiyorlar. İngiltere karşısında iyi savunma yaptılar ama bunda İngiltere'nin payı daha büyüktü. Son dakikada 1 puan alarak acaba mı dedirttiler fakat Slovakya maçında ancak 2-1i yakalayınca biraz hareketlendiler o da yetmedi. Yıldız denebilecek bir oyuncuları da yok, öyle boş beleş geldiler gidecekler gibi açıkçası. Galler maçında beni yanıltacak bir performans ortaya koyarlarsa gelip buradan tebrik ederim.

C Grubu

Almanya

Çocukluğumdan Fransa 98'in sadece finalinin bir kısmını, Euro 2000'in birkaç maçını hatırlıyorum. Adam akıllı hatırladığım ilk turnuva ise 2002 Dünya Kupası. Türkiye olarak turnuvaya damgamızı vururken ben de bir yandan maç özetlerinde olsun, maçlarda olsun Oliver Kahn'ı izleyip mahallede kaleciyken gaza geliyordum. Belki kendisi olmasa Euro 2000'deki Toldo performansı sebebiyle İtalya hayranı olacaktım, kısmfet. Sonuç olarak o günlerden beri her turnuvada desteklediğim takım Almanya'dır.

Dünya Kupası'nı aldıktan sonra Philipp Lahm'ın daha 32 yaşında milli takımı bırakması, rekortmen Klose'nin sosyal sigortalardan emekliliğinin bağlanması, Schweinsteiger'in Manchester United'da bekleneni veremediği bir sezon ve yaşı itibariyle yavaştan yedeğe çekilmesi gibi sebepler akıllarda Almanya'ya karşı bir takım sorular uyandırdı. Tabi bu "gruplardan çıkamayacaklar mı acaba?" soruları değil "2014'te izlediğimiz Almanya'yı görebilecek miyiz?" tarzı sorulardı. Löw'ün seçimleri aday kadrolardan beri çok tartışılıyordu. Özellikle Podolski'ye karşı "takım maskotu olmak dışında ne verebilir?" tepkileri benim sinirime dokunmaya başlamıştı. Löw etrafında güvendiği, takım kimyasını yükseltecek adamlar istediği için Podolski kadroda evet ama bu hiçbir katkı veremeyeceği anlamına da gelmiyor. Öte yandan Stuttgart'tan beri kanımın bir türlü ısınmadığı ve kasım ayını göremez tahminimden sonra beni ağır şekilde bozan -artık seviyorum, bükemediğin eli öpeceksin- Mario Gomez'in form tutarak kadroda olması sevindiriciydi. Çünkü bakın koca Almanya'da milli takım kalibresinde başka santrafor yok. Klose dışında zaten son yıllara damga vuran bir santrafor yoktu (Müller raumdeuter diye kendi mevkisini yaratmış bir oyuncu ona santrafor diyemem), Cacau, Gomez, Kuranyi, Neuville, Kießling denendi hiçbiri olmadı. Gomez bu sefer tutarsa görüp göreceği en fazla iki turnuva daha olacak. Santrafor sorununun yanında Lahm'ın gidişiyle sağ bekte de sıkıntı yaşanmaya başladı. Löw isimli billur kaşıyıcı az kalsın Lahm'ı ortasahada oynatacağım diye 2014 Brezilya'yı da yakacaktı ki hatasından dönmüştü. Ancak bu sefer dönecek bir hata da yok. Ortaya atılan hiçbir isim beğenilmedi, en sonunda mevki esas bölgesi defansın ortası olan ama sağ-solda da oynamaya yatkın Höwedes'e kaldı. Reus yine sakatlığı yüzünden gelemedi, turnuva dönemlerinden önce hamama götürülmesi şart gibi görünüyor.

Pis adam.
Bu kadar mevzudan sonra Almanya'nın ilk iki maçını çok kısa olarak geçeceğim. Löw, Götze'nin ileri uçta oynadığı sola Draxler sağa Müller'i attığı onların arkasında da Mesut-Kroos-Khedira'dan oluşan bir üçlüyle taktik kurmuş. Ukrayna gibi zayıf bir takımın savunmasını aşmakta bile zorlanan -maç 90da anca koptu- bu taktik biraz daha dişli Polonya karşısında tamamen etkisiz kaldı. Almanya'nın 2. grup maçları her zaman zor ve sıkıntılı geçiyor bunu biliyorum, üstüne üstlük beraberlik iki tarafa da yarıyordu. Ancak yine de doğru düzgün pozisyona bile giremeyen bir Almanya izlemek hiç hoşuma gitmedi. Üstüne üstlük oyunun bu kadar işe yaramadığı ortadayken sadece Gomez ve Schürrle değişiklikleriyle maçı bitirdi. Gomez'in etkisiz kaldığı yönündeki eleştirilere de katılmıyorum çünkü taktik anlamda hiçbir değişiklik olmadı. Götze oynuyormuş gibi oynamaya devam ettiler bu da Gomez'in etkisiz kalmasına neden oldu.

Almanya'ya acilen taktik değişiklik şart. Sadece formasyon olarak değil mentalite olarak da oyunun daha dikine ve bunaltıcı oynanması gerekiyor. Ha ben günümüzde pek sevilmese de hala daha bu takıma Müller-Gomez ikilisiyle 4-4-2'nin uygulanabileceğini düşünüyorum. Bunun dışında Müller ve Götze'yi çok etkisiz buldum, Draxler'in ilerleyen maçlarda skora doğrudan etki edeceğini düşünüyorum. Bu haliyle bile bir şekilde yarı-final göreceğine inandığım Almanya'yı üçüncü maçtan sonra bol bol övmek dilekleriyle bu kısmı burada bitiriyorum.

Polonya

İlk maçta Kuzey İrlanda gibi güçsüz bir takıma karşı fizik olarak daha iyi olmalarının, Lewandowski gibi bir yıldız santrafor ve ondan bir iki gömlek aşağıdaki Milik'e sahip olmanın avantajını kullandılar. Çok da eğlenceli geçmeyen maçta 1-0 galip çıktılar. Benim dikkatimi çeken tek mevzu kanatları çok etkin kullanmaları oldu. Almanya maçında da Kamil Grosicki bulunduğu kanadı tarumar etti. Lewa'yı şimdilik etkili olarak kullandıklarını göremedik, Almanya karşısında da zaten al gülüm ver gülüm 1 puanı alalım şeklinde oynadılar. Milik de K.İrlanda'ya attığı gole rağmen ahım şahım bir performans sergilemedi. Turnuvadaki birçok takım gibi sağlam ve disiplinli bir savunma kurguları var, gruptan da çıktılar artık ama ne yaparlar cidden fikrim yok, son maçtan sonra tekrar değerlendirmeye çalışırım.

Kuzey İrlanda

Herkesin bunların burada ne işleri var dedikleri Kuzey İrlanda, bu yazıda değindiğim Fransa ve İngiltere'den daha fazla takım görüntüsü verdi. Ellerinden geldiği kadarıyla oynuyorlar, Polonya'ya direnemediler, golü yedikten sonra çok da risk almadılar. Hedef maçları elbette Ukrayna maçıydı ve onları da iyi bir duran top organizasyonundan öne geçtikten sonra bertaraf ettiler ve 90da skoru 2-0 yapıp hem rakiplerini elediler hem de en iyi üçüncülere katılmak için önemli bir adım attılar. Maçlarını iple çekmiyorum ama gelenden gidenden 3-4 yiyecek kadar kötü de değiller.

Ukrayna

Almanya maçının özellikle ilkyarısında gösterdikleri performans ile acaba gruptan çıkabilirler mi derken Kuzey İrlanda karşısında pek bir şey oynamadan elendiler. UEFA'nın 3 maçlık grupta ikili averaja bakmasının kurbanı oldular ama Polonya'dan üç puan alabileceklerini de düşünmüyordum zaten. Fazla söyleyecek bir sözüm yok, yıllardır Shevchenko yok Ukrayna'yı izlemek için sebep de yok. Oynadıkları iki maçtaki en heyecan yaratan an K.İrlanda maçında yağan dolu ile maçın 5 dakika tatil edilmesiydi.


20.05.2016

#Giro 2016 12. Etap: Güle Güle Gorilla

Kittel'den sonra Greipel de Giro'ya veda etti ve bizi Modolo, Ewan, Demare ve Nizzolo ile baş başa bıraktı. Etap sonu bırakacağı ve dağlara kalmayacağı belliydi, geceye bırakmayıp Eurosport canlı yayınında bıraktığını açıklayarak işi uzatmadı. Ben yine kim devam ediyor diye kontrol etmedim, bu bahsettiğim dört sprinterden biri bıraktıysa bilmiyorum. Etaptan sonraki gelişmeleri okumadım bugün, umarım ilk satırdan hatalı yorum yapmış olmam. Olursa da söylersiniz artık... Giro'da bundan daha düz etap yok, yılın en düz etabını, tarihin de en düz etaplarından birini geride bıraktık ama sağ olsun hava koşulları bir süre heyecan yarattı. Yoksa genel anlamda bu kadar düz etap hava da iyiyken son 5-10 kilometreye kadar sıkıcı oluyor. Tabii finalde toplu sprint varsa beklediğinize değiyor. Sarper Günsal da "Bunun için bekledik kaç saattir." diyerek durumu özetlemişti geride kalan etaplarda. (Hangisi olduğunu unuttum, dün bile olabilir.)

Kittel gitmiş, Vivani gitmek zorunda kalmış derken sprintte rekabet iyice azalıyor. Aniden bir gülme geldi Vivani ve rekabeti aynı cümlede kullanınca. Neyse dursun, zararı yok sevgili çapsız İtalyan sprinterimizin. Marmaris'te gözümün önünde etap alsa öldürürdüm ama sağ olsun buraya geldiğinde Cavendish'i geçmek gibi densiz hareketlerde bulunmamıştı. İki kere geçti gerçi tur boyunca ama ben önce kendi evimin dibindeki etaba bakarım. Giro konuşacakken nereye vardı olay. İşte dümdüz etabın yan etkileri bunlar, benim gibi konudan sapıp bambaşka şeylerden bahsetmeye fazlasıyla müsait bir adam kolaylıkla bunu başarabiliyor.

Rekabet günden güne azalırken etap başında Demare "Sonuna kadar gitmek istiyorum." diyerek biraz umut verdi. Son etaba kadar dayanabilirse mayoya oynamak istiyor sanırım. Umarım başarır zira üç hafta sonunda Modolo değil de Nizzolo alırsa üzülürüm gibi geliyor. Futbolda her zaman ilk sırada İtalyanlar olsa da bisiklette buna pek takmıyorum. Öyle olsa en sevdiğim bisikletçi Cavendish olmazdı zaten. Bak yine koptu adam. Demare umarım mayoya giymeyi başarır ama Demare'ın gittiği mayoya 27 puan önündeki Nizzolo da kolaylıkla gidebilir. İkisi de sona kadar kalırsa genel klasman dışında güzel bir kapışma izleyeceğiz son günde.

Bu kadar sprint konuşmaya gerek var mıydı bilmiyorum ama zaten daha fazla bir şey anlatmak istemiyorum. Giro'da esas kan 13. etaptan itibaren akacak. Dağlarda acıdan kahrolan bisikletçiler görmek istiyorum artık. Sprinte doydum yeteri kadar, bundan sonrası Tour'a kalsın...

Etapta ne oldu?
Bu kısmı da her yazıya eklemeyi adet edindim ama inanın bu sefer diyecek hiçbir şeyim yok. Dümdüz etapta gittiler gittiler ve Greipel etabını alıp Giro'ya veda etti. Nizzolo ve Demare son günü görmeyi başarırlarsa kırmızı mayoyu alacaklar. Günün konuşulacak tek detayı, son 8 kilometreden sonrasında etabın nötralize edilmesi ve zaman bonuslarının kaldırılmasıydı. Son bölümün bol dönüşlü ve çok hareketli olmasından ötürü, düz etaba rağmen gün boyu hava koşullarıyla boğuşan sporculara bir kolaylık sağlandı. Kavga gürültü olmadan bitti sprint. Gerçi sonda Greipel, Ewan'ı sıkıştırmasa iyiydi, ufaklık belki etaba giderdi zor da olsa...

Sırada dağlar var, konuşacak çok şeyimiz olacak bundan sonra.

18.05.2016

#Giro 2016 10. Etap: Beter Ol Sky

Kişisel bir yere yazıyor olmanın en güzel yanı böyle başlık atabilmek. Bisiklette takım tutma olayı pek olmaz ama bazı takımları sevmemeniz mümkündür. Sezon içerisinde her yarışı izlemeseniz bile 30 civarı takım görebilirsiniz. İçlerinden bir tanesini sevip her yarışta o takımı desteklemeniz zor olsa da sevmeyeceğiniz takım veya takımları seçmek çok kolay bir şey. Etixx-Quick-Step ve Dimension Data diğerlerine oranla daha fazla sevdiğim takımlar, sevmediğim ise bir tane: Team Sky. İşin ilginç yanı, bisikletle ilgilenmeye yeni yeni başladığım zamanlar Sky'ın doğduğu döneme paralel. Sonraları geçmişi de öğrenip okumaya başlamış olsam da kendi adıma bisikleti bildim bileli Team Sky orada neredeyse. 2009'da ilk kez bisiklet izlemeye başladım, Sky da 2010'da pelotonda yer aldı ve o günlerde nefretimi kazandı. Zaten o sır gibi saklanan "bilimsel" olaylar tek başına nefret unsuru.

İlk satırlar alakasız dursa da yazdıklarımın etapla bağlantısını Sky üzerinden kurmuşsunuzdur sanırım. 10. etabı izlemeyip de burayı okuyan varsa bağlantı şu: Team Sky'ın lideri, genel klasmanın en büyük favorilerinden Mikel Landa hastalığı sebebiyle Giro'yu bıraktı. Pazar günkü 40 km'lik zamana karşıda beklenenin çok üzerinde performans gösterip, genel klasmandaki birçok rakibini geride bırakmıştı Landa. Pazartesi günü dinlenmenin ardından 10. etapla beraber sondaki iki tırmanışta atak bile yapması bekleniyordu. Sabah etap öncesi bunu deneyeceğini de söylemişti ama daha ilk bölümlerde tırmanışta altı dakika fark yedikten sonra devam edemedi. Sky olayın mide ve sindirim sistemi rahatsızlığı olduğunu söyledi ki bir gün önce barbekü yapıyorlardı, bilmiyorum bunun alakası var mıdır yok mudur.

Landa'nın abandone olmasıyla beraber genel klasmanda sevmediğim ve Giro'yu almasını istemeyeceğim biri kalmamış oldu. Bundan sonra benim için beklenti bir kişinin sazı eline alıp gitmesi değil, çarpışa çarpışa son tırmanışa kadar birkaç kişinin genel klasman için savaşması. Kittel gidince çarşamba-perşembe günü 11. ve 12. etaplardaki sprintlerin önemi kalmadı. Greipel süpürür ikisini de. Sonra o da devam etmez zaten. Meydan Modolo veya Nizzolo'dan birine kalır.

Etapta ise bu senenin Formolo'sunu bulduk: Giulio Ciccone. Muhtemelen Pirazzi'yi götürmeye gelmişti ama Pirazzi gidemeyecek olunca meydan ona kaldı ve son 35 yılın en genç etap kazananı olmayı başardı.

Genel klasman iddialıları pek fazla öne çıkmadılar ki bunun sebebinin Landa olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen pazar gününü iyi geçiren Landa'nın sondaki 1. kategori yokuşta atak yapmasıyla karışacaktı ortalık. Landa tehlikesi ortadan kalkınca favoriler sadece birkaç saniye farkla sıralanıp bitirdiler. Önümüzde genel klasman savaşıyla alakası olmayan iki etap var, bunları da atlatıp ondan sonra yokuşlarda ataklar yapmayı planlamaları gayet doğal.

Etapta ne oldu?

Ciccone etabını aldı ve Brambilla'nın pembe mayosuna veda ettiği günde İtalyanların üzülmemelerini sağladı. Buradan alır gider mi belirsiz ancak ilk izlenimlere göre iyi bir yokuşçu olmaması için önünde bir engel yok. Kariyerinde 30 yarış gününü yeni geride bırakmış bir adamın Giro'da etap alması kolay rastlanacak bir şey değil. Genel klasmanı üstte konuştum zaten. Ciccone diye diye bitirelim yazıyı. Zira etapta olan biten kısmı Landa'nın abandonesi ve Ciccone'nin zaferi dışında pek de değinmek istediğim bir şey barındırmıyor. Tebrikler Ciccone! 

15.05.2016

#Giro 2016 8. Etap: İtalyanlık Yine Kazandı


Giro'da Formolo'nun geçen sene aldığı etaptan sonra benzer tipte etaplar organizasyonun iştahını kabartmıştı. Bu yıl Formolo veya benzer tarzdaki İtalyanların alabilecekleri tarzda etaplarla çeşitlendirmişlerdi parkuru. Geride kalan sekiz etap sonunda Formolo'nun yaşayıp yaşamadığına bile emin değiliz ama organizasyon istediğini aldı. Hem bir İtalyan daha etap aldı bu yıl, hem de Aru'dan sonra ilk kez bir İtalyan pembe mayoyu sırtına geçirmiş oldu.

Etap beklendiği üzere son 35 km civarında, Arezzo'ya girilince hareketlenmeye başladı. Öncesi biraz son bölümdeki 2. kategori yokuşa hazırlık oldu. Brambilla doğru yerde atağını yapıp bir daha hız kesmeyerek etaba yürümekle kalmadı, üzerine bir de pembe mayoyu aldı. Etixx'in büyük yarışlardaki talihi Kittel ile dönmüştü, Gianluca Brambilla da üzerine muhteşem bir zafer eklemiş oldu. Muhtemelen zamana karşıdan sonra pembe mayosunu bırakacaktır. Yarın tuttu desek, en fazla dinlenmenin ertesi salı günü bırakır. Sondan hemen önce 1. kategori yokuş varken sana yedirmezler onu Gianluca... İş oralara kalırsa ve çarşamba gününe pembe mayosuyla çıkarsa genel klasmancıların hepsi tek tek utanmalılar.

Yine bir önceki etaptaki gibi bu etapta da özellikle değinmek isteyeceğim bir şey kalmadı aklımda. Suçu etaba değil kendime atıyorum bu noktada. 40 km kala doğru düzgün odaklandım çünkü. Yine de Dumoulin'in pembe mayo gitmesin diye daha erken uyanıp agresif bir tavır sergilemesini beklerdim, o biraz iş işten geçtikten sonra farkına vardı. Brambilla giderken peloton erken hamle yapsa pembe mayo favorilerden birinin eline geçebilirdi. Belki de 40 kilometrelik zamana karşı öncesi ilk sırada yer almayı istemedi favoriler. Brambilla'yı yakın tutup kendi aralarında bir grup oluşturup sakince devam ettiler. Son inişte Nibali-Valverde ikilisi biraz fark açmayı denediler ama Kruijswijk arka taraftakileri hızlıca çekerek köprüyü kurup izin vermedi. Kruijswijk dağlarda güzel şeyler yapacakmış gibi bir izlenim bıraktı. Nibali ilk zirve finişinde biraz bitik haldeydi, Valverde hiç ortalarda yok ki sekiz etap oldu, blogda adını yeni anıyorum... İnsan biraz yani... Ne bileyim. Sevmiyorum kendisini ve kötü konuşmak istemiyorum. Kruijswijk derken nereye geldim bir anda ya! Neyse, bu sarı çocuktan umutluyum. Forması da kendisi de sarı. Şu an üzerimde de sarı tişörtüm var. Neden bu kadar sarı oldu ortam anlayabilmiş değilim. Bu yazı nereye gidiyor onu da anlayabilmiş değilim... Durun gitmeyin, toparlıyorum.

Fabian Cancellara haftayı dinlenerek ve kendini minimum düzeyde yorarak geçirdi. Zamana karşıda bir şeyler yapacağını umuyorum. Giro'ya bir etapla veda etmesi hepimizin isteği olacak. Gerçi bu sene klasiklerde istediğini alamadığı için bir sene daha gider gibi geliyor bana ama bunun için birkaç ay daha bekleyeceğiz. Şimdiden o konuda olacakları kestirmek zor. Sonuçta Fabian dediğin adamın her yanı ayrı oynamıyor pelotondaki çoğu isim gibi, gidiyorum dedi mi tek seferde giderse bir kişi bile şaşırmayacak 2016 sonunda.

Etapta ne oldu?

Etabın konuşulacak bir yanı yoktu. Pembe mayonun gitmesi beklenmiyordu sadece, belki o biraz sürpriz sayılabilir. Ben saymam ama, Dumoulin en geç perşembeye bırakacaktı zaten. Çok istiyorsa zamana karşıda biraz zorlasın geri alsın, nedir yani... Gianluca Brambilla, Davide Formolo'dan tekrarı beklenen etap galibiyetini aldı. İtalyanlar için sorun yok, Brambilla almış Formolo almış bakmazlar, İtalyan biri aldı sonuçta. Etabın olağan dışı hiçbir olayı yoktu bence, beklenildiği gibi başlayan ve biten, profiline uygun bir etap oldu. Tam bir genel klasmancı olmayan ama yokuşa ve kaçışa yatkın, genel klasmanda favorilerin bir-iki basamak altı seviyede birinin alacağı kesindi, o da oldu.

Brambilla Etixx'e bu sezon ikinci kez pembeyi giydirdi. Etixx için işler iyi gidiyor, bir de Jungels zamana karşıyı almaya kalkarsa Pat Lefevere amca kendinden geçer.

13.05.2016

#Giro 2016 7. Etap: Gorilla Devam Ediyor



Greipel ve Wellens ile üst üste iki etap alan Lotto-Soudal, seriyi üç etaba çıkardı. Muhtemelen dokuz etaplık ilk bölümde, üç haftalık hedeflere çoktan ulaştılar. Yok bizim hedefimiz en az dört etaptı diyorlarsa da "Kittel'in olduğu yerde iki kere sprint aldınız, gözünüz doysun!" derler adama. Seriyi dört etaba çıkarabilirler mi bilemem ama İtalyanlar adeta Formolo alsın diye düzenlenmiş etabı yedirmezler. O almasa başkası elbet alır, zor iş Lotto-Soudal'in dörtte dörtle ilerlemesi.

Etap toplu sprint finişiyle bitecekti, bu kesindi ama bunun önemli bir eksikle gerçekleşeceğini kimse düşünemedi doğal olarak. Önceki sprinti küçük yokuşları çıkamayarak kaybeden Kittel, bu sprintte de yanlış hatırlamıyorsam son altı kilometreye girilirken lastiği patlayınca meydanı Greipel'e bıraktı. Giro başında Kittel'in attığı insanlık dışı sprintleri son iki sprint etabında bu defa Greipel attı. Lotto-Soudal, erkenden çok yüksek tempo vererek inanılmaz derecede karıştırdı ön tarafı. Herkesi yoğun tempoyla yorup sinsi gibi Orica GreenEdge'i öne attılar. Orica pek bilgisiz takım değil bu konuda ama bu atılan yemi yememeliydiler. Caleb Ewan henüz elit sprinterlerle yarışacak düzeyde değilken üzerine bir de Modolo, Nizzolo, Greipel gibileri ardındayken en önde sprinte kalkmaya çalıştı. Bunu zamanla öğrenecek minik adam ki kendisi henüz 22'yi bile doldurmadı. Ben ileride büyük işler yapacağına eminim. Umarım doğru bir sprint takımı seçer, Orica ile en iyi seviyeye geleceğini sanmam.

Beşinci olacakmış gibi arkada kalan Greipel'in aniden ok gibi fırlaması da diğer sprinterlere oranla ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor... Pelotonda en önde çift başlı yılan gibi giden Lotto-Soudal ve Etixx-Quick-Step trenlerinden sonra 300 metre kala herkese 50 metre fark atıp kapışan Greipel-Kittel ikilisini bir etaplığına da olsa izlememiz lazım. Bir haftadır sprintleri bu kadar domine eden iki adamı tekerlek tekerleğe görmeyi çok istiyorum.

Bunun dışında etap için söyleyecek çok bir şeyim yok doğrusu. Tweet atarken de Ewan-Greipel ikilisinden bahsedip "aklımda bir şey kalmadı, bu kadar" demiştim, yine aynısı oldu. Favorisi bol 8. etaptan konuşacak pek çok malzeme çıkmasını umuyorum.

Etapta ne oldu?
Uzun uzadıya anlatılacak yanı olmayan etaplardan biri daha geride kaldı. Son bölüme kadarki irili ufaklı yokuşlar sadece bacakları biraz yordu ama finalde yine en güçlü olan adam rahat bir şekilde aldı. Nizzolo ve Modolo'yu iyi tanıyoruz, gerçekten çok iyi sprinterler ama gününde bir Greipel'e karşı koyabilmeleri için sprint anında omuz vurup indirmeleri lazım, şu an için başka hiçbir yolları yok.

#Giro 2016 6. Etap: Wellens, O İş Öyle Olmaz!

Etabı kazanan Wellens, bu sene ikinci kez gördüğümüz hareketle kutladı galibiyetini. Ancak beni rahatsız eden şey bunun günden güne artacak olması. Finiş noktasında bisikletten inip devam etmek hoş bir detay ama yapacaksan en azından Diego Rosa'nın Bask Turu'nda(Pais Vasco) yaptığı şekilde yapmalısın. Ne kadar da çok yapmak kelimesi kullanıldı üst üste. Diego Rosa çizgiden önce inmiş, bisikletini kaldırmış ve finişten öyle geçmişti. Bu haliyle güzel duruyor bence ama finişi geçtikten sonra bunu yapmanın pek bir esprisi yok. Belki takip grubu beni yakalar diye korkmuştur Wellens ama bu da savunma olamaz, radyodan biliyor olması lazım nerede olduklarını.


Olayı tam anlayamayanlar için bu Bask Turu etabının alan Diego Rosa'nın kutlaması. Bilmeyenler olabilir, bu şekilde finiş geçmek normal, bir sorun yok. Bisikletinizle beraber finişi geçtiğiniz sürece nasıl geçildiğinin bir önemi yok. İsterseniz gidonun ucuna mendil bağlayıp bisikletinizle halay çekerek geçin, en fazla "Kafayı yemiş bu" derler.

İtibar edecekseniz Wellens gibi finiş çizgisini geçtikten sonra yapanlara değil, Diego Rosa gibi hakkını tam olarak verenlere edin. Yine durduk yere sinir yapacak bir şey buldum ama bu defa haksız da olmadığımı düşünüyorum.

Bu detayı kenara koyarsak Giro'da bu yılın ilk zirve finişi beklentilerimi karşıladı. Wellens güzel bir atakla kazanırken Jungels'in yukarılarda kalması dikkat çekiciydi. Daha klasikçi bir tarzı olduğunu düşünüyordum ama üç hafta boyunca yokuş performansı bu düzeyde kalırsa çok büyük bir genel klasmancının doğuşuna tanıklık etmiş olabiliriz. Fuglsang da iyi sinyaller verdi etap boyunca ki ilk izlenimim Nibali'nin yeterli güçte olmadığı ve bu yüzden Fuglsang'ın bir yerden sonra ipleri ele alabileceği. Tabii ilk zirve finişi sonrası konuşmak erken. Nibali belki de Landa gitmeyince durmaya karar vermiştir. Açıkçası etap sonu pek bir şey okuyamadım, akşam evde olmadığım için gidenlerin de gidemeyenlerin de bunu nasıl açıkladıklarını takip edemedim.

İlk zirve finişinin yarattığı ilk izlenim Nibali ve Landa'nın beklenenden daha düşük bir seviyede oldukları. Tabii tekrar üstüne basıyorum, genel klasmandaki fark büyük olmadığı için bilerek de gitmemiş olabilirler. Nibali ve Landa gibi adamlar iyi günlerinden birinde oldukları zaman bir birinci kategori yokuşun ardından pelotondaki diğer isimlere iki-üç dakika farkı kolaylıkla atabilirler. Ancak Zakarin, Fuglsang, Uran, Dumoulin ve diğer isimlerin güçlü olduklarını görmek güzel. İki adamın rekabetine kalmayan, altı-yedi kişinin kapışacağı bir genel klasman mücadelesi görmeyeli çok oldu, umarım Giro'da görürüz bu defa. Gerçi Dumoulin son haftadaki yokuşları "mamasız" zor çıkarır. O muhtemelen 15 Mayıs'ı da pembe mayoyu koruyarak atlatacak ve hafta içi sert bir yokuşta genel klasmana veda edecek.

Etapta ne oldu? 
İlk tırmanış etabı/zirve finişi neyin ne olduğunu görmemiz adına önemliydi. Landa-Nibali ikilisi erkenden patlatıp gitmediler veya gidemediler. Önce şu zamana karşıyı atlatalım demiş olabilirler. Bu ikiliden sonra gelebilecek tüm iddialı isimler diri gözüktüler. Wellens son yokuşu hiç tempoyu düşürmeden aldı ve hak etti. Geleceği adına fazlasıyla olumlu sinyaller verdi Lotto-Soudal'in genç sarısı.

15 Mayıs'taki zamana karşı etabı öncesi iki etapta genel klasmancılar yatacaklar. Pazartesi günü dinlenme gününde geride kalan dokuz etapta mayolara dair genel bir bakış atarım diye umuyorum. Tabii burayı takip eden varsa çok da beklentiye kapılmasın, üşenme ihtimalim bir hayli yüksek.

12.05.2016

#Giro 2016 5. Etap: Gorilla!

Giro'da 2016'nın en uzun ikinci etabı, küçük sürpriziyle geride kaldı. Doğum günü çocuğu Marcel Kittel yine favoriydi ancak son metrelerin biraz yokuşlu olması Modolo gibi yokuş seven heyecanlı arkadaşlara da imkan tanıyordu. Gel gör ki Marcel Kittel son sprinte bile kalamadı ve doğum gününde kırmızı mayosunu koruması tek tesellisi oldu. Kittel'in düştüğü elbette diğer sprinterlere haber verildi son 6 kilometrede. Böyle olunca da deyim yerindeyse "aç gibi saldırdı" koca koca adamlar. Etap içerisinde Jakub Mareczko denen dallama -kimse kusura bakmasın, düşman etti beni kendine- abandone olarak Türkiye Turu'ndan büyük ümitlerle yolladığımız Giro'dan hüsranla ayrılmış oldu.

Son sprintte yokuş olması normalde Modolo'yu öne çıkarıyor olsa da Greipel'in son iki sezonun bahar klasiklerinde kısa yokuşları çıkabilmiş olması onu bir numaralı favori yaptı. Bakmayın siz ilk satırlarda Gorilla'yı anmadığıma. Yani Kittel sprinte kalsa bile Greipel bir adım öndeydi aslında. Goril'in hakkını yemeyelim, adam üst üste katıldığı 10. Grand Tour'da da etap almayı başardı, yabana atılacak bir performans değil bu kesinlikle.

Kittel, Türkiye saati ile tam 00.00 civarı resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamayla final sprintine kalamaması konusundaki soru işaretlerini giderdi: "Bana güzel bir doğum günü hediyesi verecek bacaklarım yoktu..."

Kittel olmayınca zaten favori olan Greipel son 500 metrede sprint atmaktan ziyade mini bir atak yaptı desek yeridir. Sprint 200-250, hadi bilemedin 300 metre kala atılır ancak son 3 kilometreye zaten lead-out'u ile giren Greipel, "Ben bunları yokuşlu sprintte yarım ekmeğin arasına dilimler yerim" diye düşünüp erkenden patlattı havai fişekleri ve Kittel'in hafta sonundaki zaferleri gibi rakiplerinin önünde rahat bir galibiyete uzandı. Greipel geniş ağzıyla güzel güzel sırıtarak klasik etap sonu pozunu bize verdi, podyumda da ilk öpücüklerini aldı.

Mareczko ile beraber Fraile'nin de abandone olması günün üzücü haberleriydi. Fraile kalır ve birkaç kez daha kaçışa katılıp etapları renklendirir diye beklerken ilk haftanın ortasında noktaladı Giro'yu. Dimension Data'ya Cavendish'e rağmen bir sempati besleyemedim zira Qhubeka'nın takım adında artık yer almamasını henüz kabul edemedim. Fraile, takımı sevmem için önemli etkenlerdendi ama olmadı. Darısı Tour'da Mark Cavendish'in başına ki o da Rio 2016 sevdasına çok yarışmayacak... Neyse ya, Giro yazısının içinde Tour konuşmak Giro'nun şanına yakışmaz. Onu geç, en başta "En sevdiğim Grand Tour Giro" diyen bana da yakışmaz.

Etapta ne oldu? 
Aslında etap yazısı içerisinde biraz bahsetmiş oldum bu defa ama yayında Sarper Günsal, Berkem Ceylan ve Emre Gürkaynak üçlüsü bile 233 kilometrelik etapta yer yer konuşacak bir şey bulamadılar, hepimiz ara sıra sıkıldık son 5 kilometreye kadar... Bazen oluyor bunlar, Grand Tour dediğinin 21 etabının tamamı heyecanlı geçmiyor, arada iki veya üç tane böyle sakin etap oluyor. Sakin diyorsun da gerçi adam orada 200 kilometre boyunca kaçışta yer alıyor ve emek harcıyor. Sakinlik dediğinde bile böyle hikayeler ve detaylar var... Bisikletin sakin ve yer yer sıkıcı etabı bile öyle 0-0 biten PTT 1. Lig maçı gibi zevksiz değil.
Başlıktaki ne oldu sorusunun cevabı kısa o yüzden: Greipel, Kittel olsa da olmasa da favori olduğu hafif yokuşlu sprint finişinde beklenen bir zafer elde etti. Kittel'in sprinte kalamaması "büyük sürpriz" bile değildi. Etaba dair tahminlerin ve beklentilerin neredeyse hiç şaşmadığı bir gündü.

Giro 6. gününde nihayet gerçek bir dağlık etaba merhaba diyecek. İki tane 2. kategori tırmanış geçilecek ki bunların ikincisi aynı zamanda etap finişi olacak. Açılın, zirve finişi geliyor!

11.05.2016

#Giro 2016 4. Etap: İtalyanlık Kazandı

"Madem sporcular dinleniyor, ben neden dinlenmiyorum" gibi saçma bir mantıkla ikinci kez üst üste Etixx'in sprint zaferini övmeyi pas geçip dördüncü etaptan devam edeyim dedim.

Öncelikle şuna değinelim: Pazar günü kırmızı mayonun altına kırmızı şort giyerek etap sonunda pembe mayoyu da giyen Kittel, salı günkü 4. etapta pembe mayonun altına pembe şort giyme rezilliğini yapmadı. Efendi gibi siyah şortunu giydi geçti, sadece şortun ucuna bence gayet şık, harika, nefis duran pembe bir çizgi ekledi. Tekrar kırmızı mayoya döndü bu etap sonund ve hepimizin ortak temennisi iki gün önceki gibi yine kırmızı donuyla arz-ı endam etmemesi.

Giro, Hollanda'daki üç etaplık Gelderland macerasından sonra nihayet kendi topraklarına döndü. İtalya'daki ilk gün kaçışçı ve klasikçi yarışçıların günüydü ve istediğimizi aldık. Bu sonu çok tatlı ve kategorize olmayan yokuşlarla süslü etabı çok sevdim. Umarım ileride görebiliriz bu etabı tekrar. Aynı yerde başlaması çok şart değil ama son 60-70 kilometre aynı kalmalı derim. Bu tip klasik veya yarı klasik tadındaki etapları sevmeyen olduğunu sanmıyorum. Uzun ve sıkıcı bir kaçış zaferinden ziyade yine bu etaptaki gibi, kaçanların yakalanıp tekrar kaçanın ekstra bir performansla kazanması daha fazla keyif veriyor.

Ben Giro öncesi profili gördüğümde son yokuşların o kadar da zorlu olacaklarını düşünmemiştim. İlk dinlenmene gününe dek bu etabı yine bir sprinter alır diye düşünüyordum ama pazartesi sabahı "Yarınki etap nasılmış ya?" diye düşünüp detaylı inceleme yapınca Velogames takımıma da aldığım Ulissi'den ümitlenmiştim. (Sabah dediğim de lafın gelişi, öğle sıcağında uyandım yoksa) İtalya'daki ilk gün olacak, küçük ve bol yokuşlu, üstelik kategorize olmayan yokuşlar da barındıran bir etap olacak da Diego Ulissi bey rahat duracak ha? Böyle bir şey mümkün değil. Yani etabı almasa da etap podyumu yapmasına kesin gözüyle bakıyordum. Sağ olsun kendisi yanıltmadı beni.

Bundan sonra Ulissi çıtayı yükseltip tek etapta kalmayabilir ki ben etap alamasa da en az iki kez etap podyumu yapacağını düşünüyorum. Bu da burada not olarak kalsın, 21. etabın sonunda hatırlayan olursa ve tahminim doğru çıkmazsa hatırlatıp dalgasını geçebilir. "Evimizi arabamızı Ulissi iki podyum daha yapar diye yatırdık, yazıklar olsun!" deneceğini ve hatta bunun hatırlanacağını bile sanmıyorum ya neyse... Ulissi, İtalya'daki ilk gün bir İtalyan olarak etap kazanıp kendi halkının göğsünü kabarttı. Gerçi İtalyanlar için sevinecek ihtimal çok. Kittel-Greipel ikilisi büyük ihtimalle çekildikleri zaman bir İtalyan sprinter puan mayosuna uzanabilir ve elbette bundan çok daha büyük bir olay olarak Nibali genel klasmanı tekrar alabilir.

Etabı alanı kenara koyup, tek günlük pembe mayosuna onuruyla veda eden Kittel'e de iki tur alkış atalım ve noktayı koyalım. Kategorize yokuşla beraber tempoyu veren peloton Kittel'i düşündüğünde birkaç dakika yer mi dedik ama gerek çok yüksek profilli yokuş olmaması, gerekse Kittel'in sporun ruhunu yansıtmayı sevmesi bu senaryoya imkan tanımadı. Kittel inişteki tempoyla tekrar pelotonu yakaladı ve bu çabası sırasında pembe mayosuyla savaşıp Giro sloganının da mayonun da hakkını verdi. Alman disiplini dediğin her sporda var işte. Bazı cıvık Alman bisikletçi evlatlarımız olsa da ön plandaki isimler son derece saygı duyulası isimler.

Görüldüğü üzere etap son derece keyif vermiş olsa da aklımda yer eden, uzun uzun not edeceğim şeyler olmadı. İlk yazıda dediğim gibi burayı etap özetiyle doldurmak istemiyorum. Tekrar edeyim, umarım bu ve buna çok benzer etapları bol bol görürüz. Bu etaplar geçiş etabı veya organizasyon tarafından kaçanlara hediye edilmiş etaplar gibi görülse de son bölümdeki gibi güzel yokuş detaylarıyla kaçanlara hediye edilirken de "basit" bir etap olmaktan kolaylıkla çıkabiliyor. Bunu bu etapta güzel bir örnekle gördük ve uzun süre de hatırlayacağız.

Ha bir de, ben Geniez'den umutluydum ya, abandone olmasaydı iyiydi... Etap galibiyetini geç, genel klasmanda ilk beş bile bekliyordum ama olmadı. Tour'a kısmet desen orada da Pinot vasıfsızı var. Seneye artık...



Etapta ne oldu?

Yukarıda belirttiğim gibi kaçanlar alacaktı, neyse ki sıkıcı ve 10-12 dakika farkın erkenden açılıp işin tadının kaçtığı bir etap olmadı. Tom Dumoulin'in sondaki yokuşlar sayesinde kolay bir şekilde tekrar pembe mayo giyme ihtimali olmasının buna etkisiz büyüktü şüphesiz. Kaçanlara uygun bol ve küçük yokuş içerikli, testere misali profili olan etapların vazgeçilmez adamı Diego Ulissi bu yıl da etabını aldı. Tom Dumoulin de kolay ve basit bir taktiği doğru uygulayıp sorun yaşamayıp pembe mayoyu tekrar giydi. Kırmızı mayonun bir günlük misafiri Elia Viviani de mayoyu gerçek sahibine iletecek.

NOT: Şu yazıda Elia Vivani denen çapsızın adı neden geçti hiçbir fikrim yok. Son satırda ne gerek vardı ya?

8.05.2016

#Giro 2016 2. Etap: Etixx Öğrenmiş(!)

Giro d'Italia'nın ikinci gününde, bir süre sonra yokuşlarda ağlayacak kıvama gelecek sprinterleri neşe doluyken izledik. Sonuç kimseyi şaşırtmadı ancak son kilometrelerde yaşananlar beni şaşırtmaya yetti doğrusu. Omega Pharma, takım sponsorluğunu geçen yıldan itibaren alt markası Etixx'e devrettikten sonra takım Etixx-Quick-Step adıyla olur olmadık birçok yarışı ve etabı kaybederek yılın başından sonuna dek eleştiri konusu olmuştu. Etixx'in uğursuzluğu bu sezonun bahar klasiklerinde de sürdü, takım inanılmaz taktik hatalarla yarışlar kaybetti. Klasikleri kenara koyduğumuzda turlar arasında sezonun şu ana kadarki en prestijli ve önemli etabı koşuldu bu etapta ve Etixx şaşırtıcı bir şekilde, neredeyse bir buçuk sezondur yapamadığı şeyi yapıp doğru bir taktik uygulayarak etap aldı.

Etixx düzgün bir sprint treni kuramayıp organize olamasa da en düzgün trenin ardına kendini atacak olan Marcel Kittel'in rahatlıkla etaba yürümesi olasıydı. Bu son anda kısmen gerçekleşse de bu defa altında başarısızlık değil başarı yatıyordu. Son 5 kilometrede geçilen köprüde rüzgar dolayısıyla sprint trenlerinin darbe yeme ihtimali vardı ve bu ihtimali gözeten Etixx, doğru bir hamleyle pelotonun arasında kalıp önde diğer takımların çalışmasını bekledi. Köprüden sonra Jungels'i öne yollayan takım, muhteşem bir zamana karşı temposuyla herkesi hızlandırdı ve Kittel'i de öndeki ikilinin arkasına taşıyarak doğru bir sprint treni oluşturdu. Dönüşler sprint takımları zaten tehlikeliyken bir de son kilometrede temponun iyice arttığı anda iyice riskli hale geliyor. Birkaç kilometre boyunca her metreyi hesap ederek oluşturduğunuz tren sert bir dönüşle dağılabiliyor...

İşte bugün Etixx temalı bir şeyler yazmamın temeli de bu. Etixx bir buçuk yıllık koca bölümde çoğunlukla son ana kadar en doğru işleri yaptı ancak son kilometrede hem dönüşlerle hem de rakip takımların müdahaleleriyle trenin bozulmasına engel olamadı ve akıl almaz etaplar kaybetti. Olay sadece sprint etabı olsa neyse, klasiklerde de "şerefli ikincilikler" diye avunacak duruma geldiler ki bu takımın tek sezonda bir değil birkaç bahar klasiği ve yarı klasik alabilecek, muazzam bir kadrosu var. Ancak taktik hatalar ve ataklara zamanında cevap verememeler yüzünden kaçanların haddi hesabı yoktu. Daha bu sezonki Ronde van Vlaanderen akıllarda, Sagan-Vanmarcke-Cancellara kaçıp giderlerken favorilerden Stybar ve Terpstra ilk 10'a girmekle avundular, hiçbir şekilde cevap veremediler ataklara. Gerçi bu kaçan birçok yarışın yanında basit kalır ama en tazeler arasında yer aldığı için belirttim. Ronde'de kazanmasalar da son bölümlerde Etixx'ten birileri mutlaka yer almalıydı, yapamadılar bunu. Bu da önemli ve eleştiri unsuru olması gereken bir eksiklik bana kalırsa.

Etixx'in tekrar etaba dönebiliriz... Etixx uzun süre boyunca rakiplerin oyunlarına gelip hem takımın hem yönetimin hem de Mark Cavendish'in geçen yılı hayal kırıklıklarıyla geçirmesine sebep oldu. Diğer takımların taktikleri başarılı olduğuna göre elbette doğru hamlelerdi ve onlara zaferler getirdi. "Oyuna getirmek" kötü bir anlam ifade etmiyor yani burada. Son 2 kilometre içerisinde çok güzel bir taktikle iki parçayı birleştiren Etixx, yine bir dönüşte en öndeki yerini kaybetti ancak bu defa geçmişteki gibi treni toparlayalım paniğiyle darmadağın olmadılar. Marcel Kittel kendi treni dönüşte dağıldığı anda çok çok doğru bir taktikle son 5 kilometrede kusursuz işleyen FDJ treninin ardına attı kendini. Arnaud Demare'ın arkasına saklanıp daha Damare'ın lead-out'u bile ayrılmamışken sprintini atıp muhteşem bir zamanlamayla, çok etkileyici bir zafer elde etti. Zaten buraya en güçlü sprinter olarak gelen Kittel, gücünü doğru zamanlamayla birleştirince son 20 metreyi hiç pedal çevirmeden kollarını iki yana açıp zaferini kutlayarak tamamladı. İlk günden diğer sprinterleri çok fazla hırslandıracak bir performanstı. Önümüzdeki sprintlerde Modolo, Greipel, Viviani, Mareczko ve diğerleri için ekstra bir motivasyon oldu bu. Sprint böyle domine edildiğinde kazananın performansı adına etkileyici ama yeterince heyecanlı değil. Kittel'i zorlayabilmeleri şart, tüm sprintler böyle gitmemeli.

Etixx geçen sene bu tip etapları çok basit şekilde kaybederken tüm suç takımda mıydı, yoksa eski gücünü zaman zaman yitiren ve çok kolay motivasyonu bozulan Mark Cavendish'in dengesiz halinin de bunda payı var mıydı diye düşünmek lazım... Bence geçen sene Kittel olsa en azından birkaç etabı alabilirlerdi. Bisiklet izlemeyi ve spor olarak yapmayı bana sevdiren, 2009'da tanıştığım bisikletin zamanla hayatımın en büyük parçası olmasını sağlayan Mark Cavendish'in "tüm zamanların en iyi sprinteri" olsa bile "bugünün en iyisi" olmadığını kabul etmem lazım. Onu yenmek isteyen biraz motive olup doğru taktik uyguladı mı yeniyor ve bu bir hayli can sıkıcı. Neyse, Giro'da Cavendish olmadığı için uzatmıyorum.

Bir de az üstte Jakub Mareczko dedim... Bak ben sinirli adamım. Ben bazen çabuk sinirleniyorum. Benim sinirim gerçekten çok kolay büyüyebiliyor. Sinirli olduğumu söylemiş miydim? Jakub, evladım, sekiz gün boyunca Türkiye Turu sırasında senden bahsedildi, Giro'ya geleceğin yıldızını uğurluyoruz dendi. Kariyerinin ilk Gran Tour'unda ilk sprint etabını yaşamış olabilirsin buna itirazım yok ama 42. de olma be. Yani 42. de bitirme be. İlk 20'ye, hadi olmadı 30'a bari gir be. Ya son 3 kilometrede bisikleti bana bıraksan ben de 42. bitirirdim... Bunun ilk yarış heyecanı olmasını umuyorum ve senden etap galibiyeti bekliyorum kalan sprint etaplarının birinde.

Etapta ne oldu?

Bir sprint etabı için biraz fazla uzun bir yarıştı ama sonuçta İtalya'da değiliz, Hollanda'da biraz daha vakit harcansın diye olabildiğince uzun tutuyorlar. Ağır favoriler ise Kittel ile beraber Demare, Greipel ve Modolo'ydu. Hatta Modolo bu isimlerin yanında bir adım geride diyebiliriz. Demare takımı tarafından iyi getirildi ama Kittel'in gücüne karşı koyamadı. Greipel'in ortalarda olması kötüydü, sebebini okumadım ama bir problemi yoktur umarım. Mareczko'ya yazıda değindim zaten, heyecanına veriyoruz. Yoksa geçen hafta Türkiye'deki performansı sonrası ilk 20 dışı kalması mucize.

Pembe mayo 1 saniyelik farkla Dumoulin'de kaldı ancak ilk dinlenme günü öncesinde üçüncü etap sonu bir aksilik olmazsa Marcel Kittel giyecek ve İtalya'ya pembe mayosuyla merhaba demiş olacak. İkinci gün Arnhem'den Nijmegen'e gittik, üçüncü gün farklı rotadan tersini yapacağız.

7.05.2016

#Giro 2016 1. Etap: Ah be Fabian!

Öncelikle neden buraya bisiklet yazmaya başladığımı kısaca anlatıp sonra olaya geçeyim...

Futbol blogu olarak yola çıkıp birkaç senedir nadiren buraya uğradıktan sonra düzenli yazma adına ilk icraatım bisiklet yazmak olacak. Giro yazısının başında şunu belirtmeliyim ki ben futboldan epey soğudum. Zaten Twitter üzerinden takip edenler konunun farkındadırlar ama yine de belirtmiş olayım. 2016 yılı içerisinde izlediğim futbol maçı sayısı bisiklet yarışı/etabı sayısının yanında epey komik düzeyde kalır ki geçen senelerde futbol ağır basmıyordu, ikisini dengeli götürüyor gibiydim.

Neyse, blogu hala açıp kontrol eden var mıdır yok mudur bilmiyorum ama buralar mayıs ayı boyunca Giro d'Italia yazıları ile dolacak, zira futbolu uzun uzun yazmak istemiyorum. Para kazandığım birkaç iş gelirse geliyor arada, o zaman yazıyorum "paslanmamak" adına. Bunun dışında futbol hakkında tweet atmak yetiyor.

~

Dönelim esas konumuza. Bisiklette her hafta insanı yerinden zıplatan bahar klasiklerinin ardından Grand Tour dönemi benim en sevdiğim olan Giro d'Italia ile başladı -zaten işin içinde İtalya varken benim için ilk sırayı alması değil almaması sürpriz olurdu.

Günden beklentim kısa, bol virajlı ve dümdüz profilli zamana karşıda Dumoulin-Cancellara-Jungels üçlüsünün podyum yapmasıydı ama Cancellara'nın hastalığı buna izin vermedi. Gerçi Jungels podyum yapmış gibi konuştum ama o kendi takım arkadaşı Kittel'in de gerisinde kaldı. Ben Etixx'te Kittel'in Jungels'i geçebileceğini düşünmemiştim ama Jungels için bir nebze kısa kaldı sanırım bu mesafe. Şöyle 14-15 km olsa hem o hem de hasta Cancellara podyum yaparlardı muhtemelen.

Fabian Cancellara'nın son sezonu
olduğu için bu yıl hangi yarışa katılsa ayrı bir heyecanla izliyoruz. Haliyle mide rahatsızlığı haberini almış olsak da bir umut pembe mayoyu giymesini bekledik ama ilk zaman ölçümünü sekiz saniye geride tamamlayınca son sezonunda Giro'da pembe mayo giyme onuruna erişme şansı kalmadığını anlamıştık. Etabı sekizinci sırada tamamlaması üzdü tamam da, finişi geçtikten sonra kendini sonuna kadar zorladığı için perişan halde olması çok daha üzdü. Dağ gibi Spartacus işkence görmüş gibiydi ya! Esas o görüntüler koydu bana. Ben 22 Mayıs'taki zamana karşıyı da koşup Giro'yu öyle bırakmasını bekliyordum ama ilk etabın sonundaki hallerini görünce ikinci etabın akşamına bırakacak olmasına şaşırmam. Bir gün bile olsa pembe mayoyu giyen, İtalya topraklarında da bir zamana karşı alarak en az iki etap zaferiyle veda eden bir Spartacus görmek isterdim ama olmayacak belli ki. 15 Mayıs'taki zamana karşıya ulaşabilmesi çok zor gözüküyor şu an. Umarım hafta sonu Hollanda'da koşulacak iki düz etabı iyi kötü atlatıp pazartesi günkü dinlenmeyi iyi geçirip devam eder. Fabian Cancellara'yı beş ay kadar daha izleyebileceğiz ve planlanandan bir hafta daha az izleyecek olma ihtimali insanın içine oturuyor.

Bisiklet takım tutma olgusunun olmadığı, aynı anda birçok takımı ve sporcuyu tutabileceğiniz bir spor olduğu için doğal olarak üzülecek, yıkılacak daha çok kare veriyor insana. Giro ilk gününde epey üzerek başladı, umarım daha büyük olanlarını yaşamayız ve Fabian'a üzüldüğümüzle kalırız...

Etabı kazanan Dumoulin büyük favoriydi ve zaten hak etti ki saniyenin yüzdeleriyle aldı pembe mayoyu. Benim Velogames takımımda yer aldığı için ekstra mutluyum. Genel klasmancı değil kendisi ama günden güne yükselen profiliyle iki üç sene içerisinde iyi bir genel klasmancı olması zor değil. Bu yolda Giro 2016 onun için önemli bir eşik olacak.

Primoz Roglic, Giro'da iyi anlamda patlaması beklenen isimlerdendi ve daha ilk gün etap ikinciliğini alarak yanıltmadı. Dahası, sembolik de olsa ikinci etapta kırmızı mayo onun üzerinde olacak. Ne olursa olsun önemli bir motivasyon bu.



Etapta ne oldu?
9.8 km uzunluğunda bir zamana karşı etabında büyük hikayeler çıkmıyor ortaya. Genel klasmancıların bacakları ne durumda diye fikir sahibi olduk. Esas fırtına 15 Mayıs'taki 40 kilometrelik zamana karşı etabında kopacak, orası ayrı konu. Favorilerin büyük çoğunluğu standart performanslar sergilediler, iyi veya kötü anlamda büyük sürpriz olarak yorumlanacak bir performans yoktu, olması gerektiği gibiydi her şey.

Etabın en büyük alkışını ise Michael Hepburn'un son sırada start almasını sağlayıp onu 2011'de şampiyon olduğu yerde onurlandıran yarış organizasyonu aldı benim gözümde. Bu tip ince detaylar, zaten aidiyet duygusu bir hayli yüksek olan bisiklete insanı daha çok bağlıyor.

NOT: Her etapta adım adım neler olduğunu anlatma planım yok. Bisiklet yazmak bu değil, bunu zaten anlayan anlamayan herkes görüyor televizyonda, maç özeti anlatmaktan farkı yok. İlk bölümde gördüğünüz gibi aklımda kalanları, etkilendiğim veya beğendiğim olayları yazacağım. Her yazının sonuna "Etapta ne oldu?" alt başlığını atıp iki veya üç cümleyle özetin de özetini geçip bırakacağım. Umarım yıllar sonra Artemio Franchi'de düzenli bir yazı okumak ilginizi çeker... Bakarsınız Euro 2016 ile futbola da dönerim, kim bilir?

18.12.2015

A Spor'un canlı yayındaki Türkiye Kupası isyanı üzerine...

Akşam oturup kanalları turlarken A Spor ekranlarında alttaki konu başlığı dikkatimi çekti: "Türkiye Kupası itibarsızlaştırılıyor mu?"

Sanmıyorum ki buna biri çıkıp da "Hayır" cevabını versin. Cevap basit, evet, itibarsızlaştırılıyor ve bununla da kalınmıyor yerin dibine sokuluyor. Ana sponsor Ziraat Bankası'nın o nostaljik reklamındaki tadın yüzde birini alamıyoruz kupadan ki almayı bekleyen ne kadar kişi olduğu bile tartışılır zaten...

A Spor isyan ediyor yayıncı kuruluş olarak. Belli ki son birkaç sezonun üzerine bu sezon sıkıntıların sürmesi canlı yayında bunun tartışılmasını gerektirmiş. Belki de finansal olarak bu sene işler iyi gitmiyor, o konular benim detayına inmek istediğim konular değil ama A Spor'un haksız olduğu konusuna ve asıl sorundan bahsedemiyor olmasına değinmek istiyorum.

Türkiye Kupası'nı rezil rüsva eden, rotasyonların, ligde 18'e zor girecek oyuncuların kupası yapan sebep açık: Grup formatı.

Grup formatının amacı ne? A Spor, A Haber ve ATV grubu, yani yayıncı her kimse daha fazla maç yayınlasın ve daha fazla kazansın.

Ya dünyada nerede görülmüş 32 takımı Şampiyonlar Ligi formatıyla oynatmak? Daha İspanya'da, Copa Del Rey'in çift ayaklı olmasına bile isyan ediliyor, tek maça inmiyor diye "Böyle iş mi olur?" diyenlerin sayısı yükseliyor.

Sen o ekranda önce grup formatını eleştireceksin. Kimse aralık-ocak aylarında buz gibi havada as oyuncularına altı maç yaptırmak zorunda değil. Açık ve net kulüp yöneticilerinin ve teknik kadrolarının beyinsiz olmaları lazım bunun için.

Kural basit: Grup formatı kalkacak, kurada seri başı sistemi olmayacak. Şans eseri 3. Lig takımları birbirleriyle eşleşerek son turları görebilecekler, daha ekim ayının başında bir yanda derbi oynanırken bir yanda 3. Lig ve Amatör Lig takımı tur mücadelesi yapacak. Elin oğlunun yaptığı gibi kuralı da çakacaksın: Tek maç eleme sistemi olur, alt lig takımı kendi evinde oynar. Bitti ya. Bu kadar basit, atla deve değil. Kupaya daha fazla takım al, yayıncı yine çok maç yayınlasın. Fransa bin tane takım alıyor, yaz ortası başlıyor, sen de öyle yap, sezon boyu kupa maçı yayınlasın yayıncı.

Bir ülkenin kupasında finalistler dışında 6-7 maçı geçen takım olamaz, bizde çeyrek finale gelen takımlar 10'ar maç oynamış oluyorlar neredeyse. Böyle bir saçmalık nerede görülmüş ya?

Ben kupada aynı turda altı tane Galatasaray maçı izlemek istemiyorum. Ben Pendik-Fenerbahçe maçını izleyip Pendik'in vurup geçmesini, karın buzun üzerinde Erzurum-Galatasaray maçında Erzurum'un zaferini, şimdiki Torku, o zamanki Kombassan Konya'nın Fenerbahçe'yi eleyip geçmesini izlemek istiyorum ya.

Benim takımımın altı maçlık sistemde yıldızlarıyla iki maç alıp tur atlaması bana heyecan vermiyor. Ben "Kastamonuspor-Galatasaray" maçını "Acaba rezil olacak mıyız?" diye izlemek istiyorum.

Sen sonraki tura küçük takım geçmesin diye grup formatı getir, sonra "Nasıl olsa eleneceğiz, altı maçlık sistemde çıkamayız" diyecek Anadolu insanından oturup maç izlemesini bekle... Adama gülerler ya.

Ha bir de, ek olarak, gelelim FA Cup gibi olma ve "gündüz maçı/akşam maçı" mevzusuna...

İngiltere özel bir örnek, orada FA Cup alışılan sistemin dışında bir kültür. Ne kadar uğraşıp etseler de Copa Del Rey, DFB Pokal, Coppa Italia, Ziraat Türkiye Kupası ve diğerleri FA Cup kalibresine gelemeyecekler, bunu zorlamanın, "biz de öyle oluruz" demenin anlamı yok. Açıkça söyleyeyim: Nah olur.

Tutturmuşlar diyorlar ki "Beşiktaş maçı mesai saatinde yayınlandı!", üzerine de "Lig TV kolaysa her maçı gündüz yayınlasın" diye "Büyüklerin her maçı gece oynansın" demeye getiriyorlar. Yahu bu ülkede daha geçen sene Galatasaray-Karabük gündüz vakti oynarken taraftar demedi mi "Arena'da her maç gündüz oynansın, ortam harikaydı" diye? Gündüz maçı oynatmaktan memnun değiliz diyen yok. Hafta içi veya sonu yok bu işin. Coppa Italia'da Roma öğle vakti sahaya çıkıp Spezia'ya eleniyorsa Beşiktaş da altı grup maçından birini 18.30'da oynayıversin, bu isyan sebebi değil.

Senin futbolun ve kupan adam gibi olduktan sonra ATV grubundan değil Periscope'tan yayın yapsan yine izleyecek adamı durduramazsın, gerisi hikaye. Önce formatını ve sistemini düşünüp değiştir, kupada her sene aynı senaryo yerine "Sürpriz" imkanı tanı, sonra yayınların da izlenir tribün de dolar.

Anadolu'daki adam üç tane maç izleyeceğine emin olup seçim yapmamalı, ikinci maçı da izleyebilmek için tribüne gidip çaba göstermeli.

22.07.2015

Tour de France 2015 - 16. Etap

Gün geçmiyor ki Tour de France'ta Peter Sagan bir ikincilik daha kazanmasın... Dinlenme günü öncesi iki yokuşu aşıp Gap'a indi sporcular ama o iniş Tour tarihinin önemli noktalarından biriydi. Finişten önceki iniş en zorlu, en teknik isteyen inişlerden biri. İyi inen adamların burada avantaj elde etmeme imkanları yok, dikkatsizlikte ise acı kurbanlar vermeye sebep olabilecek bir iniş. Bu teknik inişin iki kazananı oldu: Peter Sagan ve Vincenzo Nibali. Sagan yine ikinciliği aldı etapta, Nibali ise çoktan noktayı koyup ilk 10'a razı olduğu Tour macerasında en azından kendini kanıtlayacak ve kim olduğunu hatırlatacak ufak bir performansın altına imza attı.

Etapta son tırmanış öncesi kaçış grubu neredeyse 20 dakika fark attı. Bir önceki gün ana grubun çok da zorlamayacağını beklemekte haklı olduğumu gördüm, Alpler'de dört tane acı dolu etap varken kimse Gap'taki dinlenme gününde kendini yormak istemedi. Kaçıştaki Peter Sagan, tırmanışları kaçış grubundan kopmadan almayı başardı. Kendisini sevmesem de takdir etmemek elde değil, en azından geçmişe oranla çok daha fazla mücadele etti yeşil mayo için. Sagan çok iyi inen biri olarak teknik inişte farkını ortaya koysa da Lampre-Merida'nın İspanyol bisikletçisi Ruben Plaza etabı alıp İtalyanların ilk etap galibiyetini getirdi bu sene. Rui Costa'yı erken kaybeden Lampre-Merida için Tour'daki amaç tamamlanmış oldu bence. Dağlarda bir etap daha çıkarırlarsa tamamen ekstra bir iş olur bu.

Önde bunlar yaşanırken arkada da genel klasman iddialıları diye laf girmek isterdim de şöyle toparlamak en doğrusu olacak: Froome'un sakatlanmadıkça kazanmama ihtimalinin bulunmadığı genel klasmanda ilk 10'un diğer iddialıları sert ve etkili ataklar yapmasalar da izleyenlere irili-ufaklı heyecanlar yaşattılar. Nibali yokuş aşağı akıp giderken herkes farkı açacağını biliyordu, keşke genel klasmanda biraz daha iddiası olsaydı da yaptığı fark bizi yerimizden zıplatsaydı diyor insan... Nibali'nin performansına sadece sakin bir "bravo, helal olsun" tebriğinden fazlası gelmedi. İnişte yürekleri ağza getiren olay Barguil ve Geraint Thomas arasında yaşandı. Geraint Thomas yine bir yokuşu genel klasman iddialılarıyla beraber hiç de zorlanmadan aldıktan sonra inişte Nibali'yi takipteydi ama aynı gruptaki Barguil az kalsın kariyerini bitiriyordu. Viraja dikkatsiz ve biraz da dik giren Barguil, Thomas'ı yolun dışına itti. Thomas telegraf direğine çarpmasa çok acı bir tabloyla karşılaşacaktık. Neyse ki korkulan olmadı, hem direğe çarpan Thomas fazla savrulmadı, hem de "uçurum" diyebileceğimiz bir derinlik yoktu, 1.5-2 metrelik yükseltiden sağ çıktı Thomas ve rahat rahat etabı tamamladı. Arada yayın motoru olmayınca Thomas'ı uzun süre göremedik ve başına bir şey geldi sandık, önce bisiklete bindiği haberi geldi, son kilometrede de kendisi ekrana geldi ve derin bir nefes aldık.

Adam gibi sert bir mücadele izleyebilmemiz için geriye sadece tırmanış mayosu, yani polkadot/puantiyeli mayo kaldı. O da dün Eurosport yayınında söylendiği gibi biraz sahipsiz kaldı. İlk hafta giyen Teklehaimanot dışında kimse mayoyu zorlamadı ki onun da dağlık etaplarda mayoyu savunacak gücü yoktu, devam etmek için şansını denemedi. Joaquim Rodriguez belki zorlar ama tahmin etmek güç, bir etap daha alıp gerisini umursamayabilir. Normalde iki kişi de olsa kapışırdı bu mayo için, şimdilik hiç atak ve istek görememek üzücü. Alpler'de genel klasman iddiası da kalmamışken bu mayonun heyecanını yaşamak güzel olurdu.

Son olarak, fotoğrafta da gözükeceği üzere Tour'un şeytanı, El Diablo lakaplı Didi Senft ikinci kez ekranlardaydı ve her zamanki gibi elinde yabasıyla peloton yanından geçerken deli gibi sıçradı. Bir gün Didi Senft olmayacak ve Tour'un bir parçası sonsuza dek eksik kalacak. Bu deliyi bir veya iki etapta bile olsa böyle tepinirken görmek farklı bir keyif veriyor insana.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO