5.04.2011

İtibar vs. Ekonomi: Fiorentina-Juventus Hattı

Günlük olarak yine haberleri kontrol ederken gayet can sıkıcı iki şeye rastladım. Fiorentina'nın elinden uçup gitmesi muhtemel oyuncuları var ve bu konuda mide bulandırıcı dedikodular yine ortaya çıkmış durumda. Montolivo'nun önümüzdeki sezon için iyi bir takım kurulmazsa yolcu olacağı zaten bilinen bir şey, Gilardino'nun da İtalya dışından gelen bir teklife balıklama atlayacağını biliyoruz. Bu isimler için önümüzdeki transfer sezonu epeyce hareketli geçecek yani.

Can sıkan esas nokta tabii ki bu değil, bu isimlerin Juventus'a transfer olma ihtimalleri. Şunu biliyoruz ki Juventus iyi bir oyuncu için başka bir iyi oyuncusunu üstelik yeni transfer etmiş olsa bile gözden çıkarabilir. Bu yapıda bir takım olduklarını düşününce dedikoduların ilk ve bence zayıf olanının bile gerçekleşme ihtimali doğuyor: Gilardino-Matri takası.

Sezon arası geldiği Juve'de maç başı 0.5 gol ortalamasının üzerine çıkan Matri her şeye rağmen Gilardino transferi için harcanabilir. Zira anlamadığım bir şekilde Iaquinta'yı seviyorlar ve satmadılar sezon ortasındaki tekliflere rağmen. Bu açıdan bakınca da Matri'yi Fiorentina'da yeniden doğan Gilardino için feda etmeleri sürpriz olmayacak, sadece biraz şaşırtır ve birkaç güne unutulur bu hamle.
1990'da Baggio'nun Juventus'a satılmak zorunda kalmasıyla iyice alevlenen Fiorentina-Juventus nefretinden sonra Floransa'dan Torino'ya atılan her adım isyanla karşılandı. 1.5 sezon önce Felipe Melo'nun Fiorentina'dan Juventus'a transferinde bile kulüp binasına ve stadyuma pankartlar asıldı, sprey boyalarla tehdit mesajları bırakıldı. Bir Fiorentinalı, Juventus'a gitmemeliydi, tek düşünce buydu. Felipe Melo gibi Serie A'nın en nefret edilen isimlerinden biri haline gelen oyuncu için bile isyan edildi, başkana ve yönetime hakaretler edildi. Melo'yu satarsanız armayı/formayı satmış olursunuz mesajı bile verildi ancak taraftar baskısını arkasına alan Della Valle kardeşler bu transferi gerçekleştirdiler. Baggio'nun ağlayarak, istemeyerek, adeta silah zoruyla Juventus'a gidişinden beri Fiorentina açısından durum pek parlak değil konu Juventus oldu mu.

İşte bu yüzden transfer konusundaki ikinci söylenti insanın kanını donduran cinsten, en azından bir Fiorentinalı için: "Montolivo Juventus'a gidiyor!". Kaptan Riccardo Montolivo bugünlerde maaşına güzel bir zam ile süslenen bir yeni sözleşme bekliyor ki takımda Mutu gibi saçma bir isim ne alıyorsa bunun en az üç katını alması gereken bir isim Kaptan Montolivo. Bu açıdan kendisinin orta sahasını şahlandırdığı, kaptanlığını yaptığı ve taraftar tarafından tapıldığı takımda en çok değilse de en çok kazanan iki-üç isimden biri olmayı istemesi doğal. Sözleşme istediği kadar iyileştirilmiş olmazsa transfer isteyeceği bilinmekte. Sezon başı yayınladığım maaş listesine bakarsak da "kaptan" unvanına sahip ve ülkenin milli takımında ilk 11'in değişmezi olan, kendi bölgesinde değil milli takımın, ligin bile en iyi birkaç oyuncusundan biri olan adamın kaptan olduğu kulüpte en çok kazanan 6. adam olduğunu görüyoruz. Ben ülkemin ve Avrupa'nın alanımdaki sayılı yıldızlarından olayım ama kazandığım para Marchionni ve Cristiano Zanetti gibi iki tane kötü futbolcudan daha az olsun... Sanırım ben de daha fazla para isterdim o ortamda.

Montolivo şu durumdayken Juventus fırsat kollayacaktır elbette ki Inter ve Milan da hazır bekliyor. Ayrıca Fabregas'ın Barcelona yolunu tutması durumunda Nuri Şahin ile birlikte en güçlü adayın Montolivo olduğu konuşulmakta. Montolivo giderim dedikten sonra teklif yapacak alternatif çok ki bu da piyasasının yükselmesi demek, yani her yıldızı birazcık makul ücret görünce yollayan Della Valle kardeşler için bulunmaz bir nimet. Juve'nin Aquilani'ye 14 Milyon € vermesi durumunda Montolivo işi zora girebilir ki bu aralar en büyük dileğimiz bu olmalı. Umarım alırlar kendisini Liverpool'dan.

Burada Fiorentina'nın karşısına iki yol çıkıyor: Ya paragöz Della Valle kardeşler Roberto Baggio'dan bu yana görülmüş en büyük gerginliği ve isyanı göze alıp Montolivo'yu ve Gilardino'yu Juventus'a verecekler ya da "o kadar da değil!" diyecekler ve bu iki oyuncuya imzaları attırıp eksik olan savunma takviyelerini tamamlayıp önümüzdeki sezona güzel bir kadro ile girecekler.

İtibarı seçmeleri durumunda taraftarın gözünde azalan kredileri yeniden ve tahmin etmedikleri şekilde artacak... Ancak ekonomiyi seçip bu oyuncuları satarak dolaylı yoldan kendi ceplerini seçtikleri vakit saçma bir söylenti olan "Fiorentina'yı satıp İngiltere'de kulüp alacakları yolundaki dedikoduları" ciddiye alıp Floransa'dan uçarak kaçmaları gerekecek. Görüldüğü üzere epeyce zor bir yaz dönemi bekliyor Della Valle kardeşleri...

Oradaydım, Keşke Olmasaydım: 3-0

İtiraf ediyorum, bir heyecanla çıktım yola. Hayatımda ilk kez, evet, ilk kez tuttuğum takımı çıplak gözle seyredecektim. Heyecanlanmasaydım kendi taraftarlığımdan şüphe ederdim puan tablosu ne olursa olsun. Sonuçta sarı-kırmızı forma yaşadığım şehirdeydi, ben de onu yerinde görmeye gidiyordum. Gerisi elbet bir şekilde gelebilirdi.

Mardan Stadı'nda top oynatılması rezaletinden bahsedeyim başta. Oraya tatile gelen deplasman takımları için yapılmış bir stadı o şehrin takımına teslim etmek, Avrupa'da bizim dışımızda kendine futbol ülkesi diyebilecek hiçbir ülkede yaşanmayacak bir rezalet. Stada giden son 750 metreyi yarım saatte geçmeyi başardığımızı söylersem bu tepkinin nedeni anlaşılır sanırım. Hem marka değeri diye borazan çalacaksın, insanları maçlara çağıracaksın hem de ülkede şehrinin takımına adamakıllı sahip çıkan az sayıdaki şehirlerden birinde adam gibi bir stat olması için çözüm bulamayacaksın. Şu memlekette bir şey de absürt yollardan yaşanmasa adımı değiştireceğim.

Gelelim sahaya... Bilet ve yol için harcadığım parayı geri istiyorum ben. Okuyan şimdi zannedecek ki mübalağa yapıyorum ama gerçekten yapmıyorum. Maçın bitimine on dakika kala ayrıldım stattan ve düşündüğüm tek şey şuydu: Keşke şu an evde uzanıyor olsaydım. Hayatımda geçirdiğim en boş üç saatti, en çok boşa giden parayı harcadım bu maç için. Çektiğim yol eziyeti, tuttuğum takımı canlı seyretme heyecanının hayal kırıklığı da tüy dikti.

Mesela şu an, sahada olan bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bulamıyorum. Galatasaray adına hiçbir şey olmadı bugün sahada. "Yapamadı," diyebileceğim bir şey bile görmedim. Yekta top sürdü, Arda top sürdü, Ufuk kaleden çıktı, geriye kalan sekiz tane ağaç da birbirine baktı. Daha önce yirmiden fazla maç seyrettim statta ve bugün sarı-kırmızılılar içindeki bu ağaçlar kadar boş, akılsız ve "ölmüş" futbolcuyu bir arada görmedim. Statta maç izlemenin avantajı tüm sahada ne olur bilmeniz, değil mi? İnanın bugün ben sahada hiçbir şey görmedim. Televizyonda sahanın sağını ve solunu bir arada göremediğin için çoğu zaman zannediyorsun ki oralarda birileri oyunu takip ediyor, bir şey planlıyor. Oysa bunlarla hiçbir alakası yok Galatasaray'ın. Arda'nın "oynamadığını" iddia ediyoruz hep birlikte ve ben de ediyordum. Artık etmiyorum. Çünkü sahadaki tablo Arda'yı aklıyor. Kafasını kaldırınca kendisiyle verkaç yapacak bir takım arkadaşı bile göremeyen bir adamdan ne bekleyebiliriz ki? Savunma bekleri çizgiye inmeyi düşünemeyecek kadar aciz, orta sahasında top kazanıp ileriye doğru aktarabilecek tek bir oyuncusu olmayan, kalecisi önündeki üç savunma oyuncusuna rağmen ceza sahasının ucuna topa müdahale etmeye çıkacak kadar güvensiz bir takımın ileri ikilisine Messi-Ronaldo ikilisini koysak ne işe yarayabilir? Alan daraltma denen şeyi tamamen yanlış anlayıp kendi alanını kendine daraltacak kadar bilinçsiz oynayan bir takımın yıldızından ne bekleyebiliriz?

Sahada o kadar ilginç manzaralar yaşandı ki anlata anlata sığdıramam şu boşluğa. Arda'nın takım hücum halindeyken ve kontra atak tehlikesi varken yarı saha çizgisinde boş boş öylece etrafa bakan Serkan'a verdiği tepkiyi mi anlatayım? Orta saha diye aldığımız Cana'nın saha içindeki pozisyonu ve kullanışı itibariyle herhangi bir stoperden farksızlaşmasını mı anlatayım? Hakan Balta'nın yine, yeniden sol kanatta doksan dakika uyumasını mı anlatayım? Sağ çizgiden top getiren Arda'nın yanındaki aklı evvellerin defalarca boşluk olmasına rağmen orta yapmak için koşu yapmak yerine ebleh ebleh Arda'nın yanında dikilmesini mi anlatayım? Yekta'nın ara pas atmak için savunma üstüne yaptığı driplinglerini hiçbir takımdaşının bir kere olsun ciddiye almamasını mı anlatayım?  Takımın hücum yapmayı rakip yarı sahada hareketsizce dikilmek ve birden bir şeyler olmasını beklemek zannetmesini mi anlatayım? Kaybedilen her topta stoperlerimiz dahil hiçbir futbolcunun tetikte olamamasını mı, Antalyaspor gibi Tita'dan başka silahı olmayan bir takımın neredeyse her denemesinde rahat rahat kaleye gelmesini mi anlatayım?

Yazının son paragrafına geçtiğim şu anda bugünün Galatasaray'ın bundan seneler önce Avrupa'nın en büyük kupasının finalinin kapısından dönüşünün yıl dönümü olduğunu duyuyorum. Düşündükçe sinirlerim bozuluyor... Bir zamanlar Avrupa'yı sallayacak kadar büyük bir geleneğin sahibi bir kulüp, bugün Bank Asya 1. Lig'in kapısına doğru seğiriyor. Beş senede altyapı geleneğinin, istikrar aklının, planlı çalışmanın bu ülkedeki sembolü olmuş bu kulübü teknik direktör ve oyuncu öğütücüsü haline getirenlerse hala Galatasaray geleneğinden bahsedecek yüzü buluyorlar. Söyleyecek söz bulamıyorum.

Bırakın ucundaki ışığı tünel bile yok bu takım için. Sadece karanlık var.

Kaderi Belli Olan Maç: Antalyaspor 3-0 Galatasaray

Hagi'nin gelişiyle bir günde nasıl bir şey değişmediyse, Bülent Ünder ile de değişmeyecekti Galatasaray adına. Sürpriz olmadı ve aynı kötü ve karakteri olmayan oyunla yenildi Galatasaray. Tarihin en uzun galibiyet alamama ve yenilgi serilerine ulaştık mı bilmiyorum ama şu var ki tarihin en çaresiz dönemine girdik. Maça başlayanlar organize olamadı diyelim, sonradan girenlerde de itici güç olacak hiç kimse olmayınca maç nasıl başlarsa öyle bitiyor Galatasaray adına.

Bülent Ünder'in gelişi ile Hagi'inin asla vazgeçemediği isimlerden bir veya birkaçının değişeceğini biliyorduk ki bunlar arasında en güçlü adaylar Zapata ve Hakan Balta'ydı. İlginçtir ki Zapata'dan kurtulmayı başaran Galatasaray, Hakan Balta'dan kurtulamadı ve maçın en kötüleri sıralamasında ilk sırayı alan yine o oldu. Milli takımda top toplayıcı çocuğun sayesinde yaptığı asistle Antalya'da formayı kapmadığı kesin ancak Insua'nın neden yine tercih edilmeyip kenarda çürütüldüğü açıklığa kavuşmuş değil. Keza sakatlığı yeni atlatan ve zaten sezon ortlaması birkaç maç hariç vasatı aşamamış Serkan'a güvenmek de akıl karı değildi, cezasını da kesti zaten Tita.

Savunmadaki bir dizi hata ve yanlış tercihle başlayan maç, son düdükle birlikte kabustan öteye gidemedi Galatasaray adına. Yeni hocası ile en azından ilk maçında ekstra bir şey görmek isteyenler olmuştur. Şunu unutmamak lazım ki teknik adam değişikliği ile yeni bir hava yakalamak denen şey bir kere olur ve onu da Hagi geldiği zaman Kadıköy deplasmanında yaşadı bu takım. Bu hava yakalama bu kadar basit olsaydı her takım sezon başına çift haneli sayıda teknik adamla çalışırdı. Bülent Ünder'in gelişi ile ilk haftadan kıpırdanma beklemek yanılgıdan ve çaresizlikten başka bir şey olmamalı.

Bu maçta diziliş ve kadro anlamında savunmadan sonra söylenecek çok ekstra şeyler yoktu zira Culio ve Baros yokken orta saha ve forvet düzeni bundan farklı olamayacaktı. İşin en önemli kısmı savunma düzeniydi ve bu tutmayınca üstüne eklenen bireysel hatalarla 3-0'lık skor Galatasaray için "sürpriz" değil "doğal" sonuç oldu.

Hakan Balta'nın açık ara en kötü olduğu bu maçta kendisine diğer bek Serkan eşlik ederken bu sıralamaya düşünmeden koyacağım 3. isim ise Arda Turan olacak. Bir kaptan altı gün evvel milli takımda şov yaparken sonrasında oynadığı ilk lig maçında bu kadar ruhsuz, isteksiz ve durgun oynuyorsa takımın kötü durumu ile açıklanamayacak şeyler vardır. Takım ne ki Arda ne oynasın gibisinden bir düşünce ile Arda'nın Antalya performansını değerlendirmek büyük bir hatadır. Bir takımın kaptanı böyle anlarda ortaya çıkıp takımını ateşlemeli ki sezonun sonunda uçup giden sportif başarıdan sonra elde kalan azıcık itibarı kurtarmak için herkes bir şeyler yapmalı.

Bülent Ünder ile bir şeyler değişmezdi ama bu takımın ayağa kalkması gerekirse kaptanına ihtiyacı vardı, kaptan bu kadar ruhsuzken kalan formalite maçlarında takımdan da bir performans beklemek doğru olmamalı.

goal.com

4.04.2011

Özet: Cesena 2-2 Fiorentina

Merak etmeyin, biz buralarda yokken pek değişen bir şey olmadı Fiorentina ile ilgili. Deplasmanda öne geçiyoruz ama dakikalar 85'i gösterdikten sonra hemen bir şekilde gol yemeyi başarıp puanları bırakıyoruz oracıkta.

Mutu yine her zamanki gibi gereksiz işler peşinde. Bir tane katkısı varsa, on tane zararı var. Jimenez'in attığı ilk golü Boruc yer, Frey yemezdi. Öyle de oldu. Ama golün hakkını vermek lazım, bu aralar pek sık serbest vuruş golü göremiyordum, biz yemiş olsak da böyle bir gol görmek iyi oldu.

İzlerken göze çarpan önemli noktalar ise Natali'nin hava toplarında Cesena savunmasını perişan etmesi. Gilardino'nun golünü sıradan bir kafa golü olmaktan çıkaran şey golün kaleye giriş şekli. Ben böyle bir bacak arası golünü ilk kez görüyor olabilirim. Top resmen zorla gitti oradan geçti. Montolivo'nun golüne ise diyecek bir şey yok. Kaptan bu sezon sonu takımdan giderse çok yıkıcı ve geri dönülemez bir hata olur. Umarım elimizde tutabiliriz.

Ve evet yanlış duymuyorsunuz, Cesena'nın kalesindeki isim 6 ay sonra 42. yaşını da devirecek olan Antonioli, Roma'dan hatırladığınız...

Hagi'nin Vedası

Birkaç gündür şu videodaki birkaç tavır tartışılıyor. Evvela Servet var, telefonla konuşmuş da Hagi'ye bu yapılır mıymış, telefonu bırakmalıymış. Yahu bu adam Rijkaard'ın kuyusunu kazdı, alenen gol yedirdi, kasıtlı olarak oynamadığını "Rijkaard bana güvenseydi oynardım" anlamına gelen açıklamalarla ispatladı. Bunu yapan adam Hagi giderken elinde telefon varken tokalaşmış çok mu? Önce Rijkaard'a yaptıklarının hesabını sorsunlar, sonra sıra Hagi olayına gelir.

Servet denen canlıyı bırakıp videodaki en haklı adama, Insua'ya geçmek lazım. Evet, Insua bu olayın en son eleştirilecek adamı, en haklı adamı. Düşünün; Arjantin'in ilk 11 rotasyonunun önemli parçalarından birisiniz, Liverpool'da ve haliyle de Premier League'de %90'ı ilk 11 olmak üzere +30 maçınız var, yine Liverpool'da son sezonda toplamda 45'ten fazla maçınız var, yeni geldiğiniz takımda da ilk 11 oynuyorsunuz ama sonuçlar kötü olunca sizi oynatan ve onun sayesinde takıma geldiğiniz hoca gönderiliyor.

Buradan sonra ne geliyor başına? Yeni hoca gelir gelmez diyor ki "Ben takımımda kiralık oyuncu istemiyorum!". O kadar gözden düşüyor ki ilk 11'e değil, ilk 18'e girince bile sürpriz sayılıyor. Takımın ilk 11'inin en değerli isimlerinden biri olacakken en değersizlerden biri haline getiriliyor zorla. Antrenmanda ne yaparsa yapsın bir kere bile forma bulamıyor ve kendisinin yerine son iki sezonda kulüp tarihinin gördüğü en büyük düşüşlerden birini yaşayan Hakan Balta oynatılıyor. Aylarca oynamayan ve kondisyonu yerlerde sürülen Çağlar hiç düşünülmeden Insua'ya tercih ediliyor.

Insua bir çöp parçası kadar değer görmedi Hagi'nin gözünde. Futbolu aklı selim düşünen her insan Insua'nın Hakan Balta'dan fersah fersah ileride olduğunu bilir. İdman eksiğiymiş, düşük formmuş bunlar hikaye. Adam çıkıp bir şekilde taraftara sesleniyor, sağlıklı olduğunu ilk 11 çıkmayı beklediğini söylüyor ama 18'e alınmadığı oluyor. Adama bir kere bile şans tanımıyor Hagi ki zaten kendisini geldiği hafta sildiğini biliyoruz, o yüzden şaşırmıyoruz ama Insua'ya acıyoruz bir yandan da.

Sonra ne oluyor? Hagi giderken soyunma odasına girip vedalaşıyor takımla ve Insua oturduğu için, ayağa kalkmadan tokalaşıp Hagi'ye gülümsemediği için eleştiriliyor. Ne yapacaktı ki? Kalkıp boynuna atlayıp ağlasa mıydı? Ya da ne bileyim Arda gibi veya X bir Türk oyuncu gibi gözü yaşlı mı baksaydı Hagi'ye...
Insua için Hagi ne ifade ediyor? Eski bir futbolcu, bulunduğu takımın efsanesi ve tarihine damga vurmuş bir oyuncu. Daha ötesi? Yok... Hagi bir Galatasaraylı için derin anlamlar ifade eden bir ikon olabilir ancak Insua için "sıradan" bir futbol efsanesi, bunu kabul edelim evvela. Hagi'nin tek kalemde sildiği kişi Insua değil Arda olsa ve Arda böyle bir tavır takınıp ayağa kalkmayı bile çok görse o zaman konuşursunuz, Galatasaray'ı Türkiye'den Avrupa'ya, Avrupa'dan da diğer kıtalara taşıyan adam Hagi'ye bu yapılır mı dersiniz ama Insua bu tavırı takındı diye adamı suçlamanın alemi yok. Gereksiz bir çöp gibi bir köşeye bırakılan adam, belki de kariyerinin önemli bir kısmı "balta"lanan adam olabilecek en doğal davranışı sergiledi ve oturduğu yerden sadece kendisine uzatılan eli formalite icabı veya nezaketen sıktı ve işine baktı.

Hagi'nin vedası üzerinden Insua gibi masum bir adama sallamak, Insua'ya vurmak omurgasızlıktır, çok farklı bir kafanın örneğidir...

Ve son bir not; Anıl'ın golünde üstteki tepkiyi verebilen adamı nasıl suçlayacabilir insanlar?

3.04.2011

Hainler Kaybeder: Milan 3-0 Inter

Milan'in son on hafta fiksturune bakildiginda ozellikle deplasmanda cok saglam takimlara gidiyordu. Zincirin ilk halkasi Juventus galibiyeti cok buyuk kredi kazandirmis ama pesinden gelen San Siro'daki Bari beraberligi, Ibrahimovic'in kaybi ve Palermo maglubiyetiyle, Avrupa'da yoluna devam eden ve lige pamuk ipligiyle bagli Inter bir anda yarisa ortak olmustu. Haftalar once cok rahat gececek denilen Milano derbisi liderlik macina donustu bir anda.

Spormax'te Fatih Terim esliginde izledim maci. Gayet guzel bir secim olmus boyle bir derbi icin. Genel memnuniyetsizlige karsin maci gayet zevkli kilan unsurlardan biri diyebilirim. Tamam antipatiniz olabilir ama adami futbol cahili de yapmanin anlami yok. Mac oncesiyle devam edelim; Curva Sud'un koreografisi mukemmeldi. Leonardo hayati boyunca unutamaz saniyorum.

Maca gelirsek; Milan baskili basladi degil, Milan resmen golle basladi. Gattuso'nun efsanevi tek pasinda ceza sahasini karistiran Robinho ve bosta kalan topu iceri birakan Pato... Bir kere her seyden once Milan maca cok iyi hazirlanmis. Golun de verdigi motivasyonla saha paylasimini neredeyse kusursuz uyguladilar mac boyunca. Buna ragmen Inter'in iki net pozisyonu var. Ozellikle Eto'o'nun ilk yarida kacirdigi golun aciklamasi yok. Golun ardindan Milan lehine calinmayan net bir penalti oldugunuda not duselim.

Inter icin soylenecek fazla sey yok. Iki puan geride olan bir takim icin fazla pasif bir oyun sectiler. Bunda Milan'in asiri motivasyonu ve maca hazirlanmasi da buyuk etken tabii ki. Ikinci yarida yine ayni senaryo. 1-0 onde olan Inter'mis gibi tek yari sahada oyanan bir oyun. Ikinci yari Abbiati'ye gelen top sayisi ucten fazla degil. Seedorf ve Gattuso'nun kusursuza yakin oyunlari Milan'in omurgasi oldu bu gece. Takimi yakar denilen Gattuso bir asist ve mukemmel oyunla yerini Flamini'ye birakti sakatlanip.

Ikinci gol bagira bagira geldi yukarida yazdigim gibi. Inter tek pasla degisen hucum organizasyonlarina daha fazla direnemedi ve Abate-Pato isbirligiyle ikinci gol geldi bu da maci bitiren goldu bir nevi. Ikinci golden sonra Robinho sova dondu mac. Kacirdigi uc net pozisyon var tek basina. Bir de Flamini'ye vermedigi pas var bos kale. Allegri de daha fazla musaade etmedi ve Cassano'yu oyuna aldi. Yine bir ara pas sonrasi Chivu'nun kirmizi kart gormesinin ardindan mac solen havasina dondu Milan tarafi icin. Comertce harcanan pozisyonlar ve rahat cevrilen toplar son zamanlarda Milan tarafinin hasret kaldigi seylerden biriydi. Son dakikada Cassano'nun penaltisi Milan'in kusursuza yakin oyununu skora yansitti: 3-0. Cassano'nun oyuna girdikten sonra bes dakika icinde gol atip iki sari kartla oyundan atilmasi adamin hizli yasadiginin kanitiydi.

Sonuc olarak aradaki puan farki bes. Milan'in hala zor deplasmanlari var ama Ibrahimovic'in de donusuyle ve bu derbi motivasyonuyla sampiyonlugu vermeleri cok zor. Inter de tum gucunu Sampiyonlar Ligi'ne yansiticaktir artik. Leonardo icin guzel bir oyku cikabilirdi buradan liderlikle ciksaydi. Ama gercek hayat o kadar guzel bir sey degil bazen.

Sadece Bilek Yetmiyor


Dikkatinizi çekti mi bilmem, aşağı yukarı on senedir özellikle amatör sporlarda efsanevi rekabet klasmanına girebilecek kadar çığır açıcı ve heyecanlandırıcı çekişmelerin yokluğunu çekiyoruz. Atletizmde neredeyse tüm dallar bir sporcu tarafından domine edilmekte. Phelps yüzme tarihini yeniden yazıyor, Bolt kendisini geçtim insani sınırlarla rekabet içinde, kadın tenisi nitelikli oyuncu izletme konusunda Henin'in gidişinden beri yerlerde sürünüyor... Örnekler çoğaltılabilir. Bu tablo hele de benim gibi 90'ları son çeyreğinden yakalayabilmiş "yeni yetmeler için" iç burkan bir tablo. Özellikle sporcu karakterinin ve etiğinin ne olduğunun sergilenmesini ve öğrenilmesini, sporcuların sadece teknik yeterliliklerinin ötesine geçerek tarihe karakterlerini yansıtarak gerçek efsanelere dönüşmesini sağlaması açısından bu tür rekabetlerin daha çok olmasını istememek mümkün değil. Düşünsenize bir de Nadal-Federer çekişmesinin olmadığını, dün geceki diğerlerine göre pek bir özelliği olmayan seyirlik bile rekabetin sadece başka bir ayağını oluşturması bakımından da olsa bir sporseveri yeterince heyecanlandırdı ve izleyiciye sporun en üst seviyesinde en iyi tekniğe sahip olmanın sporcuyu en iyi yapmaya yetmeyebileceğini bir daha hatırlattı.

Nadal-Fedex rekabetinin teknik yüzü defalarca tahlil edilmiş, teknolojinin üstün imkanları sağ olsun içi dışına çıkarılmış halde. Ama işin bu tarafında genel anlamda neler döndüğünü anlamak için üç maçlarını seyretmeniz bile yeterli olacaktır aslında. Her ne kadar insanüstü performanslar gösterseler de  ikilinin kortta yaptıkları neredeyse hiç değişmiyor. İki taraf da yaratmak, geliştirmek ve kusursuzlaştırmak için neredeyse çocukluklarından beri uğraştıkları oyun karakterlerinde küçük numaraları saymazsak hiç değişiklik yapmıyor. Federer tenis tarihinin en kusursuz file önü ve çizgi arkası vuruş becerisini ve dahiyane yaratıcılığını, Nadal "Kortların Aslanı" olarak anılmasına sebep olan inanılmaz atletik yeterliliklerini ve rakibine eziyet çektirmesini sağlayan oyun stilini tamamlayan kendine özgü ve müthiş etkili vuruş stilini sergilemek için korta çıkıyor. Her zamanki gibi Fedex'in backhand'ini bombardıman altına alıyor. Dün de backhand pozisyonlarını forehand'ine almaya çalışırken hatalar yapan Federer'in oyun konsantrasyonunun bozulması sonucu benzerlerini izlediğimiz bir Nadal galibiyetine şahitlik ettik. Bu cümleden tekdüze ve sonucu baştan belli bir maç veya maçlar izlediğimizi düşündüğüm anlaşılmasın. Anlatmaya çalıştığım şey daha farklı.
Federer birçok tenis efsanesi ve otoritesince tasdik edilmiştir ki tarihin teknik açıdan kusursuz olarak onurlandırılabilecek tek oyuncusudur. Nadal karşısındaki sorununun backhand zayıflığı olduğunu iddia edenin ağzı yamulur. Sevseniz de sevmeseniz de bu oyunun en usta ismidir, Federer -ki, ben sevmem kendisini- ve herhangi bir oyuncu karşısında vuruş yetenekleri açısından aciz kalması için topa vuruş şeklinizden, raketi hangi elinizde tuttuğunuzdan veya ne kadar etkili olduğunuzdan çok daha farklı bir şeye sahip olmanız gerekiyor. Tenis ne kadar raketlerle oynanırsa oynansın en çok raketi elinde tutanların ruh haliyle ilgili bir oyun elbette ve bu kalemde Federer'in Nadal karşısında çok büyük zorluk çektiği ayan beyan ortaya çıkalı uzun bir zaman geçti. Nadal karşısına çıkmazdan önce kortta soğukkanlılığı ve özgüveniyle "Iceman" Bjorn Borg'a benzetilen Federer son üç sezondur kortta duygularına hakim olamayan bir karakter eğilimi göstermeye başladı. Altın çağını yaşadığı dönemde yok edici bir makine gibi sahaya çıkıp arka arkaya winner'larıyla rakibi kim olursa olsun darmadağın eden adamın yerini zaman zaman ilk 50 hatta ilk 100 sıralaması içindeki tenisçiler karşısında basit hataları yüzünden maçlarını riske atan üst düzey bir tenisçi halini aldığı bile oldu. Dün geceki maç da bu ruhsal yetersizliklerle Fedex'in kendi önünü tıkadığı bir maçlardan biriydi.

Nadal da defalarca yaptığı gibi rakibinin bu eksikliğini çok çok iyi kullandı. Kendisini tenis efsaneleri arasına sokan sakinlik, azim, inat ve gücü harmanlayan oyun stilini korta yansıttı. Artık kazandığı Federer maçlarının klasiği haline gelen inanılmaz vuruşlara karşı yaptığı muhteşem savunması, topa çekiçle şiddet uygularmış gibi vurduğu backhandleri ve elbette öküzöldüren sol el forehandleriyle eksiksiz bir Nadal performansı izletti. Özellikle çok zor durumlardan çıkardığı passing shot winner'larının altını daha bir kalın çizmek gerekiyor. Rakibinin file oyunuyla maça dönmeye çalıştığı her ataktan daha da güçlü çıkmayı başardı. Federer'in kendisine karşı neredeyse kronik hale gelmiş sabırsızlık sonucu ortaya çıkan konsantrasyon bozukluğunun da etkisiyle benim izlediğim en rahat Fedex galibiyetini aldı. Fedex'in bu mental sorununu çözememesi durumunda daha çok maçını seyredeceğimiz bu ikilinin çekişmesi bu sorunun ekseni etrafında dönmeye devam edecek. Federer'in bu meseleyle mücadele etmesiyle doğru orantılı olarak klasikleşmiş Fedex-Nadal mücadeleleri seyredeceğiz, ya da dünkü gibi Nadal'ın hakimiyetinde geçen maçlara yenileri eklenecek.

Nadal'ın taraftarı olsam bile ikinci ihtimalin gerçekleşmesini elbette ki istemem. 21. yüzyılın spor tarihine altın harflerle geçecek bir rekabetin böyle bir kısır döngüyle sıkıcılaşmasını hiçbir sporsever istemez. Sadece dilekler yeterli değil elbette, tıpkı sadece bileklerin yeterli olmadığı gibi...

1.04.2011

Not Defteri #45

  • Yasak diye yazmayıp, bitmeye başlayınca geri döneceğimizi söylemiştim. Yasak TTNet kullanıcıları için kısmen kalktı, Vınn, Kablonet, Superonline kullanıcıları için de tamamen kalkmış durumda. O halde yeniden bloga dönme vaktidir diyelim biz de..
  • Blogu yeniden toparlayıp ayaklandırıyoruz dedik, o zaman şu yasakların olduğu dönemde gelen ve hak edildiği kadar okunmayan bir yazıyı okumanızı tavsiye edeyim ilk önce. Blogun en genç yazarı olan Anıl'dan gelmişti Radiohead ile ilgiliydi, kesinlikle okunmalı diyorum: http://artemiofranchi.blogspot.com/2011/02/gozleri-ayaklarnda-bir-radyokafa.html
  • Evet bu yazıyı geçelim ve şuna gelelim, www.artemiofranchi.com olarak ulaşılıyordu bloga, ama artık artemiofranchi.net olarak ulaşılacak, geçişi de önümüzdeki hafta içi yapacağım. .com ile ilgili sorun var, ileride düzelecek kendisi umarım.
  • Evde arkadaşımın getirdiği PS3 var, iki arkadaş oynuyorlar, ben bu yazıyı yazarken şu oldu: Trabzon-Bursa maçı oynanıyor, denk olsun diye bu ikisini almışlar ikisi de Galatasaraylı oldukları için sorun çıkıyor yoksa. Trabzon'u alan 61. dakikada kolu bırakıp olduğu yerde zıplayıp dönmeye başladı... Böyle bir ev ortamında geçiyor işte öğrenciliğim.
  • Ben bu ara Batman Arkham Asylum ve Impossible Creatures oynayacağım FM 2011'in yanında. Batman'i hiç oynamamıştım ama diğer oyunu oynadım.
  • Diğer dediğim yani Impossible Creatures gelmiş geçmiş en orjinal konulu/hikayeli oyunlardan. Hala denemeyen varsa yazık oluyor.
  • Ha ayrıca, Neighbours From Hell'in ilk iki oyununu oynamıştım, 3. oyunu da çıkmış serinin iki sene kadar önce.
  • Neyse, burada keseyim bu Not Defteri'ni, hazır PS3 gelmişken iki kişi NBA 2k11 yapıyoruz. Orlando süper lan, Hido-J Rich-Howard yetiyor.

19.03.2011

Yavan: Galatasaray 1-2 Fenerbahçe


Başlamadan evvel bütün Fenerbahçelileri tebrik ediyorum. Bu ezeli rekabet, ben dahil, tüm taraftarları paranoyaya çok rahat sürükleyebildiği için bu italiği kaleme almaktayım. Fenerbahçe'nin galibiyeti haklı bir galibiyettir ve bu yazıdaki hiçbir ifade -öyle anlaşılabilecek olsa dahi- Fenerbahçe'nin neden galip olduğunu sorguya açmak niyetiyle yazılmayacaktır. Yazının amacı ve niyeti maçı olabildiğince açık ve tarafsız değerlendirmektir. Sürç-ü lisan edilirse, hata kafadan değil "lisandan" kaynaklanmaktadır.

Derbiler çok yönü, yüzü ve ayrıntısı olan maçlar. Bu çeşit bir sinir harbini, içimdeki sinir harbinin etkisini azaltmak gerektiğinden ve daha rahat okunması açısından çeşitli alt başlıklar altında yazacağım. Her zaman futbol seyrederken ilk bakılması gereken şeye bakarak başlayacağız:

Taktiksel Düzen, Oyun ve Performans
Sürpriz yoktu. Aykut Kocaman beklenen düzenle beklenen oyunu oynamaya çıkmıştı. Hagi ise oyuncuların mevkilerinde yaptığı deneyleri sonunda bırakıp haftalardır oynatması gereken düzeni sahaya koymuştu. Franchi haftalardır yazıyor o düzeni, dilimizde tüy bitti zaten anlatmaktan. Derbi gazı, stad etkisi derken ilk yarıda sahayı fethettik. Ama kast ettiğim etkili oyun değil elbette; mücadele. Koşmak ve canını dişine takmak zorundaydı Galatasaray ve bunu yaptı da. Oysa bu övülesi falan değildi. Bugün bana sarı-kırmızı formayı verseniz ve o çimlere atsanız ölümüne koşardım. Futbolcuları o formalara kavuşturansa bundan fazlası olmalıydı. 

Hagi'nin meşhur vecizesini herkes hatırlayacaktır: "Bende var kafa..." diye başlayan ve malum kelimelerle biten. Galatasaray'da haftalardır sahada kafa yok. Buna Türk spor yorumcusu yetenek veya yaratıcılık diyor. Nasıl tanımlarsınız bilmem ama bu sorun öyle 10 numara almakla, kanat oyuncusu getirmekle çözülecek iş değil. Galatasaray'ın 10 oyuncusundan sekizinin topu ayağına aldığında düşünerek hareket etme eğilimi yok. Oyun felsefesinin uygulanışı toptan yanlış ve bu ayan beyan görünüyor haftalardır. Kontra atakta boş alanlara atılmayan toplar, doğru zamanda verilmeyen paslar, boş çalım denemeleri, anlamsız uzun toplar, kaleciye atılan gereksiz paslar, alan paylaşımında keşmekeş, alan daraltma eğiliminin olmaması, hücumda koşu zamanlaması olmaması... Bu kadar saymaya gerek yok aslında. Tek bir soru sorayım: Bu sezon sarı-kırmızılı formayı giyen oyunculardan kaçının, kaç kere verkaç yapmayı başardığını görebildiniz? Bu sorunun cevabı bile Galatasaray'da oyun organizasyonunun ne kadar içler acısı halde olduğunu gösterir hepimize. Bugün Galatasaray ligin en çok orta yapan, en çok şut atan ve en çok korner kullanan ikinci takımı. Ne muhteşem istatistikler. Sahada bir gram akıl kırıntısı görünce bayram ediyoruz diğer taraftan. Culio'yla Neill'ın zaman zaman oynayabildikleri zeka içeren oyunun istatistiğini tutan var mı peki? Takımın sorunu kaleye gidememek değil ki bunun için en dolambaçlı, en saçma sapan yolu seçmek. Galatasaray üç sezondur oyun zekasından yoksun oyuncuları bünyesinde toplamasının cezasıını çekiyor. Ama bir şey olmaz, yine gelir bir Hagi veliahtı, her şey düzelir.

Ezelin rakibimizin oyun düzenini, bu konudaki inadını ve haklı başarısını takdir ettiğimi daha önceki FB-BJK derbisinin değerlendirmesinde belirtmiştim ve maçın ilk yarısındaki içler acısı performansa rağmen bu görüşümde hiçbir değişiklik yok. Biz Fenerbahçe'den iki Fenerbahçe golü yedik ve bu bile Kocaman ve takımını takdir etmek için yeterli. Sonuç cümleleri için isteyen yukarıda bahsettiğim değerlendirmedeki ilgili bölümlere bakabilir. Çünkü farklı hiçbir şey yok aşağı yukarı. Bir tarafta sahada alacağı sonucu tamamen oyuncuların pozisyon içindeki eforlarına bağlamış bir düzensizlik, diğer tarafta çoğu zaman etkisiz bile olsa ortaya konmaya çalışılan belirli bir düzen, bir disiplin vardı. O disiplin ilk önce duran top alışkanlığında, sonra sağ bekin ileri çıkışına dayalı bir set hücumuna kendini gösterdi ve maçı aldı.

Bireysel Performanslar, Hatalar
İlginçtir bu maçta iki takımda da sürpriz performans ya da maça direk etki etti diyebileceğimiz bir oyuncu göremedik. Bahsettiğim pozisyonların içinde gösterilen çaba, hırs değil, genel anlamda maçın çehresini değiştiren bir etki yaratabilecek büyük bir efor ve bunu sahada göremedik. Aslında maçın yavanlığının yansımalarından biri de buydu. İtiraf etmeliyiz ki, maçın adı farklı olsa o tribünlerin %90'ı boş olacak, ekran başına geçenlerin çoğu otuzuncu dakikadan sonra bilgisayarın başına geçecek ya da kanal değiştirecekti.

Hatalar bölümünde beş oyuncunun adı yazıyor: Balta, Cana, Servet, Santos ve Yobo. Bu beş ismi buraya yazmam gerekmese maç golsüz bitebilirdi, bu çok çok çok uzak bir ihtimal olsa bile. İlk üç isim kafa toplarındaki müthiş umarsızlıklarıyla saç baş yoldurttular. İlk golde Balta'nın sıçramadan kafa topu almaya çalışması, ikinci golde Servet ve Cana'nın kafayı çakan Alex'e uzuun uzun klark atmaları inanılacak gibi değildi. Yobo ile Santos ise Galatasaray'ın golünde pozisyon gelişirken Kazım'ın endamını seyretmeyi tercih ettikleri için bu paragraftalar.

Hakem
Birkaç eleştirim var Aydınus'a, bunun dışında maçın skoruna etki etmemeyi -şansının da yardımıyla- başararak çıktı maçtan. Performansı ise gerçekten kötüydü. Aydınus'un derbiye seçildiği anda maç içinde yaşanacakları tahmin etmedim desem yalan olur. Kendisinin hakemlik niteliklerini stres düzeyi çok yüksek maçlarda gösteremediği tecrübeyle sabitti ve bu bilgi değişmedi. Galatasaraylılar'a kartları saçarken Fenerbahçeliler'e kart göstermeyi unuttu, sertlik düzeyini bir aşağı bir yukarı çekip oyuncuların kontrolünü kaybetti. Eğer Galatasaray şampiyonluk yarışında olsa müthiş bir cümbüş seyredeceğimiz kesindi. Şükür ki sonucu etkileyecek bir hata yapmamış olarak sahadan ayrıldı. Böyle bir hata olmaması MHK üstündeki müthiş entrika hikayelerini azaltması açısından güzel oldu. Yardımcıları çok iyi, hakem çok kötüydü ama maç o kadar kötüydü ki Aydınus'un kötü yönetimi üstünde sırıtmadı. Hakemin derbiyi değil derbinin hakemi kurtardığını görmek ilginçti bu bağlamda.

Son sözüyse seyirci hakkında söyleyelim: Stadın ambiyansı tek kelimeyle muhteşemdi. Ama maçın son dakikalarında iki rakı şişesi atılması tam bir rezaletti. Eşeğe altın semer bağlasan yine eşek tabi. Nou Camp'ın ikincisini şehrin ortasına diksen de o koltuklara oturan öküz olduktan sonra yapılacak bir şey yok.

17.03.2011

Bugün, O Gün Değil!


1,5 senedir gülmedi yüzümüz. En son geçen senenin devre arasındaki transfer döneminde gülmüştük. O gün gelen transferlerle Uefa'da yürürüz dedik, olmadı. Şampiyon oluruz dedik olmadı. Kupayı bile alamadık. Bu sezonun tamamı zaten kayıp. Daha fenası Avrupa'da olmadığımız için önümüzdeki sezon da bizi mutlu edemeyecek. Böylesine sıkıntılı bir süreçte Galatasaray seyircisi kendisine bir amaç arıyor mecburen. Sonuçta bir yarışma içerisindesin. İstersen amatör ligde ol, istersen curling oyna yine bir amaç uğruna mücadele ediliyor. Bu sezonki son amacımızdır bu maç. Son amacımız derken yanlış anlamasın Fenerbahçeli arkadaşlar. Trabzon maçında da savaşacak bu takım. Bu akşamki maçın skoru ne olursa olsun Trabzon maçı taraftar için ne kadar ilgi çeker? Kalmak isteyen futbolcu o maçta da mücadele edecektir.

Son idman raporuna bakarsak Galatasaray sahaya şu şekilde çıkacak:

Cuma - Neill - Gökhan - Servet - Balta - Cana - Yekta - Culio - Kazım - Stancu - Baros

Galatasaray'ın bu seneki başarısız olma sebebi orta sahanın dağınık olması. Cana, Yekta ve Culio birbiriyle çok az maç oynasa da şu an bu 3'lüden daha iyi 3'lü çıkmaz. Orta sahasının başarısıyla lider konumda olan Fenerbahçe'de en önemli parçalardan Emre yok, biz ise pek bulamadığımız ideal 3'lü ile çıkacağız. Şaşırtıcı olabilir, ama orta sahada daha aktif konumda olabiliriz.

Kazım, Ayhan'dan sonra en fazla geri pas yapan oyuncumuz. Keita geçen sene o bölgede mutlaka ileri doğru giderken, Kazım aynı bölgede mutlaka kafasını geriye çeviriyor. Olması gereken yerde de hiçbir zaman olmuyor. Orada artık maç eksiği olmayan Pino'nun oynaması gerekiyor aslında. "Fakat 7 yabancı oluyor" diyenler çıkabilir. Onun da çözümü var. Kaledeki uçan çuval bir yabancı kontenjanımızı malesef götürüyor. Net bir şekilde ligin ve hatta bildiğim kadarıyla Galatasaray tarihinin (Hayrettin ve Nezihi dahil) en kötü kalecisi olan o arkadaşın kalemizde ne işi var?

Stancu yine sol tarafta oynatılarak taraftardan soğutulmaya çalışılacak Hagi tarafından. İlla ki Romanya'dan transfer yapacaksın, 5-6 milyon euro bayılacaksın ve adamı yerinde oynatmayacaksın. Böyle bir skandal olamaz. Madem bu kadar parayı vereceksiniz. Bari gidin sol kanat alın. Büyük ihtimalle yarın ikinci yarının başına kadar sabretmemiz gerecek. Sonrasında oyuna Arda dahil olacak. Bu arada Stancu iyi oyuncudur. Ama sol kanatta değil. Hatta Arif Erdem gibi gerektiğinde ikinci forvet, gerektiğinde 12.adam rolünü çok iyi üstlenebilir.

Fenerbahçe açısından bakacak olursak. Futbolla ilgilenen kime sorarsan sor, Fenerbahçe'nin ilk 11'ini sayar. Hatta 5 sene öncesinden itibaren sayabilir. Pek değişmiyor son yıllarda Fenerbahçe'nin kadrosu. Her sene 1-2 adam çıkıp, 1-2 adam dahil oluyor. Adından mıdır nedir, Avrupa'da başarılı olamıyorlar. Ama ligde ilk 2'yi domine ettiler kaç yıldır? Bilmiyorum, Adnan Polat bu sana bir şeyi ifade edebiliyor mu? Evet, Emre yok Fenerbahçe'de. Yerine Cristian veya Özer oynayacak. Geriden oyunu kurma görevini üstlenip, bir de sonuna kadar mücadele eden bir Emre yok. Büyük ihtimalle Galatasaray'a göre çok üstün oldukları kanatlardan saldıracaklar.

Hagi umarım şu maç için duran top çalışmaları yapıp, Fenerbahçe'nin duran toplarını izlettirmiştir futbolculara. Çünkü Fenerbahçe gollerinin yarıya yakını duran top sayesinde oluyor. Bizim mesela neredeyse hiç yok. Atamıyoruz, bari yemeyelim. Maç kadromuz bu şekilde olursa eğer, kaleci hariç 1,84'ten uzun 7 kişimiz var. Neredeyse Norveç milli takımı gibi olduk. Biraz alan savunması, Lugano, Selçuk, Yobo gibi adamlara da adam adama markaj uygular umarım.

Fenerbahçe maçı sonrası 8 maçımız daha var. Bu maçı 8-0 kazansak dahi bu senenin diyetini ödeyemezler. Öyle tek maçlık iş değil bu. Önümüzdeki sezonun bile kafadan yarısı kayıp. Rahmetli Canaydın ve Polat yönetimine kadar Avrupa takımlarının içerisinde Şampiyonlar liginde en fazla oynayan 3-4 takımdan biriydik. Şimdi bizim kulağımıza çok uzak geliyor şampiyonlar liginin o melodisi. Öyle galibiyetle falan düzelen, düzelecek olan bir takım olamayız biz.

Ultraslan'ın "tam destek" kararı alması güzel bir şey. Çünkü ortada yeni yapılan çok güzel bir stat var. Ama taraftarlar 1,5 yıldır o kadar mutsuz ki, artık bir yerde patlamak gerekiyor. Takım ne kadar kötü olursa olsun ezeli rakibe karşı bu takım desteklenmeli. Bugün sezonun geri kalanı gibi sıkıntılı olmasın, farklı olsun. Sadece bugünlük. Sonrasında zaten gerçeklerimize döneceğiz. Saat 22.45'e kadar tam destek olsun. Kazanan da biz olalım.
Not: Fotoğraf, Aykun Kocaman'ın enteresan motivasyon kaynağı! Keşke sahada olsaydın be reyiz!

15.03.2011

Yasak.. Kendim.. Blog..

Evvela şu yasaklardan girelim.. Dağınıkça bir yazı olacak onu da diyeyim.. Neyse işte, yasak olayı kadar saçma bir olayın olmamasını uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, Digitürk'ün ilk engellemesi de değil bu, daha önce de yaptılar ve toplu maillerle bloggerlar yüklendi kendilerin ancak sonuç çıkmadı. Yine bir yerlerden hukukçular avukatlar çıkıp engellemeyi bozdular ve açıldı yasaklar. Hafta sonuna(19-20 Mart) kadar engelleme kalkacak herkes yine girebilecek bloglara muhtemelen. Bin tane kaynak çıktı, kaynak sorulmasın arkadaşım bana. Digitürk böyle yaptıkça benim gibi şu ölü sezona rağmen Digitürk WebTV gibi bir hizmeti son 10 haftada almak isteyen insanı soğuttu, kendilerine prim tanımamak için bunu almaktan vazgeçtim. WebTV sahibi insanlar var, gider anlarla izlerim veya kahveye iner 2 lira veririm keyfime bakarım. Bunlarla uğraşmanın alemi yok..

Marmaris'teki evde Digitürk Plus var ki onu bile iptal ettiresim var babamı arayıp, bokunu çıkardılar çünkü artık işin, adamlar çeşitli sunucular üzerindeki maç yayınlarını bloga gömülü halde koyuyorlar, gidip o siteleri yasaklatacaklarına video kodunun eklendiği Blogger kapanıyor.

Şöyle örneklenir bu aslında, net şekilde: Üst komşum uyuşturucu kaçıran birini evine davet etti diye, bak komşu kaçırdı diye değil, kaçıran birini evine çağırdı diye benim bulunduğum apartman kapatılıyor, benim evime insan giremiyor, böyle bir durum düşünelim.

Neyse, yasak konusunda bu kadar..

Yasaktan niye girdim? Şu yüzden, 5-6 aydır pek ortalarda olmadığım bilinmekte. İyi gözüken ama bir zaman sonra anlaşıldığı üzere temelde pek iyi gitmeyen bir ilişkim vardı. Fazla üstüne düşüp yoğunlaşınca ayrılma hadisesi sancılı oldu. Misal, şubat ayı benim hafızada yok gibi. Hem o dönemdeki dertli sıkıntılı halimi unutmak istiyorum, hem de hatırlamak istesem bile üzüntü dışında hatırlanacak 1-2 anı var aklımda. Ayrılık zamanı ocak ayının son 2-3 günündeydi, o ara oldu işte. Ayrılıktan sonra benim üzüldüğümün yarısı kadar üzüldü mü karşıdaki bilmiyorum ama bildiğim şu ki ben üzülme olayını fazla abartmışım. Neyse ne işte.. 5 ay kadar fazlaca birlikte olmaktan, hep birbirimize vakit ayırmaktan blogu ve interneti geçtim normal hayatta diğer yaşamsal faaliyetleri kısıtlamış oldum bir bakıma. Mesela futboldan bu denli uzak kalmamıştım, Galatasaray'ı en az ne zaman izledin diyenlere çok net şekilde Eylül 2010 - Ocak 2011 derim. Öyle oldu. Zamanında(lise falan oluyor bu) sırf Galatasaray maçı için gündüz veya akşam bir yerlere çıkmayı, üç kız üç erkek, iki kız iki erkek yapılan planları bozmuşluğum kaç tanedir diye zorlasam, abartmıyorum sezon başına 10-15'tir en az. O derece manyaktım, Galatasaray veya Fiorentina maç yapıyorsa mümkün değildi evden dışarı çıkmam. Bu sezon iki takımımı da bu kadar az ilk kez izledim. İkinci yarı telafi ediyorum gerçi ama Fiorentina çöküşte, Galatasaray ise 106 yıldır hiç böyle kötü olmamıştı. Yine de ikisine de döndüm.

İkisine böyle dönmüşken, bloga da dönmüş olacaktık. Mart ayı ile birlikte o ayrılığın da etkilerinin de kötü izlerini atıp, yeniden kendimi toparlayıp gülüp eğlenmeye veya beni bilenlerin deyimiyle manyaklığa deliliğe devam ederken bloga da yüklenelim, ayda 60-70 yazıdan az çıkmayan günlere dönelim derken bu erişim yasağı geldi çıktı. Biriken şeyler var azar azar, arada yasak zamanı yazılıp kaybolan yazılar var. Hepsi yoluna girecektir, yasağın tamamen kalkması ile ayaklanıp blogu canlandırma vakti geliyor..

Diğer yazar arkadaşlar da hareketlenecektir zaten bendeki kıpırdanmayı görünce. Yani umarım.. Hareketlenin lan! Bilhassa da Demir denen arkadaş bir blog yazarı olduğunu hatırlayıp yazmaya başlarsa iyi olacak. Batu(Mithra), Deniz(McDennis), Anıl konusunda bir sıkıntımız zaten yok..

Böyle işte benim olayım, neden yazmamış, neden etmemiş, niye blog böyle kuş uçmaz kervan geçmez hale gelmiş diyenlerin merakları giderilmiş olmalı.. Kendimi toparladım, kafamı düzelttim ve şubat ayındaki kötü dönemi %100'e yakın oranda atlattım ya, devamı için sorun yok...

Üç beş gün daha sabredin, yasak tamamen kalksın, yeniden tam gaz ayaklanacak burası...

Hagi'den İntihar: Ankaragücü 3-2 Galatasaray


Sezonun en iyi iki oyununu oynatıp puan alamayıp tur geçemediği iki maçın ardından çıktığı ilk deplasmanda kaderini çizecek olan Hagi kendi sonunu hazırladı Ankara'da. 4-4-2 denemesi yapılan Karabük maçından sonra eski düzenine dönen Hagi'den Aydın ve Ayhan hamleleri geldi bu ikisi içerisinde sürpriz denebilecek olan Aydın'dı, Ayhan'ın oynaması beklenen bir şeydi. Kadronun sürpriz ismi Aydın'a değinelim adını anmışken. Attığı gol ve Galatasaray'ın 2. golü öncesindeki şutuyla maç sonu iyi oynadı gibi gözükse de özellikle Galatasaray'ın önde oynadığı ilk bölümde top kaybı ile sonuçlanan hemen her pozisyonun baş aktörü kendisiydi. Gösterdiği çaba ve oynamaya çalıştığı iyi niyetli oyunu bu acemice hatalarıyla sindirip kendisini nötrlemiş oldu Aydın. Bu da tam da derbi öncesi fırsat bulan bir rotasyon oyuncusunun yapmaması gereken bir şeydi.

Hagi'nin maç içerisindeki hamlelerine geçmeden haftalardır Galatasaray'ın başını yakan en büyük hamlesinden bahsetmek lazım: Robinson Zapata. İlk yediği gol bir genç kaleciye izlettirilse o çocuk benzer bir pozisyonda ne yapmaması gerektiğini rahatlıkla anlayacaktır. Bir kaleci ne yapmamalıysa onları yaptı Zapata ki bu 2. golde de değişmedi. Üzerine gelen ve çizgide tuttuğu topu geriye doğru çelmemeli bir insan. %90'ının kaleci hatası olduğu iki gol yiyen bir takımdan da deplasmanda galibiyet beklemek anlamsız olacaktı ki Sestak bu konuda fazlan düşündürmedi kimseyi, savunmanın ikramını değerlendirip zaten top gelse de yesem diye bekleyen Zapata'ya bir gol daha hediye edip takımına önemli bir üç puan kazandırdı.
Şimdi şuraya gelelim ve Galatasaray'ın sezon ortalamasına göre gayet iyi oynadığı 60 dakikadan sonra nasıl bu kadar aciz duruma düştüğünü inceleyelim. Hagi'nin 2-1'den sonra yaptığı şeyler bir teknik adamın nasıl intihar edebileceğini gösterdi izleyenlere. Yaptığı değişikliklerden sadece bir tanesi tartışılıp akıl-mantık çerçevesine oturtulabilecek düzeydeydi. O da ilk değişikliği olan Stancu-Barış değişikliği. Öne geçmişken rakibi orta sahada bozup Pino-Kewell-Aydın üçlüsüne daha fazla top aktarmayı düşünmüştü belki de ancak teorideki bu düşünce pratiğe dökülünce pek de beklendiği gibi olmadı. Bu şekilde oyunu ortada idare eden hagi ise dakikalar 80'i gösterirken ayağının altındaki sandalyeyi itti ve adeta intihar etmiş oldu. Çağlar'ın yerine Barış'ın girmesi ile dizilişin en kilit parçası Cana yerinden oynadı ve orta sahayı bırakıp savunmaya geçmek zorunda kaldı. Bu da Ankaragücü'nün kaleye daha kolay yaklaşmasına sebep olmuştu ki bunun üzerinden sadece saniyeler geçmekteyken Ankaragücü'nün savunmasını ve orta sahasının defansif elemanlarını tedirgin eden isimlerden Pino'nun yerine Arda'nın oyuna girişi ile Galatasaray'ın orta çizgi ilerisindeki son kalesi de düşmüş oluyordu. Bundan sonra Ankaragücü için işler o kadar kolaylaştı ki rakip kaleye ciddi gitmeye başladıktan birkaç dakika sonra önce beraberliği sağlayıp hemen ardından da öne geçerek Hagi'nin "İntihar etmek istiyorum!" haykırışına kulak vermiş oldular; Zapata destekli goller ile kazanıp Hagi'nin bir Ankaragücü maçı işle başlayan Galatasaray'daki 2. teknik adamlık kariyerini bir Ankaragücü maçı ile sonlandırmış olacaklar belki de.

Derbi öncesi bir galibiyet o maça daha rahat hazırlanmak için can simidi olacaktı Galatasaray için ancak ilk yarıda olduğu gibi Fenerbahçe maçından beş gün önceki teknik adamla maça çıkan teknik adam aynı isim olmayabilir yine. Bu da Galatasaray'ın içinde bulunduğu kaosu anlamak için farklı ve acı bir bakış açısı oldu.

goal.com

6.03.2011

Bu Maçı Bir Yerden Hatırlıyorum


Galatasaray'ın Türk Telekom Arena'daki "mekan oynatıyor" esprisi ile yakaladığı kısacık seri de son bulmuş oldu. Gerçi o mekan gerçekten oynatıyor belki ama yapacağı katkı bundan öteye gidemez sonuçta, golü de stat atacak değil ya!

Hafta içi Gaziantepspor maçında Galatasaray'ın oynadığı oyunu sezonun en iyi oyunu diye özetlemiştik. Ancak skora yansımamıştı bu. Yine benzer bir şekilde baskılı bir oyun oynandı ve yine bunda hücum gücünü yeteri kadar kullanmayıp kapanan, veya kapanan demeyelim de defansif oynayan rakibin etkisi vardı. Üç gün önce gol atmak dışında hücumda büyük anlamda doğruları yapan takım yine aynı şeyleri yaptı ancak gereken gol gelmeyince golsüz beraberlikten kaçılamadı. Hatta öyle benzerdi ki iki maç, son anlarda yine Servet'e boş bir orta gönderildi ancak Gaziantep'e karşı aynı kalede topu direğe atan Servet bu maçta da topu kontrol etmeyi başaramadı ve kalecinin boşalttığı kaleye dönüp topu gönderemedi. İki maçın kaderi bu yönleriyle de benzer oldu.

Tabii ki üç gün önceye benzeyen şey sadece oyun anlayışı ve maçın gidişatıydı, bunun dışında diziliş ve oyuncuların yerleri konusunda bambaşka bir Galatasaray gördük. Sabri'nin yokluğunda Serkan fırsat bulur ve Neill-Cana ısrarı sürer derken beklenenin de ötesinde bir sürpriz geldi. Neill geldiğinden beri belki de ilk kez 90 dakika boyunca oynadı. Oynaması gereken asıl yere geçince de benim gözümde Galatasaray'daki en iyi oyunlarından birini oynadı birkaç tane çok kötü pas hatası yapmış olsa da. Neill yerine geçince orta sahada da Cana kendi mevkiisine kavuştu ve rakibinin ataklarını daha erken kesme fırsatı buldu Galatasaray. Burada bir yenilik daha devreye giriyor, normalde Cana'nın önünde Culio ve Yekta olurdu bu kadroya göre ancak Yekta kanatta Culio ise Cana'nın yanındaydı. Bu da bize tek bir şeyi işaret etmekteydi: 4-4-2.

4-3-3 veya 4-5-1 kalıbından kurtulup 4-4-2'yi deneyen Galatasaray bunu da iyi uygulayabileceğini göstermiş oldu. Yeni bir taktik dizilişle ve her oyuncuyu kendi mevkiisinde oynatarak alternatifleri aramaya başlayan Hagi'nin ilk denemede başarılı olduğunu söylemek mümkün.
İkinci yarı Galatasaray için bir önemli nokta da şuydu; Kewell ve Pino takıma katıldığı zaman Galatasaray istenen oyuna daha yakın olacak. Özellikle Kewell'ın girişi ile hücumda etkili olan ama pozisyon bulamayan takım seri halde gol pozisyonları üretmeye başladı ki golü kaçırmanın atmakan daha zor olduğu pozisyonlara bile girildi diyebiliriz. Ancak bu son bölümde Galatasaray'ın karşısına yeni bir sorun çıkıyordu ki o da yabancı kontenjanı. Zapata gibi bir isimle zaten değerli olan kontenjan fazlasıyla gereksiz harcanıyor ve oyun içerisinde Kazım-Pino, Yekta-Kewell, Hakan-Insua benzeri değişikliklerin önü tıkanıyor. Galatasaray'ın sakatlıklardan kurtulduktan sonra eldeki kadroyu daha verimli kullanabilmesi için yabancı kontenjanını bir tanesini kaleye kullanmak gibi bir lüksü olmamalı. Hagi bunun sıkıntısını bu maçla itibaren çekmeye başlayacak ve içinden nasıl çıkacağı merak konusu. Gaziantep maçında Culio'yu kenara alması hatayken, bu maçta da Stancu'nun kenara gelişi hataydı ve kalede bir yabancı durduğu sürece bunun benzerleri yaşanacak.

Ve maçın kaderini daha 2. dakikada belirleyen isme gelmeliyiz, İlker Meral'e. Mevcut hakemlerin arasında belki de en yetersizi kendisidir benim gözümde, haliyle bu maçtaki kötü yönetimi sürpriz kaçmadı bana ancak Süper Lig seviyesindeki bir hakem ne kadar kötü ve yetersiz olsa, ne kadar formsuz olsa da bu maçın başındaki kadar net bir penaltı görmek zorundaydı. Kendi hakemlik kariyerine adına ciddi hatalara sebebiyet veren ve "kötü anı", "kötü maç" olarak hatırlayacağı bir maçı geride bırakmış oldu İlker Meral.

goal.com

3.03.2011

Rüzgar Gibi Geçti

Sonunda Galatasaray camiası kendisine zarar veren tek kişiden kurtuldu. Bu sene bu kadar başarılı giderken takımı baltalıyordu. Gidişine sevindim doğrusu. Kendisi Bundesliga'nın asist kralı olmuş. Bu oyunla mı olmuş gerçekten? Hayretler içerisindeyim. Neyse efendim futbolcu bile diyemeyeceğim bu kişi için Wolfsburg'a 8 milyon euro vermiştik. Dinamo Moskova'ya 15'e sattık. Nasıl ikna etti bizim Adnan Sezgin? Ona da büyük alkışlarımı yolluyorum. Adriana Lima'yı da benim için istesek mi sevgili Sezgin?

Takım bu sene ayrı bir şevkle oynayıp, yükselişe geçmişken, şampiyonluk yolunda yalnız başına yürürken, Manchester United ile ilk maçta 2-2 berabere kalıp TT Arena'da rövanş maçına çıkacakken takımımız için tek olumsuz unsurdu kendisi. Artık moraller tamamiyle düzelmiştir.

Yahu şu kadroda ne işin vardı zaten?

- Barış gibi enerjik miydin? Kariyerini toplasan Barış'ın bu sene koştuğu kadar koşmamışsındır. Anca git kenarda sakız çiğne.
- Dinamizin diğer adı Ayhan olabildin mi? Onun attığı ara pasları atabildin mi? Ayhan gibi topu ileri taşıyabildin mi?
- Mustafa Sarp gibi üstün "ent" ırkından mı geldin? Adam doğal yetenek. Bir kere sadece güzel Türkçe konuşuyor diye takımda her türlü oynar Sarp.
- Servet gibi hoca kovdurma özelliğin de yok.
- Aydın gibi ışıktan hızlı da değilsin. Top arkasından ağlıyor be Aydın'ımın.
- Hakan Balta gibi bütün gücünü, bütün konsantrasyonunu sahada toplayamıyorsun. Anca ona buna bağır çağır.
- Kazım gibi fiziksel özelliklerinin yanında yardıration ve off the ball özelliklerin üst düzeyde değil.
- Gökhan Zan gibi istikrarlı değilsin. Adam 5 yıldır kesintisiz oynuyor. Çelik olsa bükülür be.
- Nasıl şanslı bir ülkeysek sadece Türkiye'de bulunan "pubis" vitaminine sahip olamadın. Şimdi gittiğin takımda sürekli sakatlanırsın.

Görüldüğü gibi takımda bu kadar yıldız varken, hele de orta saha bu kadar üretken o orta sahada bulunman zaten bir hataydı. Zaten "başarılı yönetimimizin tek hatasıydın" diyorduk ki, 15 milyon euroya satılman süper oldu. Şimdi seneye gelecek şampiyonlar liginden ve ligden gelirler beraber en azından 50 milyon euroluk bir karımız var. Seneye ligde şampiyonluğu zaten geçtim de şampiyonlar ligini bile kazanabiliriz. Ne de olsa becerikli yönetimimiz var.

İşte böyle bir ortamda istenmiyordun haliyle. Senin Hagi gibi çok başarılı bir antrenörün olmaz umarım. Mümkünse gittiğin yerde de hocalarınla takış da gör bakalım sonunu. İki gıdımlık yeteneğinle dünyayı ben yarattım havalarındaydın. Gidişine taraftar olarak çok sevindim. Hadi öptüm. kib. bye.

Bir Son Daha: Elveda Türkiye Kupası!


Bu sezon oynadığı en iyi ve net oyuna rağmen Gaziantep’e tek gol bile atamayan Galatasaray için yolun şimdilik sonuna gelindi. Amaçsız hale gelen Spor Toto Süper Lig bir anda hayati önem taşıyan bir organizasyon haline geldi Galatasaray için. Tabii tek bir şartla, önümüzdeki sezon takıma yeni bir revizyon yaparken aynı anda hiç yoktan iyidir diyerek Avrupa Ligi’ne katılmayı istiyorlarsa.

Artık Hagi’nin ne yaptığı üzerine uzun uzun konuşmak yersiz kaçıyor olsa da bu yanlışların cezası her maç çekiliyor Galatasaray’da. Cana-Neill ısrarı sürerken dönülen tek yanlış Sabri oldu ama o da değil maç sonunu, ilk yarı sonunu bile göremedi. Cana stoperde arkasını boş bırakmamayı bir şekilde öğrenecek olabilir belki ancak Neill defansif orta saha olarak asla tutunamayacak bunu görüyoruz. Sene sonu gitme potansiyeli bir hayli yüksek bir isimden bu şekilde ısrarcı olmak önemli bir problem. Neill orta sahada tutarsa sözleşme yenileyelim, tutmazsa bırakırız gider gibi bir mantık varsa eğer, Hagi’nin kariyerinin en büyük hatası yapılıyor olabilir. Böyle bir deneme yanılma için uygun bir dönemde değil çünkü Galatasaray. Kaldı ki ilk yarıda az çok görünen Neill ikinci yarıda oynayabileceği en kötü oyunlardan birini oynadı. Gördüğü sarı karta dek adı bile anılmadı neredeyse. Bunda kanat organizasyonlarına önem verilişinin ve ortadan pek gidilmemesinin payı olsa da Neill defansif orta saha olarak beklenenlerin uzağında kalmaya hep devam edeceğini bir kez daha gösterdi.
Neill-Cana ısrarı böyle sürerken tüm bunlara rağmen Galatasaray istenen düzene yakın bir oyun oynadı. Hagi elenirken en umutlu oyununu oynatıp belki de kupaya veda edişi hafifletmiş oldu. Tabii oyuncuların bu maçı son fırsat olarak görüp ekstra çabalamaları da var. Yine de en iyi oyunun karşılığı tur veya galibiyet olamadı Galatasaray adına. Önceki üç maçta Gaziantep’in oyununa karşı koyamayan Galatasaray bugün biraz da çekingen oynayan rakibine karşı etkili olup olası tehlikeleri savuştursa da gol gelmediği zaman olması gerekenden çok daha değersiz kaldı bu oyun. Takımda kötü oynayan Ayhan’a ve dönem dönem oyundan düşmeyi geçtim yok olan Kazım ve Neill ikilisine rağmen böylesine bir oyun oynanması Hagi’ye karşı olan düşünceleri olumlu yönde etkileyecektir. En azından sezon sonuna kadar Hagi’nin istediklerini yapması için yeterli kredi sağlanmıştır aklı selim taraftarların gözünde. Amacı Hagi’yi eleştirip bir an önce kurtulmak isteyenler için maçın sonucu ve oynanan oyun ne olursa olsun değişen bir şey olmayacaktı.

Hücumda gereken organizasyonları sık sık değişen orta saha ve kanat düzenine rağmen olumlu yaptı Hagi’nin Galatasaray’ı. Stancu, Kazım, Yekta, Culio gibi isimler sürekli yer değiştirerek üretken olmaya çalıştılar, özellikle de ikinci yarıda. Hagi’nin maç içerisinde en beklenen hamlesi 4-4-2 denemesi olacaktı ancak buna yanaşmadı, uygun iki değişiklik yapmasına rağmen tek forvetin etrafına hücumcu orta sahaları dizerek 4-5-1 / 4-3-3 kalıbından vazgeçemedi. Normalde Servet’in forvete çekilmesi eleştirilecek bir olay olsa da Hagi’nin bu hamlesi bile tuttu bugün ancak bir noktadan sonra biraz da şans gerekiyor. Hagi, Servet’i forvete koydu ve amacına ulaştı ancak Servet’in bomboş topta 3 metreden topu direğe atması konusunda taktikler ve oyun planları çaresiz kalıyor. Bu noktaya gelmişken kırılma noktasından bahsetmek lazım son bölümde. Bir kırılma noktası varsa bu Servet’in kaçırdığı golden ziyade Culio’nun kenara gelmesiydi. Pino girerken çıkan isim Culio olduğu anda Galatasaray ileri doğru bir hamle yapmış olmadı, yerinde sayacak bir hamle yaptı. Culio yerine kenara gelecek yabancı Neill olabilirdi ancak savunma güvenliğini bırakıp gol yeme tehlikesini doğuracaktı, bu noktadan sonra tüm oklar Stancu’yu gösterirken Culio’nun tam da hücumlarda daha çok rol alıp oyuna ağırlık koymaya başladığı anlarda kenara getirilmesi maçı beraberliğe kilitleyip turu da Gaziantep’e iyice yaklaştıran an oldu.

Galatasaray için çok önemli bir karar haftasına girildi, ya lige son bir hamleyle sarılacaklar 'yaralı aslan' benzetmesi ile ya da tamamen boşlayıp gelecek sezonların düzenini kurmak için kadroda büyük çaplı bir eleme sürecine girilecek herkese son şansları verilerekten.

goal.com

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO