12.02.2017

Start Finish #1

Hazır blog sahibi hafta sonu ortamı boş bırakmışken yeni bir seri daha başlatayım. Jenson Button'ın şampiyon olduğu, araçların garip bir şekle büründüğü 2009 yılından beri Formula 1'e olan ilgim azalarak bitti. Geçen yıl yalnız son iki üç yarışı dikkatle takip ettim. Mercedes'in silip süpürdüğü sezonda benim dikkatimi çeken bir tek isim oldu, Max Verstappen. 19 yaşındaki genç pilotun özellikle yağışlı Brezilya GP'sindeki sürüş tarzı, sıkıcılaşmaya başlayan sporda yeni bir perde açabilecek gibi hissettirdi. Sürüş tarzını fazla agresif, toyca hatta saygısız bulanlar da var ancak aracının iyi olanın süpürüp götürdüğü, neredeyse pilotajla kimsenin öne çıkamadığı yerde ben agresif falan dinlemem desteklerim bu arkadaşı. Gerekirse riskli geçiş denerken beş kişiye vursun. Ha bir de sporu popülerleştirdikten sonra frene basamayıp "paraaaa, paraaa, daha çok paraaaa" diye sporun sülalesiyle cima eden Bernie Eccleston dedeyi bir gecede darbeyle dışarı attılar o da yeniden takip etmek için güzel bir sebep.



Konu dağılmadan meramımı anlatayım. Aslında bu sezonda da oturup düzenli şekilde yarış izleyeceğimi, baştan sona takip edeceğimi sanmıyorum. İmkan buldukça izleyip, özetleri, haberleri takip ederek bu dünyaya tekrar girmeye çalışacağım. Bunu yaparken de bir nevi günlük misali burayı kullanacağım. Bu ilk gönderide takımların yeni sezona girerkenki pilotlarını ve araçlarını tanıtacakları tarihleri yazacağım. İlk yarışa henüz altı hafta var, her hafta bir gönderiyle öğrendiklerimi paylaşmaya özen göstereceğim. (Sezonun başladığı Mayıs'ta aklına geldi)

Araç Tanıtım Tarihleri
Sauber - 20 Şubat
Renault - 21 Şubat
Force India -22 Şubat
Mercedes -23 Şubat
Ferrari - 24 Şubat 
Mclaren Honda - 24 Şubat 
Toro Rosso - 26 Şubat
Haas, Williams, Red Bull -Açıklanacak

Beni bu yazıyı yazmaya sevk eden güzelliği de paylaşmadan geçmek istemiyorum. McLaren Honda'nın yeni sezonda şöyle bir güzellikle yarışacağı söyleniyor. 2002 yılında ikinci takımım olan ama sezonu bitiremeyen Arrows'tan sonra ilk kez bir takımı aracının güzelliği yüzünden destekleyeceğim.


Pilotlar

Scuderia Ferrari 5 Sebastian Vettel -7 Kimi Räikkönen (sevilmiyorsun araba parçalayıcı)
Sahara Force India 11 Sergio Pérez - 31 Esteban Ocon
Haas 8 Romain Grosjean - 20 Kevin Magnussen
McLaren Honda 14 Fernando Alonso (Alonso abi beni tanıdın mı? Sultanahmet'te hani, Schumacher diye bağırmıştım, durup el sallamıştın? Türkiye gastesi? Seni de sevmiyorum ama neyse)
 - 2 Stoffel Vandoorne (Çaylak/Değişebilir)
Mercedes AMG Petronas 44 Lewis Hamilton (senin ta...) -77 Valtteri Bottas
Red Bull Racing 3 Daniel Ricciardo - 33 Max Verstappen (seviliyorsun güzel kardeşim)
Renault Sport 27 Nico Hülkenberg -30 Jolyon Palmer
Sauber 9 Marcus Ericsson - 94 Pascal Wehrlein
Scuderia Toro Rosso 26 Daniil Kvyat - 55 Carlos Sainz Jr.
Williams 19 Felipe Massa (sen hani bıraktıydın lan?) - 18 Lance Stroll (Çaylak/Değişebilir)

Yarış Takvimi



Evet en temel bilgiler şimdilik bu şekilde. Bu sezon değişen antin kuntin lastik, motor, tribünde çerez yeme, şampanya patlatırken dikkat edilecek hususlar tarzı kuralları da öğrenirsem buraya kısaca özetlemeye çalışacağım. Bu arada Motorsport Manager ismiyle çok güzel bir GP-F1 takım menajerliği oyunu var. Steam'de 55 lira ancak o kadar para etmez, 27.5 liraya düşmüştü bir ara ancak o da etmez. Malum ortamlardan edinip oynamanızı tavsiye ediyorum. 15-20 lira seviyesine gelirse gönül rahatlığıyla alabilirsiniz. Takımlar, sürücüler lisanssız onu belirteyim. Herkese iyi günler.

11.02.2017

Rober Gonzalez: Kolombiya’dan World Tour’a



Profesyonel bisiklet yarışının mekanik dünyası aynı pelotonu gibi zengin ve çeşitli durumda. Avrupa’nın herhangi bir yerindeki servis garajında farklı dillerin oluşturduğu harman duyulabilir. Ancak 41 yaşındaki Trek-Segafredo mekaniği Rober Gonzalez, en büyüleyici yolculuklardan birini yapmış durumda – memleketi Kolombiya’daki bisiklet dükkanlarından başlayıp bisikletin WorldTour’una varan bir yolculuk.

Peloton Magazine:  Rober, sen Kolombiya’dan geliyorsun. Nasıl oldu da Avrupa’nın en büyük bisiklet takımlarından birinin mekanikeri oldun?

Rober Gonzalez: 24 yaşıma kadar Kolombiya’da ufak bir profesyonel bisikletçiydim, sonra iş bulmak zorunda kaldım. Cafe de Colombia takımının eski direktörü Raul Mesa ile arkadaştım ve o bana 1996 yılında kendi bisiklet dükkanında bir iş verdi; bazen de bazı Kolombiya takımları için mekanikerlik yapıyordum. Sonunda ulusal federasyon için çalışmaya başladım ama büyük bir Avrupa takımı için çalışmak her zaman aklımdaydı. Böylece 2004’te İspanya’ya gittim ve Burgos’taki bir amatör takımda iş bulmayı başardım, daha sonra 2005’te Saunier-Duval’de yani ilk büyük profesyonel takımımda iş buldum. Onlarla 2008’e kadar kaldım, 2011’de Leopard-Trek’e geçmeden önce Cervelo’da iki yıl çalıştım. 2011’den beri Trek’leyim. Harika geçiyor ve hala kendimi şanslı hissediyorum çünkü benimki gibi ufak ülkelerden gelen çoğu mekaniker büyük liglere çıkıp büyük sirkin bir parçası olamıyor.

Peloton: Bu hafta Arjantin’deki San Juan Turu için Güney Amerika’ya geri döndün. Ve bir şekilde bütün garajını (service course) Belçika’dan getirmeyi başardın. Bu beni her zaman şaşırtıyor. Bütün bu bisikletleri ve ekipmanları dünyanın öbür ucuna nasıl taşıyorsun?

Gonzalez: Evet bazen zor oluyor. Ne zaman farklı bir ülkedeki yarışa katılsan; Kanada, Katar ya da burada Arjantin’de; gerçekten her şeyin, bisikletlerin, su şişelerinin, tekerleklerin, araçların vs. ağırlığını hesaplaman gerekir. Bazen havayollarının ağırlık kısıtlamaları nedeniyle çok zor olabiliyor. Bazı havayolları diğerlerine göre daha esnek ama bazen neyi getirip getirmeyeceğin konusunda gerçek tercihler yapman zorundasın.

Dürüst olmak gerekirse San Juan Turu o kadar zor değildi çünkü burada zamana karşı yarış bisikletlerine izin verilmiyor. Sonuç olarak bizim her yarışçı için iki bisiklet getirmemiz gerekti. Altı yarışçımız var bu da 12 bisiklet eder. Her personelin kendi bavulu var ama aynı zamanda bisikleti ya da ekipman çantası, jelleri, su şişeleri, her şeyi var. Örneğin, California Turu gibi bir yarışta ayrıca zamana karşı bisikletleri de getirmemiz gerekir. Ve bu işleri çok karıştırabilir.

Peloton: Ve oraya vardığınız zaman, dükkanı çabucak açmanız gerekir!

Gonzalez: Evet, vardığınız zaman her şeyi çok çabuk açıp boşaltmanız ve en kısa sürede kurmanız gerekir. Örneğin, San Juan’a 20 Ocak Cuma günü vardık. Ancak bisikletler Buenos Aires havalimanından bir kamyonla Cumartesi sabahı geldi. Bu noktada bisikletçiler gerçekten çıkıp sürmek istiyordu çünkü iki gündür yoldalardı. Kendilerini toparlamaları için bu çok önemli. Bizim her şeyi boşaltıp bisikletlerini hazırlamak için iki saate yakın süremiz vardı. Esasında bir saatte ilk altı bisikleti hazır hale getirdik böylece bisikletçiler gidip antrenman yapabildi. Ancak bazı yarışlarla kıyaslandığında Arjantin’e gelmek “kolay” çünkü her yarışçının yalnız iki bisikleti oluyor. Ekstradan zamana karşı bisikletleri ya da liderler için ekstra bisikletler olmuyor.

Peloton: Bisikletçiler için zamana karşı etaplarda zamana karşı bisikletler olmaması problem yaratmıyor mu?

Gonzalez: Yani bu seçim yarış yetkilileri tarafından yarıştan önce yapıldı, yani herkes için aynı oldu. Tek fark burada normal yarış bisikletlerine gidon eklentisi yapmak için izin vermeleri. Ancak bizim yeni Madone bisikletlerimizin zamana karşı eklentileri henüz yok. [Bauke Mollema ve Matthias Brandle yarışı ikinci ve üçüncü bitirdi, zamana karşı etabını kazanan Ramunas Navardauskan’ın üç ve yedi saniye arkasında]

Peloton: İşin hakkındaki en iyi şey nedir?

Gonzalez: Kişisel olarak tekerlekler üzerinde çalışmayı seviyorum. Neden bilmiyorum. Onlar değişmeyen sabit şeyler olduğu için olabilir diye düşünüyorum. Bisikletler her zaman değişiyor. Teknoloji her zaman değişiyor. Ancak tekerlekler o kadar da değişmiyor. Hala tekerlekleri yapıştırmanız gerekiyor vs. Özel bir iş, çok belirli bir iş. Ancak bunda benim yapmayı sevdiğim bir şeyler var.

Peloton: İşinizin en zor kısmı nedir?

Gonzalez: Seyahat etmek. Kızım sekiz yaşında ve çok çabuk büyüyor. Ben uzun süre yolda olduğumda bütün aile için zor oluyor.

Peloton: Favori yarışınız hangisi?

Gonzalez: Criterium du Dauphine (Dauphine Libere) derdim. Yazın başlarında bir haftalığına Fransız Alpleri’nin içinde ve etrafında oluyoruz. Yarış da rahat oluyor. Ve çok da güzel.

Bu yazının orijinali PelotonMagazine.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

10.02.2017

Hedef santrforlar tekrar mı moda oldu? Neden hala oynayacak rolleri var?

Fotoğraf: SkySports

Andy Carroll ve Peter Crouch golleri atmaya başladığına göre hedef santrforlar tekrar moda mı oldu? Büyük adamlara inanmak için sebepler var, Adam Bates yazıyor.

Peter Crouch bu sezonun başlarında Telegraph ile yaptığı bir röportajda “Benim olayım şu ki her zaman bir moda bir demode oluyorum. Aslında daha çok demode oluyorum.” demişti. Ancak sezonun yalnız birkaç ayı geçti ve Premier Lig’in hedef adamları bizlere neler yapabileceklerini hatırlattılar.

Gerçek şu ki, Peter Crouch Premier Lig’in 100ler kulübüne girdiğinden beri tonla sevgi görüyor. Geçen sezonu golsüz geçiren 2,01m boyundaki hedef santrfor, Yılbaşı Arifesi’nden beri geçen sürede son iki sezonda attığından daha fazla gol atmış durumda, son altı maçta dört gol.

Bu arada Andy Carroll da tekrar rakipler için problemler yaratmaya başladı. Diğer bir tarafta da Zlatan Ibrahimovic, Olivier Giroud, Christian Benteke, Fernando Llorente, Sam Vokes, Salomon Rondon ve Troy Deeney var. Öyleyse gerçekten büyük adamlar dönüyor mu ve öyleyse, neden?

İstatistikler ne diyor?

Alışılmadık biçimde son iki Premier Lig sezonunda da tam olarak 180 kafa golü atıldı yani bu ne beklememiz gerektiği hakkında iyi bir fikir veriyor. Halihazırda 124 kafa golü atılmış durumda ve 200 sayısı Mayıs ayında aşılacak gibi görünüyor.

                                PL takımları tarafından bir maçta atılan uzun top ortalamaları



Dik bir düşüşten sonra bir Premier Lig maçında kullanılan uzun top sayısı yedi yıl önceki sayılara ulaşmış durumda ve son beş sezondur düzenli olarak yükseliyor. Peki neden böyle oluyor?

Prese bir karşılık mı?

Tartışmalı olarak Premier Lig’de son zamanlardaki en büyük değişim yüksek yoğunluklu pres oyununun önemine yeniden odaklanılması. Topa baskı yapmak yeni bir şey değil ancak Jurgen Klopp, Mauricio Pochettino ve Pep Guardiola prese çok önem veriyor.

Presi aşmanın yolu onun üstünden gitmek. Pres yapan takımlar rakiplerinin bunu yapmasından mutlu çünkü uzun top yapan takımlar muhtemelen daha düşük kalitede oluyor. Uzun topu etkili kullanmanın en kolay yolu da onu tutabilecek bir oyuncuya sahip olmak. Louis Van Gall bunu Liverpool karşısında oynatmayı başarmıştı.

Ryan Giggs, Telegraph’taki köşesinde “Louis, onların presini aşmanın yolunun, mümkün olan her anda orta sahayı bypass etmek olduğunu hissetmişti ve bu Marouane Fellaini’ye uzun top atılarak yapıldı.” diye açıkladı.

“Pas yapan bir takım olarak onların presinden kurtulmak için geriye çekiliyorduk... Ama yarattıkları tempoyla, özellikle Anfield’da, aynı zamanda anlıyorsunuz ki oyunu çeşitlendirmeniz gerekir ve kendinizi rakibe doğrudan baskı yapacak şekilde sürücü koltuğuna oturtmaya çalışmalısınız.”

Dizilimde değişiklikler?

Taktikler döngüseldir, bir değişim beklenmedik bir şekilde diğerini ateşler. Futbol karışık bir ekosistemdir ve büyük adamın dönüşünü açıklayacak bir diğer teori de 3-4-3 diziliminin yükselişinin yarattığı kelebek etkisidir. Bu dizilim uzun hedef santrforların yararlanabileceği daha çok şans yaratıyor.

Arka üçlüye yeni bakış, basitçe geleneksel üç stoperi içermiyor. Chelsea’de Cesar Azpilicueta ve Manchester City’deki Gael Clichy gibi ufak savunmacılar artık kendilerini daha merkezde kullanılırken buluyor. Bu büyük adam için güzel bir eşleşme olabilir.

İlginç bir şekilde, Crouch’un bu yılki dört Premier Lig golü de üçlü savunma ile oynayan takımlara karşı geldi. Bu gollerden yalnızca bir tanesi kafa golüydü ama belki de takımda sırık gibi bir santrforun olması bile rakibin dizilişine karşı bir taktik tepkidir.

Savunmanın kaybolan sanatı?

Yalnızca eski beklerin iş tanımlarının bu sezon değişiyor olması değil. Stoperlerin de beceri şekilleri bir süredir evrimleşiyor. Fiziksel güç yerine pas vermenin önemine odaklanmak modern savunmacıyı savunmasız bırakabiliyor.

Büyük adamın, takımların çözmeyi unuttuğu problemler yaratıyor olması mümkün mü? Niall Quiin, Sky Sports’taki köşesinde yakın zamanda “Yeni bir defans soyu oluştu, antrenmanlarda bütün zamanını kaleyi sahte dokuzlara ve topu dürten golcülere karşı savunmaya harcayan bir soy.” diye yazdı.

“Düşünceli ve yaratıcı oynaayan stoperlerin çağında bazı takımlar savunma sanatını kaybetti. Hepsinden yükseğe sıçrayıp, demode olan uzun toplardan birini alıp, yüzünüze dirseği vururken topu kaleye sokan kabadayılara engel olma sanatını.”

Gol bulmak için uygun fiyatlı bir yol mu?

Belki fikstürün dibindeki bu ihtimalin her zamankinden daha fazla farkında ve saha ile transfer pazarında bundan avantaj salıyorlar. Hedef santrforların demode olmasıyla birlikte en iyilerinin bile takdir gördükleri takımlara gitmesi gerekti.

Eski Liverpoollu santrforlar Carroll ve Benteke, West Ham ve Crystal Palace’talar. Llorente, Dünya Kupası kazanmış bir isim, Swansea’de. Başka nasıl böyle kulüpler Slaven Bilic’in “durdurulamaz” dediği varlıkları alabilirdi ki? Davut, Golyat’la savaşırken yumruk yumruğa dövüşmedi.

Eski Premier Lig altın ayakkabı kazananı Chris Sutton, Mail’de “Birçok takım hedef santrforun yaratabileceği etkiyi çok çabuk gözardı ediyor.” dedi “Takımlar işin numarasını gözden kaçırıyor. Neden size çeşitlilik kataack büyük bir santrforu elde tutmuyorsunuz?”.

Sonuç

Büyük adam İngiliz oyun sisteminde marjinal bir figür haline geldi, en iyi ihtimalle B planı olarak en kötü ihtimalle ise çağ dışı olarak nitelendirildi. Ancak bazı şeyler değiştikçe bazı şeyler aynı şekilde kalıyor ve futbolun yeni trendleri onun dönüşü için gerekli ortamı hazırladı.

3-4-3 dizilimi ya da pres oyunu, yeni tip stoper ya da topu ceza sahasına götürmekle ilgili eski düşünceler olsun, koşullar büyük adamı sahnenin ortasına tekrar çıkardı. Quinn “Premier Lig’de, büyük adam her zaman olduğundan daha önemli durumda.” dedi.


Ama belki en iyisi son sözü büyük adamların en büyüğüne bırakmak. Hibrit forvetlerin döneminde o, uzmanların da uzmanı. Ve tıpkı Peter Crouch’un öngördüğü gibi, onun tipindekiler sabır göstermeye hazır görünüyor. “Tahmin ediyorum ki benim gibi biri için her zaman bir yer olacak.”

Bu yazının orijinali 7 Şubat 2017 tarihinde Adam Bate tarafından SkySports.com adresinde yayınlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmadan yayınlanamaz.

Puncheur ile Pedallamak: Greg Van Avermaet yarış dünyasının “neredeyse adamı” olmaya nasıl son verdi?




Olimpiyat yol yarışında altın madalya kazanan ve Tour de France’ta üç gün sarı mayoyu giyen bisikletin “neredeyse adamı” geçtiğimiz yıl yeni bir sayfa açtı. Peki 2017, Greg Van Avermaet’ın sonunda Klasikler’de başarılı olacağı bir yıl olacak mı?

Tek günlük yarışların yıldızı Greg Van Avermaet, kendinin de kabul ettiği şekilde, “büyük yarışları bitiremeyen” bir bisikletçiydi. Şimdi ise evinde Olimpiyat altın madalyası ve Tour de France sarı mayosu olan isim, 2017 sezonuna bisikletin asilzadelerinden biri olarak giriyor.

Van Avermaet, Ağustos ayında Rio de Janerio’daki Olimpiyat yol yarışında atak yapıp kalan son rakibi Danimarkalı Jakob Fuglsang’ı ekarte ederek Tour etap galibiyeti ve üç günlük sarı mayo serüvenine altın bir parıltı da eklemişti.

“İnsanların bana bakış şekli artık farklı,” diyor Avermaet “Ben büyük yarışları bitiremeyen bir adamdım, her zaman orada, ama asla büyük şeyler kazanamayan... ama sonra Tour ve Olimpiyatlarla bu bakış şekli değişti.”

“Artık, olmak istediğim ve olabileceğimi düşündüğüm, bu sonuçları alabilecek noktadayım. Sonunda geldi.”

Aslında tam da Van Avermaet’ın sezonu kontrolden çıkmışken geldi. 2016 yılı Belçikalı için Omloop Het Nieuwsblad’ı, Tirreno-Adriatico turunda etabı ve genel klansmanı kazandığında iyi başlamıştı. Çoğu eleştirmen onun "neredeyse-adam" statüsünü kırdığını düşünmüştü.

Milan-San Remo’daki beşincilikten sonra, Tom Boonen de zorlanıyorken, Belçika basını onu en büyük yarışları olan Ronde’nin yıldızı olarak lanse etti.

Her şey iyi görünüyordu -hatta Ronde’de güneş bile açmıştı- ama 100 kilometre kala, domestiklerden Manuel Quinziato bir tehlikeyi atlatmak için sağa kırdı ve BMC ekibi domino taşları gibi düştü.

BMC’nin kırmızı-siyahlı renklerini taşıyan beş kişi bitişikteki kaldırımın üstüne dağıldı. Takım lideri Van Avermaet, köprücük kemiğini ovuşturarak oturup grubun ve sezonun ondan kaçışını izledi.

Haberi Twitter’dan kız kardeşi verdi –Belçikalı yıldız köprücük kemiğini çatlatmıştı. Slovak Peter Sagan(Tinkoff) aynı gün ilerleyen saatlerde gökkuşağı mayo üzerindeyken ilk büyük Klasik galibiyetini kutladı. Van Avermaet’in yüreği çöktü. Ona ne kalmıştı?


Ronde Yenilgisi

Fırtınalı bir yılın ardından rahatça sezona bakan Van Avermaet sezon ortasında geri dönüş yapmanın bir atlet için “en zor şey” olduğunu iddia ediyor.

“Ronde’yi kazanabileceğimi düşünüyordum. O benim yıl içindeki en büyük yarışlarımdan biri olacaktı. Çok büyük hayal kırıklığıydı.” diye devam ediyor.

Bisikleti bıraktı ve “deli gibi çalışmaya” başladı. BMC ona Tour de France’ta belli etaplarda galibiyet denemesi için özgürlük sağladı ve ulusal antrenörü onu Rio de Janerio’da yarışmayı düşünmesi için ikna etti, birçoklarının Chris Froome ya da Vincenzo Nibali gibi Grand Tour tipi isimlere uygun olduğunu düşündüğü etap için.

Rio bravo!

Van Avermaet’in Ronde’yi kazanma fırsatı elinden kaçmıştı ama bu onun içindeki ateşi körüklemiş oldu –artık "neredeyse-adam" olmadığını kanıtlama arzusu.

Bu kararlılık Tour’un Massif Central etabında sağdaki kaçışı görüp oraya girdiğinde kendisini gösterdi.

Le Lioran kayak merkezindeki devasa 17.4 kilometrelik solo eforu sonuç verdi ama bir yıl önceki ilk Tour etap galibiyeti yerine, bu defa ona şanlı liderin sarı mayosunu getirdi.

BMC onu destekledi ve mayoyu üç gün taşıdı, ta ki yüksek dağlar etkisini göstermeye başlayıp Froome, Bagneres-de-Luchon inişinde ileri atılana kadar.

Diğer Rio favorileri dağlarda birbirleriyle savaşırlarken Van Avermaet geri çekilip kendini Rio’ya saklama fırsatı buldu.

Van Avermaet Brezilya’daki etabı antrenmanda ilk kez gördüğünde “endişelendiğini” ancak İtalyan Nibali ve Kolombiyalı Sergio Henao son inişte kaza yaptıklarında “biraz şanslı” olduğunu açıklıyor. Neyse ki onun son Chinesa tırmanışını yapacak kadar gücü kalmıştı.

Fuglsang’la birlikte, tek başına liderliği götüren Rafal Majka’yı üç kilometre kala yakalayıp sarstılar ve Avermaet, Copacabana Sahili’ndeki sprintte kendi hünerlerini sergiledi.

Sarı mayonun ve altın madalyanın Ronde’deki hayalkırıklığını karşılayıp karşılamadığı sorulduğunda “Elbette karşılıyor,” diyor “Olimpiyatların benim için mükemmel parkur olmayacağını sanıyordum. Tour da benim için mükemmel parkur değildi ancak sonunda her şey yoluna girdi.”



Kariyer Gidişatı

31 yaşındaki ismin kariyer çıkışı 2008 yılında Silence-Lotto için Vuelta a Espana’da etap galibiyeti aldığında geldi ve BMC onu 2011’de renklerine kattı. Onların diğer yıldızı Philippe Gilbert en çok dikkat çeken isim olurken Van Avermaet her zaman ön sıraya yakın oldu, hücum yapıyordu ancak nadiren galibiyet aldı.

İlk 10'lara girecek kadar puan topladı, sonra hem Ronde’de hem Paris-Roubaix’de dördüncülük aldı, ve ardından 2015’te bu parke taşlı Anıtsal Klasikler’de üçüncülük aldı.

Bir şeyler yerine oturuyor gibiydi ve artık yeteneğinin büyük kısmını kullanabilecek bir özgüvenle birlikte ölümcül bir içgüdüsü var. 2015 Tour’unda Rodez’deki tırmanış sprintinde Sagan’ı alt ederek zafere uzandı.

Bu ona mental açıdan yardımcı olmuş olmalı çünkü 2016’ya ateş ederek girdi. Ronde bir çöküştü, ancak tüm dünya “ebedi ikinci”yi Tour ve Olimpiyatlar sonrası tekrar değerlendirdi.

“Benim dünyamı biraz değiştirdi. Belçika’da gayet ünlü ve öneml biriydim ama bu galibiyetler onu aşıyor ve daha çok insanın sizin için heyecanlanmasını sağlıyor,” diyor.

“Bir rol model olmaya çalışıyorum. Genç bisikletçilerin beni örnek aldığını ve onlara ‘Sizin favori bisikletçiniz kim?’ diye sorulduğunda Van Avermaet dediklerini hayal edebiliyorum. Gayet onur verici bir durum.” diyerek devam ediyor.

Ailevi bir mesele

2015'teki Tour etap galibiyeti sonrasında Van Avermaet ve sevgilisi, bebekleri Fleur’un doğuşunu kutladı. Fleur biraz daha büyüdüğünde sarı mayoyu ve yeşil kurdele üstündeki Olimpiyat madalyasını tutup onların anlamını merak edecek.

Van Avermaet’in kendisi de babasının 1980 Moskova Olimpiyatları’ndaki madalyasıyla aynı şeyi yapmıştı.

“Babam [Ronald] Olimpiyatlarda aldığı katılım madalyasıyla her zaman gurur duymuştur. Her zaman ortalıkta dururdu ve ben de her zaman onunla ilgili şakalar yapardım çünkü Olimpiyatlara katıldığı için çok heyecanlanırdı. Londra’ya gittiğimde neyin o kadar havalı olduğunu gördüm.”

“Ancak sonrasında yeteri kadar şey yapmadığımı düşündüm. Sadece katılmak güzeldi ama odaklanmanız gerekiyordu. Bu son Olimpiyatlarınız olabilirdi. Her şeyinizi vermeniz gerekir, 20.lik ya da 10.luk için bile olsa ve ben Rio’da bunu yaptım.” diyor.

“Anne tarafından dedem Kamiel Buysse, 1959’da lideri olan Alfred De Bruyne’e yardımcı olmak için Tour de France’ta yarıştı.”

“Kafelerde biraları ve şarapları taşımakla yükümlüydü, şişeleri alıp takım arkadaşlarına götürürdü. Şimdilerde nasıl yarıştığımızı düşünürseniz aradaki fark çok komik. Benim bir Olimpiyat şampiyonu olmamla çok gurur duyuyor. Her gün kafeye gidiyor ve çok fazla ilgi gördüğünü söylüyor.”

“Diyor ki: ‘İnsanlar beni tebrik etmek için geldi.’ Çok keyif alıyor ve dedi ki, ‘Hala buralarda olup senin Olimpiyat şampiyonu olduğunu gördüğüm için çok mutluyum.’”

Kendin olmak

Yeni şampiyon Olimpiyat altınını kutlamak için son sezonun kalan yarışlarında altın renkli bir BMC bisiklet sürdü. Onunla buluştuğum zamansa her detayı duymak için öne doğru eğilmem gerekecek kadar sakince konuştu.

Altın bisiklete rağmen bir bisiklet yıldızının gösterişli havasına sahip değil. Kendisini, Peter Sagan’ın yaptığı şekilde Grease filmindeki John Travolta gibi giyinmiş olarak görmeyeceğinize dair söz veriyor.

“Kendimi büyük bir şovda dans ederken ya da tek teker üstünde sürüş yaparken göremiyorum. Bunun biraz çılgınca olduğunu düşünüyorum, bunu yapan tek bisikletçi Peter. Geri kalanı yapmıyor. Kendinizi aldığınız sonuçlarla kanıtlamalısınız ve devamı gelir.”

“Kendimi değiştiremem, ben böyleyim. Podyumdaki ilgi çok hoşuma gidiyor ama sonrasında sakinliği seviyorum. Her zaman spot ışıklarının üstümde olmasını istemiyorum. Kendimi çılgınca şeyler yaparak değiştirmeyeceğim. Süperstar olmak için sadece performans göstermeniz yeterli. Mesele yarış kazanmak.”

İki süperstar önümüzdeki birkaç yılda yarış galibiyetleri için savaşacak gibi görünüyor. Sagan şimdilik daha iyi ele sahip olsa da akıntı Van Avermaet’in lehine doğru dönüyor gibi görünüyor.

“Peter Sagan’dan korkmuyorum. O beni yenebilir ama ben de onu yenebilirim.”


2015’teki Tour etap galibiyeti Sagan’ı geçerek gelmişti; Slovak bisikletçiyi geçen bahardaki Omloop Het Nieuwsblad galibiyetinde alt etmişti ve İtalya’daki Tirreno-Adriatico etabında kazanırken kısa mesafede onu alt etmişti.

Tour’da sarı mayoyu kazandığında, mayoyu kaybeden isim Sagan’dı. Sagan, Olimpiyat yol yarışında yarışmadı; parkurun Froome gibiler için daha uygun olduğunu düşünerek dağ bisikleti yarışında yarışmayı seçti.

BMC bu sezon takımı Van Avermaet etrafında güçlendirerek Peter Sagan’ın ve Tom Boonen’in takımıyla rekabet etmeye hazırlandı ancak hala pozisyonlandırma ve yıldızlarını kritik anlara koyma stratejisine devam ediyor. Quick-Step Floors takımı gibi birçok lidere sahip olmak yerine Klasiklerde dikkatini Belçikalı üzerine yoğunlaştırıyor.

“Bir Klasik yarış kazanabileceğimi kanıtlamalıyım çünkü henüz bunu yapmadım,” diyor “Bu zafer mümkün olan en kısa zamanda gelmeli. Veya ben mümkün olan en kısa zamanda gelmesini isterim.”

Van Avermaet’in planı büyük Anıtsallar’dan bir tanesini -San Remo, Ronde veya Roubaix- kazanmak ve sonra Bergen, Norveç’te Dünya Şampiyonası’nı. Yol üstünde bir yerlerde Peter Sagan ile yollarının kesişmesini bekliyor.

“Onunla yarışmak isterim çünkü çekici/cazip bir sürücü ve çok atak yapıyor. Sizinle kaçış grubunda sürüyor, grubun içinde bekleyip bitiş çizgisinde kazanmaya çalışan bir sprintçi değil.

Kendi başına kopup gidebiliyor ve bu tarz bir sürücüyü sevmek zorundasınız. Ben de benzer bir tipteyim. Ben de sprintte kazanabilirim ama çoğu zaman yarışı zorlaştırıp, fark yaratmayı ve bitişe küçük bir grupla girmeyi deniyorum.” diyor Van Avermaet.

“Sagan’dan korkmuyorum. O beni yenebilir ama ben de onu yenebilirim. Eğer bitişe gidersem durum yarı yarıyadır. O güvene sahibim. Her zaman her jenerasyonda bazı güçlü sürücülere denk gelirsiniz. Bu jenerasyon için o isim Sagan, ancak onu yenebilirim ve korkmuyorum.”

Bu yazının orijinali 8 Şubat 2017 tarihinde Gregor Brown tarafından CyclingWeekly.co.uk adresinde yayınlanmıştır. İlk yayınlandığı yer ise 12 Ocak 2017 tarihinde Cycling Weekly dergisidir.


Bu çeviri artemiofranchi.org adresi dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın yayınlanamaz.

9.02.2017

Philipp Lahm: Kendi Şartlarına Göre Ayrılan Akıllı Futbolcu


Philipp Lahm dünyadaki en nadir canlılardan birisi olarak olarak emekli olacak, dünya çapında hayran olunan bir Bayern Münih ve Almanya kaptanı.

Philipp Lahm’ın emeklilik kararı planlanandan bir yıl erken geldiği için bir açıdan sürpriz oldu. Bayern Münih kaptanı, kulübün makine düzeninde hala önemli bir dişli, yalnız 33 yaşında ve milli futboldan 2014 yılında emekli olmuş durumda.

Ancak Lahm her zaman diğerlerinden ayrı duran bir futbolcu oldu. Küçük, bebek yüzlü, 1.70 boyundaki bu figür ilk başta Avrupa’nın en büyük kulüplerinden birinin ve milli takımının lideri gibi durmuyor ancak bu onun geldiği nokta.

Lahm için liderlik her zaman profesyonellik, disiplin, uyum ve takım çalışmasıyla ilgili oldu. Kariyerinin başında Stuttgart’ta geçirdiği kiralık dönem sonrasında, kendi memleketine dönüp saflara önce sol bek olarak katıldı sonra kanat değiştirdi. Oyunu okuması, topa sahipkenki sakinliği ve savunma aklı onu hiç yaşlanmıyor gibi gösterdi. Aslında bu kaliteli özelliklerini, şaşırtıcı bir istatistik olarak, Lahm’ın Bayern Münih ile çıktığı 501 maçta hiç kırmızı kart görmemesi özetliyor.

Uyum yeteneği uzun ömrün anahtarıdır

Jupp Heynckes, Louis van Gaal ve Pep Guardiola gibi birbirinden çok farklı teknik direktörlerin hepsi için esas adamlardan biri olması herkesin ona duyduğu saygıyı anlatıyor. Lahm, Guardiola ile çalışırken otuzlu yaşlarına gelen birçok oyuncunun yaptığının tersini yaptı ve orta sahada, ileri bir mevkiye geçti. Elbette, orada da baskın bir oyuncu oldu.

Zor memnun olmasıyla ünlü Guardiola 2013’te Lahm için “Philipp Lahm belki de hayatımda çalıştırdığım en akıllı oyuncu. O başka bir seviyede.” dedi.

Lahm’ın gösterdiği tek bir şeye odaklanma özelliği, 2014’te Brezilya’da Dünya Kupası’nı kazandıktan sonra milli takımdan emekliliğini açıklamasıyla futboldaki en tepe noktalardan birinde kendini göstermişti ve şimdi tekrar gösterdi. Birçok insan onun futbolu bırakınca Bayern Münih hiyerarşisine katılmasını beklerken ve bu Bayern asilzadeleri tarafından son birkaç aydır dillendirilmesine rağmen 33 yaşındaki futbolcu kendi yoluna gitmeye karar verdi.

Salı günü “Ortada tartışmalar vardı ama bu tartışmaların sonunda kendim için en doğrusunun bu olmadığına karar verdim,” dedi. Bu diplomatik ve açık sözlü söylem, Çarşamba günü Uli Hoeness’in Lahm için Bayern’in kapısının her zaman açık olduğunu açıklamasına yol açtı, her ne kadar başkan emeklilik kararının açıklanmasına şaşırsa da.

Doğru zaman olduğunu bilen bir oyuncu

Kulüpteki birçok insan Lahm’ın futbolu bırakması için doğru zaman olmadığını düşünecektir ama o nadiren yanlış hamle yapan bir adam. Zaten çok sevdiği Bayern Münih ile sekizinci şampiyonluğu, yedinci Almanya Kupası’nı ve ikinci Şampiyonlar Ligi’ni kovalarken odağının sarsılacağına dair bir emare yok.

Onun emekliliği Thomas Müller ve David Alaba’yı Almanya’nın en büyük kulübünün genç takımdan gelen yüksek profilli oyuncuları olarak yalnız bırakacak, aynı zamanda Bayern’de bir nevi ruhsal boşluk yaratacağı da kesin.

Lahm için sezon sonunda neyin geleceği şimdilik belirsiz. Antrenörlük mü, başka bir yerde yöneticilik mi ya da tamamen başka bir şey mi? Ne olursa olsun bu en etkileyici futbolculardan birinin başarılı olacağına dair çok az şüphe var.

Bu yazının orijinali 8 Şubat 2017 tarihinde Matt Person tarafından DW.com adresinde yayınlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izinsiz yayınlanamaz.


Ben de bu çok sevdiğim futbolcu hakkında kısa bir kelam etmek istedim. Philipp Lahm, benim Oliver Kahn ile başlayan Almanya hayranlığımı 2006 yılında zirveye çıkaran jenerasyonun yıldızlarından birisiydi. 2006 Dünya Kupası açılış maçında Kosta Rika’ya attığı enfes gol benim futbol seyirciliğim için mihenk taşlarından oldu. Maalesef benzer bir golü 2008’de bize de atmıştı. Orta sahaya geldiği yılları Bundesliga’yla aram açıldığı için pek dikkatle izlemesem de bek oynadığı zamanlarda izlemesi bana çok keyif veren bir futbolcu oldu. 2011’de TT Arena’da izleyebilmiş olmak da benim için büyük bir mutluluktur. Bundan sonraki kariyerinde de başarılı olacağından hiç şüphem yok. 

Leicester’ın Problemleri: Küme Düşmenin Yakın Olmasının 6 Sebebi



Süper Pazar’da içerde Manchester United’a karşı alınan 3-0lık talihsiz yenilgi, Leicester City’i dipten sadece iki puan yukarda ve küme düşmeye yakın bıraktı.

Peki işler Claudio Ranieri’nin takımı için neden bu kadar kötü gitti?

Bu yazıda; neden 1938den beri, şampiyon olduktan sonra küme düşmeye yaklaşan ilk takım olma tehlikesi yaşadıklarına dair altı sebebi seçtik.

Kante Sistemi İşletiyordu

Chelsea’nin Premier Lig şampiyonluğu yolunda fırtınalar estirmesi N’Golo Kante’nin ayrılışının Leicester’ın dramatik düşüşündeki payından ötesine bakmayı zorlaştırıyor. 2014’te Premier Lig’e dönüşlerinden beri Tilkiler, Kante’den yoksun oldukları 63 maçta 63 puan aldılar. Kante ile çıktıkları 37 maçta ise 80 puan topladılar.

Kante son üç sezondaki herhangi bir Premier Lig oyuncusundan daha fazla mücadele kazandı ve yalnız iki sezondur İngiltere’de. Onun enerjisi, hız konusunda ciddi şekilde zayıf olan geri dörtlüye koruma sağladı. Bu koruma olmadığında Leicester’ın efektif bir 4-4-2 oynayamıyor ve defanstaki eksiklikleri koruyamıyor.

İlerde kurulan savunma çizgisi topa yapılacak baskıyı gerektiriyor ve bu olmadan Leicester savunmacıları Robert Huth ve Wes Morgan herkesten daha da zayıf kalıyorlar. Ama derinde oynadıklarında bile hatalar yapıyorlar. Jamie Carragher, Sky Sports’a “Geçen sezon gelen ortalar Huth ve Morgan için yiyecek içecek gibiydi. Onlar bunu istiyorlardı. Şimdi ise tamamen kopmuş durumdalar.”

Huth ve Morgan Ortada Kaldı

Bu sezon birçok kez olduğu gibi, Huth Manchester United’ın Pazar günü attığı ilk golde Henrikh Mkhitaryan’ı kovalarken açıkta yakalandı. İkinci golde Morgan, Zlatan Ibrahimovic’ten uzak dururken Juan Mata’nın attığı üçüncü golde hatalı olduğu gibi Christian Fuchs bu golde de yapılan ortayı kesemedi.

Garry Neville “Eğer her oyuncu bireysel olarak kendi performansları üstünde düşünürse işler biraz değişmeye başlayabilir çünkü gerideki bu üç isim şok edici oynuyor. Huth, Morgan ve sol bekteki Fuchs’tan gerçekten çok zayıf bir performans izledik. Rezalet savunma yaptılar. O bölgedeki üç tecrübeli oyuncu çok kötü savunma yaptı. Fuchs’un Mata’ya verkaç sırasında yapışmaması ve ofsayta düşürmeye çalışmasının teknik direktörle bir ilgisi yok. Top ortadayken ve kalene bu kadar yakın oynuyorken ofsayt denemek? Buna hiçbir şey yapamazsınız. Claudio Ranieri tarafından bunu yapmaları için talimat almadılar.” dedi.

Vardy ve Mahrez Ateş Etmiyor

İleri uçta da 2017 yılında henüz Premier Lig golü atamamış Leicester City için büyük sorunlar var. Takımın uğuru Jamie Vardy profesyonel kariyerinin ilk hat-trickini Manchester City galibiyetinde yapmış olsa da son 24 maçın 23ünde gol atmayı başaramadı. 30 yaşındaki forvet bir zamanlar yaptığı işi yapmıyor.

Neville “Jamie Vardy ligde oynamadığı zamanki haline dönmeli. Koş. Korkunç oyna. Pis oyna. Bu onun oyununun gücüydü. Stoperleri huzursuz et, onlara kafa tut, dirseklerini havaya kaldır ve insanlarla külahları değiştir. Topu ayağında tutup diğerlerini oyuna katan biri olmayı unut.” dedi.

Sezon
Top Sürme Denemeleri
Başarılı Top Sürme
Top Sürme Başarı Oranı
2015/16
255
131
%51.4
2016/17
118
49
%41.5
 Riyad Mahrez’in Düşen Top Sürme Başarısı

Diğer yandan, Riyad Mahrez eski etkiyi yaratamıyor ve Marcos Rojo’nun Pazar günü onun ilk top sürme denemelerinden birini başarıyla kesmesine bakarsak savunmacılar onun numaralarını öğrenmiş durumda. İstatistikler, Mahrez’in Premier Lig’deki en iyi 20 top süren oyuncu arasında en kötü sayılara sahip olduğunu gösteriyor, geçen sezonkinden çok daha kötü.

Yeni Transferler Vites Arttırmıyor

Geçen sezonun kilit adamları oyunu etkilemekte başarısız olurken, Leicester yazın kadrosuna kattığı isimlerin yapacağı katkıya gerçekten muhtaçtı ama çok azı bunu yaptı. Ekim ayında bazı anlarda Islam Slimani’nin gollerinin Leicester’a yeni bir hayat öpücüğü olabileceği düşünüldü ve Cezayirlinin goller Tilkilere beş puan kazandırsa da diğerlerinden yeterli desteği almadı.

Luis Hernandez’in Leicester’ın defansif imkanlarını güçlendirmesi bekleniyordu ama o Malaga’nın yolunu tuttu bile. 13 milyon poundluk orta saha oyuncusu Nampalys Mendy sakatlıkla boğuşsa da fit olduğunda bile Kante’nin yerini doldurmak için çok yetersiz göründü. Bu arada 16.6 milyon poundluk Ahmed Musa, 11 Premier Lig maçında gol atamamış durumda.

Ranieri’nin geçen sezon 30 küsür Premier Lig maçında aynı 12 oyuncuyu kullandığını düşünürsek, Avrupa yolculuğu da göz önüne alındığında kadroyu güçlendirmek elbette şart olacaktı. Ama mevkilerde yaratılacak rekabetin olumlu katkı yapması beklenirken, bu katkı ortaya çıkmadı.


Saflarda Huzursuzluk mu Var?

Şu bir gerçek ki, Ranieri’nin taktikleri ve takım seçimi göz hapsindeyken bir yandan da takımda mutsuzluk olduğu yönünde gazete haberleri çıkıyor. Kasper Schmeichel, Sky Sports ile yaptığı röportajda Leicester’ın durumuyla ilgili son derece dürüst değerlendirmeler yaptı ancak kalecinin açıklamaları taraftarların takımda huzursuzluk olduğu yönündeki korkuları bastıracak gibi değil.

Schmeichel “Bu sezon tepeden tırnağa yeterince iyi değil. Buna birçok faktör katkı yapıyor ama bu sezon başından beri iyi değildi. Tepeten tırnağa hepimizin, her birimizin ayağa kalkıp açıkça fikrini söylemesi gerekiyor çünkü bunu yapmazsak sonunda küme düşeceğiz.” dedi.

Belki Schmeichel açıksözlülüğü için takdiri hak ediyor ama Leicester'in problemlerinin zirvede olduğunu söylemesi endişe de yaratabilir. “O röportaj alışılmadıktı. Bir şey söylemek istiyor gibi hissettirdi. Size karşı dürüst olacağım, gerçekten de küme düşebileceklerini söyledi ve bu beni biraz rahatsız etti.” dedi Gary Neville.

Ranieri Cevapları Bulamıyor

Ranieri’nin üstüne düşen çözümler bulmak ve bu sezon bunu yapabileceği konusunda çok az işaret var. İtalyan teknik adam geçen sezon minimum değişiklik yaparak kendini dalganın üstünde tuttu. Oyuncuları mutlu tuttu ve saha içinde ona istediklerini verdikleri takdirde onları saha dışında özgür bıraktı. Ancak herkesin favori amcası ünlü zilini çalmak yerine kırbacını şaklatmalıydı, çünkü zil işe yaramadı.

Tekrar takımı kurcalamak zorunda kaldı ve yaptığı değişiklikler faydadan çok zarar getirdi. 4-5-1e dönmek hatta geride üçlü denemek başarısız oldu ancak takımın favori dizilimi biraz daha iyiydi. Ranieri geçen sezonki Leicester için mükemmel teknik direktör olduğunu kanıtladı ancak şimdiki durum için de doğru adam olduğunu göstermek zorunda.

Kimse Leicester’ın geçen sezon başardığını elinden alamaz. Ancak bu mirasın bir kısmı da kalan 14 maçta ne olacağına bağlı. “Küme düşmeleri, hikayelerinin bir parçası olabilir – bunu ayıramazsınız” dedi Carragher. “Spordaki en harika hikayelerden birinin küme düşmeyle lekelenmesine izin veremezler – gördüğümüz en harika şeylerden birini kirletmeyin.”

Bu çevirinin orijinali 6 Şubat 2017 tarihinde Adam Bate tarafından SkySports.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın yayınlanamaz.

8.02.2017

Leicester, Cityitis'in Bütün Semptomlarını Taşıyor




Ligi kolayca kazanan takım küme düşme bataklığına nasıl bu kadar erken döndü?

Manchester City’nin para-öncesi yıllarını hatırlayan bizler yeni jenerasyon takipçilerin, Joe Royle’un bahsettiği, kulübe has zayıf düşürücü “Cityitis” hastalığını anlamamasını yadırgayabiliriz. Söylemek gerekir ki Cityitis zaman zaman çok güçlü olabiliyordu ve birçok menajer gibi Joe Royle da bunu tedavi etmek için verdiği sözü yerine getiremedi.

Colin Schindler’ın Manchester City Ruined My Life (M.City Hayatımı Mahvetti) kitabında “Zavallı yaşlı Joe; Cityitisin, kulübü profesyonelce yöneterek yenebileceği bakteriyel bir enfeksiyon olmadığını asla anlamadı.  Cityitis bizde doğuştan gelen bir vitamin eksikliği. Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için takviyeler alabiliriz ama Thakin Shinawatra ya da Bolton’dan Jamie Pollock’u transfer etmek gibi hastalıklara karşı koyamazlar.”

City’nin ilk şampiyonluğunu 1937 yılında kazandığını ve bir sonraki sezon ligin en çok gol atan takımı olduğunu düşünürseniz hikaye çok eskilere dayanıyor. Wilf Wild’ın takımı, Derby County’i içerde 6-1 dışarda 7-1 yenerken Leeds ile West Bromwich Albion’a da altışar tane attı, zirve yarışındaki Charlton Athletic’e beş tane atıp, ligi şampiyon tamamlayan Arsenal’dan üç gol fazla atarak bitirdiler.

Problem şuydu ki City o sezon aynı zamanda 20 kez kaybederek küme düştü. Son maçlarında berabere kalsalar ligde kalacaklardı ya da diğer takımlar -Grimsby, Portsmouth, Birmingham ve Stoke- yenilseydi. Dördü de kazandı, City kaybetti ve soyunma odasında artı averajla küme düşen tek büyük lig takımı olduklarını öğrendiler.

Sonra Cityitis’in ikinci habercisi geldi. Manchester United averajla lige yükseliyordu ve onların yerini alacaktı. Bu Cityitis’in kayıtlara geçen ilk salgınıydı. Yetmezmiş gibi o günkü şutlarından birisi direğin içinden dönmesine rağmen hakem 35 metre öteden bunun direğe çarptığına kanaat getirmişti.

79 yıl sonra hala ligi kazandıktan bir sezon sonra küme düşen tek takım olma özelliğini koruyorlar ancak Leicester City’nin artık Premier Lig’deki en egzantrik takım olduğunu göz önüne alırsak bu durum daha fazla sürmeyebilir.

O kadar şeyden sonra nasıl oldu da iki sezon önce, altı ay küme düşme hattında debelendikten sonra zar zor ligde kalan takım, takip eden sezonda 10 puan farkla şampiyon olduktan sonra kendini şimdi tekrar bataklıkta buldu?

Futbolun absürt dünyasında bile kim hayal edebilirdi ki Claudio Ranieri, FIFA Yılın Teknik Adamı ödülünü alacak hem de Leicester’ın şehir merkezine Gandhi, Richard III ve Thomas Cook’un heykellerinin yanında heykelinin yapılması tartışılırken, daha sonraki birkaç hafta içinde de giyotine gönderilecek ilk teknik adam olarak bahisçilerin favorisi haline gelecek?

Ve hiç, spor dünyasında başarıyı yakalayan insanların kendi şöhretlerine kapılıp, kendilerini en başta neyin heybetli yaptığını unutma tuzağına düştüğünün daha açık bir örneği oldu mu?

Ne yazık ki Leicester için; bu, zirveden dünyaya bakan ve için için tekrar aynı profesyonel başarının tadını çıkaramayacaklarını bilen oyuncular için her zaman risktir. Oyuncular formlarını kaybeder, bazen sinsice ve göze hemen çarpmayan şekillerde. Teknik direktörün düşmanı olan rehavet yayılır. Bundan sonra tekrar aynı açlığı yaratmak adeta imkansızdır. Çürüme başlar.

“Riyad Mahrez, rakip savunmaları zarifçe yok eden bu isim bu sezon üç gol attı, hepsi penaltıdan.”

Benzer bir olay, bu seviyede olmasa da 1999’da Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Manchester United’ın başına da geldi. Roy Keane bir defasında “Üçlemeyi kazandıktan sonra bu aylar boyunca gittiğimiz her yerde bizi avladı.” “Devam eden sezonda, kahramanlar olarak selamlanıyorduk, tarih yazanlar, 1968 takımından daha iyiler, yüzyılın takımı. Üç kupayla birlikte fotoğraflar imzalamalar, o hiç unutmayacağımız ‘harika gece’ hakkında konuşmalar.” demişti.

Sir Alex Ferguson’ın takımı takip eden sezonda Premier Lig’i kazandı fakat -Aşil Topuğu da denebilecek- Avrupa’da dokuz yıl boyunca final göremedi ve belki de kaptan bu mevzuyu Camp Nou’daki güzel geceye bağlarken bir şeyler yakalamıştı. Keane’in hatırladığı, birkaç futbolcu maç sonu röportajlarında bir daha başka kupa kazanmasalar da artık önemi olmadığını söylemişlerdi. “’Merhaba?’, dedim. Belki fazla heyecandan ama peki gelecek sezon ne bok yiyeceğiz? Bu mu yani? Tarih yazdık. Şimdi de bavulumuzu mu toplayacağız? Nasılsa ne yaparsak yapalım hiçbir zaman unutulmayacağız.”

Dwight Yorke, United için 1998-99 sezonunda çıktığı 52 maçta 29 gol attı. Hücum hattına harika liderlik etti ve diğerlerine de sayısız fırsat yarattı. Ne var ki bu noktadan sonra playboy olmaya daha çok adandı ve spor, başarıyla yumuşayan oyuncular kervanına katılan bir diğerini izledi. Blackburn Rovers’ın şampiyon olduktan sonraki haline bakın ya da Samir Nasri’nin Manchester City ile ilk şampiyonluğunu kazandıktan sonraki çöküşüne. Ve evet, rağbet gösterilmeyen, beklenmedik Leicester City’nin oyuncuları.

Jamie Vardy ve Riyad Mahrez, geçen sezon yılın oyuncuları ödülünü kazandıktan sonra ünvanı korudukları sezonda kötü paslar atıp gelen paslarda uyurgezerlik yaparak bunun en dramatik örnekleri oldular. Onlarda da çürüme mi başladı? Leicester bir zamanlar ayakları yere basan, gösterişsiz, mücadele hırslarının köreleceği hayal bile edilemeyecek bir gruptu.

Artık değil. Ve belki de ufak bir şey ama, kulübün sahibi Vichai Srivaddhanaprabha (Ö.K.: evet bunu c/p yaptım), sezon başında bütün kadroya şampiyonluk hediyesi olarak -yedekler ve ayrılan oyuncular dahil- tanesi 105.000 pound olan BMW 18s’ler verdiğinde bazı yıllanmış izleyicilerin neden huzursuzlandığını anlıyor mu?

Unutulmamalı ki N’Golo Kante’nin ayrılışının etkileri, Chelsea’nin birkaç hafta önce Leicester’da kazandığı maçta Ranieri’nin Kante’yi boğar gibi şaka yapmasına yol açtı. Kante, Chelsea’nin hafta içi Liverpool ile oynadığı maçta 14 top kazandı, Leicester’ın Burnley’e karşı toplamda kazandığı 8 topa karşılık. O, top sürerek üç rakibini geçen, şutu doksana zımbalayan veya ayağının dışıyla pas atan bir oyuncu değil. Ancak o son üç sezonda Premier Lig’deki herkesten daha fazla başarılı mücadeleye girdi. Yalnızca bir buçuk yıldır burada olduğunu düşünürsek bayağı etkileyici.

Yine de Leicester’ın bütün sorunlarını bir oyuncunun kaybına bağlarsak bu kolaya kaçmak olur gibi hissettiriyor. Bütün yeteneklerine rağmen Kante’nin kornerlerde topu kafayla uzaklaştırması beklenmiyordu. Onun işi sezon boyunca 10 gole katkı vermek ya da Vardy’e orta açmak değildi. Zaman zaman futbolun Duracell tavşanı olduğuna dair izlenim yaratsa da onu Roberth Huth, Wes Morgan, Danny Drinkwater, Kasper Schmeichel, Jamie Vardy, Riyad Mahrez ve ateşlerinin sönmesine izin veren diğer herkesten sorumlu tutamayız.

Daha mutlu zamanlarda oyuncularına “bebeklerim” diyen, hayali bir zil çalan (dilly-ding dilly-dong) ve biraz sulugöz olduğunu mutlulukla itiraf eden Ranieri için, soyunma odasının bölündüğü, Leicester’ın egoların ve kötü davranışların esiri olduğu, teknik direktörün hor görüldüğü yönündeki hikayeleri okumak moral bozucu olmalı.

Bu tarz sızıntılar genellikle teknik direktör tam kontrole sahip ve oyuncular birlik içindeyken olmaz. Leonard Ulloa’nın alenen kazan kaldırması perde arkasındaki çatlaklıklara ayrı bir bakış açısı sunarken, Mahrez’in durumunda futbolda yeni sözleşme imzalamanın tam sadakat anlamına gelmediğini söylemek haksızlık mı olur?

Mahrez’in yeni anlaşması Ağustos ortasında açıklanmıştı fakat en sonunda daha büyük bir kulüpten teklif gelmedikten sonraydı. O zamanlar haberi yapılmayan bir durum ise yapılan zamla birlikte bir nevi sözlü anlaşma da yapıldığıydı. Eğer Avrupa’nın süpergüç sayılacak kulüplerinden biri Mahrez’e teklif yaparsa Leicester oyuncuya engel olmayacaktı.

Belki de yüksek seviye formu, öncelikleriniz böylesine bulanıkken tekrar etmek o kadar da kolay değildir. Mahrez, rakip savunmaları zarifçe yok eden bu isim bu sezon üç gol attı, hepsi penaltıdan ve belki de en iyi performanslarını bütün takım gibi Şampiyonlar Ligi’nde sergilemesi tesadüf değildir.

Geçen yıl bu hafta sonu Ranieri’nin adamlarının sezonun belirleyici maçlardan birinde Manchester City’e gidip 3-1 yendiğini, herkesin güzel ve şok edici bir hikayeye tanık ettiğini anladığı bir performans sergilediklerini düşündüğümüzde bunların hepsi bir geriye dönüş gösteriyor. The Unbelivables (İnanılmazlar) kitabının yazarı David Bevan “Manchester’daki doksan dakika her şeyi değiştirdi” yazmıştı. Ama işte bir yıl sonra, çoğu oyuncusu değişmemiş olan o takım kendilerine has bir Cityitis yaşamakta. Çizdikleri bu deli grafikte oku tekrar yukarı doğrultmaları kolay olmayacak.

Yazının orijinali bundan sonra Paul Gascoigne hakkında kısa bir bilgi içermekte. Hikayeyi ilginç bulduğum için bu kısmı da çevirerek ekledim.

Toulon’da Bıçak Sırtında

David White’ın otobiyografisi kendi deyimiyle, “hayat değiştiren, ruh-arayan bir yolculuk”. Manchester City’de, Leeds’te ve Sheffield United’da forma giymiş bu isim, başından geçen rahatsızlık verici olaylar yüzünden geçen Kasım ayında cinsel istismarın kurbanı olmuş futbolculardan biri olarak toplum önüne çıkmıştı.

Yine de Shades of Blue (Mavinin Tonları) kitabının diğer yüzleri de var. 1988 yılındaki Toulon turnuvasında İngiliz U21 takımı oyuncularının dışarı çıkma izni aldıkları bir gece White’ın Michael Thomas, Nigel Clough, David Platt ve Paul Gascoigne ile bara gittiği hikaye aktarmaya değer.

White’ın anlattığına göre her şey yolundaymış ancak bölge yerlilerinden birisi Gascoigne’in söylediği bir şeye alınıp İngiltere’deki en pahalı futbolcu olmak üzere olan bu adamın boğazına bıçağı dayayana kadar. Ve işte böyle, akşam 10a kadar son derece sıkı bir izinde olan, İngiltere’nin genç parlak yıldızları bunu teknik direktörleri Dave Sexton’a nasıl açıklayacaklarını düşünmüş olmalı.

Gazza yaralanmadan bu olaydan kurtulmayı başarmış ve bıçaklı Fransız hikayesi kendi otobiyografisiinde yer bulmadı. White, “Belki de hayatının ne kadar olay dolu geçmeye başlayacağına dair bir işaretti.” diyerek bitiriyor.

Bu çevirinin orijinali Daniel Taylor tarafından 4 Şubat 2017 tarihinde TheGuardian.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri, artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın yayınlanamaz.

Parma: Serie D'de Bir Yıl


Cristian Longobardi, 33 yaşında, alt liglerde oynayan seyyah forvetlerden biriydi. Serie D ve Lega Pro(Serie C) sınırları içinde oldukça etkili bir golcüydü ama bu seviyenin üzerine hiç çıkamadı.

Longobardi, Serie D’de Montecchio ile ilk maçına çıkmadan sadece bir yıl önce Parma, Serie A’yı dördüncü sırada bitiriyordu ve Şampiyonlar Ligi elemelerine katılmaya hak kazanırken aynı zamanda da Coppa Italia finaline yükseliyordu. Zamanında, binlerce diğer İtalyan genç gibi Longobardi de muhtemelen sarı-mavililer gibi dev bir kulüpte oynamanın hayalini kurmuştu. O hayallerin üzerinden 15 yıl geçtikten sonra böyle bir fırsat Longobardi için çoktan geride kalmıştı. Kulüpten kulübe gezdiği kariyeri artık düşüşe geçmişti.

Ama sonra, tam zamanında planlanmış gibi, Parma finansal bir çöküş yaşadı ve Serie D'de her şeye yeniden başlamak zorunda kaldı. Kadro baştan aşağı değişti ve sadece efsane isim Alessandro Lucarelli takımda kaldı. Hal böyle olunca yepyeni bir kadro kurmak için yeni oyunculara ihtiyaç vardı, denemeler yapıldı ve sonrasında da bazılarıyla imzalar atıldı. İmzayı atanlardan biri de veteran golcü Cristian Longobardi’ydi.

Yeni takımda küçük bir rolü olacağı düşünülürken, yaşanılan sakatlıklarla Longobardi beklediğinden çok daha fazla oynama şansı buldu, ta ki kendi de sakatlanana kadar. İmzayı attıktan 10 ay sonra Longobardi, Parma’ya kendisine tapılan bir kahraman olarak veda edebilirdi, Curva Nord’da artık adına özel bir beste bile vardı. Normal şartlarda kariyerinde yolu Parma ile hiç kesişmeyecek olan bu adam tüm Parma taraftarlarının kalbinde özel bir yere sahip olmuştu.

Parma’nın çöküşü acı doluydu ancak taraftar için, her şeye rağmen o beyaz zemin üzerine siyah haçla süslenmiş formayı taşıyor olmak gerçek bir şerefti. İşte Longobardi de o formayı taşıyan isimlerin en önündeydi.

Yukarıda da üstü kapalı şekilde bahsedildiği gibi Parma’nın çöküşü dört bir yandaki spor yazarlarının klavyelerinin alev almasına sebep oldu. Hemen hemen hepsinin hikayelerine göre, hem İtalya hem de Avrupa’da köklü bir futbol kültürü olan Parma, tam anlamıyla duvara tosluyordu. Ancak her şey tamamlanıp sonuca ulaştığında, edebiyat parçalayıp hikayeler yazanlar gözlerini takımın üzerinden çektiler ve Parma’yı Serie D’deki kaderiyle baş başa bıraktılar. Serie D’deki ilk sezonunda hemen yükselip Lega Pro’da oynama hakkı kazanınca, Parma tekrar onların dikkatlerini çekmeyi başardı. Yine de geride kalan 10 ay boyunca köprünün altından çok sular akmıştı ve Parma, şehir dışında asla tanınmayacak oyuncularla çok önemli bir başarı elde etmişti.

13 Ekim 2015'teki Parma-Villafranca Veronese maçında Longobardi, gol sevincini Curva'yla paylaşırken

Eylül ayında ılık bir öğleden sonraydı, Veneto bölgesinin küçük şehri Arzignano’da insanlar Serie D’nin yeni sezonunun ilk maçına hazırlanıyorlardı. Şehrin küçük ve mütevazı stadyumu Dal Molin her şeyiyle hazırdı. Birçok küçük kuzey şehrinin stadına benzer şekilde Dal Molin de tek başına dikilen bir tribünden ve sahayı sarmalayan atletizm pistinden oluşuyordu. Yine de küçük boyutuna rağmen Arzignano gibi bir kulübün ihtiyacını karşılıyordu. Ancak o gün durumlar biraz farklıydı...

Yeni sezonun ilk maçı için 1400’ün üzerindeki biletin tamamı satıldı ve işin ilginci bunun 1000 tanesi deplasman takımı Parma taraftarları tarafından satın alınmıştı.

Ultras mentalitesini benimseyen “Boys” grubu mensupları, normalde ziyaret etmeyi akıllarına bile getirmeyecekleri bir şehrin minicik stadyumunda bulmuşlardı kendilerini. Beklendiği üzere stadı pankartlarla ve bayraklarla donatarak Parma’nın ihtiyacı olan atmosferi oluşturdular. Takımlar sahaya adımlarını attıklarında da tanınan besteleri “Forza Gialloblu” ile şehri inlettiler. Maç ise tarihte bir klasik olarak yerini almaktan uzaktı, sakin geçen oyun, 76. dakikada Musetti’nin attığı penaltıyla Parma’nın Serie D’deki ilk üç puanı ile tanışmasını sağlıyordu.

O günden sonra Parma durdurulamaz hale geldi, genç yetenek Kristaps Zommers’in koruduğu kale, hemen önünde veteranlar Alessandro Lucarelli ve Luca Cacioli ile destekleniyordu. O seviyenin çok üzerindeki savunma hattıyla Parma, 38 haftada sadece 17 gol yemişti. Taraftarın sevgilisi oyun kurucu Francesco Corapi ve Davide Giorgino ile desteklenen orta saha, haftalar ilerledikçe uyum içinde çalıştı. En önde ise golcü Yves Baraye harika bir grafik yakalamıştı.

Bu düşük seviyedeki oyuncular ve taraftar arasındaki bağ ise haftalar ilerledikçe daha da büyüyüp sağlamlaşıyordu. Bu durum, Delta Rovigo’daki dramatik deplasman galibiyetiyle de iyice kanıtlanmıştı. Taraftarlar ve oyuncular çılgınlar gibi eğlenirlerken kaptan Lucarelli iki kolunu havaya kaldırdı ve herkesi susturdu. Sonra, kaptan tüm nefesiyle bir anda sezon boyu maçlarda söylenecek olan o sözleri haykırdı: “ale ale oh E tanto gia lo so che l’anno prossimo ale ale oh.” / “Seneye nerede olacağımızı biliyoruz!” (Translate böyle bir şey söyledi yaklaşık olarak. Bir yanlışlık varsa aynı sonuçları veren Google, Bing, Yandex translator üçlüsünü kınayabilirsiniz)

Lucarelli’nin sözlerini duyar duymaz tüm tribün aynı anda bağırdı. Bu bir Serie A kulübünde bile nadiren karşılaşacak bir futbolcu-tribün bağıydı.

Longobardi'nin 4 Ekim 2015'te Ennio Tardini'deki Correggese Calcio 1948 maçındaki gol sevinci

Sonuç olarak, Lega Pro’ya(Serie C) yükselmek bir formalite haline gelmişti ama Parma’nın önünde, üst ligde mücadele edebilmek için yeni isimlerle takımın güçlendirilmesi gereken bir yaz transfer dönemi vardı. Bazı yeni yüzler takıma katılmaya başladıklarında mevcut oyuncuların bazıları kulüpteki işlerinin sona erdiğini ve artık ayrılmaları gerektiğini biliyorlardı. Bunlara Cristian Longobardi de dahildi.

Longo, takımı adına sadece 22 maça çıkmıştı ve altı gol atmıştı ama Parma taraftarlarının gönlünde sonsuza dek yer edinmeyi başarmıştı.

Gianluigi Buffon, Fabio Cannavaro, Gianfranco Zola, Juan Sebastian Veron, Lillian Thuram ve daha birçok harika oyuncunun yolunun düştüğü kulüp, bu defa Cristian Longobardi, Luca Cacioli ve Fabia Lauria gibi isimleri o büyük efsanelerle aynı yere koymuştu. Futbol anlamında büyük isimlerin yakınından bile geçemeyecek olsalar da Parma’nın tarihinin en karanlık noktasında, tekrar ışığa ulaşmalarını sağlayacak yolculukta iz bırakmayı başarmışlardı. Parma’nın birkaç yıl içerisinde tekrar en üst seviyeye döneceğine ve zirveye oynayacağına şüphe yok ancak unutulmaması gereken bir şey var ki bu, Longobardi ve diğerleri ile süslenmiş kadronun Serie D’deki mücadeleleri sayesinde mümkün olacak.

Bu çevirinin orijinali Italian Football Daily'de Kevin Nolan'ın kaleminden, 24 Ocak 2017'de yayınlanmıştır.

Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın yayınlanamaz.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO