5.12.2016

“Gerçekliğe döndük.” Leicester City, Premier Lig’de neden zorlanıyor?



Bu yazının orijinali ESPNFC.com adresinde yayınlanmıştır. 26 Kasım 2016 tarihlidir.

“Küme düşmeme mücadelesi veriyoruz.” bu açıklama küme düşme hattıyla takımı arasında 2 puan bulunan bir teknik direktörden gelseydi malumun ilanı olarak görülebilirdi. Ancak Claudio Ranieri’den, son şampiyon Leciester City’nin, Şampiyonlar Ligi’nde bitime daha bir maç varken grup aşamasından çıkmış bir takımın teknik direktöründen gelince bu açıklama biraz daha endişe verici oluyor.

Geçtiğimiz Cumartesi, Middlesborough karşısında son dakikadaki penaltı golüyle gelen 2-2lik beraberlik olmasaydı Leicester üst üste üçüncü Premier Lig maçını kaybetmiş olacaktı. Taraftarlardaki hüzün belli oluyordu. Henüz bu mutsuzluk sesli bir protestoya dönüşmese de maç kaybedilseydi bitiş düdüğüyle birlikte yuhalamaların yükseleceğini tahmin etmek de zor değildi. Geçen sezon mucizevi şeyler başarmış bir takım için bu sıradışı bir durum.

Leicester’ın şampiyonluğu muhtemelen İngiliz -belki de bütün dünya- futbol tarihinde beklentiyi en çok aşan performanslardan bir tanesiydi. Ancak bu, neden bu sezon bu kadar dibe düştüklerini tam olarak açıklamıyor. Tilkiler, 1938 yılında bir önceki sezon şampiyon olduktan sonra küme düşen Manchester City’den sonra aynı başarısızlığı tekrarlayan ilk takım olabilir. Bu durum gerçekleşirse, bir açıdan geçen sezonun ne kadar çılgınca ve inanılmaz olduğunu daha çok vurgulayabilir. Ancak bunun arkasında ortada görünenlerden fazlası var.

“Artık gerçekliğe döndük, orası kesin...” – takım kaptanı Wes Morgan, ESPN FC’ye verdiği röportajda


Leicester’ın tehlikeli ayakları susturuluyor


Wes Morgan bir kaç faktöre dikkat çekiyor, bunlardan en açık olanı hücumdaki en önemli iki isim Jamie Vardy ve Riyad Mahrez’in sahada rakipler tarafından boğulması. “Onlar bizim en tehlikeli adamlarımızdı,” diyor Morgan. “Belki diğer takımlar artık ‘bu ikiliyi nasıl durdurabiliriz, çünkü bunu yapabilirsek Leicester’a karşı sonuç alma şansımız yükselir.’ diyerek onları durdurmaya bakıyor. Ben bu ikilinin açıkça geçen sezonki kadar kolay fırsat bulamadıklarını düşünüyorum ve bunun sebebi üstlerindeki fazladan baskı yüzünden olabilir.”

Ranieri buna kesinlikle katılıyor, bir çok konuşmasında rakiplerin özellikle Mahrez’e çift kişiyle baskı kurduğuna dikkat çekti. Geçen haftasonundan önce “Mahrez topu aldığı zaman ona yakın oynayan en az iki rakip oluyor.” demişti “Eğer topu ayağında tutarsa, üçüncü de geliyor.”
Rakipler bunu geçen sezonun ikinci yarısında da yapmıştı ancak Leicester bunu açmanın yollarını bulabilmişti, diğer oyuncular ekstra katkı vermişlerdi. Ancak bu sezon diğerleri beklenildiği kadar katkı veremediler ve Vardy tam 15 kulüp maçını golsüz geçirmiş durumda.


Middlesborough karşısındaki bir an Leicester’ın (ve geçtiğimiz sezonun en iyi oyuncusunun) dramını en güzel şekilde özetledi. Vardy altıpasın içinde beklerken Shinji Okazaki sol kanattaki bir boşluğa doğru topla girdi; Okazaki kafasında pas vermeyi ya da şut çekmeyi tartıp pas vermeyi seçti ama verdiği pas zayıftı ve yanlış yöne gidiyordu, böylelikle Boro savunması rahatça uzaklaştırma şansı buldu. Vardy acı acı sırıtarak kaderine lanet etti. Leicester’ın gol aradığı dakikalarda, ikinci yarının ortasına doğru oyundan alınırken kafasını öfkeli bir şekilde öne eğmişti.

Takım arkadaşları Vardy’nin karakterinde bir değişiklik olmadığını, onun goller atarken davrandığı gibi davrandığını söylese de -tabi bir de Ranieri’nin Vardy’nin antrenmanlarda da gol atamadığını söylediğini belirtelim- bu sezon daha etkisiz olduğu bir gerçek. Bunun bir kısmı rakiplerin artık daha geride oynayıp ona savunma arkasına sarkmak için fırsat vermemesi yüzünden. Fakat aynı zamanda bir kendine güven sorunu olduğu da açık. Bununla birlikte göze fazla çarpmayan değişiklikler de var.



Takımlar Leicester’a karşı farklı oynuyor


“Rakipler artık Leicester City’nin topla oynamasına memnuniyetle izin veriyor,” diyor Leicester Mercury adına ESPN FC ile yazışan James Sharpe. “Leicester, 2-1 kaybettiği Watford maçında topa %55 oranında hakimdi ancak rakip 11 kişiyle topun arkasına çekilince ceza sahasına top şişirmekten başka bir şey yapamadılar.”

Bu istatistik geçtiğimiz sezon ortaya çıkanla keskin bir zıtlık gösteriyor. Geçen sezon Premier Lig’de topa sahip olma oranlarında 18. sırada bulunan Leicester City sezon boyunca ortalama %44.8 topa sahip olma yüzdesiyle oynamıştı. İstatistikler sizi yanlış yönlendirebilir ancak bu Leicester’ın oyun planının çok kritik bir parçasıydı: rakibin topa sahip olmasına izin ver, sonra kontra atak ile vur.
Bu tespit ayrıca Şampiyonlar Ligi’ndeki rakiplerinin onlara karşı oynadığı futbola da uygun görünüyor. “Avrupa’daki en iyi takımlar daha çok topa sahip olarak oynuyorken biz daha kontra atak stiline yatkınız.” diyor Morgan. Leicester bu turnuvada çok daha mutlu görünüyor ve beş maçtan dördünü kazanmış durumda, hem de yalnızca bir maçta topla rakibinden fazla oynayarak.

Bu -topu Leicester’a bırakma taktiği- her maçta olmuyor ama açıkça da görülüyor ki rakiplerin Leicester’a karşı uyguladığı genel taktik bu. Tekrar edersek, Leicester bu taktiğe benzer stratejilerle geçen sezon da karşılaştı ama bunu aşmak için yollar buldu, özellikle beş maçı üst üste 1-0 kazandıkları dönemde. Bazı maçlarda şans yanlarında oldu, bazı maçlarda ise internetin sinirli köşelerinde konuşulanları dikkate alırsanız, hakem kararları yanlarında oldu. Bunu söylemek kolaya kaçmak gibi görülebilir ama bazen futbol gibi kaotik bir sporda bu tarz şeyler olur.

Yine de, İngiltere’de yaşadıkları sıkıntıların yanında Şampiyonlar Ligi’nde mükemmel performans sergiliyorlar. Avrupa’da takımları gafil avlamak daha kolay olduğu için olabilir mi?

“Şampiyonlar Ligi’nde neden iyi olup Premier Lig’de olmadığımızı kesin olarak açıklayacak bir cevap yok...” – Wes Morgan


Leicester City psikolojik olarak Premier Lig’i önemsiz hale mi getirdi?


Leicester kıtasal turnuvanın yeniliğinin cazibesine kapılıp yerel meselelerden daha çok mu odaklanıyor? “Hiç de değil,” diyor Morgan. “Biz, bizi Şampiyonlar Ligi’ne neyin getirdiğini anlıyoruz, bu açıdan düşünürseniz Premier Lig’in bizim için daha da önemli olmasını beklerdiniz.”

Yine de teknik direktörün hareket ve sözleri bize biraz daha farklı bir hikaye anlatıyor. Ranieri düzenli olarak önemli oyuncularını Avrupa maçlarını düşünerek dinlendirdi, göze çarpan bir örnek olarak FC Kopenhag ile oynamadan önceki Chelsea maçında Mahrez’i yedekte bıraktı ve bu kararının sebebini açıklarken de az çok buna değindi.

“Premier Lig bir yıl sürüyor Şampiyonlar Ligi iki ay, varsın ya da yoksun. Biz Şampiyonlar Ligi ya da Avrupa Ligi’nde eleme turlarına kalmak istiyoruz. Bunu başarmak için bütün oyuncularınız fit olması gerekiyor ve ben bazı oyuncuları Salı gecesine saklamayı tercih ediyorum.” dedi.
Aslında bu sürpriz değil: geçen sezon şampiyonluk yakınken ancak Şampiyonlar Ligi garantilenmişkten, Ranieri neredeyse şampiyonluk ihtimalinden çok Şampiyonlar Ligi’ne gidecek dört takımdan biri olduklarına seviniyordu.

İtalyanın yaklaşımı değişmedi: Kendisi hala Premier Lig’in babacan tavırlı büyükbabası, maçtan önce basın toplantısında bulunan her basın mensubuyla el sıkışma huyu da devam ediyor. Ancak onun öncelikleri değişti: Bu adam Şampiyonlar Ligi ile yarım kalan bir işi olan bir adam.

Daha fazla maç oynanması etkisini gösteriyor ve Ranieri’nin takımla oynamasına sebep oluyor


Ortada ayrıca Leicester’ın bu sezon daha fazla maçla başa çıkması gerektiği gerçeği var. Geçen sezon iki yerel kupadan da dördüncü turda elendiler, bu da onlara Ocak ayından sonra tamamen lige konsantre olma şansı verdi. Başka bir yerde uzun uzun yazılmış olabilir ama Premier Lig’in zirvesinde bulunan Chelsea ve Liverpool’un bu sezon uğraşacak bir Avrupa fikstürlerinin olmaması sürpriz olmasa gerek.

Takımı farklı farklı baskılar ve yüklerle başa çıkabilmek için güçlendirmek zorunda kalmaları da etki etti: Geçen sezon Leicester’ın maç kadrosunun açıklanması her haftasonunun en sıkıcı olayıydı. Cezalar ve sakatlıklar dışında her zaman kimin oynayacağını biliyordunuz.

Bu dönem, daha fazla seçenekle, Ranieri takımla oynamaya başladı ve , ESPN FC’nin Leicester bloggerı Ben Jacobs’a göre, ideal 11ini biliyor gibi gözükmüyor. “Bazı yeni oyuncular geldi, geçen sezondan bazı oyuncular gitti, bu yönden takım dinamikleri biraz değişti.” diyor Wes Morgan.


N’Golo Kante’nin kaybedilmesi kilit etken


Peki rakip oyuncular ne düşünüyor? Onların fark ettiği belli bir sebep var mı?

“Büyük, çok büyük farklılık N’Golo [Kante, yaz transfer döneminde Chelsea’ye satıldı],” diyor Yohan Cabaye, Crystal Palace orta saha oyuncusu. Leicester’a 3-1 yenildikleri maçta gol atan isim ESPN FC’ye konuştu. “Şimdi çok iyi oyuncuları var, herkese saygı duyuyorum, ancak N’Golo onların esas adamıydı ve düzenlerini koruyan isimdi, takımı da gerçekten güçlü tuttu. Ligi kazanmalarına elbette yardımcı oldu. O ayrıldığından beri belki onlar için bu sezon sağlam olmak daha zor oluyordur.”

Nampalys Mendy, en azından kısmen Kante’nin boşluğunu doldurmak için transfer edilen isim, Ağustos ayından beri sakat. Onun yokluğunda Daniel Amartey’e dolduracak çok boşluk kalıyor. Bütün kalitesine rağmen Amartey tek kişiden ibaret, Kante ise her zaman oyunu iki kişiymiş gibi kontrol ediyordu.


Leicester hedef tahtasında


“Biz şampiyonuz ve herkes şampiyonu yenmek istiyor.” – Wes Morgan


“Bizi daha çok yenmek istedikleri için ekstradan bir %10 performans ortaya koyup koymadıklarını bilmiyorum ancak kesinlikle daha zor oluyor,” diyen Morgan “Diğer takımlar da kesinlikle gelişti, geçen sezon o kadar iyi oynamayan büyük takımlar şimdi zirve için çekişiyor ve tepede gerçek bir savaş olduğunu görebiliyorsunuz.” diye ekliyor.

Simpson katılıyor. “Diğer takımların Leicester’ı yendiklerinde gösterdikleri reaksiyonlar gerçekten çok şey söylüyor,” Wes Morgan’ın teorisi ESPN FC’de dillendirildiğinde bunları söyleyen Simpson “Onlar şampiyonu yenmek istiyorlar, ve evet, belki biraz daha fazlasını ortaya koyuyorlar. Ayrıca King Power’a kaybedecek hiçbir şeyleri olmadan geliyorlar.”


O kadar iyi bir sezondan sonra bu gayet normal


Leicester’ın tökezlemesini açıklayacak birçok sebep var, yine de hepsini süzgeçten geçirsek muhtemelen tek bir sebebe bağlanabilir. Geçen sezon her şey yolunda gitti ve bu kadar hassas bir dengeyi sarsmak için yalnızca birkaç değişkenin oynaması yeterli. Bu sefer, normallik geri döndü; özgüven ve kaçınılmaz sonuçlar açısından, sanki onları doğru yöne iten bir ilahi güç gitmiş gibi.
Ranieri haftasonunda, “Geçen sezonu hatırlıyorlar, herkesin iyi oynadığı ve denedikleri her şeyin iyi sonuçlandığı zamanları, ama bu yıl kafa yapımızı yenilemeliyiz.” dedi.

Belki Leicester’ın bu yıl tökezlemesi önemli değildir. Belki 2015-16 sezonunun şanını daha da arttıracaktır; kısa fakat parlak yanan bir yıldız.

“Takımımdaki çoğu oyuncu geçen sezon başardığımız şeyi hayal etmemişti ve bunu kolay kolay unutmayacağız...” –Wes Morgan


“Geçeen sezon arkama bakmak zorundaydım ve bu sebepten sürekli 40 puan, 40 puan, 40 puan dedim [hedef puandı],” dedi Ranieri geçtiğimiz hafta. “Bu sezon 40 puan dediğim zaman insanların çoğu gülüyordu. Ama ben ne olabileceğini biliyordum. Leicester’a bu yıl olanlar normal.”



Bu çeviri artemiofranchi.org dışında kaynak gösterilse dahi izin alınmaksızın yayınlanamaz.

29.11.2016

Montella’nın Milan’ına Taktiksel Bir Bakış



AC Milan Avrupa’nın en köklü kulüplerinden bir tanesi. Kulübün sahip olduğu kaliteyi yalnızca kendi tarihi geçebiliyor. Son birkaç yıldaki felaket yönetim sayesinde AC Milan’ın futbol dünyası için ne kadar önemli bir kurum olduğu kolayca unutuldu.

Bu, 18 Serie A şampiyonluğu ve 7 Avrupa Kupası sahibi olan bir kulüp. Bu, futbola Franco Baresi ve Paolo Maldini’yi vermiş bir kulüp. Yıllar boyunca Marco Van Basten, Ruud Gullit, Frank Rijkaard, Marcel Desailly, Zlatan Ibrahimovic, Andriy Shevchenko, Andrea Pirlo, Alessandro Nesta, Kaka, Ronaldo, Rivaldo, Ronaldinho ve Rui Costa gibi isimlerin ilk 11inde sayıldığı bir kulüp. Arrigo Sacchi, Fabio Capello ve Carlo Ancelotti’yi teknik direktörü olarak çağırma şansına erişmiş bir kulüp.

Bu, tepeden tırnağa büyüklükle bezenmiş bir kulüptü. Efsaneler inşa etmekle bilinen bir kulüptü.
Ancak daha sonra çatlaklar belirmeye ve imparatorluk sarsılmaya başladı. Kötü yatırımlar daha da kötü teknik direktör seçimleriyle beter edildi ve korkunç bir döngü başladı. Milan göz açıp kapayıncaya kadar Serie A şampiyonluğuna oynayan bir takımdan, bir orta sıra takımına dönüştü. Son üç sezondaki lig sıralaması sırasıyla 8, 10 ve 7 oldu. Massimiliano Allegri’nin Ocak 2014’te kovulmasından bu yana San Siro’da tam altı farklı teknik direktör görev yaptı.

Şu sıralar Milan’ın dümeninde bulunan isim ise Vincenzo Montella. Montella’nın 2012-2015 arası yönettiği Fiorentina, tartışılabilir olsa da İtalya’da lider Juventus’tan sonraki en iyi futbolu oynuyordu.  Topa sahip olma üzerine kurulu bir futbol oynayan takımı futbolun en saf halini yansıtıyordu. Montella, Milan’ın başına geçtiğinden beri çoğu kişi, halihazırdaki kadronun Fiorentina’da o kadar başarılı olmasını sağlayan futbolun aynısını oynayıp oynayamayacağını sorguladı.

Montella, oyuncuları istediği gibi kullanmaya alışmış bir teknik adam. Milan’da, güzel futbol gitmişti ve yerini pütürlü, çirkin ve aç bir stil almıştı. Montella işin temeline döndü. Kontra atak yapmadan önce işleri geride sağlam tutmaya çalıştılar. Bu seferki Milan’ın elinde en iyi oyuncular yok ancak onlar Montella’nın alfa olduğu bir kurt sürüsü gibiler.

Yeni Milan Sistemi



Geçtiğimiz sezon Milan ilk olarak elmas dizilimli 4-4-2 kullansa da zaman zaman klasik/düz 4-4-2’ye döndüler hatta 4-5-1 ile de flört ettiler. Ancak Montella’nın Milan’a gelişinden beri tutarlı bir şekilde 4-3-3 dizilimiyle oynuyorlar.

Yukarıdaki resim nasıl dizildiklerini gösteriyor. 17 yaşındaki Gigi Donnarumma kalede başlıyor, devamında soldan sağa şekilde savunmada Matteo De Sciglio, Alessio Romagnoli, Gabriel Paletta ve Ignazio Abate yerleşiyor. Orta saha 18 yaşındaki Manuel Locatelli, Juraj Kucka ve Giacomo Bonaventura’dan oluşuyor. İleride tercih edilen üçlü ise düzenli olarak Suso, Carlos Bacca ve M’Baye Niang’dan oluşuyor.


Milan, defanstaki Alessio Romagnoli’nin topla oynama ve pas becerilerinden yararlanmak üzerine kuruluyor. Üstteki resim, oyuncuların bir aut atışında oyunu geriden kurmak için nasıl yerleştiklerini gösteriyor. Gördüğünüz üzere stoperler ceza sahasının kenar çizgilerine açılırken bekler ileri çıkıyor. Ayrıca Locatelli biraz geriye gelerek iki kanatla da pas üçgeni kurabilecek bir pozisyona geçiyor. Milan oyuncularını rakibin pres yapma denemelerine karşılık merkezde boşluk yaratacak şekilde yaymaya çalışıyor.

Roma’dan 25 milyon euro karşılığında gelen Romagnoli, her 90 dakika için ortalama 52.2 pas ile oynarken bu pasların %86.8’ini başarıyla yerine ulaştırıyor. Milan’ın derinden oyun kurma planında en önemli eleman.


Bir üstteki fotoğraf ise Milan’ın kendi sahasında savunma yaparken aldığı şekli görüyoruz. Dört defans oyuncusunun çizgi şeklinde dizildiğini rahatça görebiliyorsunuz, Locatelli yine en derindeki orta saha oyuncusu olarak dizilirken Kucka ve Bonaventura biraz ilerde duruyor. Beyaz halka içine alınmış Suso ve Niang savunmalarına destek olmak için daha geriye geliyorlar. Milan’ın savunmada efektif bir şekilde topun gerisinde üç çizgi halinde, yoğun ve dar alanda yerleştiğini fark etmişsinizdir. Alana hakimiyet kuruyorlar ve rakibi kanatlara inmeye zorluyorlar.


Burada Milan’ın şeklini herkes yine rahatça görebiliyor. Bu resimde Suso ve Carlos Bacca’nın rakibi geriye kadar takip ederek topu kapmaya çalıştıklarını görebiliyorsunuz. Bahsi geçen Suso, Liverpool’da taktiksel anlamda lüks ve yeterince çalışmadığı söylenen Suso. Montella’nın felsefesini kabullenmiş durumda ve hücum görevlerini yerine getirdiği kadar savunma görevlerini de yerine getiriyor. Resimde, Milan’ın rakip onların yarı alanına girer girmez nasıl alan sıkıştırdığını görebiliyorsunuz. Bu örnekte topun gerisinde yedi Milanlı var. 13 lig maçında 17 gol yiyen takım, savunmasıyla ünlü eski Milan takımları kadar savunmada yıkılmaz değil ancak Montella takımına disiplin ve yapı kazandırmayı başardı, bunu takım şeklinden görebiliyorsunuz.



Üstteki iki resimde Milan’ın rakip geriden oyun kurmaya çalıştığında rakibi nasıl kontrol altına almaya çalıştığını görüyoruz. Suso ve Niang diğer iki ileri orta saha oyuncusuyla birlikte çizgi oluşturmak için geriye geliyor ve Milan neredeyse 4-1-4-1 dizilişini alıyor. Orta sahalardan biri ya da ikisi birden Bacca’yla birlikte rakibe baskı uygulamak için ileri çıkıyor. Locatelli ve savunmanın presin aşılarak rakiple karşı karşıya kalmaması için Suso ve Niang’ın ikisinin de savunma sorumluluklarını görmezden gelmemesi çok önemli. Bu iyi oturmuş bir sistem.



Milan’ın oyun kurma aşamasında Montella’nın yaratıcı tarafına dair ilginç bir gözlem yapılabilir. Yukarıdaki bu resimde üç kişilik orta saha beyaz çizgilerle birleştirilmiş durumda. Mario Pasalic normalde bir bekin olacağını düşündüğünüz pozisyonu almış durumda. Dar alanda iyi top sürebilen orta saha oyuncusu, Milan’ın geriden oyuna çıkabilmesi için önemli bir şans sunuyor. Aynı zamanda De Sciglio’yu geri çekilmeye zorlayarak sol hücum oyuncusu Niang’ın ortaya yaklaşıp Bacca’yı desteklemesine olanak sağlıyor. Bu Milan’ın orta saha oyuncularını oyuna katabilmek için iki kanatta da uyguladığı bir taktik.

Bu geçen yılın Milan’ı değil ve Montella takımı doğru yönde yeniden inşa etmek istediğini devamlı söylüyor. Umutlarını yıldız oyunculara bağlamıyor, onun yerine Avrupa’ya katılmaya çalışırken bir yandan da takım kurmaya çalışıyor. Şimdiye kadar işler iyi gidiyor, Montella’nın favori hücum üçlüsü Suso, Niang ve Bacca toplamda 13 gol atarken orta saha üçlüsü Locatelli, Bonaventura ve Kucka 5 gol attı. Golleri paylaştıkları gibi savunma sorumluluklarını da paylaşıyorlar. Bu sezon halihazırda Juventus’u yenmiş durumdalar ve şu an (26 Kasım 2016) itibariyle Serie A’nın üçüncü sırasında bulunuyorlar. Juventus’un 7 puan gerisinde ve ikinci sıradaki Roma’nın averajla hemen arkasında. Montella’nın yeni görünüşlü Milan’ı gelecek sezon Avrupa’da olabilir.

Bu yazının orijinali footballwhispers.com adresinde yayınlanmıştır.


Bu çeviri artemiofranchi.org dışında herhangi bir yerde, kaynak gösterilse dahi izinsiz yayınlanamaz.

Arsene Wenger'in Genç Oyuncular Hakkındaki Endişeleri


Arsene Wenger, genç futbolcuların günümüzde yaşadığı baskılar ile bugünkü futbol çevresinin ve eğitim şeklinin* gençleri hazırlamak için ideal olmadığı konusunda bir tartışma başlattı.

*Orijinal yazıda geçen “hothousing” kavramının doğrudan Türkçe karşılığı yok, bir konu hakkında öğrenciye aşırı bilgi yüklemeye dayanan bir eğitim türü olarak geçiyor, kısaca bilgi yüklemesi diyebiliriz.

“Günümüzde genç takımlarda uygulanan modern eğitim hakkında çok soru var,” diyen Wenger “Oyuncuları çok mu erken uzmanlaştırıyoruz? Onlara erkenden çok fazla antrenörlük yapıp yeterli özgürlüğü vermiyor muyuz? Onları diğer sporlardan çok mu erken izole ediyoruz? Futbolcular diğer sporları erken yaşta deneyip orada kazandıkları yetenekleri futbola aktarmamalılar mı? Onları normal bir sosyal yaşamdan çok mu erken izole ediyoruz?”

“Başarı oranlarını bildiğimiz takdirde; onlar için 16 yaşında normal bir okula gidip okul sonrası antrenmanlara katılmaları, bütün gün sadece profesyonel futbol hayatına tabi tutmamızdan daha iyi olmaz mı?”

“Fransa’da genç futbolcuların %12’sinin hayatını ilk dört ligde futboldan kazandığını biliyoruz. Bu geri kalan %88’in her gününü profesyonel futbolcu gibi yaşasa da geleceği olmadığı anlamına geliyor.”

“Diğer bir soru da ebeveynleri nasıl yönettiğimiz çünkü çok fazla beklentileri var ve çocuklar üstünde çok baskı oluşturuyorlar. Çocuklar çok ufak yaşta başarılı olmaları için baskı altına alınıyorlar ve her sabah başarısız olma korkusuyla uyanıyorlar.”

Wenger kendi çocukluğu ile bugünkü genç bir futbolcunun hayatını kıyaslıyor ve zıtlığa dikkat çekiyor. Babası ona çocukken her gün okulda gününü nasıl geçirdiğini sorarken, günümüzde gelecek vaadeden bir futbolcunun babasının “İyi antrenman yaptın mı? Antrenörün ne dedi?” gibi sorular sorduğunu söylüyor.

“Benim için futbol oynadığımız zamanlar mutluluk demekti – haydi eğlenelim. Futbolu can sıkıntısının zıttı olarak kabul ederek oyuna karşı bir tutku geliştirdim. Bugün ise baskı futbolun üstünde ve içinde. Hem de gençliğin ilk aşamalarından itibaren. Bugün çocuklar futbola dokuz, on, onbir, oniki yaşlarında başlıyorlar. Bu durum birçok soru yaratıyor ve cevabın bende olduğunu söyleyemem. Fakat ben normal hayatınızı ne kadar fazla yaşarsanız o kadar iyi olduğunu düşünüyorum.”

Wenger her zaman genç oyunculara şans verilmesini savunan biri oldu ve hiçbir zaman gerekli yetenekle olgunluğa sahip olduğuna inandığı oyunculara seviye atlatmaktan çekinmedi. Monaco’daki genç Thierry Henry ya da Arsenal’de ergenliğini geçiren Cesc Fabregas bunun kanıtları. Ancak Wenger futbolun günümüzde çok erkenden çok fazla baskı yaratan bir ortama dönüştüğünden endişe duyuyor.

Liverpool yakın zamanda genç profesyonel oyuncuları için bir maaş sınırı belirlediğini, 17 yaşındaki oyuncuları için en yüksek maaşın yıllık 40.000 pound olacağını açıkladı. Bunun amacı genç oyunculara daha normal bir yaşam sunmak olsa da en göze çarpan oyuncuların hala öğreneceği çok şey ve edinecekleri çok tecrübe var. Geleceğin en aranan oyuncusu olabilmek için rekabet çok çetin geçerken, büyük resme baktığımızda stresten uzak kalırken normal hayattan uzak kalmamak genç oyuncular için kuraldan çok istisna olarak kalıyor.

Wenger genç futbolcuların gelişimi ve onlara sağlanan fırsatlarla ilgili daha kapsamlı bir tartışmanın yapılması gerektiğine inanıyor. “Bütün sistem sorgulanmalı.” diyen Wenger “En iyi oyuncuların en büyük kulüplere gitmesini sağlayan bir sistem organize ettiler ama oyuncular bu en büyük kulüplerde futbol oynama şansını her zaman bulamıyorlar.” diyor.


Bu yazının orijinal hali The Guardian’da yayınlanmıştır.

Bu çeviri, artemiofranchi.org dışında herhangi bir yerde kaynak gösterilse dahi izinsiz yayınlanamaz.

14.07.2016

Euro 2016 - Turnuvanın Ardından



Merhabalar. Turnuva biteli 4 gün oldu ve ben yarıfinal ve finali yazma işini tamamen pas geçtim. Bunun sebebi Almanya'nın Fransa'ya elenmesi gibi görünebilir ancak alakası yok, sonuçta Löw'e satırlar dolusu saydırma imkanı çıkmıştı. İşin içinde bolca üşengeçlik, biraz bayram gezme tozması, biraz Pokemon kovalama vardı. Turnuvada da oluşan "bitse de kapatsak artık" havası, maçları "bu kadar izledik, sonunu da görelim" diye izlememe neden oldu.

Portekiz'i tebrik ediyorum. İnsanlar "90 dakikada 1 galibiyet alarak şampiyon oldular" diyerek eleştiriyor ama madalyonun öteki tarafına bakarsak "hiç yenilmemiş" bir takım var önümüzde. Kura şansı vardı derseniz haklısınız, bu benim de katıldığım bir nokta. Bir tarafta İtalya-İspanya, İtalya-Almanya, Fransa-Almanya eşleşmeleri varken Portekiz grup üçüncüsü olarak yoluna devam etmesine rağmen Hırvatistan, Polonya ve Galler ile oynadı. Bu takımları küçümsemek gibi bir niyetim yok, Galler'i bol bol övdüm burada, Hırvatistan'ı da övdüm hatta elenmelerine çok şaşırdım, Polonya'yı çok da övmemiş olabilirim ama bu budur yani. Terazinin bir tarafı ağır basıyordu.

Fransa onlardan beklediğim futbolu İzlanda maçında oynadı, diğer maçlarda bazı bölümlerde oynayarak finale geldi. Deschamps'ın garip tercihleri, taktik anlayışı bir türlü oturtamaması, Griezmann'a uygun bir taktiği geç akıl etmesi (ki buna rağmen gol kralı oldu) gibi etkenler turnuvada final oynamış ama arzulanan futbolu verememiş bir Fransa ortaya çıkardı. Bu takımda bir teknik direktör değişikliği her şeyi çözer yemin ediyorum.

Sevdiğim için Almanya'yı da kısaca değerlendirmek istiyorum. Gomez'in turnuvayı kapattığı açıklandığında Fransa maçı için olan ümidim yüzde seksenlerden yüzde ellilere düşmüştü. Löw'ün garip bir "Messi'nin olmadığı ama Messi varmış gibi (Götze) oynanmaya çalışılan" taktiğine dönüş yapacağını bekledim. Gitti ortaya Müller'i aldı. Müller ki çok sevdiğim bir futbolcudur, insanlar zevk vermediğini, estetik futbol oynamadığını savunuyor, ben ise onda bunu bir futbol karakteri olarak görüyorum. Evet futbolcuların bireysel özelliklerinin takım oyunu adı altında çok kısıtlandığını savunuyorum, eskisi kadar fazla güzel hareket izleyememekten yakınıyorum vs. . Müller de dümdüz oynuyor belki ama bunu o kadar zekice ve efektif yapıyor ki sanki saha içinde bir robot izliyor gibi hissediyorum, saha dışında bambaşka renkli bir kişilik zaten, nadir olması onu izlemeyi zevkli kılıyor. Gel gör ki bu turnuvada yokları oynadı, yokları oynadıkça da Löw inatla oynatmaya devam etti, Fransa maçında kendisinin yanında Podolski oynar mıydı, bence oynardı. Onun yerine garip bir 4-5-1 ile Fransa karşısına çıkıldı. Biraz hakemin denyolukları biraz Schweinsteiger'in aşka gelip topu tokatlaması derken aslında kazanılabilecek maç kaybedildi. En son Leroy Sane isimli 20 yaşındaki arkadaşımızın sahada koşturup sürekli top kaçırdığını hatırlıyorum orada Löw'e söverken bayılmışım. PODOLSKI NET OLARAK SKORA KATKI VERİRDİ.

Turnuvayı genel olarak özetlemek istiyorum ama aklıma sürekli ızdırap gibi geçen grup aşaması geliyor. 24 takım yerine 32 takım olsaydı ve gruplardan sadece 2 takım çıksaydı bu ızdıraba şahit olmazdık gibime geliyor. Üçüncülük için yapılan averaj hesapları, bir galibiyet alan takımların "tamam bitti bu iş" moduna geçmeleri, gol yiyen takımın "dur ikiyi yemeyelim" diye oynaması, beceriksiz forvetler manasız taktikler derken leş gibi bir turnuva izledik. Yıldız oyuncuların da (ne kadar yıldızsa artık) çoğu kafa olarak burada değildi.

Takım olarak en büyük hayalkırıklığı: İngiltere, tamam önceki turnuvalarda da hep patlıyorlardı da yani işte... insan belki oynarlar diye bekliyor.

Oyuncu olarak en büyük hayalkırıklığı: Pogba. İlk Fransa maçlarında sırf onu izlemek için bir hevesle kuruldum ama yok. Deschamps'ın da etkisi var ama kendisi de kayıptı.

En kötü maç: O kadar kararsız kaldım ki... İngiltere-Slovakya ya da Portekiz-Hırvatistan. Seçin beğenin alın.

En kazma forvet: Haris Seferovic.

En manasız hareket: Yerde yatarken topa kafa vuramayacağını idrak edip Lorik Cana'nın topu tokatlaması.

En kötü teknik direktör: Roy Hodgson.

En güzel maç: Portekiz-Macaristan. Sadece bol gol olduğu için değil, son 20 dakikaya kadar takımlar maçtan kopmayıp, sürekli maçı istedikleri için.

En iyi oyuncu: Bunun çok adayı var aslında, istatistiklere sığınıp Griezmann diyorum.

En iyi teknik direktör: Antonio Conte. Penaltılarda şebeklik yapan oyuncuları olmasa turnuva senaryosu çok farklı olabilirdi. Bu ne biçim İtalya diye burun kıvırılan takıma taş gibi bir futbol oynattı. E İzlanda da taş gibi oynadı diyebilirsiniz haklı olarak, Halgrimsson'un eksiği neydi ya da Fernando Santos kupayı aldı o niye olmadı da diyebilirsiniz. Biraz kişisel bir tercih elbette ama şunu da göz önüne alın, yazıyı İtalya'dan hazzetmeyen birisi yazıyor ve Conte'yi seçiyor...

En eğlenceli taraftar: İrlanda elbette. Will Grigg's on Fire!

Burada yazdıklarımı okuyan, fikir belirten herkese çok teşekkür ediyorum. İsterdim ki daha güzel, daha detaylı şekilde oynanan futbolu analiz edebileyim, biraz ufuk açıcı yazılar yazayım ama o yetenek bende yok. Daha eğlenceli bir turnuvaya şahit olsak ben de o coşkuyla daha goygoyla dolu daha eğlenceli yazılar yazardım gibime geliyor. 2018'de görüşmek üzere demiyorum çünkü ben galiba futboldan ümidimi kestim. (2018 Mayıs'ında gün saymaya başladı)

4.07.2016

Euro 2016 - Çeyrek Final

Öncelikle son 16 turundaki maçları tembelliğim ve yazının ülkemizdeki terör saldırısının üstüne denk gelmesiyle pas geçtiğimi belirtme ihtiyacı hissettim. Kimseye bir faydası olmayacak ama buradan da hayatını kaybedenlere rahmet, kalanlara sabır, sağlık ve mümkün olduğu kadar dilemek istiyorum.

Son 16yı kısaca özetleyerek geçiştirmiş olayım:

-Bir bilinçle, plan dahilinde, sonuna kadar zorlayarak oynayan İzlanda'nın iyi oynayacaklarını beklediğim için yüzümü kara çıkartan İngiliz yıldızlar(!) topluluğunu elemesi en büyük olaydı. Hodgson'ın saçma sapan oyuncu tercihleri, yenikken oyuna müdahale etmek yerine en hafif tabirle mal mal maçı izlemesi İngilizlerin yine bir turnuvaya erken veda etmesine sebep oldu. Brexit mevzusunun üstüne gelince de şakalar komiklikler aldı yürüdü.

-Hırvatistan-Portekiz maçı 115 dakikalık bir ızdırap festivaliydi.

-Belçika'nın iyi gününe denk gelen Macaristan turnuvadaki en farklı yenilgiyi alarak elendi ve şahsımı üzdü.

-Almanya'da Löw'ün sonunda Götze'yi kesmesi, Draxler'in dahil olduğu bir sistemle Gomez'i öne atması meyvesini verdi ve Slovakya'yı rahat geçtiler.

-Polonya-İsviçre keyifli geçen bir maç oldu ama yıllar sonra kimin kimi elediğinden çok Shaqiri'nin efsane rövaşata golü hatırlanacak.

-Galler, Brexit tantanası içinde Kuzey İrlanda'yı kendi futbolcusuna kurban edip erkenden eve yolladı ve Fransa'da kalan tek Ada ülkesi oldu.

-İrlanda, Fransa maçı umutlanıp hayalkırıklığı yaşadığım bir maç oldu. Fransa'nın güzel ve baskılı oyununu sadece gole ihtiyacı varken izleyebildiğimizi gördük. Hayır Deschamps hocam madem bu takım oynayabiliyor illa 1-0 geriye mi düşmen gerek?

-İtalya-İspanya maçında en çok şaşırdığım nokta İspanya'nın aşırı verimsiz oynamasıydı. Tamam İtalyanlar da sahayı ve oyunu müthiş bir şekilde domine ettiler ancak İspanya'nın hiçbir şey yapamaması inanılmazdı. 2014'ten sonra saltanatlarının bitişi tekrar tescillenmiş oldu.

Çeyrek Final

Polonya (3) 1-1 (5) Portekiz
Tanrım yürü ya dedin yürüyoruz bakalım.

Turnuva devam ettikçe maçlarda dikkatim daha çabuk dağılmaya başladı, bir de yazıyı maçın ardından değil iki üç gün sonra yazınca aklımda pek bir şey kalmamış oluyor. Bu maçtan da aklımda kalanlar Polonya'da Lewandowski'nin 2002'deki Hakan Şükür gibi turnuva boyunca şans bulamayıp en sonunda maçın hemen başında gol atması, Ronaldo'nun kendini ve takımı heder etmesi, Renato Sanches'in maç boyunca gösterdiği harika performans.

İkinci yarı ve uzatmaları gerçekten pek hatırlamıyorum, sadece parça parça Ronaldo'nun ıskaladığı, kaçırdığı toplar ve goller var. Portekiz maçı daha erken koparabilecekken bu pozisyonlar yüzünden uzatmalara oradan da penaltılara kadar gitti. Arada da sahaya dalan bir seyirci vardı.

Penaltılarda da aslında herkes tıkır tıkır gol atmaya başlayınca 10-9 civarı bitecek mi diye düşünüyorduk ama Polonya'yı önceki maçlarda taşıyan Kuba penaltıyı kaçırınca evlerine dönmek zorunda kaldılar. Portekiz 5 maç sonunda 90 dakika içinde galibiyet alamamış bir takım olarak yarıfinali görmüş durumda. Oyun tarzları 2004 Yunanistan ile alakasız ama onlarla kıyaslanıyorlar. Bazı bölümleri kötü oynuyorlar ama daha çok şanssızlık var, Ronaldo'nun kendini ispat etme çabasının getirdiği olumsuz etki var. Maç içindeki şanssızlıkları devam edip maç sonu şansları devam ederse garip bir şampiyonluk serüvenine şahit olabiliriz.

Galler 3-1 Belçika

Sağı solu belli olmayan, Macaristan'a 4 atan muhteşem(!) Belçika'nın maçın başında yine bir Nainggolan füzesiyle öne geçmesi "underdog ama gururlu" Galler'in hikayesinin sonu mu diye düşünmemize sebep oldu. Ancak Galler tıpkı İzlanda gibi kadar oturmuş ve inanmış bir takım ki (üstüne Bale var Ramsey var hatta Joe Allen var) oyun planlarını hiç bozmadan maça devam ettiler. 30. dakika civarında Ashley Williams'ın uyuyan Belçika savunması arasında parkta gezer gibi yaptığı kafa vuruşu ile maça tekrar ortak oldular. Üstüne Denayer'den çok kötü bir maç gelince Belçika'ya daha fazla zorluk yaratmaya başladılar. İkinci yarının hemen başlarında Belçika yine kendine gelip üst üste birkaç pozisyon yakaladı ama değerlendiremedikleri için cezalarını Robson-Kanu izlemeye hasret kaldığımız tarzda bir forvet golüyle verdi. Altıpasın oralarda tek hamlede topa basıp çekip bütün Belçika savunmasını düşürmesi ve temiz son vuruşu maçın en güzel anıydı.
Rönesans tablosu gibi diyebilir miyiz?

Galler, golü yedikten sonra panikleyen Belçika'ya karşı daha fazla üstünlük kurdu. Wilmots'un da oyuna düzgün müdahale edememesi, zaten sorgulanan teknik direktörlük becerilerinin -altın kadro denen takımın iki turnuvada ittire kaktıra çeyrek final görüp elenmesi- pek de ortada olmadığını gösterdi. 85te de fişi çeken Vokes oldu, düzgün bir kafa vuruşuyla Galler'in yolculuğuna devam edeceğini ilan etti.

Galler yarı finalde Portekiz'in karşısına çıkacak bildiğiniz üzere ve Ramsey'in cezalı olması ciddi bir kayıp oldu onlar için. Ayrıca Bale ve Ronaldo'nun karşı karşıya gelecek olması maça farklı bir güzellik katıyor.

Almanya (6) 1-1 (5) İtalya

Satırlarıma Artemio Franchi isimli bir blogda bu satırları yazabilmeme şükrederek başlıyorum. Turnuvalarda İtalyanlara tokatlana tokatlana bir hal olan, 2006da sevenlerine kendi evinde travma yaşatan Almanya sonunda ittire kaktıra da olsa İtalya'yı eledi ve üstündeki laneti kırdı.

Maç aslında Löw'ün 4-4-2 tercihinin getirdiği bir şaşkınlık dışında, ki insanlar ilk başta 3-5-2 sandı, beklendiği gibi başladı. Löw'ü buradan tebrik etmek istiyorum, sonunda bu takımın 4-4-2 de oynayabileceğini kabullendi. Kimmich'i sağ öne atıp arkasına Höwedes'i yerleştirerek İtalya'nın sol kanadına ekstra önlem aldı, bunu yaparken Draxler'i kesmek zorunda kaldı çünkü baklava şeklindeki 4-4-2 yerine Kroos-Khedira'nın ortada olduğu Mesut'un sola geçtiği bir 4-4-2 oynattı. Müller-Gomez'den başka forvette yapabileceği fazla seçim şansı yoktu ama Müller'in performansını da gördükten sonra ister istemez Podolski-Gomez nasıl oynardı diye merak ettim. İtalya'da taktik anlamda ya da oyuncu seçiminde bir sürpriz yoktu, bana göre gerek de yoktu çünkü İspanya karşısında sergiledikleri oyun, hala istediğini tam olarak bulamamış Almanya karşısında da işlerine yarayabilirdi.

Bu tip maçlarda genel oyun akışı bellidir, taraflar erken bir gol bulmak için bastırır. Bulan taraf oyunu ona göre kontrol etmeye çalışır karşı taraf da belli dakikalara kadar riske girmeden beraberlik arar. Gol bulan çıkmazsa iki taraf da rakibin hatasını kollar ya da bir oyuncunun yoktan gol var etmesini bekler. Maçta bunlardan ikisini  de karşılıklı gördük. Almanya'da Gomez sol kanattan o kadar güzel, o kadar etkili bir şekilde top getirdi ki golün Mesut yerine ona yazılmasına itiraz edilmeyebilirdi. Bu golden sonra İtalya'yı turnuvada ilk kez geriye düşmüş şekilde izledik ve açıkçası beklediğimden daha panik bir görüntü verdiler. Almanya ikinci gol için derli toplu, organize olarak üst üste hücum yaparken İtalya kendi sahasından çıkamadı. Fakat onların da beklediği can simidi Boateng oldu. Yandan gelen ortada bir albatros edasıyla -sanırım- Pelle'nin üstüne çıkmaya çalışırken top eline çarptı ve tartışmasız bir penaltı düdüğü geldi. İtalya'nın golünden sonra ise roller değişti ve maçın sonuna kadar daha sinik kalan taraf Almanya olurken İtalya galibiyet golü için bastırdı. Çabaları sonuç vermeyince uzatmaları izledik ki orada da Almanya'nın baskısı görüntüde kaldı ve ciddi bir pozisyon olmadı.

Böyle bir maç penaltılara gidince elbette herkes önce Gianluigi Buffon'a sonra Manuel Neuer'e baktı. Schweinsteiger'in para atışlarının ikisini de kazanıp tribün olarak İtalyan taraftarların önünü seçip ilk vuruşu İtalyanlara vermesi hakem Kassai de dahil herkeste "konuşulanı anlıyor mu?" sorusunu uyandırdı. Kendisi maçtan sonra daha önce kazandıkları ve kaybettikleri penaltıları düşünerek bu kararı verdiğini açıkladı, işe de yaradığına göre bir şey diyemeyiz. İlk penaltılar sıkıntısız geçildi, ikinci penaltılarda "badi badi" adımlarla topa gelip şov yapan  Zaza topu tribüne attı. Gomez sakatlanmasa maçı muhtemelen yedek kulübesinde tamamlayacak formsuz ve bitkin Müller ise Buffon'a hakaret eder gibi çok komik bir vuruş yaparak kaçırdı. Barzagli'nin atıp Mesut'un kaçırması İtalyanları umutlandırdı ama bir başka papıt şov Pelle gelip Neuer'e "atla atla hehehe" hareketi yapıp topu komşu şehre atınca durum Draxler'in penaltısıyla eşitlendi. Almanya maçı kazanmaya 5. penaltılarla çok ama çok yaklaştı, Bonucci'nin penaltısını Neuer kendinden bekleneni yapıp kurtarınca herkes Schweinsteiger'e baktı ama anladığımız kadarıyla penaltıları akıl oyunları kadar iyi olmadığı için o da kaçırınca iş ölüm vuruşlarına geldi. Fazla uzatmadan, üç penaltı sonra Darmian'ın penaltısını Neuer kurtarınca Hector bu sefer affetmedi ve Buffon'u da İtalya'yı da Almanya'nın makus talihini de yendi. HELAL OLSUN HECTOR HELAL OLSUN ALTIN YÜREKLİ ADAM, DEUTSCHLAND DEUTSCHLAND ÜÜB... öhöm. İhbin ihbin.
Tutanlar iyiydi de atanlar kötüydü.
Almanya İtalya'yı eledi ama çok önemli üç (hadi Khedira'yı da sayalım dört) oyuncusunu kaybetti. Schweinsteiger ve Khedira sakat, yarı finali kesinlikle kaçırıyorlar. Hummels cezalı. Esas sıkıntı Mario Gomez. Kendisi ne yazık ki turnuvayı kapattı. Oynanmaya çalışılan sistem için biçilmiş kaftanken, üst üste çok iyi performanslar verirken turnuvayı kapatması hem onun için hem de Almanya için büyük şanssızlık. Fransa karşısında ya Müller'in kendini toparlaması için dua edeceğiz ya da Löw taktik değiştirip 3 günde takıma oturtacak. Gomez'in rolünü doldurabilecek kimse yok ama Fransa'nın sıkıntılı savunmasına karşı kalabalık ve hızlı bir hücum oyuncularından kurulu bir plan işe yarayabilir belki.

İtalya'ya gelince kendilerine olan antipatimi daha önce birçok kez belirttim -Buffon'u kenara ayırıyorum- ama haklarını yemek de istemem. Conte önderliğinde harika bir futbol oynadılar, rölantide oynadıkları İsveç maçını kazandılar, tam rotasyonla çıktıları ve rakibin ölüm kalım maçı olan İrlanda maçını dahi Sirigu olmasa berabere bitireceklerdi. Herkesin favori gördüğü İspanya'yı tabir-i caizse paket yapıp yolladılar. Almanya maçında penaltılara Boateng olmasa gelemeyeceklerdi belki ama kendi oyuncularının şov düşkünlüğü olmasa şimdi Fransa'ya hazırlanıyor olacaklardı. Tebrik ediyorum.

Fransa 5-2 İzlanda

Üstünde fazla konuşamayacağım bir maç. İzlanda'yı küçümsediğim için değil ya da buraya gelmeleri şans işi olduğundan değil. Basiretsiz İngiltere'yi yenmeleri insanlarda fazladan bir umut yarattı ama Fransa kadro kalitesinin düzgün oyunla birleşince neler yapabileceğini hatırlattı. ASLINDA İZLANDA'NIN BAŞINA GELENLERİN SORUMLUSU DOKUNDUĞUNU YAKAN, UĞURSUZ DİLO TAYFASIDIR. İngiltere maçından sonra dünyanın dört bir yanından öyle bir şevkle İzlanda övülmeye başlandı ki Fransa'nın bu maça bilenmeden çıkması kaçınılmaz oldu. İlk yarıdan 4-0 ile maçı cebine koyan Fransa'ya karşı iki gol atmayı başaran İzlanda'nın buraya kadar gelmesi gerçekten muhteşem bir başarı ve şansın değil bir plan programın, çalışmanın sonucu. Yine de işin içine "Fransa kim ya İzlanda finale kadar çıkar" tayfa dahil olunca adamların en iyi yaptığı iş olan savunma oyunu bile çöktü. Bu kitle beni desteklese maça çıkmadan turnuvadan çekilirim o kadar diyorum. Neyse.

Fransa, Almanya karşısına şov yapmış olarak, ben artık oldum diyerek geliyor. Gruplardaki Fransa'dan çok daha farklı bir Fransa izliyoruz. Benim en sevdiğim taktik 4-4-2 olduğu için mi bilmiyorum ama Deschamps Fransa'ya sanki görüntüde 4-5-1e benzeyen bir 4-4-2 kurdu ve Griezmann'ı manasız manasız yerlere hapsetmek yerine Giroud'un arkasında serbest bırakarak verimine verim kattı. Tek sıkıntıları savunmanın ortasaha ve hücum gücüne kıyaslandığında zayıf kalması, Almanya'nın da final yolu buradan geçiyor.
BİZİ BİTİRDİNİZ BE DİLOLAR BİZİ BİTİRDİNİZ BE!

23.06.2016

Euro 2016 - Son 16 Eşleşmeleri: Tahminler

Yazıma turnuva formatını kısaca eleştirerek başlamak istiyorum,
-24 takım çok muallak, ya 32 takım olsun ya 16ya dönülsün, en iyi üçüncülük hesapları birçok maçın kısır geçmesine neden oldu. 1-0 geriye düşen takım bile averaj hesabı yapıp beraberliği almayı denemedi. 
-Üç maçlık sistemde ikili averaja önce bakılması bence anlamsız. Ukrayna bu sebepten ikinci maçlar bittiğinde elendi. Son maç formaliteye döndü. İtalya ikinci maçtan lider çıktı, son maç formaliteye döndü ama en azından İrlanda için ölüm kalım maçı olması heyecan kattı.
-Gruplarından 1. gelip elenen takımlar da oldu, ek kontenjandan gelip tur atlayanlar da ama futbol kalitesi iyi durumda değil.
-Gol anlamında elemelerde gol yağmuru olmazsa en kısır turnuvalardan birini yaşayacağız, istatistikler bunu destekliyor.

Gelelim eşleşmelere:

İsviçre - Polonya

Daha ilk maçtan taraf seçmekte zorlandım. İsviçre buraya gelirken çok ahım şahım bir futbol oynamadı, beşinci dakikada öne geçtiği ve 60 dakika 10 kişi oynayan Arnavutluk karşısında az kalsın puan veriyorlardı. Pozisyona girebiliyorlar ama bitiricilik konusunda ciddi sıkıntıları var -Seferovic-. Polonya ise çok fazla gol pozisyonuna girmeden iyi savunması ve skoru koruyabilmesinin avantajıyla bir tık daha kolay bir gruptan (Ukrayna ikinci maçtan elendiği için) geldi. Benim için Polonya'nın en büyük soru işareti yiyecekleri olası bir gole nasıl tepki verecekleri çünkü gruplarda Almanya'dan dahi gol yememeyi başardılar. İsviçre bir gol bulursa nasıl bir maç izleriz merak ediyorum.

Aklımdan geçen: 90 dakika beraberlikle biter, uzatmalarda veya penaltılarda çözülür.
Gönlümden geçen: İsviçre galibiyeti.

Galler - Kuzey İrlanda

Bütün Ada takımları yoluna devam edince burada iki tanesinin eşleşmesi kaçınılmaz oldu. Galler Bale'in ayağına bakıyor diye yazmıştım, gördük ki Ramsey de ihtiyaç olunan anlarda gerekli desteği sağlıyor. Takım olarak çok başarılılar. Sadece Ukrayna'yı yenip Almanya'dan fark yememeyi başaran, elinden geldiği kadarıyla iyi oynayan Kuzey İrlanda karşısında Galler'i favori görüyorum.

Aklımdan geçen: Galler galibiyeti.
Gönlümden geçen: Will Grigg'in atacağı gole rağmen Galler galibiyeti
.
Hırvatistan - Portekiz

Hırvatlar şu ana kadar oynadıkları futbol ile birçok kişinin kupa için favori görmeye başladığı bir takım oldular. Esas rakipleri Çek Cumhuriyeti maçında gördüğümüz üzere sabote etmeye çalışan taraftarları(!). Savunma konusunda biraz sıkıntı yaşıyorlar ama hücum anlamında rakiplere ciddi tehdit olmaları bunun gözardı edilebilmesini sağlıyor. Portekiz konusunda ne diyebileceğimi gerçekten bilmiyorum, yani oynadıkları maçlar -İzlanda maçı dahil- mücadele, futbol açısından keyif verdi. Portekizliler "bizim maçlar eğlenceli geçiyor çünkü zayıflığımız rakiplerimizin güçlü yanlarını ortaya çıkarıyor" diyerek dalga geçiyorlar. Tek sorun bu maçların hiçbirini kazanamamış olmaları. Gol atamadılar ama yemediler de, gol attılar skoru koruyamadılar yediler, üç kere geriye düştüler üç kere beraberliği yakaladılar yani her bir şeyi yaptılar bir galibiyeti alamadılar. O yüzden Portekiz benim için serseri mayın kategorisinde.

Aklımdan geçen: Hırvatistan galibiyeti.
Gönlümden geçen: Kazanan önemsiz, Portekiz-Macaristan maçı gibi bir maç.
Fransa - İrlanda

En ilginç eşleşmelerden birisi bu oldu, sebebini de çoğumuz hatırlıyoruz. 2010 Dünya Kupası eleme playofflarında Fransa, İrlanda'yı uzatmalarda Thierry Henry'nin bariz şekilde el yardımıyla attığı gol sonucunda elemişti. Yalnız İrlandalılar nasıl bir beddua ettiyse o turnuva Fransa için tam bir skandal oldu. 0 çekildi, teknik direktörle oyuncular birbirine girdi, isyanlar çıktı, küfürleşildi, dönüşte ağır cezalar kadrodışı bırakılmalar geldi falan filan.

İrlandalılar şimdi aradıkları intikam fırsatını yakaladılar. Karşılarında yıldızlarla dolu (1998-2000 ayarında kesinlikle değil) bir Fransa var ama bu yıldızlar içinde Payet dışında henüz parlayan bir isim yok. Deschamp hala Fransa'ya iyi futbol oynatamıyor. İrlanda ise rotasyon yapmış bir İtalya'yı 85te kaleci hatasıyla yenerek son anda kendilerini buraya atabildi, çok iyi bir takım değiller bu bir gerçek. Yine de Fransa'yı elemeyi başarırlarsa hem turnuvadaki en sükseli işi yapacaklar hem de kesilmemiş bir hesabı kesecekler. Turnuva Fransa topraklarında olduğu için hakemin yine Fransa'yı kayırabileceği de acı bir gerçek.

Aklımdan geçen: Fransa galibiyeti.
Gönlümden geçen: İrlanda galibiyeti, mümkünse haksız atılmış bir gol ile.

Almanya - Slovakya

Löw'ün inadında ısrar etmemesi bende bir nebze ümit doğurdu. Sisteme müdahale etti. Kimmich'ten bahsetmiştim, savunma konusunda çok iş düşmedi diye. Bu maçta Hamsik/Weiss savunma konusunda onu zorlayacaktır, umarım Löw garantiye almak için Höwedes'e dönüş yapmaz. Almanya'nın zorlanmadan kazanacağına inanıyorum ama buradan sonra ya İtalya ya İspanya gelecek. İtalya gelirse bir şekilde elenecekleri için -belalı oldular resmen- çok önemi yok ama İspanya'nın gelmesi durumunda bu maçın hasarsız atlatılması, mümkünse özgüven tazelenmiş olarak gidilmesi önemli. Slovakya'ya elenirse zaten Löw'ün Almanya'ya girişine engel getirilmeli. Slovakya'nın belirttiğim gibi Weiss ve Hamsik haricinde ekstra işler çıkartabilecek fazla oyuncuları yok, kapandıkları zaman iyi kapanıyorlar, bir kaza golü Almanya'nın işini çok zora sokabilir.

Aklımdan geçen: Almanya galibiyeti.
Gönlümden geçen: Çok farklı Almanya galibiyeti, İngiltere maçının cezası olarak.

Macaristan - Belçika

Çok açık ve net şekilde bu maçın favorisini Macaristan olarak görüyorum. Sabah oynadığı ile akşam oynadığı birbirini tutmayan Belçika karşısında turnuvanın başından beri istikrarını koruyan Macaristan daha şanslı. Belçika'nın daha tehlikeli oyuncuları var, daha fazla tecrübeleri var ama Macaristan bu turnuvaya onlardan daha hazır geldiğini gösterdi. Belçika, İrlanda karşısında oynadığı oyunu ortaya koyarsa Macaristan'ı rahat yenebilir belki ama diğer maçlardaki performansları ile elenmekten kurtulamaz.

Aklımdan geçen: Macaristan galibiyeti, maçın uzaması olası.
Gönlümden geçen: Macaristan galibiyeti.

İtalya - İspanya

İtalya ununu elemiş eleğini asmış Hırvatistan'ı beklerken karşısında bir anda İspanya'yı buldu. İki takım da iyi durumda, formdalar, oynamak istedikleri futbol tarzını sahaya rahatlıkla yansıtıyorlar. Mantık dahilinde taraf seçemiyorum, bence bu maç futbolculardan çok baskın şekilde Conte ve Del Bosque'nin tercihleri doğrultusunda şekillenecek.

Aklımdan geçen: Çok ortada ama illa seçmem gerekirse 51% ile İspanya'yı seçerim.
Gönlümden geçen: Penaltılara kadar giden, bol kırmızı kartlı, kavga dövüşlü bir İspanya galibiyeti.

İngiltere - İzlanda

Geldik turnuvanın bir diğer "bekleneni veremeyen dev" ve "beklentilerin üstüne çıkan küçük takım" maçına. İngiltere de aynı Fransa gibi işi bir türlü rayına oturtamadı. Özellikle Slovakya gibi 10 kişi kapanan bir takıma karşı çözüm üretmekte çaresiz kalmaları benim bu maçta İzlanda'dan sürpriz beklememdeki en önemli sebep. Yine de Hodgson, Deschamp'a kıyasla daha yerinde hamleler yapıyor gibi geliyor. Bir bakarız Kane-Vardy ile çıkıp 2-0 almış maçı. İzlanda ise ilk kez geldiği turnuvada Portekiz'in önünden ikinci olarak çıkmayı başardı. Kendi oyunlarını sahaya en iyi şekilde yansıtıyorlar, bu maçta yenilseler dahi süpürülüp gideceklerini sanmıyorum.

Aklımdan geçen: Zor bir 90 dakika, uzatmalar ya da penaltılarda çözülür.
Gönlümden geçen: Hala daha İngiltere'nin iyi oynayacağından ümidim var ama İzlanda galibiyeti kulağa daha güzel geliyor.

Euro 2016 - Son Grup Maçları: C,D,E,F

Salı gecesi yazmayı savsakladığım için dört grubun maçlarını tek yazıda birleştirmenin daha iyi olacağını düşündüm, bunun için özür diliyorum. Bildiğiniz üzere iki günde 8 maç oynandı ancak aynı saatte başladıklarından bunlardan 4 tanesini hakkını vererek izleyebildik. İzleyemediğim maçları da özetlerden gördüğüm kadarıyla buraya aktaracağım. Eşleşmeler ile ilgili ayrı bir yazı yazacağım için burada o konuda pek yorum yapmayacağım.

C Grubu

Kuzey İrlanda 0-1 Almanya

Löw de bir şeylerin yanlış gittiğini kabul etmiş olacak ki bu maçta sağ bekte Kimmich ile başladı, forvete Gomez'i koydu fakat Götze'den vazgeçmeyerek bence gayet iyi oynayan Draxler'i kesip sol kanada yerleştirdi. Almanya bu sefer maçın başından sonuna kadar baskı kurdu ve sık sık gol fırsatı yakaladı. Maç skorunun 1-0 olmasıysa tamamen Kuzey İrlanda kalecisi McGovern'ın neredeyse kusursuz performansına ve Alman futbolcuların beceriksizliğine bağlı.

İnsan 5 dakika oynatır yahu.
Kuzey İrlanda'nın hesabı zaten en iyi üçüncülük olduğu için golü yemelerine rağmen savunmada kalmaya devam ettiler. Slovakya'ya sinirlendiğim gibi sinirlenmiyorum çünkü Slovakya liderlik imkanı olmasına rağmen riske girmemişti. Bunun haricinde benim aklımda kalan Kuzey İrlanda'nın futbolundan çok "Will Grigg's on Fire" tezahüratı oldu. Önceki maçlarda da tanıdık bir melodi duyduğumu fark etmiştim ama üstüne çok düşmemiştim. Bu sefer duyduğum şeyin "Freed from Desire" olduğundan emin olunca mevzunun ne olduğunu araştırdım ve bu harika tezahürat ile tanıştım. Resmen orijinalinden iyi olan coverlardan bir tanesi. Will Grigg'in 5 dakika bile oynamamış olması teknik direktörün ayıbı.

Almanya'da Kimmich'in performansı beni kendine hayran bıraktı. Sağ bek yok derken hızır gibi yetişti ve sağ kanadı maç boyunca domine etti. Tabi defansif olarak çok fazla görev düştüğünü söyleyemem ama hücumlara katılamayan Höwedes'e tercih ederim. Götze forvet oynamak yerine sola çekilince daha sık pozisyona girmeye başladı ancak iki tane net pozisyonu kaçırınca Löw daha 55. dakikada kenara çekti. Bence gereksiz bir karardı çünkü yerine giren adam da Schürrle oldu. Gomez golünü attı ama kaçırdıkları da buradan köye yol olur yine de bu sistemle devam edilecekse en kritik adam kendisi. Müller aynı şekilde daha iyiydi pozisyonlara girdi ama kaçırdıkça kaçırdı. Neuer'e iş düşmedi, canı bayağı sıkılmıştır muhtemelen.

Ukrayna 0-1 Polonya

Ukrayna zaten elenmişti, bunun rahatlığıyla çıkmışlar maça. İki kez Polonya'nın solundan tehlikeli pozisyonlar yakalamışlar, Yarmolenko'nun iyi vurup az farkla kaçırdığı bir pozisyon var. Polonya da kendini çok yormamış, sonuçta K.İrlanda'nın rotasyon yapmamış Almanya'yı yenmesi çok zor bir ihtimaldi. Kuba Blaszczykowski (kaç yıl oldu hala doğru mu yazdım diye Google'a bakıyorum) mükemmel bir gole imza atmış. Gördüğüm kadarıyla Ukrayna da o golden sonra "amaaan sanki çıkacağız, ne uğraşıyoruz ya" diyerek turnuvayı gol atamadan tamamlamış.



D Grubu

Çek Cumhuriyeti 0-2 Türkiye

Tahminlerimde en çok yanıldığım maç bizimki oldu herhalde. Prim kavgaları, atar giderler derken yine kaostan beslenmiş, çok istekli, galibiyeti kovalayan bir Türkiye'ye şahit olduk. Çekleri resmen boğduk, İsmail Köybaşı Beşiktaşlı arkadaşların çekincelerini haksız çıkarttı ve Caner'den daha iyi performans verdi. Volkan Babacan, Çeklerin yakaladığı birkaç fırsatta görevini gayet iyi yerine getirdi. Volkan Şen'in Burak'ın attığı gole neredeyse Burak'tan fazla katkısı vardı. Beni bizim iyi oyunumuz kadar şaşırtan diğer şey Çeklerin çok kötü olmasıydı. Yani eyvallah ilk iki maçta müthiş oynayarak buraya gelmediler ama İspanya karşısındaki savunmalarını veya Hırvatistan karşısındaki arzuları ortada yoktu. Bizim iyi oynamamız da bunda etken elbette ancak ne bileyim sanki Sivok'un kafa vuruşları ve uzaktan şutlar dışında çok da bir planları yok gibiydi.

Maçın esas olumlu yanına gelecek olursak, ilk paragrafta özellikle yazmadım, Emre Mor. Karadağ maçında girip yarım saat tıkır tıkır oynadığında "yarım saatle oyuncu övüyorsunuz" diyen herkesi haksız çıkardı.En sevdiğim oyuncu tiplerinden bir tanesi, topu aldığı zaman çoğunlukla basıp arkadaşlarını beklemek yerine ileri doğru bir hamle yapıyor. Ya ileri pas gönderiyor ya kendisi süratle ileri çıkıyor. İzlemek büyük keyif oldu. İlk golde Volkan Şen'in Burak'tan fazla payı varsa Emre'nin payı ikisinden de fazladır.
Emre'yi izlemek galibiyetten fazla keyif vermiş olabilir.

Olacağını zannetmiyorum ama tek endişem Borussia Dortmund'da takım oyununa alıştıracağız diye bu özelliklerini törpülemeye çalışmaları. Bence Emre'ye tek gereken tecrübe ve son kararları iyi vermek -şut çekmek yerine pas verebileceği, belki 3-0 olacak bir pozisyon vardı-. Galatasaray devre arasında almak istemişti alamamıştı, biz de taraftarlar olarak çok sallamamıştık, şimdi bir yandan üzülüyorum bir yandan seviniyorum. Türkiye'ye milli maçlar dışında uğramaması, medya ile sıkı fıkı olmaması kendisi için en güzeli olacaktır.

Sonuç olarak yine yumurta kapıya dayanınca oynamaya başladık ama bu sefer şansımız gülmedi. Eleştirilecek yığınla insan ve tercih var onları da buraya sığdıramam. Hesap sormaya kalkanlar hesap soramayacak bu yüzden çok üzüldüğümü de söyleyemem.

Hırvatistan 2-1 İspanya

Futbol anlamında bizim maçtan çok çok daha keyifli geçen bir mücadele olmuş. İki taraf da galibiyet için ciddi şekilde bastırmış. İspanya'nın kendine has oyunuyla attığı, ara paslar sonucunda altı pasın önünde verilen pasla gelen gole Hırvatlarda Kalinic şık bir topuk vuruşuyla karşılık vermiş. Ramos'un kaçırdığı penaltı ise maçın önüne geçmiş. Bu sefer dağa taşa vurduğu için değil, kaleci çok öne çıktığı için eleştiriliyor ama ondan da değil. Bu kadar olayın sebebi Modric'in yedek kulübesinden takım kaptanı Srna'ya, Real Madrid'te kaptanı olan Ramos'un penaltıyı ne tarafa atacağını söylemesi. Bunu gören Busquets de Ramos'a durumu söylüyor. Ramos penaltıyı kaçırıyor, maçtan sonra da Modric'i sorguya çekiyor. Soyunma odasında da hesap sorduğu bir fotoğraf vardı onu bulamadım. Bu kadar olayın üstüne Hırvatlar bir de gidip Perisic'in dar açıdan -savunmanın da etkisiyle- attığı şık gol ile grup lideri olup İspanya ile İtalya'yı başbaşa bıraktılar.



E Grubu

İtalya 0-1 İrlanda

Sosyal mecralarda takip edenler dün gece yaptığım ve hala devam ettirdiğim apaçilikleri görmüştür. İtalya'nın rotasyon yapıp İrlanda'ya saçma sapan bir golle yenilmesi bizim elenmemize sebep olduğundan herkes İtalya'ya kin kusuyordu, ben de fırsattan istifade ederek çok hoş olmayan (hoş olmayan = bayağı bayağı sinkaflı ifadeler) sözler söyledim ve yıllarca söylemeye de devam edeceğim. Çocukluğumdaki terör krizinden beri İtalya'ya bu kadar bilenildiğini görmemiştim, bu fırsat kolay kolay yakalanmaz. Bu arada Prandelli'den özür dileyen de şerefsizdir.

İşin gerçeği şu ki İtalya'nın 6-7 oyuncusu sarı kart cezası sınırındayken, beklemediği bir şekilde İspanya ile karşı karşıya kalmışken, 10-0 yenilse dahi grubunda ikinci olamıyorken kalkıp da rotasyon yapmasını eleştirmek saçmalıktan başka bir şey değil. Adamların eminim ki kimin en iyi üçüncü olacağı çok umurlarındaydı(!). Muhtemelen dünkü Hırvatistan-İspanya maçından beri İsveç maçında şapkadan tavşan çıkarır gibi gol atan Eder'e sayıp sövüyorlardı. Eleştirilebilecek tek şey Sirigu'nun neyi amaçlayarak o topa çıktığının anlaşılamaması. Belki bir de Conte'nin Insigne'yi rotasyon yapmasına rağmen yedek başlatması.

Maça dair hiçbir izlenimim yok çünkü Belçika maçını izliyordum, onlar da golü attığı anda kanal değiştirip Brady'nin golünü gördüm. Son 5 dakikada da İrlanda çok zorlanmadan maçı bitirdi.

İsveç 0-1 Belçika

Bunu hatırlayanlar Belçika'nın futbolunu da anlar.
Son kez İbrahimovic izlemek için ekran başına kurulmuştum ama tabi herkes ona önlem alınca çok ahım şahım bir performans izleyemedik fakat yine de golünü attı -birazdan açıklayacağım-. Belçika çok ahım şahım oynayamadı. Lukaku'nun İsveç'in stoperleri arasında harcanması İrlanda maçındaki performansı vermesine engel oldu. Hazard takımın en etkili adamıydı.

İsveç galibiyete birkaç kere çok yaklaştı, birinde çok estetik bir İbra volesiyle golü de buldular hatta ama kimsenin anlamadığı bir karar ile -sanırım tehlikeli hareket sebebiyle- iptal edildi. Devamında gelen Belçika ataklarından birinde de Nainggolan gerçekten mükemmel bir füze ile maçı Belçika'ya kazandırdı.

Belçika gördüğüm en istikrarsız takım olma yönünde bir adım daha attı. Birisi bu arkadaşları bayağı fena harcayacak ama bakalım kim olacak.



F Grubu

Macaristan 3-3 Portekiz

TURNUVANIN EN GÜZEL MAÇIYDI. Macaristan'ın durumu garanti gibi olmasına rağmen son dakikalar hariç sürekli galibiyet odaklı oynaması, Portekiz'in ölüm kalım mücadelesi verip maçtan kopmaması, şans eseri de olsa gelen goller, kaçan fırsatlar, hızlı ve tempolu bir mücadele. 70. dakikadan sonra taraflar "beyler galiba bu skor herkese yarıyor" diye bıraksa da neredeyse aradığımız her şeyi bulduk. İkinci yarının ilk 15 dakikası izlediğimiz maçların çoğuna değerdi.
Emeği geçenlere teşekkür ederiz.
Ronaldo sonunda şanssızlığını yenmeyi başardı ve iki gol birden attı. Quaresma girdiği gibi asist yaptı, Nani etkili oyununu golle süsledi. Bol bol hücum izlettiler sağ olsunlar. Macaristan da Portekiz savunmasının boşluklarından yararlandı ama Gera'nın attığı gol harika bir şut örneğiyken Cucak'ın attıkları (bunun orijinalini yazamam) biraz da şans işiydi. Tabi şans işi olması hak etmedikleri anlamına gelmiyor çünkü top taca çıkarken birine çarpıp girmedi ya da kaleci durduk yere elinden kaçırmadı. Zaten kaleye çekilmiş şutlar savunmaya çarparak yön değiştirmiş oldu. Son 5 dakikadaki zaman geçirme paslaşmaları maçın tek olumsuz yanıydı ki orada da Kiraly abimiz çıkıp milleti trolleyerek eğlendirmeyi başardı.

Macarlar çok iyi top oynuyorlar ve beklentileri alt üst ettiler, Belçika'yı yenmeleri sürpriz olmayacaktır. Portekiz ise İzlanda'nın attığı son dakika golüyle grubu üç beraberlikle üçüncü sırada tamamladı ve yoluna devam etmeyi başardı.

İzlanda 2-1 Avusturya

Avusturya'nın kadrosunun hakkını veremediğini düşünüyordum, belki bizim gibi son maçta bir şeyler başarıp yollarına devam edebilirlerdi ama karşılarındaki İzlanda çok çok daha iyi durumda bir takımdı. İlk galibiyetlerini son anda alıp ikinci sıraya yerleştiler.

Özeti izlediğimde Avusturya'nın aslında kötü oynamadığını gördüm, tek sıkıntı bunu maçın tamamına yayamamış olmalarıydı. Dragovic'in ilk yarının sonuna doğru penaltı kaçırması dönüm noktası olmuş olabilir. Schopf'ün attığı gol çok şık çok iyi bir gol, hani en azından turnuvada böyle bir golümüz vardı diyebilirler.

İzlanda oyun disiplininden bazı pozisyonlar dışında hiç kopmuyor, inanılmaz bir özellik. Defansif oynadıkları için eleştiriliyorlar, izleyen açısından keyif vermiyor evet ama savunma yaparken oyunu öldürmek gibi bir dertleri yok en azından. Hücum yapmayı deniyorlar, kontra deniyorlar. Son dakika buldukları golle ilk kez katıldıkları turnuvada ilk galibiyetlerini aldılar ama bu onları ikinci yaparak turnuvanın zor kabul edilen (İngiltere'yi geçerlerse İrlanda-Fransa, onu da geçerlerse Almanya,İtalya,İspanya,Slovakya'dan (bu ne arıyor lan burada) biri gelecek) tarafa düşmüş oldular. Kesinlikle hafife alınacak bir takım olmadıklarını tekrar tekrar gösteriyorlar.

21.06.2016

Euro 2016 - Son Grup Maçları: B

İngiltere 0-0 Slovakya

Rusya'nın hiçbir şey yapamadan eleneceğine emin olduğum için tercihimi Vardy-Sturridge ile başlayan İngiltere'den yana kullandım. Slovakya'nın da zaman zaman yine Hamsik başta olmak üzere tehlike yaratabilecek oyuncularıyla İngiltere kalesini yoklayacağını, keyifli bir maç izleyeceğimi tahmin ettim. Fakat Thorin Oakenshield bile The Hobbit'te bu kadar yanılmamıştı.

İlk yarıda yine nispeten özellikle Vardy'nin hızlı çıkışlarında olsun, Sturridge'in çalımlarla içeri girmelerinde olsun biraz keyif aldık. Vardy'nin kaleciye takıldığı pozisyon ve Lallana'nın şutu İngiltere'nin en tehlikeli hücumlarıydı. İkinci yarıda ise Smalling'in göğsüyle topu Hart'a vermeye çalışırken kendi önüne indirmesi Mak'ın araya girmesi sonucu Slovakya az kalsın öne geçiyordu. İki dakika sonra da Weiss zor açıdan çok da tehlikeli olmayan bir şut çekti. Daha sonra "bu iki pozisyon bize yeter gol atamadık arkadaşlar sağlık olsun" dediler sanırım çünkü maçın kalanında kendi cezasahalarında durmaktan başka HİÇBİR ŞEY yapmadılar.


Maçı kazansa grubunda lider olacak takım, kalan 35-40 dakikada 1 puan daha alayım da en iyi üçüncüler arasında yerim garantilensin diyorsa öyle turnuva formatının... yani cidden ben bu kadar saçma işlere yol açan bir formatı Türkiye Kupası'nda aynı gruptan çıkan takımların ilk kurada eşleşmesinde bile görmemiştim. 10 kişi kalmamışsın, yıldız oyuncuların sakatlanmamış, göstermelik de olsa hücum et belki duran toptan gol bulursun. Yok.

Maçın kalanı Slovakya'nın ceza sahası etrafında İngiltere'nin gole çeviremediği hücumları izlemekle geçti. Hodgson bu sefer Kane, Alli ve Rooney'i yedekten oyuna dahil etti. Zaten Dier ile Rooney haricinde çok istekli oynayan adamlar da görmedik. Alli girdikten sonra az kalsın gol atacaktı, Skrtel çizgiye yakın bir yerden çıkardı. Bir ara devamlı aynı hücumları izlemeye başlayınca dejavu yaşadığımdan şüphelenmeye başladım. Kane vuramadı, Sturridge vuramadı, Dier vurdu savunmadan sekti, Rooney vurdu savunmadan döndü derken maçı bitirdik.

Slovakya, eğer bugün Hırvatistan İspanya'yı yenemezse İspanya ile karşılaşacak. O zaman da İspanyollar cezalarını keser diye ümit ediyorum. İngiltere ise batısındaki kardeşine liderliği kaptırdı, bir daha böylesine kapanan takıma denk gelirler mi bilmiyorum ancak bu durumlarda gole gitmek için alternatif geliştirmeleri şart.

Galler 3-0 Rusya

Belirttiğim gibi Rusya'dan futbol adına olumlu herhangi bir hareket beklemediğimden maçın ilk 30-35 dakikasını yarım yamalak izledim. Galler tıkır tıkır oynayıp 2-0ı bulunca, ikinci gol Umut'un Schalke'ye attığı golü anımsattı, izlemeyi bıraktım. Bale sonradan şık bir son vuruş ile 3. golü de atmış. Daha önceki tahminime devam ediyorum, Galler yanılmıyorsam bizim grubun üçüncüsü ile eşleşecek. Bu da muhtemelen Çek Cumhuriyeti olur, bu durumda Gallerin çeyrek final oynaması sürpriz olmaz.



20.06.2016

Euro 2016 - Son Grup Maçları: A

İsviçre 0-0 Fransa


Hocam bunun 30 derecede yıkandığından emin miyiz?
Önceliğim Arnavutluk maçında olduğu için yan gözle takip ettiğim bir maçtı. Pogba'nın ve Payet'in direkten dönen şutları dışında Fransa'nın rotasyon yapsa da yine etkisiz kaldığını gördüm. Ben artık Fransa'dan beklenen performansın geleceğinden ümidimi kestim. Payet haricinde heyecanlandıran tek etken birazcık daha istekli bir Pogba izlemekti o kadar. İsviçre de kendini kasmadan maçı bitirdi, Dzemaili'nin son dakikada düşürülmesine hakem penaltıyı çalsa lider olacaklardı ama çok da umurlarında değildi sanki. Zaten maça da damgasını vuran futboldan çok zırt pırt yırtılan İsviçre formaları ve patlayan top oldu. Kemeraltı'nda satılan naylon formalardan alıp götürseler daha az rezil olurlardı. Suç Puma'da mı yoksa malzemeciler formaları yüksek ısıda yıkayıp 1000 devirde mi sıktırdılar bunu ilerleyen zaman gösterecek (göstermedi).

Arnavutluk 1-0 Romanya

Hem tahminimde haklı çıkmanın hem de bir nevi ata toprağı sayılabilecek (turnuvalarda ve Eurovision'da hatırladığım) Arnavutluk'un galibiyetinin mutluluğunu yaşadım. Romanya'nın ilk yarının 20 dakikasında yaptığı baskıya iyi dayandılar. Lenjani'nin kaçırdığı akıl almaz gol fırsatından sonra rakip kaleye daha sık giden Arnavutluk, Sadiku'nun kafa vuruşunun ayağından 100 kat daha iyi olduğunun anlaşılmasıyla öne geçti ve ilk yarıyı rahat bitirdi.

Romanya elbette beraberlik alabilmek için ikinci yarıda daha fazla topa hakim olmaya çalışarak ve yüklenerek oynarken Arnavutluk Fransa maçından ders almamış olacak ki bir ara 11 kişi ile savunmaya dönmeye başladı. Romanya'da Alibec'in geçirdiği talihsiz sakatlık kadar talihsiz olan bir durum da 10 numarayı giyen Stanciu'nun maç boyunca ısrarla tribündeki taraftarları hedef almasıydı. Arada riskli sayılabilecek kontra ataklara çıkan Arnavutluk bunlardan birini Sadiku'nun top kontrolsüzlüğü ile harcarken diğerlerinde maçın sonları yaklaştığı için korner bayrağına yakın bölgelerde, çoğunlukla korner kazanmayı başararak iyi değerlendirdi. Birkaç kere farkı ikiye çıkarıp hem bu maçı koparma hem de en iyi üçüncüler arasına dahil olma şansını yakaladılar fakat beceremediler. Romanya ise maçın son anlarında sağlam bir baskı kurdu ancak bunu ceza sahası içine taşıyamadıkları için uzaktan şutlara başvurmak zorunda kaldılar, onlar da az önce bahsettiğim gibi tribünlere gidince Euro 2016'ya veda ettiler.
Player instructions: Shoot less often

Lenjani'nin yerine giren Roshi'yi oynadığı süre içerisinde çok beğendim, Ajeti'yi çok beğendim takımını ipten aldığı bir pozisyon da vardı zaten şimdi gördüğüm üzere maçın adamı seçilmiş. 82de girip atılmadan 13 dakika kalan sürede oynayabilen ve iki kere top kapıp kontraya çıkaran Lorik Cana'yı da tebrik ediyorum. İtalyan hoca Gianni De Biasi'nin de kurduğu takım kadar takım elbise tercihini de çok şık buldum.

İlk grup son maçlarda beklenen açık oyunu ve gol şölenini bize sunmadı, gözümüz diğer gruplardaki maçlarda artık.



  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO