23.04.2010

Not Defteri #39

  • İzmir'de 15. Tüyap Kitap Fuarı başlamıştı geçen hafta, ben bugün(cuma) gittim buna. Öylesine bakınayım demiştim zira daha 15 gün evvel idefix'ten kütüphane haftası kampanyası sayesinde üç haneli bir alışveriş yapmıştım. Fiyat söyleyip şov yapmak değil derdim, tamamen kendi salaklığımı belgelemek. 7-8 kitap alıp daha önceden birikenler yüzünden yeni kitaplarımı okumaya bile başlamamıştım. Bunlara rağmen bugün meblağ olarak Tüyap'tan idefix alışverişimin yarısı kadar daha alışveriş yapıp da döndüm. Hiç gereği yokken neden böyle bir masrafa girdim ben de bilmiyorum.
  • Gerçi ben öğlen özel derse gitmiştim, otobüse binmiş paşa paşa evime dönerken gece bende kalan ve evde derin uykuda bıraktığım "arkadaş" denen hain mesaj attı. "Eve girme, durakta bekliyorum Tüyap'a gidiyoruz" dedi. Ulan ne ara kalktın, ne ara giyindin, ne ara doydun yedin içtin evde, ne ara çıktın durağa oturdun. Olan oldu giren bana girdi sonuçta..
  • Bu arada şunu belirteyim, Football Manager 2010'da Fiorentina kariyerimi yazmaktaydım bloga. Nedense hiç içime sinmedi o, farkındaysanız uzunca bir ara verdim. O seriye devam edesim yok ama hiç ses seda etmeden bitirmek istemedim. Zira 2 senede dünya karması haline gelen takımla işler kolaylaşıyor. Tatsız tuzsuz bir hal aldı oyun..
  • Bu arada şunu da belirteyim iki yazı gelecek: İlki Kurban'ın Sahip albümü. İkincisi ise bir takım filmler ile ilgili. Fark ettim ki 2 aydır gittiğim filmleri hiç yazmamaya başladım. Onları toptan aradan çıkarayım diyorum.
  • O toplu yazılardan ayrı olarak bir de en son izlediğim Old Dogs hakkında bir kaç satır yazarım. Yurdumun hiç bir filmi beğenmeyen kültür abideleri sağda solda "çok kötü, zaman kaybı" diyor, inanmayın, yemeyin bunları.
  • Geçenlerde Rockstar'dan GTA2'nin orjinalini indirdim ücretsiz olarak. Ne çok özlemişim be.. GTA3'ü hiç sevmemiştim ben, GTA'yı 1 ve 2 ile sevmiştim, sonrası yok bende, çok itici.. İyi oldu yeniden oynadığım..

21.04.2010

Galatasaray Bursa'ya Yatar Mı?

Bornova Belediye 77-71 Fenerbahçe Ülker

Böyle bir şey yaşanmışken sorulmasın daha da Galatasaray'ın Bursa'ya yatıp yatmayacağı.

20.04.2010

Büyük Kaptan

Farklı bir müessese bu "Büyük Kaptan" lık.. Diğerlerini bilmem, ben Galatasaraylı olanlardan bahsetmek istiyorum. Zaten diğer takımlarda, en azından futbolumuzun diğer iki büyük camiasında bu terimin çok sık kullanıldığını duymadım.

Yaşım itibarı ile, Galatasaray'da bu tabirle anılan iki kişi tanırım.

Bunlardan biri, 1974 yılında henüz 18 yaşındayken altyapıya katılıp, futbolu bıraktığı 1991 yılına kadar (Giresunspor'da kiralık olarak oynamak üzere gittiği 1975/1976 sezonu dışında) tamamen Galatasaray Forması giyen "Büyük Kaptan" Cüneyt TANMAN.



Futbol sahalarında nadir görülen sportmen ve centilmen kişiliği ile bugün bile örnek gösterilen, benim hatırladığım ilk büyük kaptan. Galatasaray formasıyla tam 350 lig maçına çıkmış ve bunca yıl içinde sadece "bir" tane kırmızı kart görmüştür Cüneyt TANMAN.

Diğeri ise, 15 yaşında girdiği Galatasaray altyapısından çıkarak, tam 17 sene sarı kırmızı formayı giyen, bu süre içinde de UEFA Kupası ve Süper Kupa da dahil olmak üzere tam "28" adet çeşitli çap ve ebatta kupa kaldıran, 105 defa milli forma ile mücadele eden, Parken stadındaki uzatma dakikalarını çıkık omuzunu sardırarak oynayan ve klübün "formanı emekliye ayıralım" teklifini kabul etmeyerek 3 numaralı formayı Uğur UÇAR'a veren, benim gözümde en "Büyük Kaptan" Bülent KORKMAZ.



Cüneyt için saydığımız meziyetleri pek sergilemese de, takımı için mücadele azmini, kazanma hırsını ve profesyonelliği en üst düzeyde ortaya koyarak, ülkemiz futbolunun ufkunu açan o altın jenerasyonun kaptanı ve belki de kilit taşı oldu.

Bu bahsettiğim iki isim de, sıfatlarını kazanırken bu süreçlerden geçtiler. Kimse 23 yaşındaki Cüneyt'e "Büyük Kaptan" demedi. Hatta yanılmıyorsam Bülent'in "Büyük Kaptan" olarak çağırılması da 2000'li yıllara denk gelir.

Her ikisi de Galatasaray kaptanlığının ne demek olduğunu, vazifelerinin ağırlığını kavrayacak olgunluğa eriştiklerinde o mertebeye ulaştılar ve başarılarını yıllarca devam ettirerek "Büyük Kaptan" sıfatını bileklerinin hakkıyla kazandılar. Herkesin taşıyabileceği bir sıfat değil yani bu. Ülkemizin gelmiş geçmiş en kariyerli futbolcusu Hakan ŞÜKÜR'ü bile "Büyük Kaptan" olarak onurlandırmadı bu camia. Öyle diyeyim, siz anlayın artık.

Bunları nostalji rüzgarı yaratayım diye yazmıyorum tabi ki.. Maalesef gündem gerektirdi. Bugün okudum ki, 23 yaşındaki kaptanımız, göz bebeğimiz, tribünlerin şimdiden "Büyük Kaptan" diye andığı Arda TURAN, antreman esnasında kendisine sert giren Caner ERKİN'e girişiverip dudağını patlatmış.

23 yaşındaki bir futbolcunun takım arkadaşı ile kavga etmesini anlarım. Ama Galatasaray kaptanının, takım arkadaşına bunu yapmasını kabul edemem. Çünkü, bu kaptanlığın gereğine uymaz. Hele senden önceki kaptanların, hatta "Büyük Kaptan" ların mirasını taşıyorsan hiç uymaz.

Sevgilisini, özel hayatını, milyon dolarlık arabasını, sinema kapatmasını, giyimini kuşamını falan eleştirmedim hiç. Bunların zamanla yoluna girecek şeyler olduğunu biliyorum. Ama bu son icraatını eleştiririm arkadaşım. Demek ki sen, Galatasaray kaptanlığına hazır değilmişsin. Kusura bakma da, Galatasaray gibi bir camia, senin kaptanlık pazubandıyla büyüyüp olgunlaşmanı bekleyemez.

Ama hata tabi ki Arda'da değil. Ona bu payeyi veren yönetim ve "Büyük Kaptan" diye gaz veren tribün birinci dereceden sorumlu bu işte.

Herhalde bu payelerin Arda'yı olumlu olarak etkileyeceği düşünüldü ama, çocuk günden güne eziliyor. Burada Rijkaard ve teknik ekibin devreye girerek bu çocuğa gerekli psikolojik desteği vermeleri, bunun için de gerekiyorsa konunun uzmanlarından yardım istemeleri lazım.

Yeteneklerinden ve renklere olan sevgisinden şüphe etmediğim Arda'nın bir an önce toparlanıp yoluna bakması gerekiyor zira.

ekşisözlükten "sarpito" nickli yazarın entry'sinden, altına imzamı atarak alıntı yapmam gerekiyor;

"Metin OKTAY olmayı mı yoksa Emre BELÖZOĞLU olmayı mı seçmesini beklediğimiz aklı karışık futbolcu. Bence ikisi için de potansiyeli var."

Bu arada, "belki düzelir" umuduyla Diyarbakırspor maçında Arda'yı ıslıklayan ve bunun işe yarayacağını ısrarla savunan bazı taraftar gruplarının planlarının da ne kadar çocukça olduğunu görmüş olduk. Arda'nın Manisaspor maçında taraftara yaptığı tafrayı ve bu son icraatini onlara armağan ediyorum.

Kulübeden Çıkamayanlar

Galatasaray Sözlük'te yazan mustycbu nicki ile bilinen Mustafa Bilgin'den geliyor bu yazı. Manisa deplasmanında tanıştık kendisiyle, gayet hoş ve güzel bir yazı olmuş. Pek konuşulmayan güzel bir detayı incelemiş..

Daha da uzatmayıp sözü Mustafa'ya bırakıyoruz:

Günümüzdeki büyük futbol organizasyonlarında 23 oyuncu milli takımlara çağırılıyor. Bunların üç tanesi kaleci olmak üzere diğer mevkilerden 5-8 arası oyuncu milli takımın bir parçası olabilmek adına kendi içlerinde bir yarışa giriyorlar.

Bir defansın, orta saha oyuncusunun ya da forvetin oynayabilme şansı maçın o anki durumuna, oyuncuların kondisyonuna ya da karşı takımın zafiyetini kullanma adına değişirken kalecilik için böyle bir durum söz konusu bile olamıyor. Çünkü birbirlerine çok yakın kalitede olsalar dahi her milli takım genelde tek kalecinin eline bakar. Bu durum milli forma sayısında, as ve yedek milli kaleciler arasında –hele bir de akranlar ise- astronomik farklar oluşmasına sebep olur. Şans mı şanssızlık mı bilemem ama ülkemizde bu durum hiç böyle enteresan bir durum yaratmamıştır, zira kaliteli kaleci üretimimiz yeterince iyi değil. Zaten bunu takımlardaki yabancı kaleci bolluğundan görebiliyoruz. Son 15 yıla bakarsak sadece Rüştü Reçber ile Volkan Demirel var elimizde. Ama özellikle kaliteli kaleci yetiştirme sayısı oldukça yüksek olduğu ülkelerde bu durum belki birer ümitsizlik, geri planda kalma sebebi. İşte bu örneklerden bazıları…

Jens Lehmann (ALM): Premier League’de Arsenal, Serie A’da AC Milan, Bundesliga’da Schalke 04, Borussia Dortmund ve Vfb Stuttgart ile 500’den fazla maça çıkmış olan bu büyük kaleci yalnızca 61 kez milli oldu. Rakam çok küçük değil ancak milli maçlarının büyük çoğunluğu hazırlık karşılamasıydı. 2006 Dünya Kupası'ndan önce Oliver Kahn milli takımı bırakınca 1. kaleci olma şerefine erişebildi.

Francesco Toldo (İTA): Serie A’da Fiorentina ve Inter ile 400’ü aşkın maç oynamış İtalyan kaleci 28 kez milli oldu. Kariyerinin ilk yıllarında Angelo Peruzzi ve Gianluca Pagliuca'nın sonraları ise Gianluigi Buffon’un ardında, milli takımda 2. kaleci oldu. Euro 2000 öncesi hazırlık maçında Buffon’un elini kırması kendisi adına bir şanstı belki de ve takımının finale çıkmasında, yarı finalde kurtardığı penaltılarla önemli rol oynadı. Sonrasında ise Recaro koltuklara yatay geçiş yaptı tekrardan. Milli takımı bıraktı ama 2. kaleciliğe olan ilgisi hiç azalmadı. Halen Inter’de, Julio Cesar’ın arkasında bekleyerek kariyerine devam ediyor…

Luca Marchegiani (İTA): 1993’te döneminin transfer rekorunu kıran kaleciydi ama o da Pagliuca & Peruzzi ikilisinin gazabına uğradı. Lazio başta olmak üzere 400 maçın üzerindeki Serie A tecrübesi kaleyi ele geçirmesine yetmedi. Yalnızca 9 kez milli oldu.
Pepe Reina & Victor Valdes (İSP): İspanya Milli Takımı katıldığı organizasyonlarda çabuk kalifiye olmasa Reina’nın forma yüzü göreceği yok. 19 kez formayı kapabilmiş Iker Casillas’tan, ki büyük başarı çünkü Casillas 8-10 sene daha as kaleci olacak gibi duruyor (200 milli forma bekliyorum kendisinden). Valdes’in durumu daha kötü, zira Katalunya milli takımında anca kendini avutuyor belki de... Oynadığı U21 maçlarından sonra henüz bir milli aktivitesi yok.

Ivano Bordon & Luciano Castellini (İTA): Onların en büyük şanssızlığı ise tüm zamanların sayılı kalecilerinden olan Dino Zoff ile akran olmalarıydı. 1974-1982 arsındaki İtalya’nın katıldığı tüm organizasyonlarda başrolü Zoff oynarken, Inter’in o zamanlardaki as kalecisi olan Bordon 21 milli forma sayısını anca bulabilmiştir, çünkü sadece 1982-1983 sezonunda ülkesinin birinci kaleciliği onun olmuştur. Uzun yıllar Torino ve Napoli’de 1. kalecilik yapmış Castellini ise sadece 1 maç için milli forma taşıma onuruna erebilmiştir.

Sander Westerveld (HOL): Efsane ve yaşlanmayan kaleci Edwin Van der Sar’ın mağdur ettiği kalecilerin en başında gelenlerden. Premier League’de Liverpool, La Liga’da Real Sociedad tecrübesi olmasına rağmen pek çok organizasyonda 22 numaralı formaya sahip olan bu Hollandalı arkadaş sadece 6 kez Portakallar ile ilk 11’de oynayabilmiştir.

Vladimir Maslachenko (SSCB): Futbol tarihinin en başarılı ve karizmatik kalecilerinden olan Lev Yashin ile aynı dönemde kalecilik yapmış Ukrayna asıllı Sovyet kalecidir kendileri. 1958 ve 1962 Dünya Kupaları ile Euro 60’ta Sovyetlerin 2. kalecisi olmuştur. 350 maçın üzerindeki Lokomotiv Moskova ve Spartak Moskova ile olan Sovyet Ligi tecrübesinin yanında sadece 8 kez milli olabilmiştir.

Bu oyuncuların arasında futbolu bırakanlar, olduğu kadar henüz bırakmamış hatta oldukça genç olanları var. Futbol ani değişimlerin olduğu bir oyun tabi aynı zamanda, kimin başına ne geleceği, kariyerlerinin nasıl değişeceğini bilemeyiz ama şu bir gerçek ki bu kalecilerin her daim içlerinde bir ukde kalacaktır. Ama bu ve bunun gibi hikâyelerdir belki de futbolu güzel kılan...

19.04.2010

FM 2010 & iPhone ve iPod Touch


iPhone ve iPod Touch sahipleri için bir güzel haber. FM 2010 artık apple store'larda. 9.99 $'lık fiyatıyla bu oyunu oynayabilecekler. Blogumuzun zengin yazarı demiycem kişisi bu oyunu iPod Touch'ta deniyip, sizlere anlatacaktır. Benim ilk duyumlarım hız konusunda bir sıkıntı olmadığı yönünde.

18.04.2010

Higuain: Son Vuruş Üstadı?

Valencia'ya da golünü atıp Messi'nin boş geçtiği haftada krallık yarışında kendisi adına önemli bir adım attı Arjantinli yıldız. Henüz ilk sıraya yerleşemese de fark kapatmak da önemlidir ligin sonlarına yaklaşırken.

Başlıktaki konu ise şu, son vuruşlardaki isabet oranı. La Liga'da iki devin ikişer yıldızı ele alınınca çok çok açık bir farkla Higuain ismi öne çıkıyor. Gonzalo Higuain her 3.04 şuttan birinde gol sevinci yaşıyor. Başka bir deyişle 1 gol bulmak için 3.04 şut çekiyor rakip kaleye.

Bu sayı muhtemel gol kralı Messi için 4.88. Zlatan ise oldukça geride bu iki isimden: 5.73 şutta bir golü buluyor İsveçli dev. İki dev takımın dört büyük golcüsü arasında ise en geride olanı C. Ronaldo. Portekizli forvetin attığı her 8.68 şuttan biri golle sonuçlanıyor sadece. Gonzalo Higuain'in bu istatistiği gerçekten önemli. Belki Messi gibi olur olmaz şutlar denemediği için böylesine yüksek bir isabet oranı tutturmuştur ancak şu da var ki Real Madrid gibi bir takımda yanında bir önceki sezonun gole doymak bilmemiş adamı Cristiano Ronaldo varken; ve seni Raul gibi bir efsane ile her ne kadar ters tepse de Benzema gibi kendi yaşıtın bir genç yedekliyorsa bu isabet oranı büyük başarıdır. Bazen sorgulanıyor ya neden Higuain diye, işte bu yüzden. Bu kadar çok maça çıkanları karşılaştırınca 7-8 şutta bir gol bulan adamdansa 3 şutta bir atan adam her zaman bir numaralı tercih olur, olmalıdır.

Kazı Kazan!

Mac basliyor.. Guzel bir atmosfer.. Daha 2. dakikadan zimbaliyor Alex.. Galatasarayli olarak soyle bir dogruluyoruz ekran basinda.. "Ulan iyi mac olacak herhalde" diye ama yok iste gerisi.. İkinci yari Besiktas'in kuru baskisindan baska pek bir icraat goremiyorduk.. Huseyin Gocek sagolsun.. Hakemler de hata yapar diyecegiz de masallah penalti pozisyonu disinda dogru karari olmuyor Gocek'in.. Bir hakemin mac sonunda gosterdigi 3 kirmizi kart yanlissa, bir de penalti pozisyonunu es geciyorsa daha ne denebilir bu hakeme..

Besiktas ile girelim ufaktan.. Klasik bir Denizli "bosa harcanmis ilk yarisi" yasandi.. Kaleye gidemeden devreyi bitirdiler.. Alex'i tutmak icin sistem degistirip 2. dakika'da Alex'ten gol yemek en buyuk ceza oldu sanirim Mustafa Denizli'ye.. İkinci yari yine anlamsiz bir degisiklik fakat 55. dakikadan sonra oyunu Fenerbahce'nin yari sahaya yigdilar diyebilirz.. Holosko'nun oyuna 85'te girmesinin de bir aciklamasi olmali ayrica.

Fenerbahce'ye gelince bazi kelimelerin yetmedigi dusuncelere giriyorum ister istemez.. Genclerbirligi macindan beridir once savunma diyerek gunu kurtaran bir takim artik Fenerbahce.. Ne bir hucum varyasyonu ne bir guzel hareket.. Gecir 8 tane adami topun arkasina oraya buraya basarak maci bitir.. Sampiyonluga giden bu yolda cok da basarili bir taktiktir o ayri.. Sampiyon da olacaklar buyuk ihtimalle ama sorun farkli Fenerbahce'de..

Sorun futbol ahlakinin sifirin altinda seyretmesi Fenerbahce'de.. Alex 40 metre kosarak Sivok'un ustune yuruyor.. Emre kendini kalenin icine sallayarak penalti bekliyor, ikinci yari kendini yine atiyor Ernst'i oyundan attiriyor.. Semih korner direginin orada topu kaptirinca dirsek yemis gibi disari atiyor kendini, yerde yuvarlaniyor.. Bilica o kadar kaybetmiski kendini kazanma hirsiyla, futbolun sahada oynandigini unutup penalti noktasini kaziyor.. Hesapta topa vurmasini zorlastiracak rakibin.. Kafa yapisina bakar misin adamin.. Bunu da ovuyor Fenerbahce taraftari.. Kimse neden bodoslama adamin ustune gidiyorsun demiyor.. Bu macta bizi yakiyordun az daha demiyor Bilica'ya.. Yahu su Bilica' dan daha iyi bir stoper yokmu dunyada bu kucuk kafali adamlara kaliyor koca Fenerbahce..

Mac bitiyor sampiyonluk kutlamalari yapiliyor.. Saracoglu'nda 52 bin + 18 kisi Galatasaray'in Bursa'yi yenmesi icin tek yurek oluyorlar sahanin ortasinda ama kimse Kadikoy'de "Bilica denen cirkef olmasa bursa'yi yenerdik, su an gercekten sampiyonlugu kutluyor olabilirdik" demiyor.. Son olarak futbolun biraz adaleti varsa su Bilica sampiyonluk sevinci yasamaz bu ulkede..

Not: Başlığı twitter'da benjcev'den alıntıladık.

Lucas & Aykut: Manisapor 1-2 Galatasaray

Futboldan önce deplasman macerasından biraz bahsederek başlayayım. Öğlen metroyla Bornova'ya geçtim oradan da 30 dakikalık yolun ardından Manisa'ya ulaştık. Karşıyaka'da veya Buca'da bir maça gitmiş olsam yine 30-40 dakikalık bir zaman geçecekti evden maçın oynanacağı yere ulaşmam için. Üçyol'dan çıkıp 1 saat sonra Manisa'daydım.. İzmirli olanlar için normal de, bilmeyenler için bundan bahsetmek istemiştim. Şehir içinde bir maça gider gibi rahatmış Manisa'da maç izlemek, bunu biliyorduk ama tecrübe de etmiş olduk.

Manisa'ya 15.30'da ulaştık, otogarda biletlerimizi 3 gün önceden alan arkadaştan teslim aldık ardından da yemek derdine düştük. Pek de geniş olmayan Manisa'da azıcık daha zorlasak kayboluyorduk 4 kişi. Bu 4 kişi Galatasaray Sözlük'ten mert insanı, ben, Mert'in arkadaşı ve benim arkadaşımdı. Tüm çabalarımıza rağmen kaybolmayıp hemen geri döndük ve bulduğum ilk yerde karnımızı doyurup stada doğru gitti, zaten saat 16.30 olmuştu o ara. Sayamadım ama 3-4 tane polis kontrol noktasından geçip bizim tribünün oraya ulaştık. Galatasaray Sözlük ekibiyle de orada buluşmuş olduk. 19 sözlük yazarı ve 4 yancı olmak üzere 23 kişiydik. Bireysel gitmektense aralarına yeni yeni dahil olduğum Galatasaray Sözlük İzmir ekibi ile birlikte olmak güzeldi. 1 hafta önce Diyarbakırspor maçı öncesi kendileriyle tanışmıştım ki bunca vakittir birlikte maç izlediğim topluluklar arasında en aklı selim, en uyumlu, en sorunsuz olanıydı bu ekip. Bunun parçası olmak da güzel, bu gidişle daha çok organizasyonda birlikte yer alacağız gibi.

Stadın önünde bir kere polis kontrolünden geçip tribün kapısına yöneldik, orada da sıra özel güvenliğe gelmişti. Onlar da aramaları yaptılar ama özel güvenliğin üst aramasında hayatımdaki en ilginç anlardan birini yaşadım. Saçlarım 3 senedir uzuyor, haliyle epeyce uzadılar, e bir de gür ve kıvırcık olunca iyice ilginç duruyor. Özel güvenlik ceplerimi, hatta ayakkabılarımı bile şöyle bir kontrol edip vurucu darbeyi yaptı ve saçlarımı aradı!. Evden çıkarken saçım tam kurumamıştı, tokayla bağlarsam kolay kurumadığı için açık saçla gezdim maça kadar. Adam daldırdı elleri saçlarıma, şöyle bir silkeledi önce parmakları geçirdi saça ve içini(?) kontrol etti. Adamın suratına baktım "bu da geldi ya başıma, bambaşkasınız" dedim yürüdüm, arkadaki kadın görevli arkadaşına ve bana bakıp kahkahalarla güldü haliyle o görüntü karşısında.. Bundan daha ilginç bir olayı değil tribünde hayatın herhangi bir alanında zor yaşarım herhalde.. Çıkışta da önce Manisalıların dağılmasını bekledik ve otogara gitme telaşına kapılacakken otobüs firmasının kapının önüne sıra sıra araç dizmesiyle rahatlayıp soluğu Küçük Park'ta aldık 40-45 dakika sonra. Kalanlarla birer kahve içip alkol almamış olsak da minimum 7-8 saatlik açlığımızı gidermek için ıslak hamburger ile finalimizi yaptık.

Tribünü ve ufak çaplı deplasman macerasını geçip maça da değineyim. Kadroyu maçtan 1 saat önce telefonda alıp rahatladım kısmen de olsa. Caner'in sol bekte oluşu artık iyice rahatsızlık verdiği için kısmen diyorum, yoksa kalanlarla problemim yok. Gerçi kalanların biriyle(Arda) problem maç içerisinde oluştu o da başka konu, az sonra değineceğim. Maçı başlatmadan önce şunu da demem lazım: Aykut hemen 5-6 metre önümüzde ısınırken, yedekteki Leo Franco kenarda kendi çapında kimseyle muhatap olmadan açma-germe yapıp mazlum mazlum takılıyordu ya; işte o an göbek atıp halaylar çekmek istedim. O adamın bu takım için yapabileceği en iyi şey bu çünkü.

Bu maçta Lucas Neill git gide artan performansını bir basamak daha yükseltti. Giovani'ye net olarak "beni g.t etti" demiştim ama esas bombayı Neill patlattı bana galiba. Giovani yine geldiği günlerdeki gibi istikrarsız formunu sürdürüyor ancak bu defa tahammül ediyorum, eleştirip durduk yere yerlere atacağım sanılmasın. Neill'ı Gio kadar sert eleştirmedim, defansif yönden bir alıp veremediğim yoktu kendisiyle ancak son 3-4 maçtır deli gibi hücuma çıkışlar yaparak iyiden iyiye bir sonraki formamın arkasındaki isim olma yolunda ilerliyor. Ayrıca Neill yanında topla oynamayı bilen bir adam olduğu zaman daha bir özgüvenle oynuyor. Emre Güngör ile de Hakan Balta ile de çok iyi uyum sağlıyor, Servet varken ne kadar iyi olursa olsun Neill da yeteri kadar tatmin edici olamıyor. Belki de ilk dönemlerindeki eleştirimin sebebi budur bilemiyorum.

Aykut'a da bir parantez açmak gerek. Bu adam kaledeyken Leo Franco'nun veremediği güveni veriyor o iyice kesinleşti bu maçtaki performansla. En azından ben Leo Franco kaledeyken dediğim "bunu yeriz" lafını bu kadar sık söylemiyorum. Mesela ikinci yarı başında Isaac'in pozisyonunda Leo Franco olsa büyük ihtimalle golü yemiştik. Aykut top atıldığı anda pozisyonunu alıp hemen çıkarak engel oldu gole. Leo Franco yaptığı hatayı bir daha yapıp bundan ders almayan bir adam. Aykut ise yaptığı hatayı sezon içerisinde 3-4 kere daha tekrarlayıp pişkin pişkin golden sonra elinir kaldırıp özür dileme hareketi yapacak bir adam değil. Çalışan adam belli oluyor. Aykut üst düzey hedeflerimiz için yeterli bir kaleci değil belki ama Türkiye için fazlasıyla yeterli bir kaleci. Leo Franco ise Türkiye için bile yeterli değil. E bu durumda Aykut'un oynaması, Ufuk'un önümüzdeki sezona hazırlanması en mantıklı tercih ki umarım Ufuk gerçekten gelecek sezona hazırlanıyordur. Aykut ile önümüzdeki sezon yeni bir Avrupa macerasına atılmak ne kadar %100 doğru bir tercih olur bilemiyoruz. Sadece geçmişteki acı tecrübeyi örnekleyebiliyoruz. Aykut bunlardan ders çıkardıysa ne ala, yok çıkarmadıysa işler karışır.

Topal'dan her zamanki gibi bahsetmek istiyorum. Bir iki top kaybetti dün ve hemen tribünde belli belirsiz küfürler yükseldi. Adamın önünde 2 kişi olduğunu, hareket alanının olmadığını ben iki gözümle görüyorum olduğum yerden. Bunun için tribüne gerek yok TV'de de izleyince çoğu maçta aynısı oluyor. Adam kapatılmış, pas alırsa topu kullanması zor durumda ama Sabri çat diye Mehmet Topal'a paslıyor topu. E adam ne yapsın burada? Pas gelene kadar zaten rakip topu alacak hamleyi yapıyor, Mehmet topa dokunsa da dokunmasa da top rakipte. Ama suçlu Mehmet oluyor, o kötü pası atan Sabri değil. Savunma olarak Mehmet Topal'dan memnun olmayan kimse yok. Özellikle bire birde adam kilitleme görevini fazlasıyla yerine getiriyor. Hücumda bir şeyler bekleyip top çıkaramadığı için eleştiriliyor ki bunu yapması için yanına Elano koyuldu. Mehmet eskisi gibi 1-2 adama çalım atıp hücuma top çıkarsa bu kez de "vay efendim Elano dururken sen kimsin Mehmet!" denecek. E sen top çıkarırken/taşırken adama böyle itiraz edeceksen neden top kullanmadığı için de eleştiri yapıyorsun? 2 sene önce Mehmet beyin görevini görüyordu bu takımda, bugün Elano'nun yanında pası sağ ve sol kanatlara dağıtıp defansif işler yapmakla görevli. Bu farkı gözetmeden vuruyorlar da vuruyorlar adama. Son 1 aydaki Mehmet Topal bile eleştirildiyse bu adamın 2-3 tane Messi golü atması lazım eleştiriye son vermek için, başka ihtimal kalmıyor. Kötü düşüncelerle eleştirmek başka, kötü eleştiri başka şey. Topal'dan fazlasıyla memnunum ben kısacası. Kalemize attığı gol bizi gereksiz yere sıksa da orada Neill, Sabri, Emre, Hakan, Caner kim olursa olsun o top kaleye girerdi. Mehmet'in 1-2 metre önünde hızla seken toptan ne kaçmaya vakti vardı, ne de topa müdahale etmeye vakti vardı. Orada o gol gelecekti ve geldi, bir insan değil direk diksek yine o seken top kalemizdeydi..

Arda'ya geleceğim dedim, gelmeden bitirmeyeyim. İstanbul'daki seyirciye küsebilir o kendi problemidir de, "Manisa'ya gelen bir avuç insanın suçu neydi?" sorusunun suratına çarpılıp cevap beklenmesi gerekir. Oraya gelen "Ayda Ayda" diyen 3-5 yaşındaki çocukların suçu nedir? Bunun cevabını vermelidir "Büyük Kaptan". Manisa ve İzmir'deki insanlar şanslıysa ve bilet bulursa 1 kere izliyorlar seni senede. Senin dargınlığını, küsüp tavır almanı değil sadece seni bekliyor taraftar. İstanbul'da olanı biteni umursamıyor insanlar, seni umursuyor, takımın alacağı 3 puanı bekliyor ve oyuncuları bağrına basmayı bekliyor. Sen tavrını İstanbul'da sana sinemalı besteler yapan adı ve cismi belli topluluğa yap. Manisa'ya gelen suçsuz ve tek derdi seni ve takım arkadaşlarını görmek olana insanlara değil.

16.04.2010

Manisa Yolcusu Kalmasın...

"Bilet fiyatları çok yüksek olur, maça gitme umudumuz olmaz" derken 10TL'lik bilet fiyatları şapkadan tavşanı çıkardı. Yarın(Cumartesi) akşam 19.00'da Manisa 19 Mayıs Stadı'ndayım, son kalan şampiyonluk umudunu yeşertmemiz lazım kazanıp da. Bana kalsa 2. olmak bile yetiyor ama işte matematiksel olarak o şans sürdükçe insanın içinde bir şeyler kalıyor "Acaba mı?" diye.

Ayrıca tribünü eleştirmek suç olmuştu, "deplasmana gitmeyen bilmez" diye.. Alın size deplasman.. Neyse susuyorum, tartışma çıkacak durduk yere, böyle aptalca bir bahanenin üzerine yeni bir polemik daha çıkmasın..

İstek Üzerine: Artemio Franchi Facebook Page

Yorumlarda postları Facebook'tan takip etmek isteyenler için bir fan page isteği gelmiş. Twitter'da olduğu gibi bunda da çağrıları cevapsız bırakmadım ve ayarladım hemen bir sayfa.

Buradan sayfaya ulaşabilir ve isterseniz hayran olarak postları takip edebilirsiniz.

14.04.2010

İçimde Bir Umut Vuslata Dair...


sabahlar uzak, bu sevda tuzak bana
çok zaman geçti, sabrım yok yarınlara
kaçıncı hasret, kaçıncı yalnızlığım, sigaramın ucunda
şimdi yanımda, yanımda olacaktın
bıraktın beni sevda yokuşlarında
kuşlar uçurdum, akşamdan sabahlara
sigaramın ucunda yanar hasretin
vurur canevimden, ellerime kelepçeler vurur

gel vefasız, gel vicdansız
çağırmazdım acil olmasa
gel insafsız, ah kitapsız
yanıyorum arzularınla
aynalarda gözyaşım var
ağladıkça yangın çıkar gözyaşlarımdan

gerçekten inanıp sevseydin beni
böyle sabahları bekler miydim hiç
çoktan yanımda olurdun, çoktan
gece üç beş nöbetlerine dikmezdin beni
sensiz kaldığım ilk günden beri
içimde bir umut vuslata dair
akşamları imzaladım gözyaşlarımla
seni aramıyor, seni sormuyorsam
bu senden vazgeçtim demek değildir
bir daha böyle sevecek olsam, bir kalemde silerdim seni

gel vefasız, gel vicdansız
çağırmazdım acil olmasa
gel insafsız, ah kitapsız
yanıyorum arzularınla
aynalarda gözyaşım var
ağladıkça yangın çıkar gözyaşlarımdan

Deplasman Yapmayan Galatasaraylı Nadir


Yıl 1994 ya da 1995... Ankara'da yaşıyoruz o zaman. Bir hafta sonu, babamın işyerinden bir arkadaşındayız, ailecek görüşüyoruz. Benden 2 yaş büyük bir kızı, benden 1 yaş küçük bir oğlu var Necdet amcanın, adı da "Nadir". Futbolu iyi oynardı, teknik, hızlı bir çocuktu. O yaşında bir kulüpte oynuyordu yani. Onlarda bizim gibi baba-oğul Galatasaraylıydı. Avrupa'da tur atladığımızda konvoya çıkardık onlarla, o zamanlar çok daha keyifliydi ya neyse.
Necdet Amca da babam da hafiften fanatik. Babam işyerinde iddialar sonrası depoların kapısını sarı-kırmızıya boyar, Necdet amca işyerindeki kaldırımları sarı-kırmızıya boyar eder... Gençlikte var onlarda o zamanlar, hafiften kırıklar. Bu boyama yaptıkları yerin askeri bir birlik olduğunu söyleyeyim de, deliliklerini kafanızda oturtun.

Neyse o gün Galatasaray maçını izliyoruz hepberaber, 2 baba, 2 oğul... ah'lar vah'lar takılıyoruz öyle... Dakika oldu 75, maç hala 0-0... Nadir'in benden daha fanatik olduğunu biliyorum, bilmiyorduysam da o gün öğrendim adam yerden yere atıyor kendini. Nadir birden maçı izlemeyi bıraktı çıktı, şaşırdım çok... -Nadir nereye gitti? diye soruyorum, duyan yok beni herkesin aklı maçta.

Bir baktım Nadir geldi, elinde bi seccade. Seccadeyi serdi yere televizyona karşı namaz kılmaya başladı. Bildiğin rüku,secde derken 2 rekat namaz kıldı çocuk. Ben şaşkınlık içerisindeyim, babam gülüyor ama kafası maçın skorunda belli. Necdet amca ise gayet doğal karşılıyor.

Maçı son dakikalarda attığımız gollerle 2-0 alıyoruz.

1-0 olduğunda Nadir sevinçten koştururken duvara çarpıyor. Ama öyle ayak takılması, denge kaybetmesi gibi değil. Çocuk bildiğin casper gibi duvardan geçmeye çalıştı gibi göründü. Alnı şişti, burnu kanamaya başladı ama kırık olduğu belliydi.

Hemen bi tülbent tuttu burnuna, maçı izlemeye devam etti. Daha doğrusu hep beraber ettik. 2-0 oldu tek başına halay çekmeye başladı Nadir, o burnunu tuttuğu tülbentle halaybaşı oldu adeta.

Maç bitti, Nadir'i hastaneye götürmeye hazırlanıyoruz, anneler şaşkın, gözyaşlarıyla söyleniyorlar babalara... Nadir'in annesi Nihal Teyze açtı ağzını yumdu gözünü... Necdet Amca'nın erkekliğinden girdi, babalığından çıktı adeta... 4-5 dakika konuştu etti Necdet Amca'daki tek cevap "E kızım yendik işte ne konuşuyosun daha"

Nadir'i bekliyoruz, adam yok ortada...
Babası gitti bi odasına bi baktı Nadir seccadeyi sermiş, bu sefer kıbleye yönelmiş bir şekilde namaz kılıyor...

Babalar başka şehirlere tayin oluyor, cep telefonu yok, internet yok biz kopuyoruz bir şekilde. Babalar ortak arkadaşlardan buluyorlar birbirlerini...

Yıllar geçiyor aradan, babasından öğreniyorum, Nadir zora giren her maçta TV'ye doğru namaz kılıyormuş... Ablasının düğünü bir Galatasaray maçına denk gelmiş, maçı izleyip öyle gitmiş düğüne.

Bir ara Gençlerbirliği altyapısındaymış, GS ile bir hazırlık maçı mı ne öyle bir şey varmış, gitmemiş maça hoca oynatır falan diye... sonra takımdan atılmış, detayları tam bilmiyorum.

Bu adam hala Ankara'da, en fazla yılda 3 maça gidiyor.. Herkesin ağzındaki "deplasman"ı yapmıyor, eski açık-yeni açık yok...

Kötü Galatasaraylı mı bu çocuk?
Az Galatasaraylı mı ?

Premier Lig'in Da Vinci'leri #3











Serinin 3. parçası ile bitiriyoruz. 3 saat gecikmeli geldi kusura bakmayın. Son parçada en dikkat çekici çizimin sahibi Wayne Rooney sanırım. Bu arkadaş da muhtemelen eğitim hayatında çöp adamı hocasına çizdirecek yeteneksizlikte olup yine de gururuna yediremeyip kendi başına bir şeyler yapmaya çalışan öğrenci olmuş. Yeteneksizsin işte Rooney neden bu zorlama?

Salomon Kalou tam çizemese de bahsettiği hayal sanırım Dünya Kupası. Zor be Kalou, zor, olmaz o iş. Zamanında milli takım olarak Hollanda'yı tercih etseydin belki olurdu. Theo Walcott arkasına çizdiği çizgilerle hızlı oluşuna dikkat çekmiş. O hız az daha Barcelona'yı yakıyordu çeyrek finalde.

Ve son olarak: Ryan Giggs. İnsanın çizdiği çöp adam bile mi karizmatik olur ya. Nasıl bir insansın sen Giggs, nasıl bir karizmasın..

- Premir Lig'in Da Vinci'leri #1
- Premier Lig'in Da Vinci'leri #2

Elveda Kupa: Fiorentina 0-1 Inter


İtalya Kupası maceramız, Inter ile eşleşince yarı finalde kalacak gibi görünüyordu, öyle de oldu. İlk maçı 1-0 kaybeden taraf olarak 2-0'ı isteyen değil de 1-0'ı bulsa yeterli gören bir oyun anlayışı ile sahadaydık. Maçın 90 dakikasını izleyemedim kesintisiz olarak ama şunu diyebilirim ki Manisa'nin Fenerbahçe'ye karşı 1-0 öne geçtikten sonra oynadığı oyunun biraz daha durgununu düşünelim. 1-0 bulursak buluruz, olmadı şans-kısmet diye oynadık. Aslında bizim oynamamız gerekeni Inter oynadı. Bir şekilde golü yemeyip ikinci devrede de golü buldular ve sonrasında bizim 3 gol atamayacağımız kesin olduğu için bitse de gitsek diye bir maç oynandı. Marchionni ilk 11'de başladığında "Tur Inter'in geçmiş olsun" demiştim, hiç yanılmadım. Santana dururken Marchionni denen arkadaş nasıl ilk 11 oynar aklım mantığım almıyor. Hatta hepsini geçtim nasıl Fiorentina veya bir Serie A kulübünde oynar böylesine vasat bir oyuncu, çok büyük saçmalık..

13.04.2010

Premier Lig'in Da Vinci'leri #2










Karikatürlerin/Çizimlerin ikinci parçasını da ekleyeyim, son parçayı da ayarladım sabah 09.00'da blogdaki yerini alacak. Steven Gerrard okuldayken muhtemelen çöp adamı bile öğretmenine çizdiren bir çocukmuş onu anladık. Jenas'ı da tanımasak kendini 2 metre boya sahip 150 kilo ağırlığında bir dev oyuncu diye yutturacak bize.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO