22.07.2015

Tour de France 2015 - 9. Etap


Peloton tatile girince ben de bir akşam ara verdim, bu boş günün öğle vakti yazmak istedim zamana karşıyı.

Öncelikle benim tahmin tutmadı, sarı mayo Sky'da kaldığı gibi Froome bir kişi hariç herkesle farkı açtı. O bir kişi de etabı alan BMC'den Tejay Van Garderen ki kapanan fark sadece bir saniye. Takım zamana karşıda da bunlar dışında uzun uzun bahsedilecek şeyler olmuyor. Ancak Cadel Evans gibi 20. etapta zamana karşı ile Tour'un şampiyonunu belirlemesi lazım uzun uzun zamana karşı etabı anlatmamız için. Hafiften bir ilk hafta sonu genel klasman değerlendirmesi gibi de olacak.

Zamana karşıda pek sürpriz olmadı, beklenen takımlar üstlerde yer aldılar. Önceki yazıda dediğim gibi Orica-GreenEdge burada çok daha iyi bir performans verebilirdi ama o kadar hasarla zamana karşıda finişi görebilmeleri bile başarı.

Buradaki sonuçlarla genel klasmanı okumamız lazım, başta söyledim, Froome üç ciddi rakibine de fark attı. Nibali, Quintana ve Contador üçlüsü için ikinci hafta çok daha kritik bir hal aldı. Özellikle Nibali çok kötü gözüktü, dördüncü etapta taşların üzerinde atak denedi kimseyi silkeleyemedi, cumartesi günü Mur de Bretagne'de bile zaman farkı yedi. Hiç umut vermiyor. Nibali için tek şans uzun inişlerin bulunduğu etaplar olabilir. Genel klasman iddialıları arasındaki en iyi inişçi olarak bu avantajdan yararlanmak zorunda. Quintana da tutunmakta zorluk yaşadı bazı yerlerde ki takım arkadaşı Valverde kendisinden dokuz saniye daha iyi durumda. İkinci haftanın sonlarına doğru Movistar'da takım içerisinde liderlik savaşı baş gösterebilir. Contador ise takımından beklediği domestik performansını alamadı, dağlarda tek başına kalma riski var.

Salı günü(yarın) yaşayacaklarımız dağlardaki senaryolar açısından güzel bir fragman olacak. Etaplardaki zaman primleri işlerin çok daha kolay karışmasına zemin hazırlıyor. Kaoslarla dolu ilk haftanın ardından dağlardaki esas genel klasman mücadelesi başlıyor.

Tour de France 2015 - 8. Etap


Olaylı geçen günlerin ardından bugün yine sakin-sessiz bir peloton izledik. Peloton'daki herkes açık ve net bir şekilde pazar günü takım zamana karşıyı da atlatıp dinlenmenin peşinde. Salı günü başlayacak dağlık etaplar öncesi hem psikolojik hem de fiziksel olarak dinlenmeye iyice ihtiyacı var herkesin. Bu yüzden Tony Martin'in sakatlandığı kaza dışında o gün de dahil olmak üzere birkaç gündür ataksız ve olaysız yarışlar izliyoruz. Arada bir-iki düşen oluyor ama o da normal.

Bugünün özelliği Tour'daki ilk zirve finişi olmasıydı. Ama öyle göz korkutan bir finiş değil. Açıkçası bir amatör bisikletçi olarak benim bile rahat alabileceğim bir yokuştan bahsediyoruz. Gerçek zirve finişi 1. kategori veya HC kategori yokuşların zirvelerinde olacak.

Etap 2 km'lik kategorize bir tırmanışla bitiyor olunca heyecanlandık elbette, favoriler atak dener umutlarım peloton'un son üç gündeki durağan havası sayesinde azalmıştı. Beklediğim gibi de bir etap oldu, Froome sarı mayosunu korudu, tırmanışı ve etabı kazanan ise Stybar gibi son kilometrede atağını yapan Vuillermoz oldu. Ag2r-La Mondiale gibi peloton'da sevilen, doğru ve güzel işler yapan takım etap alınca insan seviniyor. Bu sene şimdilik Bardet ve Peraud ile istediklerini alamadılar genel klasmanda, etap alarak üzerlerindeki ölü toprağını attılar ve dağlara kavuşacağımız ikinci hafta öncesi moral buldular.

Froome hala lider. İlk haftayı yarın(pazar) takım zamana karşı ile kapatıyoruz. Sky sarı mayoyu Pireneler öncesi elde tutmak istemiyor, bu yüzden takım zamana karşıda ikinci hafta öncesi mayo el değiştirebilir. Normalde dokuzuncu etapta takım zamana karşının ağır favorisi Orica-GreenEdge derdim ama üç ismi kaybettiler, eldeki iki isim sakat, zar zor yarışıyorlar. Trek'te Cancellara gitti, Etixx-QuickStep'te Tony Martin gitti. Zamana karşı spesiyalistleri Tour'dan uzaklaşmışken net favori vermekten kaçınıyorum. Ama sarı mayo el değiştirir bence, tek tahminim bu.

Tour de France 2015 - 7. Etap


Her güne ayrı olayın damga vurduğu Tour nihayet sakin bir etabı geride bıraktı. Sporcuların da, takım çalışanlarının da, izleyenlerin de buna ihtiyaçları vardı doğrusu. Dün Tony Martin'in köprücük kemiğindeki parçalı kırığın etkisini üzerimizden atamamışken yeni bir olaya hazır değildik.

Tour hakkında, belki de üzerinde en az konuşulacak etabın ardından elimizde iki şey var: Froome'un sarı mayoyu giymemesi ve Cavendish'in iki yıl sonra gelen galibiyeti.

Tony Martin dün kazadan sonra çizgiyi geçtiğinde hala yarışın lideriydi. Sabah etap öncesi imzalar atılırken de adı listedeydi, imzalar kapanana kadar da lider o olduğu için yarış öncesi Chris Froome yolda kazanmadığı sarı mayoyu giymek istemedi. UCI ve ASO da bu fikre onay verince sarı mayosuz bir etap izledik. Ameliyat sonrası hastanede etabı izleyen Tony Martin için güzel bir saygı duruşu oldu. Tour'da ilk etap dışında sarı mayonun yolda olmadığı bir etap izlediyseniz eşine az rastlanır bir olaya tanıklık etmişsiniz demektir.

Günün diğer notu ise etabın kazananından geldi elbette: Mark Cavendish! Bugün de kazanamazsa ilk haftayı galibiyetsiz kapanacaktı Cav ama Greipel'i, iki etapta yenildiği şekilde yenerek Tour de France tarihindeki 26. etap galibiyetini aldı. Greipel Cavendish'in arkasında kalıp, Cavendish'in rüzgarıyla Cavendish'i yendi bundan önceki etaplarda. Bu bol Cavendish barındıran cümlede rolleri tersine çevirince ortaya Cavendish'in galibiyeti çıkıyor: Cavendish, Greipel'in arkasında kalıp, Greipel'in rüzgarıyla Greipel'i yendi. Üstelik son 200 metreye kadar kimse sprint atmamıştı, herkes patlayıcı gücünü olabildiğince bir çırpıda harcamaya çalıştı ama unuttukları şey mesafe kısaldıkça Cavendish'in rakipsiz olacağıydı.

Son 25 metrede öyle bir güç uyguladı ki Cavendish, diğerlerinin yanından ok gibi fırlayıp geçti. Burada şansının da yaver gittiğini söylemek gerek, Kristoff herkesten geç başladı sprinte ve Kristoff ile Greipel'in ardında sıkışan Cavendish, Kristoff'un yarattığı boşluğa kendini atıp öne fırlamış oldu.

Durağan bir etabın sonunda izlemesi son derece zevkli bir sprint oldu, etabın ilk beşi de bundan sonraki sprint mücadelelerinin özeti oldu: Cavendish, Greipel, Sagan, Degenkolb, Kristoff.


Ayrıca, Kristoff bahar klasiklerine damga vurduğu dönemdeki gücünün çok uzağında. O dönemki gücü olsa şu an yeşil mayoyu bitirmişti bence.

Yarın Tour de France'ın ilk zirve finişi var. Genel profile bakınca bir dağlık etap görmüyoruz ama finiş üçüncü derece tırmanışın zirvesi olacağı için son metrelerde favorilerden atak denemeleri görebiliriz. Özellikle de süre kaybetmiş olan isimler Froome'a biraz yaklaşmak için zorlayacaklardır mesafe uzun farklara izin vermiyor olsa da.

10.07.2015

Tour de France 2015 - 6. Etap


Deniz kenarından gidilmesine rağmen rüzgarın bu kadar az etkilediği, profili tırtıklı ama gidişatı sakin olan altıncı etapta son kilometrelere yaklaştıkça kaliteli bir yokuş sprinti izlemeyi umuyorduk. Ancak onlarca kilometrenin ardından sadece 800 metre kala gerçekleşen kaza yine herkesin odağını başka bir yere çevirdi. Halbuki senaryolar az çok belliydi, heyecanımızı düşük tutup beklenen etap finişine hazırlamıştık kendimizi.

Etap boyu üç tane dördüncü kategoriden yokuş vardı. Dördüncü kategori yokuşlarda polkadot mayo(tırmanış mayosu, puantiyeli mayo) için bir puan veriliyor. Bunun anlamı iki puanlı Joaquim "Purito" Rodriguez'in polkadot mayoyu kaybetme ihtimalinin olmasıydı. Eğer üç tırmanışta da zirveyi geçen isim aynı olursa polkadot mayo klasmanında liderliği ele geçirecekti. Yeni yeni takip edenlere hatırlatalım, normalde bu klasman bu denli düşük puan aralıklarıyla yürümez, ilk hafta yokuş yok denecek kadar az olduğu için şimdilik böyle ilerliyor. Yoksa ikinci ve üçüncü hafta orada da birbirine girecek sıralama.

Neyse, lafın kısası, bu olasılık gerçekleşti. MTN-Qhubeka'nın siyahi bisikletçisi Teklehaimanot üç zirveyi de ilk sırada görüp polkadot mayonun yeni sahibi oldu. MTN-Qhubeka gibi özel bir takımın Tour'daki ilk senesi için çok büyük bir başarı oldu.

Bu olaya sevinip kendimizi Sagan-Degenkolb düellosuna hazırlıyorduk ki 800 metre kala o bahsettiğim kaza yaşandı. Sarı mayoyu giyen ve üstelik bu mayoyu güzel de bir hikaye sonrası elde den Tony Martin kısa yokuşta tempo yaparken bir anda yere düştü, Nibali başta olmak üzere onlarca isim de yerde kaldılar Panzerwagen'le beraber. Tony Martin dışındakilerde çok bir şey yoktu ama Panzerwagen son 800 metreyi üç arkadaşının desteği ile gidebildi. Görüntüye bakılırsa ya köprücüğü kırdı, ya da omzu çıkardı ama hal ve hareketleri köprücük gibi duruyordu. Sabah öğreneceğiz net durumu...

Peki kazaya karışan sporcular süre kaybettiler mi?
-Konuyu bilmeyen arkadaşlara cevabın "hayır" olduğunu hatırlatalım. Son üç kilometre içerisinde yaşanan bir kaza olduğu için düşen sporcular zaman farkı yemiyorlar. Bu yüzden genel klasman iddialılarını domestikleri son üç kilometreye kadar taşıyıp sonrasında grubun ortalarına veya arkasına geçiyorlar.

Bu kaza olurken önde etabın iki favorisi Sagan-Degenkolb ikilisiyle beraber Kristoff ve diğerleri de tutunmaya çalıştılar ama Tony Martin düştükten birkaç metre sonra atağını yapan takım arkadaşı Zdenek Stybar, Etixx-QuickStep'e galibiyeti getirdi. Burada Stybar basıp giderken arkada kedi-fare oyunu oynayan sprinterler etabı Stybar'a hediye ettiler bir bakıma. Birbirlerinin ataklarını kolladılar o hafif eğimde, yoksa hepsi beraber saldırıyor olsa Stybar alamazdı etabı.

Son olarak etap sonu yaşanan bir tartışmayı ve sonundaki açıklamayı paylaşmak istiyorum. Yaşanan kaza sonrası Nibali, Froome'u suçladı. Froome da konuyu konuşmak için Astana otobüsüne Nibali'nin yanına gidiyor, iki sporcu aralarındaki sorunu çözüyorlar ve Nibali'nin sonrasındaki açıklaması bisikletin ne kadar güzel bir spor olduğunu özetliyor:

- "Froome ile aramızdaki problemi çözdük, özür diledim. Bizler bisikletçiyiz, futbolcu değil."

Güncelleme: Tony Martin'den durumu hakkında ilk bilgi gelmiş ben bu satırları yazarken. "Köprücük kemiğim kırık, ne yapacağımızı konuşacağız..." dedi.

Not: Yazıları önce başka yere yazdığım için zaman konusunda ufak fark oluyor, buraya eklediğimde Martin'in durumu zaten belliydi...

8.07.2015

Tour de France 2015 - 5. Etap



Gerilim dolu günlerin ardından Tour de France şimdilik en durağan etabını yaşadı. Açıkçası ilk günkü zamana karşı bile Cancellara-Martin-Dennis-Dumoulin derken daha heyecanlıydı diyebilirim. Yalnız, şu saydığım dört isimden ikisinin Tour'a devam etmiyor olması ne acı değil mi?

Günün öyle aman aman anlatılacak bir tarafı yok. Elbette Greipel'in ikinci etabını alması çok önemli, bazıları artık Türkiye gibi daha alt seviye turlarda etaplar alabileceğini düşünürken Sagan-Cavendish-Degenkolb üçlüsünün arasından iki seferdir sıyrılması büyük iş. Bence son güne kadar dayanıp yeşil mayoyu Sagan'a kaptırmaması lazım. Gorilla'ya şu iki etaptaki performanstan sonra o mayo yakışır, hak ederecek alacak.

Mark Cavendish ve Etixx-QuickStep için 2015 kabus gibi geçmeye devam ediyor. Her yerde sorun yaşadılar, Türkiye Turu'nda Marmaris ve İstanbul'daki finişler dahil olmak üzere seviyesinin çok üzerinde yarışlar kaybetti Cavendish. Hatta bahar klasiklerini düşünürsek Cavendish'in olmadığı yerlerde de ciddi yenilgiler aldı Etixx-QS. O dönemin tesellisi Alaphilippe gibi bir yıldızın doğuşunu izlememiz oldu. Zaten o da umut dolu performanslar sergilemese Etixx-QuickStep iyice şamar oğlanı olacaktı.

İkinci etapta Renshaw 100 metre kadar erken bırakmıştı Cavendish'i. Bugün de son 3 kilometreye beş kişilik trenle girmelerine rağmen iki virajla beraber darmadağın oldular ve kaçınılmaz son geldi. Son kilometreye Renshaw, Cavendish'in önünde girdi girmesine ama 200-250 metre sonra koptular, Cavendish birilerinin ardına saklanıp yol açmaya çalıştı kendine, Cavendish başkasının ardına sığınmaya çalışıp sprinte kalktığında ise onun tekerleğinden ayrılmayıp doğru sprinti attı Greipel.

Gorilla ikide iki yaptı. Cavendish için dağlar öncesi son şans cuma günü. Orada da yenileceğini düşünüyoru, psikolojik olarak kolay dağılan bir yıldızdan bahsediyoruz çünkü.

Yarın klasikçilerin günü, testere gibi bir etap profili var, sürekli kısa kısa yokuşları çıkıp inecekler. Çok aday var, benim dileğim Sagan'ın alamaması...

Tour de France 2015 - 4. Etap


Bu biraz geç oldu, kusura bakmayın, internetle ilgili ciddi problemler yaşıyordum, yeni yeni aşabildim. Zaten beşinci etabı da yayının yarısında açabildim.

Dördüncü etapta Belçika'dan Fransa'ya geçtik, Tour de France'ın gerçek topraklarına giriş yaptık. Tour'un ülkesinde ilk güne yakışır bir finiş izledik ama Fransa'ya giriş bir Fransız için kabusa dönüştü. İlk beş adaylarından, hatta sürpriz yapıp podyum adayı olması beklenenlerden Thibaut Pinot için yarış bitti. Üç dakika civarı fark yedi, sorun yaşadığı yerde mekanik müdahalesi standartların çok çok üzerinde bir şekilde gecikince Pinot için Tour hedefi genel klasmandan çıkıp etap almaya dönüştü. Pireneler ve Alpler için hazırlık yapıp birer etap alırsa kötünün iyisi olacak kendisi adına.

Önceki gün Fleche Wallonne tadında bir etap izledikten sonra sıra başka bir bahar klasiği Paris-Roubaix'deydi. Arnavut kaldırımı yollar(pavé) zaten zorlayıcıyken geçen seneki gibi yağmurlu olacağı söylendi, toz toprak değil vıcık vıcık çamurun ve taşların üzerinde gideceklerdi ama birkaç damla düşen yağmur, sağanağa dönüşmediği gibi yoldaki tozu çamura bile çevirmedi. Nispeten kolaylaştı işleri ama yedi tane pave sektörden geçmek şartlar ne olursa olsun yıpratıcıdır. Bir önceki kazadan kalma sakatlığı bulunan çoğu isim için acı ikiye katlandı. Pave bize beklediğimiz heyecanı veremedi, atakları hep karşılandı, Nibali üç kez denedi, Froome ve Van Garderen başta olmak üzere herkes tutununca istediğini alamadı İtalyan.

Tatsız geçen pave sektörlerden sonra basit bir sprint finişine gidiyoruz diye bekledik zira Cavendish tüm taşları yedi bitirdi ve ön grupta kalmayı başardı. Nereden bilebilirdik sprint beklenen bir etabın Tour de France tarihine geçecek bir hikayeye sebep olacağını?

Tony Martin'den bahsediyorum elbette, insanın gözlerini dolduran, televizyon başında ayağa kalkıp bağıra bağıra yerinden zıplatan bir performansla aldı etabı. Bu etaptan iki gün önce Cavendish Cancellara'nın gerisinde kalınca üç saniyeyle kaybetti sarı mayoyu. Önceki gün ise Froome'un sadece bir saniye gerisinde kalarak yine sarı mayoyu çok hak etmesine rağmen alamadı. Birer tekerlek farklarla belki de kariyerinin en muhteşem anlarından birine imza atamamıştı. Başkası kolay kolay bırakırdı, o bırakmadı, atağını yaptı gitti, Froome ve diğerlerine farkı atıp sarı mayoyu sırtına geçirdi. İki gün boyunca boğazına düğümlenen sarı mayo hevesini tek başına söke söke aldı. Acayip hikayelerden birini tek başına yazmış oldu.

2.5 kilometre kala herkes ama herkes oradayken, tüm peloton'a karşı tek başına atağını yaptı, ağzını kocaman açıp alt dudağını sarkıtarak klasik Tony Martin ifadesini takındı ve zamana karşı temposuyla arkadan gelen tüm favorileri tek tek yendi.

Tüm genel klasmancılar(Pinot hariç) oradalardı, klasikçilerin hepsi oradaydı... Yetti mi? Hayır. Sprinterlerin düz yolcuları da hafif yokuşçuları da oradaydı, sadece Kristoff yoktu. Degenkolb ve Sagan aç gibi saldırıyorlardı. Hepsini ve trenlerini, özellikle de bu tip durumlarda mesafeyi hızla kapatabilecek, kaçanları yakalayacak tren yapmada uzman iki takımdan birini, Giant-Alpecin'i alt etti Tony Martin. Diğer takım Etixx-QuickStep olunca onu geçmesi gerekmedi zira Martin atağı yaptığı anda Cavendish etabı bıraktı, ben liderim, ben yıldızım egolarını ön plana koymadan Tony Martin'in sarı mayo koşusuna tempoya ortak olmayarak, yavaşlayarak destek oldu ki zaten normalde olması gereken buydu.


Önümüzde 17 kocaman etap var, Pireneler ve Alpler çoğu bisikletçiye kabus yaşatacak ama bence biri yokuşta 5-6 dakika farkla genel klasmanı söküp alacak performans göstermediği sürece 2015'in en unutulmaz galibiyeti dördüncü etapta Tony Martin'den geldi.

Panzerwagen kariyerinde ilk kez sarı mayoyu giydi ve umarım birkaç gün daha tutmaya gücü vardır...

Tour de France 2015 - 3. Etap


Yağmur ve fırtınanın damda vurduğu ikinci etabın ardından üçüncü etap günlük güneşlik havasıyla bizi selamladı. Selamladı selamlamasına ama nereden bilebilirdik bir gün önce o gri havadan sağ çıkan adamların Mur de Huy öncesi kabus yaşayacaklarını?

Etapta 30-35 kişinin düştüğü büyük bir kaza meydana geldi, birkaç dakika sonra da yarışın o ana kadardı bölümü nötralize edildi, birkaç dakika daha geçince de yarış durduruldu. Tüm araçların ve kazada sağlam kalanların tekrar bir araya gelmeleriyle de yarış başlamış oldu. Kazada ilk düşen Bonnet ile beraber Tom Dumoulin ve Simon Gerrans yarışı bırakmak zorunda kalan ilk isimler oldular. En büyük darbeyi Simon Gerrans'ı kaybeden Orica GreenEdge aldı, beş sporcuyla karıştılar kazaya.

Bu isimlerin şokunu yaşarken esas darbeyi akşam yedik: Fabian Cancellara. Spartacus de devam edemeyip yarışı bırakanlar arasında yer aldı ki durumunu öğrenince etabı tamamlayıp Mur de Huy gibi bir yokuşu atlatmasının ne büyük iş olduğunu daha iyi anladık. O halde düz yolda yürüyebilir miyiz emin değilim, adam Huy'de %23 eğime bana mısın demedi.

Günün olayı ise yarışın durma kararı ve Team Sky'ın nötralize edilen anlarda peloton'un en önünde takım halinde tempo yapmasıydı. Bir ara nötralizasyon sonrası komiser aracı peloton'un önünden ayrıldı, daha doğrusu biraz açıldı, o anda deli gibi pedala asıldılar Froome ve arkadaşları. Hemen komiser arası tekrar yaklaştı ve önce tempo düşürüldü sonra yarış durduruldu. Sky'ın temposundan itibaren başta Astana ve Movistarlı sporcular olmak üzere herkes el kol yaparak Sky'ı eleştirdiler, sporcularla yakın temas kurdular. Diğer tartışma olan yarışın durdurulması ise ASO tarafından şöyle açıklandı: Tüm ambulansların ve doktorların kaza yerinde kaldıklarını, ileride kalanların kaza yapmaları durumunda müdahale edecek bir ekip kalmadığını, mecburen beklediklerini belirtti. Sarı mayonun içindeki Cancellara olunca ve o da kazaya karışında bu kararı almak kolaylaştı tabii ki...

Önümüzdeki günlerde Astana, Movistar, Tinkoff-Saxo ve Katusha gibi iddialı takımlardan ortaklaşa bir Anti-Sky oluşumu gelmesini bekliyorum. Önce Sky ve Froome'u yerler, ondan sonra kendi işlerine bakarlar bence. Bu olmazsa Sky'ın yaptığı terbiyesizliği peloton kendi içerisinde cezalandırmış olmayacak ki 200 kişilik peloton yeri geldi mi bu tip kararları aniden alıp ortak davranış sergileyebiliyor. Mesela dün kazaya karışanlardan biri Cancellara olmasa zaten en öne geçer ve tempoyu düşürürdü, Sky yartışmalarına hiç girilmezdi.


Mur de Huy'ün tepesindeki finiş ise Purito'nun, yani Joaquim Rodriguez'in zaferiyle noktalandı. Huy duvarında doğru yerde doğru atağı yaparak kalan gücünü en iyi şekilde kullandı ve Chris Froome'un önünde etabı aldı. 50-100 metre daha olsa Froome geçecekti belki de ama boşuna demedim "kalan gücünü en iyi şekilde kullandı" diye. Tony Martin ise üst üste ikinci gün şok yaşadı. Önceki gün Cancellara'nın zaman bonusu almasıyla üç saniyeyle kaybetti mayoyu. Bu etapta da Froome'un 1 saniye gerisinde kalarak sarı mayoyu yine kaçırdı. İki gün üst üste sağlam travma oldu.

Dördüncü gün Paris-Roubaix yolları bizi bekliyor. Pave(taş, arnavut kaldırımı) yollarda acı çekecekler bisikletçiler. İkinci gün üst üste bahar klasikleri tadında etap izliyoruz, Mur de Huy üzeri pave üst üste iki gün kolay kolay denk gelmez, araştırmadım ama tarihte bile denk gelmemiş olabilir. Tadını çıkarın...

Tour de France 2015 - 2. Etap


İlk etaba dair bir şey yazmadım zira 13.8 km'lik bir zamana karşı etap için konuşacak fazla bir şey olmuyor. Rohan Dennis sürpriz at misali, yenilmez gözüken ve 1-2 olmalarına kesin gözüyle bakılan Fabian Cancellara ve Tony Martin'i geçti. Mesafe birkaç km daha olsa iki favoriden biri Dennis'i geçerdi. Dennis, Tour başlamadan önce sarı mayoyu alırsa ikinci gün de koruyacağını düşünmüştü belki de ama ikinci günün hava şartları dümdüz etapta maksimum kaosu yarattı.

Çapraz rüzgarlar öylesine böldü ki pelotonu, etabın başlangıcından 66 km sonra, daha finişe 100 km kala grup üçe bölündü. Peloton Kuzey Denizi kıyılarına yaklaştıkça finişten gelen görüntüler korku saldı. Birkaç metre ötenin zor gözüktüğü fırtına ve yağış yansıdı kameralara ama etap sonunda, sporcular oraya vardıklarında hava açmıştı neyse ki. O şartlar altında bir sprint mücadelesinde kan akabilirdi, iyi yırttı herkes, yerler bile çoktan kurumuştu çünkü.


Sarı mayoyu giyen Rohan Dennis'in de dahil olduğu grup denize yaklaştıkça geride kaldı. O grupta Nibali, Quintana ve Pinot üçlüsü de bulunuyordu. Daha ilk günden biraz fark yemiş oldular ve bu dümdüz sprint etabı üçüncü gün sonunda Mur de Huy'de finişini daha anlamlı kıldı yarattığı farklarla.

Peloton üçe bölünmüş olsa da sprinterler kopmadılar, zaten önde farkı açan da onlar ve takımları oldular. Greipel, Sagan, Cavendish üçlüsü oradalardı, Cancellara da sarı mayo için onlara eşlik etti ki Cancellara'nın ilk üçe girmesi lazımdı Tony Martin de o grupta aynı süreyle bitireceği için. Son kilometreye girerken Etixx-QuickStep beş isimle en öndeydi ama üçü ayrı, Renshaw ve Cavendish ayrı taraftaydı. kendi takımına tutunamayan ikili soldan öne geçip son metrelere doğru önde girdiler. Ancak önde beş kişiyken birleşemeyerek ilk hatayı yapan Etixx'te Mark Renshaw herhangi bir tehdit yokken Mark Cavendish'i normalden 50-100 metre kadar önce bıraktı ve Cavendish 300 metreden fazla sprint atmak zorunda kaldı. Hal böyle olunca Cavendish'in rüzgarını iyi kullanan Greipel ve bu ikiliye takılan Sagan ile Cancellara son anda Cavendish'i geçtiler ve günün en büyük favorisini dördüncü sıraya attılar. Cavendish'in dördüncü olması de Cancellara'ya sarı mayoyu getirdi.

Spartacus, daha önce beş yılda giymişti sarı mayoyu, bu etapla birlikte altıncı yılı eklemiş oldu hanesine, gün olarak da 29'a çıkaracak.

Üçüncü etapta son bölümde Mur de Huy var. Fleche Wallonne'un kısa ama duvar gibi bisikletçilere çarpan, bacaklardaki gücü emip yerine acı pompalayan o efsane yokuşu var. Yerdeki yüzlerce "Huy!" yazısı eşliğinde, bahar klasiği tadında muhteşem bir etap bizi bekliyor.

4.07.2015

Tour de France 2015 - Ön İnceleme #2 Genel Klasmanın Yancıları

Favorileri tek tek sıraladıktan sonra sıra geldi favorileri zorlayacak isimlere ve diğer mücadelelere.

Bisikletle son birkaç yılda az çok ilgisi olan, klasikleri veya haftalık yarışları izlemese de en azından sezonda ikişer Grand Tour izleyen biri için favorilerin yanına eklenecek ilk ismi tahmin etmek zor değil. O, bir yarıştaysa mutlaka Caner Eler'in deyimiyle "Olağan Şüpheliler" arasında ilk sıraya yazmamız lazım. Anlayan çoktan anladı, anlamayanlar için fazla uzatmayalım. Purito'dan, yani Joaquim Rodriguez'den bahsediyorum.

Purito'nun olduğu yerde heyecan, gerilim, aksiyon her zaman var. Dört favorinin peşinde giderken "Ya siz kimsiniz arkadaşım ben gidiyorum." diye basıp gidip etabı alabilecek biri. E madem böyle biri de bu adam, neden favori değil? Çok basit bir açıklaması var: Üç hafta boyunca bir turun genel klasmanına hükmedebilecek gücü yok. Bugüne kadarki en büyük başarısı 2013'te aldığı genel klasman üçüncülüğüydü. Sürpriz atakları ve girişimleriyle genel klasmanın en büyük dört favorisini rahatsız edeceğinden eminiz. Kariyerinde sadece bir tane Tour de France etap galibiyeti olsa da Purito yokuşta basıp gittikçe "Purrrrritooo" diye çıldıracağız ekran başında. Kariyerinin sonlarına yaklaşırken Tour'da birden fazla etap galibiyetini kesinlikle hak ediyor. Belki genel klasman için rakipleri çok çok güçlü ama kırmızı mayo konusunda şansı yüksek isimlerden ama o alanda rakibi çok fazla. Takımına değinmemiz gerekirse yılın şimdilik en formda ve başarılı sprinteri Kristoff da burada, Katusha sprintlerde Cavendish ve ekibinin en büyük rakibi olmak istiyor, bu da tırmanış domestikleri ile sprint domestiklerinin paylaşılmasına sebep oldu. Dani Moreno'nun Tour'a gelmemesinin sebeplerinden biri de bu zaten. Yoksa Purito'yu uçuracak bir süper domestik olurdu Moreno.

Purito'dan sonra sırada geçen sezonun iz bırakan Fransızlarına geçelim. 2014'ü kazanan Astana'dan sonra geçen seneki Tour'un en mutlu takımı Ag2r-La Mondiale olmuştu. Peraud ile ikinci sırayı alan takım, ilk 10'a iki sporcu sokmayı başarmıştı Bardet de altıncılığı kapında. Buna ek olarak FDJ'nin genç yıldızı Pinot da üçüncü olmuştu. Bu sene üç isim de burada olacaklar. Pinot ve Bardet için geçen bir yıl tecrübe ve daha da güçlenme anlamına gelirken geçen senenin ikincisi Peraud 38 yaşında, onun için geçen her sezon kariyerinin sonuna atılmış bir adım demek. Hayatının başarısını kazandığı 2014'ün ardından 2015'te ilk 10'da kalması yeter de artar bile kendisine. Pinot ve Bardet ise bu yine ilk 10'dan kopmasını beklemediğimiz isimler. Bardet, Tour provası dediğimiz Dauphine'de etap kazandı geçtiğimiz ay ki o etap Tour de France'ın 17. etabı olarak karşımıza çıkacak üç hafta sonra. Sadece 17. etapta değil birçok etapta gözleri Bardet ve Ag2r takımında olacak. Pinot ise İsviçre Turu'nda bir zirve finişi kazandı Tour hazırlıkları sırasında. Geçen sezonun gençler klasmanında 1-2 yapan bu iki isim Fransızların en büyük umutları. Yine bir Fransız şampiyon çıkmayacak belki ama bu iki isimden biri devlerin aralarına sızıp Paris'te son gün kürsüde olurlarsa geçen seneki çift Fransız barındıran podyuma oranla daha önemli bir başarı olur.

Gözlerimizi şimdi de dört sene öncenin Tour de France şampiyonu Cadel Evans'ın takımı BMC'ye çevirelim. Cadel sonrası Tejay van Garderen'ı liderliğe soyunduran BMC, henüz Amerikalı sporcudan istediği verimi alamadı. Van Garderen bu sene geçmişe oranla biraz daha formda geliyor Fransa'ya. Dauphine'de Froome'un ardından ikinci tamamladı genel klasmanı. Katalunya Turu da kendisi adına başarılı geçmişti. BMC onu yokuşlarda taşıyamayacak, daha doğrusu Sky, Astana, Tinkoff-Saxo kalitesinde domestik katkısı alamayacak ama o takımların domestiklerinin arasına kaynayıp doğru yerde doğru atağı yaparak podyumu zorlayabilir. Podyum diyebiliyorum geçen seneki beşinciliğini referans alarak ama şampiyonluktan bahsetmiyorum, yapamaz.

Bu isimler dışında ilk 10'a aday en güçlü isimler Bauke Mollema, Andrew Talansky, ilk tour macerasına atılacak olan Warren Barguil, 2013 dünya şampiyonu Rui Costa ve Wilco Kalderman olacaklar ama unutmayıp sona sakladığım bir grup var: İkinci Adamlar.

Şu ana dek saydığım ek isimler ilk 10'u doldurdular ama ilk 10 için onlar kadar güçlü, takım lideri olabilseler genel klasmanı zorlayıp podyum yapabilecek isimler var. Dört büyük takımın liderinin dört süper domestiği:

Astana'da Fuglsang, Sky'da Porte, Movistar'da Valverde ve Tinkoff-Saxo'da Majka.

Bu dört isim içerisinde geçen sezonun mayo kazanan isimlerinden biri var: Dağların kralı(KOM - King of Mountains) klasmanındaki puantiyeli mayoyu Rafal Majka kazandı 2014'te. Contador sakatlanıp Tour'u bırakınca Majka kazandığı serbestliği iyi değerlendirdi, iki etap alıp tırmanış mayosunu kazandı. Contador'un zorlamadığı yerlerde etaba gidebilir ki büyük favorilerin domestikleriyle gittikleri etaplarda son bölümleri zorlamadıkları anlar göreceğiz, bu anlarda önde kalan bu süper domestiklerin etap almaları için uygun şartlar oluşacak. Ya da liderinin gidemediği yerde ön tarafın ataklarını yumuşatmak için ön grupta kalıp, lideri yetişemeyince etaba koşan olabilir. Yüzlerce olasılık var bunlar için, tek tek tahminde bulunmamız çok zor.

Valverde ise şu an UCI World Tour'un lideri.

Bilmeyenler için açıklama: UCI World Tour'u, Formula 1 veya Diamond League gibi düşünün. Takvimdeki tüm haftalık turların genel klasmanlarının ve o turların etaplarının ayrı ayrı puanları olduğu gibi ve tek günlük klasiklerin de puanları var. Her sporcu her yarışa katılmak zorunda değil, bunu kaldıracak bir bünye yok ki teknik olarak da imkanı yok bunun. Çünkü çakışan yarışlar da var.

Valverde kağıt üzerinde sezonun en formda ismi olarak gelse de genel klasman için bu listeyi okumak doğru değil. Quintana, Froome ve Nibali gibi sadece Tour'a odaklanmış isimlerin World Tour klasmanında yer edinmelerini kimse beklemiyor, hedefleri de o değil. Valverde bu yıl Liege-Bastogne-Liege ve Fleche-Wallonne'u kazandı. Yani üçüncü etaptaki Mur de Huy'u aşıp yarışı kazanan isim. Ayrıca geçtiğimiz hafta İspanya Yol Şampiyonası'nda da zafer Valverde'nin oldu. Quintana'ya sorun çıkarabilecek bir isim, Tour'da yapacakları ve nasıl bir karakter koyacağı en fazla merak edilen isim diyebilirim. Genel klasmanda kendi takım arkadaşı Quintana'nın kaderiyle oynayabilir. İlk hafta Valverde'ye çok uygun, klasikvari etaplar sayesinde ilk haftanın sonunda sarı mayonun sahibi olursa dağlara gidilirken liderliği ele aldım diyebilir. Bu da Tour'da bambaşka senaryolar yazdırır.

Fuglsang genel klasmanda ilk 10'da kalabilir zira Nibali'nin en büyük destekçisi olarak ön gruptan fazla kopmayacak ve doğal olarak çoğu isme karşı zaman kazanacak. Sadece süper domestiklik rolünün hakkını vererek ilk 10'u elde edebilecek isim. Richie Porte ise Giro'ya takım lideri olarak gidip bir kez daha Grand Tour'ların adamı olmadığını gösterdi. Giro, Tour ve Vuelta'da lider olabilecek bir isim değil, üç haftayı kaldıramıyor. Bir gün Froome'u tek başına çekebilecekken başka bir gün 30 dakika fark yiyebiliyor, yokuşlarda bir sprinter edasıyla aheste aheste pedallayabiliyor. Bu dört süper domestik arasında bir klasman yaptığımızda Porte muhtemelen dördüncü olacaktır. İlk 10 için de bu yüzden pek şans vermiyorum. İlk 20'de kalmak bile Giro'yu denemiş Porte için başarı sayılabilir.

Bu saydığım isimler dışında gözünüz Güney Afrikalı yokuşçu Louis Meintjes'in üzerinde olsun. MTN-Qhubeka'nın Tour macerasında altın değerinde performansların altına imza atabilir.

Tour de France 2015 - Ön İnceleme #1 Favoriler:

Tour de France'ta perde, Utrecht'teki Grand Depart'la beraber 102. kez açılmaya hazırlanıyor -ki yazıyı bloga taşıdığımda ilk etap başlamış oldu zaten-. Tour, 102 yıllık tarihinde altıncı kez Hollanda'da start alacak. Utrecht'te ilk gün 13.8 km'lik bir zamana karşı izleyeceğiz ki daha ilk günden Tony Martin-Fabian Cancellara düellosunu müjdeliyor bize Tour. Üç haftalık heyecanın bundan aşağı kalır yanı olmayacak. Her etap ayrı bir olay neredeyse... Alıştığımız düzenin aksine bu yıl ilk hafta tamamen sprinterlere ayrılmış değil. Tour'daki iki zamana karşı etabı da ilk hafta içerisinde olacak. Burada "ilk hafta" dediğimiz bölümün aslında dokuz etaptan oluştuğunu unutmamak lazım. 4 Temmuz günü başlayıp 12 Temmuz akşamüzeri sonlanacak ilk haftada daha üçüncü gün sprinterlerin canına okuyacak ikonik bir yokuş ve finiş var: Mur de Huy!

Fleche Wallonne'un simgesi olan bu kısa ama ölümcül yokuş, Belçika'ya uğrayacak peloton'un büyük kısmının hoşuna gitmeyecek. Üçüncü gün efsanevi Mur de Huy'a çarpan sporcular ertesi gün başka bir klasik olan Paris-Roubaix yollarına düşecekler. 13 km'lik pave(taş/arnavut kaldırımı) yolda resmen "seke seke" gidecekler. Daha dördüncü günün sonunda, tıpkı geçen sene olduğu gibi pave'de bazı isimlere veda edebiliriz. 2014'te Chris Froome'a ilk haftadan pes ettiren pave yolun bu seneki kurbanı yine Froome mu olacak yoksa bir başkası mı hep beraber göreceğiz. Geçtiğimiz yıl Froome pave'den çıkamazken, Nibali taşların üzerinde beklenmedik bir performans gösterip kırk yıllık klasikçi gibi çıktı oradan, sonrasını da takip edenler biliyorlar, Paris'te kürsünün en tepesinde o vardı.

Etaplarla ilgili daha fazla bireysel yorum yapmayacağım zira her etabı tek tek değerlendirmeyi planlıyorum. Üçüncü ve dördüncü etaplara şöyle bir değinme sebebim parkurun zorluğunu vurgulamaktı. Sadece sprint izlemeyi sevenleri biraz üzecek bir parkura sahibiz. Orta dağlık ve klasikvari etaplar dışında tam yedi dağlık etap var ki bunların beşi zirve finişi olacak. Zirve finişleri dışında da yokuş yukarı biten etaplarımız var ki ilk hafta bunları da göreceğiz zaten. Paris'ten önce son gün Alpe d'Huez'in çıkılacağını eklemek lazım.

Gelelim ön incelemenin asıl merak edilen noktasına, favoriler, sürprizler, sprint etapları ve mayolar...

Tour'da favori olarak harika bir Kare As var elimizde. Bu dörtlü son sekiz Grand Tour'un yedisini kazandı. Son üç sezonda bisikleti domine eden adamlardan bahsediyoruz:

-Son şampiyon Vincenzo Nibali
-İkisi Tour olmak üzere yedi kez Grand Tour kazanan Alberto Contador
-Nibali'den bir önceki şampiyon Chris Froome
-Froome'un kazandığı senenin beyaz mayo sahibi, Giro 2014 şampiyonu Nairo Quintana

Tek tek değerlendireceğim bu şampiyon dörtlüyü. Bir arada karıştırmak istemiyorum.

Nairo Quintana:
Movistar'ın genel klasman lideri, 2013'te Chris Froome'un kazandığı ve pek de keyif almadığımız Tour'da umudumuz olmuştu. İkinciliği söke söke alıp, 25 yaş altı bisikletçilere verilen, gençler klasmanı da diyebileceğimiz beyaz mayonun da sahibi oldu. 2014'te Movistar onu tekrar Tour'a salmak yerine Giro ve Vuelta'ya yolladı. O da takımının bu kararının hakkını verip kariyerindeki ilk Grand Tour genel klasmanını kazandı İtalya topraklarında. Vuelta'yı ise kaza sonucu yarım bıraktı. Bu sezon iste Tirreno-Adriatico'yu aldıktan sonra birkaç yarışta daha kendisini gördük ama genel anlamda inzivaya çekilip tamamen Tour'a odaklandı.

Kendisi için rakipleri kadar kendi takımı Movistar içerisinde de bir tehlike var: Alejandro Valverde. Kimilerine göre ortak lider, kimilerine göre süper domestik olarak geliyor Valverde ama Quintana'nın en ufak hatasında 2012'de Froome'un Wiggins'i beklediği gibi beklemez, basar gider ve takım liderliğini ele geçirir. Zaten Quintana, diğer rakipleri gibi kendi takımının gerçek lideri değil, Valverde "ben de varım" diyor her fırsatta. Quintana ülkesinde inzivaya çekildikten sonra ne durumda tam olarak bilmiyoruz, Fransa'ya biraz güçsüz ve formsuz geldiyse Valverde ortalığı karıştırıp bu genç Kolombiyalı yıldızın Tour planlarına büyük darbe indirir. Güçlü kalıp iyi bir 2015 geçiren Valverde'nin formunu kendi avantajına çevirmesi şart çünkü Valverde kolay kolay domestik rolü üstlenecek biri değil, Quintana'nın takımını Contador-Nibali-Froome üçlüsüyle başa çıkabileceğine gerçekten inandırması lazım.

Quintana genel klasmanda iddialıysa bunu yokuşta her atağı karşılamasına borçlu çünkü bu dört büyük favori arasında en kötü zamana karşıya sahip olan isim. Hemen hemen her büyük yokuşta yapılan her atağı selesinden kalkmadan, buz gibi olan surat ifadesini değiştirmeden karşılıyor. Alışık olduğumuz bir görüntü ve tarz değil bu, adeta düz yolda gider gibi bir ifadeyle parçalıyor yokuşları.

Yine de toparlamak gerekirse Quintana'nın tam bir lider olmaması, Valverde'nin her an planları bozma çabası işine gidip sarı mayo değil etaplara oynayabilecek olması Quintana adına risk. Takımdan kopup kendine sanal domestikler edinerek başka takımların peşine takılmak zorunda kalabilir bazı etaplarda ki buna müsaade eden olmayacaktır. Genel klasman mücadelesi kadar Movistar-Quintana-Valverde üçgeninde yaşanacakları da merak ediyorum ben.

Chris Froome:
Takımıyla beraber baktığımızda Tour'un tartışmasız en güçlüsü Froome. Domestikleri en son kopacak olan, liderine en uzun süre destek verecek olan takım kesinlikle Sky. Belki Contador ve Nibali domestiksiz halde Froome'u silkeleyebilirler ama Tour'da domestikleriniz sağlam kalmazsa işiniz zor ki karşınızda Sky gibi işi bilimsel boyuta taşıyan bir ekip var, 2012 ve 2013'teki zaferlerden beri biraz karanlık bir tartışmanın odağında olsalar bile. Froome'un bu parkurdaki en büyük şanssızlığı bireysel zamana karşı etabı olacak. İlk hafta dışında zamana karşı olmadığı gibi, Froome'un rakiplerine esas farkı atacağı bir bireysel zamana karşı da yok. Tour'un tek bireysel zamana karşı etabı çarşaf gibi dümdüz bir yolda yapılacak ve sadece 13.8 km uzunluğunda. Yokuşun olmadığı bir zamana karşıda Cancellara ve Martin'i geçebilmesi imkansız. Quintana gibi uzun uzun bahsedecek şeyimiz yok aslında, Tour de France 2013'ün şampiyonu yine çok güçlü, 2015'te Tour'un provası olan Dauphine'yi de kazandı. Kazanmasını ister misin derseniz hayır derim, takımına hafiften gıcık olsam da İtalyan biri varken başka birinin kazanmasına ihtimal vermiyorum. Ama şansı en yüksek olan isim ki bunu Contador'un Giro yorgunluğunu düşünerek söylüyorum.

Peki Froome ve Sky için tüm bu yazdıklarımı biraz çöpe atsam nasıl olur? Rodgers'tan beri gruba liderlik edecek, onları taşıyacak bir yol göstericileri yok. Bunun eksiğini çekecekler, özellikle geçen sene Froome'un havlu atmasına sebep olan pave etapta gördük bunu. Froome taşların üzerinde dayak yiye yiye gitti ve kimse dur diyemedi. Bu sene klasikvari etapların çokça bulunduğu ilk haftada Froome'a yol gösterici olabilecek tek isim Geraint Thomas. Ben olsam Thomas'ın rehberlik yeteneğine güvenmezdim bu konuda ki Sky güvenmemiş bile olabilir, belki de "İlk haftayı çıkaralım da, kadromuz kalanını götürür." demiş olabilirler. Froome'un ekibi çok iyi ancak ilk hafta için kafalarda soru işaretleri yok değil. İlk haftayı dokuz sporcudan birini eksiltmeden atlatırlarsa Sky'ın ağırlığı ortaya çıkacak. Ancak "Froome geçen sene düştü diye bu sene de pave'de düşecek değil." derlerse ilk haftada rehberlik edecek bir tane isim bulamamanın bedeli ağır olabilir.

Alberto Contador:
Madem az önce adını andım, geleyim Giro-Tour dublesi hedefindeki Contador'a. Kabus gibi geçen bir Tour de France 2013'ün ardından 2014'te sezon başı kendine gelen Contador, Tour 2014'ü ise Froome'dan hemen sonra terk etmek zorunda kaldı, sebebi de yemek yerken kaza yapması... Şunu baştan diyeyim, tarafsız bir inceleme yazma niyetinde değilim, bisikletten bu kadar uzun bahsedip de objektif olamıyorum. Diyeceğim o ki, ben bu adamı sevmiyorum, hatta nefret de ediyorum ama yakın tarihin en büyük bisikletçisi olduğunu, kendisinin iyi gününde rakibinin olmadığını da kabul etmek zorundayım. Eğer Froome bölümünde bahsettiğim gibi Giro'daki yorgunluğu tamamen atamadan geldiyse kürsü yapması bile zor olabilir çünkü Contador'u biraz güçsüz gören herkes deli gibi saldırıp atak yapacaktır. Hele ikinci hafta dağlık etapların birinde birkaç yüz metre zorlanırsa bırakın diğer üç favoriyi, o an çevresinde olan tüm yokuşçular basar giderler. Bugün futbolda nasıl ki Zlatan'ı, Messi'yi, Ronaldo'yu alt etmeniz öyle çok kolay değilse Contador için de durum aynı. Contador o gün iyiyse ve istiyorsa en kötü ihtimalle onun yanında kalıp fark yememeye bakacaksınız. Contador yorgunluğunu attıysa tek sorunu domestikler olabilir, Giro'da domestiklerinden destek almakta zorlanmıştı, Sky ve Astana domestiklerini güçlü tutarlarsa Contador o zaman korkmaya başlamalı. Tabii tüm bu varsayımlar Giro yorgunluğunu büyük oranda attığı üzerine, yorgunluğu atamadıysa bir şey beklemeyin derim ki o da bırakacaktır zaten sonunu beklemeden. Son cümlem şu olacak: Ne olursa olsun bu adamı önemsememe şansınız yok, zira sevseniz de sevmeseniz de son iki Grand Tour'u kazanan adamdan bahsediyoruz.

Vincenzo Nibali:
Gelelim o Kare As dediğimiz favorilerin dördüncüsüne ve son şampiyona... Nibali sezonu tamamen Tour odaklı geçirdi, unvanını korumak için gelecek ki domestik performansına en fazla ihtiyaç duyan adam olduğunu söylememiz lazım. Astana, Giro'da domestikler açısından çok güçlü gözükse de Aru'nun nefesi yetmemişti Contador'u yakalamaya, şimdi onun bir boy büyüğü Nibali ile Contador'a meydan okuyacaklar ama oradaki domestik kadrosunu Tour'a taşımadılar. Bir isim dışında tamamen farklı domestikler var. Kangert ve Fuglsang'a sağlam iş düşecek. Nibali teke tek kalırsa diğer üç isimden de fark yer, domestikleriyle diğerlerinin tempolarına tutunup son bölümde silkelemesi lazım. Yokuşun başında veya ortasında üç büyük rakibini silkelemesini beklemiyorum, zaten az çok işin içindeki biri de bunu beklemiyordur Nibali'den. Contador, Froome ve Quintana gibi üst üste atak denemek Nibali'nin işi değil yani, Nibali giderse bir kere gider ve tam gider. Nibali'nin muhtemelen her yokuşta bir kere deneyeceği atağını birkaç metre bile geç karşılamak diğer favorileri zor durumda bırakabilir. Eğer bu ender yapacağı ataklarda yakalanırsa ne yapacak peki bu adam? O zaman da devreye defalarca vurguladığımız domestikler girecekler ve Nibali'yi inişlere diğerleriyle beraber getirecekler. Bu dörtlü arasında, hatta belki de tüm peloton'da en iyi inen adam Nibali, yokuş aşağı giderken diğerleriyle rahatlıkla zaman farkı yaratacaktır. Sonrasında yokuşlarda o farkı kullanabilmek yine Astana domestiklerinin bacaklarındaki güçte saklı olacak. Takım zamana karşıda Nibali'den yana bir korkum yok çünkü domestikleri sondaki yokuşu rahat alabilecek durumdalar. Takım zamana karşıda genel klasman favorileri arasında Tour'un gidişatını sarsacak farklar oluşacağını sanmıyorum. Zaten bireysel zamana karşının genel klasman adına ne denli pasif olacağından bahsetmiştim...

4.04.2015

Serie A: 29. Haftaya Girerken

  • Uzun süre sonra blogun üzerindeki tozu Serie A ile atıyorum. Bunu 38 hafta yapsam iyiydi ama son 10 haftaya kısmet oldu.
  • Önce size ufak bir özet yapayım son durumla alakalı.
  • Öncelikle şampiyonluk düğümünün çoktan çözüldüğünü ligin sadece puan durumuna bakan topluluk bile fark etti. Roma milli maç arasından önce Salih'in asist demeye dilimin pek de varmadığı asistiyle Cesena'yı 1-0 yenmeden önceki son 10 lig maçında yalnızda bir galibiyet almıştı. Haliyle bu da Juventus'un farkı 14'e kadar çıkarmasına sebep oldu ki Juventus da o dönemde rehavete kapılıp normalde farka gidebileceği maçlarda bile puan kaybetti çok zorlamayarak.
  • Ligde esas olay Roma'nın düşüşüne kadar üçüncü sırayla alakalıydı. Şampiyonlar Ligi ön elemesini getirecek üçüncü sıra için Napoli, Fiorentina, Sampdoria ve Lazio kapışırken bir anda Roma da bu ekibe dahil oldu ve bu beşli iki Şampiyonlar Ligi bileti için kapışmaya başladılar.
  • Düşme hattı zaten iki takıma indi Parma'nın durumundan dolayı. Cesena ve Cagliari 18 ve 19. sıralardalar ve güvenli bölgeden beşer puan uzaktalar. Bana sorarsanız o iş yaş. Atalanta'yı birinden birinin geçmesi çok zor. Zaten Atalanta dışında diğer takımlar 10 puandan fazla fark attılar.
  • Kısacası, Cagliari-Cesena-Atalanta üçlüsünden ikisi düşecek. Gönlüm Cagliari ve Cesena'dan yana. Atalanta kalsın. Pinilla ve German Denis'in düşmesine gönlüm razı değil.
  • "-Sana mı soracaklardı kimin düşeceğini?
    +Evet."
  • Blogun sahibi Fiorentina'dan bahsedeyim. Bu hafta Sampdoria'yı yendik yendik, yenemedik bitti, daha da Şampiyonlar Ligi şansı olmaz ligde. Ha Avrupa Ligi'ni kazanır da yine Şampiyonlar Ligi'ne katılırsak o ayrı. O ihtimal ligden daha bile yüksek diyebilirim.
  • Mario Gomez falan form tuttu da, iş işten yavaştan geçiyor. Yine de Avrupa Ligi de olsa senede Avrupa'da yer almak kesin. Hem zaten Coppa Italia'da şovumuzu yaptık Juventus'u yenerek. Hedefler anlamında yeterli bir sezondu ama çok daha fazlasını yapabilecek potansiyele sahipken bir şeylerin elden kaçması adamı sinir ediyor doğal olarak.
  • Roma'nın düşüşü için içimden "beter olsunlar" diyorum sadece. Bence iki sezondur fazlasıyla şişirilen bir takımdı, hak ettikleri yere indiler.Doğruya doğru, Fiorentina'yı tutsam da ikinciliği hak etmediğimiz kesin. Orası bu sezon Lazio'nun hakkı. Klose hala taş gibi, Felipe Anderson zaten hile girilmiş gibi oynuyor, futbolun bir açığını buldu, canı istedikçe asist veya gol yapıyor.Sezon başındaki Lazio'yu düşünüyorum, biri bana altı maç üst üste kazanacaklarını söylese küfür eder geçerdim.Fiorentina'nın bu haftaki rakibi Sampdoria'nın da Gabbiadini'den sonra bu kadar iyi olmasına anlam veremesem de Eder'in formunu düşününce biraz sakinleşiyorum. Yine de fikstür onlar için acımasız yüzünü göstermedi henüz. Birkaç hafta sonra altıncı sıraya inebilirler ve hiç mi hiç şaşırmam.
  • Milan diye bir şey var. Inzaghi her hafta "bu defa kader maçına çıkıyor" diye kulübeye iniyor, kovulmadığı gibi pişkin pişkin "Seneye de Milan'ın başındayım!!" açıklaması yapıyor. Neye güvendiğini bilene Cagliari-Cesena maçında Tivibu şifremi vereceğim. Dev promosyon!!!
  • Buraya bunu yazdım diye reklam yaptım sanmayın. Metin arasında tek kelimeyle reklam olmaz. Tivibu önce adam olsun da Tivibu Ev için Tivibuspor 3 kanalını, Tivibu Cep için de Eurosport 1-2'yi ve Tivibuspor 3'ü eklesin. Sonra bedelsiz olarak reklamını bile yaparım hiç üşenmeden.
  • Inter dört maçtır kazanamıyor, Mancini tekrar geldikten sonra galibiyete ilk kez bu kadar uzak kaldılar. Hocamın işi zor, çok zor. Elde Shaqiri ve Podolski'ye rağmen çöp gibi bir kadro var. Yazık.
  • Kalan takımlardan da Sassuolo ve Verona'ya değiniyorum. Sassuolo süper İtalyanlardan beklediği verimi alalı aylar oluyor. Düşüşteler, yatıp kalkıp Atalanta-Cesena-Cagliari üçlüsünün mallığına dua etsinler. Yoksa çok kolay çekilirlerdi düşme hattına.
  • Verona ise Toni ile yine mutlu mesut yola devam ediyor. 36 yaşında 20 gol atan Toni, 37. yaşında ise son 10 haftaya 13 golle giriyor. Böyle giderse 40'a gelip gollere devam edecek ama en kötü öbür sezona da ikna olur ve bırakır. Gol atamayan, aciz bir haldeyken bırakıp gitmek yakışmaz Toni'ye. Hala en üst ligde golleri bulmaya devam ederken bırakıp gitmesi en hayırlısı. Seneye de 10-11 tane atıp bıraksa herkes takdir eder. Efsaneliğinin hakkını verir.
  • Şimdilik bu kadar, haftanın sonunda yazar mıyım bilmiyorum da 30. haftaya girerken de yazacağıma eminim.









2.10.2014

Arsenal 4-1 Galatasaray (Part #1): Prandelli'nin Sistemi

Büyük bir Prandelli destekçisi olarak yaşananlara büyük oranda şaşırmadığımı söylemek istiyorum en başta. Yani 3-5-2'den girip 4-4-2'den çıkıp son anlarda onu da değiştirip dörtlü savunmanın önünde karmaşık bir yapıya bürünmesi falan beni şaşırtmayan şeylerdi. "Biz bunları köşelerimizde yazdık" havasına girmek istemiyorum vasat spor servisleri gibi ama doğruya doğru, sezon başı Prandelli yazılarımda söyledim olacakları. Twitter ve blog üzerinde Prandelli yorumlarımın hepsini okuyanları o yazılarla umutlandırmışımdır elbet bir parça, bu mu senin umutlandıracağın takım demeden önce sakin olun ve umudunuzu koruyun. Prandelli deneyecek dedim, yine okuyanlar biliyor çoğu şeyi, yaşananların çoğunu yazmıştım, gerçekleşmekte olanların da bir kısmı daha önce yazdığım şeyler olacak, eminim buna.

Prandelli'nin bol bol taktik denediğini, maç içerisinde taktikten taktiğe geçebilen bir adam olduğunu yazdığım için bugün maç içerisindeki değişimleri yadırgamadım. Bugün berbat giden sistemde 45 dakikayı doldurayım diye inatlaşırken yarın harika giden başka bir sistemi "bir de şunu deneyeyim" diyerek rafa kaldırabilir bir süreliğine. Prandelli oyuna kenardan tek oyuncu aldığında bile takımı farklı dizilişlere ve oyun anlayışlarına evrilebilir hale getirmek istiyor. Bunu elbet bu tip şeylere kolayca adapte olabilen, maç içerisinde savunma ve hücuma farklı taktiklerle oynanabileceğini bilen oyuncuların bulunduğu İtalya'da kolayca gerçekleştirdi. Zor olan, biraz kaba olacak ama, çoğunluğu yontulmamış odun kıvamındaki Türk oyuncularla bunu başarmak. Türk oyuncu 4-4-2 veya şimdinin modası 4-3-3/4-5-1 dizilişini altyapıda alıyor, başka kalıba girmiyor, öylece bekliyor. Bu yüzden de gol kralları tek sistemlik oluyor ülkede. Okan Yılmaz veya Zafer Biryol başka düzenlerin/sistemlerin içinde yaşayamıyor, bildiği tek sistemi gördüğü zaman bir şey yapabiliyor.

Sen bu ülkede bu anlayışı yerleştireceksen önünde iki yol var:
- Acı çekip, bir süre sıkıntılarla boğuşup, her şeyi oynayabilen bir takıma kavuşacaksın sonunda ve kazanan sen olacaksın.
- Ya da elindeki oyuncuların çoğunun uyacağı sistemin dışına çıkmadan tekdüze bir anlayışla devam edeceksin.

İlk yolun gidişi zor ama sonu çok daha parlak. Herhangi bir alt seviye takım bile maç öncesi x bir düzene çok iyi cevap verecek şekilde hazırlanabilir ama o takımın cevabına uymayan başka bir soruyla sahaya çıkarsan rakibi kilitler bırakırsın orada. Veya şöyle diyelim, bugün 3-5-2 çıkan Prandelli'ye karşı küçük takım o düzeni harika şekilde tıkayacak önlemler alır ve her şeyi ona göre kurgular ama Prandelli maç içerisinde aniden 3-3-4 gibi enteresan bir düzene sokar takımı ve darmadağın olur önlem aldığını sanan takım.

İlk yol bu yüzden güzel. Her taktiğe ve düzene ayrı ayrı önlem alacak takımlar fazlasıyla çıkar ama hepsine aynı anda önlem alacak takım yoktur. Mourinho ve Klopp gibiler belki hepsine önlem alır ama zaten onlar o yüzden böyle ayrı cümlede konuşuluyorlar. Prandelli bunu istiyor ve Fiorentina'da da başardı. Sonrasında çok inatçı bir hale gelip beşinci senesinde can sıksa da özellikle 2-3-4. senesi bambaşka bir keyif veriyordu Fiorentina'da.

Gelelim ikinci yola. Bu kadar uzun ilk yoldan bahsettikten sonra ikincinin neden kötü olduğu anlaşılmıştır sanırım? Tek sistemi çok iyi oynasan bile gün geliyor o sistemin karşıtı harika bir sistem çıkıp senin düzenini baştan yaratmana sebep olabiliyor. O zaman da işte elinde tek sisteme bağlı kafadaki oyuncular yeni düzene alışamıyorlar ve çöküp gidiyorsun.

Bu yüzden ilk yolu seçip sabır göstermek zorundayız veya sabır göstermeyip eldeki malzemeyi tek tarzda verimli oynatacak adamı bulmalıyız.

Bana sorarsanız bir süre kayıp yaşayıp çok farklı düzenleri çok iyi olmasa da iyi/yeter seviyede oynayan bir takıma sahip olmak her zaman daha iyi. Takımımın bir sonraki hamlesini ezbere bilmektense "acaba şimdi neye çevirecek hoca" diye düşünmeyi tercih ederim.

Bugün 3-5-2'de büyük hatalar yapmadı mı? Yaptı elbet Prandelli, hatta çok büyük hatalar yaptı. Ancak Arsenal maçı kafasındakileri uygulayıp işleri yoluna koyduktan sonra oynanmış olsa şu an Londra'dan galibiyetle dönen takımı bile konuşuyor olabilirdik. Gülmek serbest bu öngörüme ama Prandelli'nin Anfield'dan zamanında galibiyetle döndüğünü unutmamak lazım. O da yetmedi, o dönem Liverpool'u içeride dışarıda yendi Prandelli. Sabır gösterildi mi oluyor, Parma'da ve Fiorentina'da bunu yapan adamın Galatasaray gibi bir yapamama imkanı yok. Yarın bir gün gönderilirse veya erkenden bırakırsa Galatasaray'da yapamadı demem asla, Galatasaray'da izin vermediler derim.

Devreye kadar facia olan plan, devreden sonra dörtlüye dönünce düzeliyor, demek ki oyuncuların çoğu hala belirli kalıpların içerisindeler. Tabii Prandelli'nin geç hamlesinin payı büyük yaşanan ağır yenilgide, ona hiç itirazım yok. Kaldı ki o plan faciayla sonuçlanmayabilirdi. Melo'ya verdiği görevi Chedjou fazla fazla yapabilecek bir adam. Melo kalkıp da en dipten oyunu kurup Burak'a top götürmüyor, Sneijder-Selçuk-Dzemaili-Yekta-Hamit kim varsa topu ona iletecek kadar savunmada oyunu kurup devamına bakmıyor. Bu Chedjou'nun arayıp da bulamayacağı iş doğrusu.

Burada şu nokta kilit ve güzel. Bugünkü 3-5-2'de Sneijder'in yeri ve rolü harikaydı. Laf edemem açıkçası buna. Sıkıntılı kısım önündeki Yekta'ydı. Yekta yerine bu sezonki etkisi haliyle bile Selçuk veya -geçen yazıda pek hor gördünüz ama- Emre çok iyi seçim olurdu ama zaten Melo'nun yerinde Chedjou oynasa ve savunmayı Gökhan veya Hakan'la desteklese Melo hemen Yekta'nın yerini alacak ve sorun çözülecek. Bugün sadece Yekta'nın yerine yerli stoperlerden biri oynayıp Melo o bölgeye geçse çok başka bir oyun görecektik eminim. Çünkü Melo'dan bekleneni Chedjou yapacak kalitedeyken Yekta'dan beklenenin birkaç kat fazlasını da Melo yapacaktı. Böylece Chedjou da Melo gibi kademe eksiği olmadan savunmayı toplayacaktı ve Veysel'in açığını kapatma işini de Chedjou değil Hakan veya Gökhan yapacaktı.

Olacaktı edecektiyle gidince böyle basit gibi gözüküyor ama cidden basit. Maç sonu Wenger'in dediği gibi Prandelli'nin takımını tanıması lazım. 3-5-2'yi şiir gibi oynayacak potansiyeldeki takımı, Melo'yu Muslera ile tavla atacak pozisyona değil de Sneijder'in geride kurduğu oyunu kendisinin hemen önünde hücuma dağıtacak işi yapacak pozisyona getirerek başarılı şekilde oynatır. Burada bu işi yapamayanın Yekta olduğunu bir kez daha belirtmek lazım.

Tüm bunlar olurken, o iş Pandev-Burak'la olmaz. Pandev-Umut olsa sisteme çok daha yatkın bir ikili olacak ancak Burak Prandelli'nin sistemlerinin katili bir görüntüde. Parma'daki Prandelli'yi düşünüyorum, Burak o takımın maçlarını kulübeden izler. Fiorentina'yı düşünüyorum, kulübeyi bazen zorlayıp çoğunlukla tribünde izler. Burak bu takımda Prandelli'nin çoklu sistemini baltalayan bir oyuncu. Bunu baltaladığı gibi, Prandelli'nin iki ana oyun yapısında da Burak'ın yeri ne yazık ki yok. Sezon başı kenara ilk Burak ve Telles'i çeker dedim ama Umut'un etkileyici bir oyun tarzı olmaması Burak'ı sırf istatistik anlamında 11'e yazdırıyor Prandelli'ye.

Wenger iyidir kötüdür tartışıyor herkes ama deminki lafın altını güzelce çizmek gerek. Prandelli'nin takımını tanıması lazım. Yekta'nın gerideki Sneijder'in önündeki adam olamayacağını veya olması için çok yolunun olduğunu bilmesi lazım. Veysel'in önünde bir kanat varken bile sağ beki götüremezken tüm kanadı götüremeyeceğini bilmesi lazım. Bunun yolu da Fiorentina'da başarıya ulaşmasının temel faktörlerinden birinden geçiyor: Hafta arası oynanan amatör hazırlık maçları. Elindeki bazı oyuncular her sisteme uyabilecekken bazıları da oynamadan mümkün değil farklı rolleri beceremiyorlar. Hani dedim ya yontulmayanlar diye, onlar işte. Onları yontmak için amatör takımlarla hazırlık maçları oynatırdı İtalya'da. 15-0 biten maçın kime ne faydası olduğunu bazen sorgulardım, bu blogda bile geçmiş yazılarda vardır o maçların bazılarını anlamsız buluşlarım. Ancak gel gör ki Fiorentina o dönem korkulan Fiorentina olurken bu saçma denen maçların payı büyüktü. Veysel belki hiçbir zaman 3-5-2 kanadı olamayacak ama o maçları oynasa en azından hakaret yemeyip sistemde idare edecek kadar oynayabilen bir oyuncu olacak. Ya da Yekta, arkasında Sneijder varken pozisyon olarak, önde Dzemaili ile birlikte hücum presin temelini oluşturması gerektiğini bilecek. Bunları bilmiyorlar mı? O zaman Trabzon'un verdiği ücrete bakmayıp mecburen gidecek Trabzon'a Yekta, takasta adı geçti diye gönül koymayacak.

Hala emin değilim Prandelli ne yapar ne kadar sabreder veya ona bizimkiler sabreder mi... Ancak emin olduğum tek şey her maça farklı diziliş ve kadroyla çıkan Prandelli'nin bu deneyselliğinin meyvelerini toplayacağı. Yapabilir demiyorum, tutabilir demiyorum. Yapacak ve tutacak diyorum. Adam bu yüzden ilk sene ligi ön planda tuttuğunu bağıra bağıra söyledi. Arsenal maçında maçtan bir saat evvel de lig önceliğimiz dedi, maç sonu da ligi düşünüyoruz önce dedi. Deneye yanıla ligi bir şekilde kazanıp Avrupa'da deney yapmak zorunda kalmadan, en uygun sistemle yer almak istiyor her maçın önemine ve tarzına göre.

Bir sene sadece. Çok bir şey değil. Bir sene sabredelim Prandelli'ye. Kavgayı gürültüyü bırakıp, en azından sezon ortasına kadar yerden yere vurmayı bırakın. Arsenal'den 4 yedi diye bir adamın ne taktik dehası sorgulanmalı ne de kariyeri. Arsenal'den 4 yemekle bu güzelim kariyer sorgulansaydı Arsenal'e Kocaelispor'la 4 atan Hikmet Karaman futbolun tek hakimi olurdu yeryüzünde. Arsenal maçı sonrası Twitter'ı komple İtalyancaya çevirip bir Parmalı veya Fiorentinalı taraftara okutsanız Prandelli'den değil de Delio Rossi'den falan bahsediyorsunuz zanneder. Yapmayın bunu. Artık Galatasaray'a bunları yapmayın. Senede ikişer hoca değiştirip denk gelirse şampiyon olan diğerleri gibi yapmayın. Bekleyin, bir sene en iyi olmayıverin, sonraki sene en iyiden çok daha iyi yapar sizi Prandelli. Düşmese yeter denen takımı Avrupa kupalarına sokan adam, hem de her tür pis medya ve saha dışı ortamının aynen geçerli olduğu İtalya'da bunu yapan adam, Türkiye'de, Galatasaray gibi bir güçle fazlasını yapar.

Başta dedim ya umudunuzu kaybetmeyin diye, mantıklı açıklamasını yaptığımı düşünüyorum. Prandelli'yi iki aydır izleyen çapsız medya mensuplarına inanmak da sizin elinizde, dokuz yıldır izleyen adama inanmak da... Ben dokuz yıldır takip eden adam olarak elimden geldiğince her fırsatta Prandelli'yi anlatıyorum gerçekten işlerin iyiye gideceğini bildiğim için. Hangi tarafı seçersiniz bilemem ama umarım aynı tarafta oluruz.

26.09.2014

"Bahis Tahmini Yaparım" Diyenlere...

Yeni sezonla birlikte ilk kez iddaa/bahis tahmini için bir şeyler yazmaya başladım. Tabii ki konu Serie A, başka lige tahmin yapıp "bu budur, bu değildir" diye ahkam kesecek değilim ama Serie A oldu mu sazı ele alırım hiç acımam. Gömülecek takımı iyice gömerek, iyi takımın hakkını vererek maç önü bilgilendirmesini ve tahminimi yazıyorum dört haftadır ve sezon boyu da sürecek, gayet keyifli işmiş bence.
Katkı sağladığım tahmin sitesi Winonbet.com Fransa ve Almanya ligleri için de bu ligleri düzenli takip eden yazarlar aramakta. Her hafta maçları bir önceki geceden hazır edip maç günü okunabilir halde teslim etmeniz yeterli. Zaten editör girişi yapıp sayfanızdan blog yazar gibi tahmin ekliyorsunuz. Birkaç kere blog yazısı yazmış herkes yazı ekleme konusunda sorun yaşamaz.

Her maçta 200 kelimenin fazla altına inmeden 200-250 kelime civarı ufak maç tahminleri yaapacaksınız. Yazı sonunda iddaa'daki seçenekler içerisinde 1 veya 2 tahmin seçeneği belirteceksiniz. Kurallar bunlar. Yazılar karşılığı ufak bir gelir(tahmin yazısı yazılan maç başı 4 TL) de sağlamış olacaksınız kendinize.

İlgilenenlerin bana değil doğrudan Gökhan'a başvurmaları lazım: gkhnaksoy@gmail.com (mail) / gok-aks@hotmail.com (skype)

Daha önce Twitter'dan da başvuru olmuştu birkaç tane, o arkadaşlar yanlış anlamasınlar, onların da başvuruları duruyor, seçim için alternatifler çoğalsın istiyorlar, aceleyle seçim yapmamak için.

17.09.2014

Prandelli ve Diğerleri: Galatasaray 1-1 Anderlecht


Tam olarak nereden başlayacağımı planlayamasam da önce kendimi eleştirerek başlamak en iyisi. Kadro açıklandığında Selçuk-Melo-Xhemaili-Sneijder dörtlüsünün destansı bir top oynayacağını, her birinden ayrı ayrı söz edeceğimizi falan iddia etmiştim ancak bu görüşüm ilk dakikalarla birlikte patladı. Uyum sorunu desek Xhemaili bunu yaşatmayacak kadar uyumlu başladı Galatasaray kariyerine. Birkaç yanlış pası ve anlamsız denemeleri oluyor iki maçtır ancak 10 sene takımda kalıp bunları aşamayan Ayhan Akman türevi oyuncuları da gördü bu gözler, iki maçta bu noktaya gelen adamın kusursuza doğru adım adım gideceğinden şüphem yok. Kısacası bir uyum sorunu yok, genel bir aksaklık var, Sneijder biraz sorumluluktan çekinir durumda, belki Dünya Kupası sonrası hala istediği düzeye gelemedi, belki de arkasında topla oynama yeteneği olan adam sayısı artınca rahatladı, bilemeyiz. Düzeleceği konusunda şüphem yok. Xhemaili'yi zaten iki maçta bağrımıza bastık. Melo günü kurtarıp takımın yıkılmamasını sağladı her kötü maçımızda olduğu gibi. Bir gün herkesi tek tek sıra dayağına çekip "Siz neyin peşindesiniz?" diyecek orta yuvarlakta, bir o eksik kaldı. Selçuk ve Sneijder kaptan ama gizli kaptan Melo. Fiorentina'da da 1 sene oynayıp satıldığı haberini alan taraftarın kulübü taşlamasına sebep veren şey bu karakteri zaten. Gizli bir şekilde takımın patronu haline gelebiliyor ve bundan hiçbir futbolcu da rahatsızlık duymuyor.

Gelelim Selçuk'a. Takip ettiğim 200'den fazla insanın yarısını atıyorum Twitter'da, bisiklet-yüzme-yabancı-haber gibi hesaplar ve futboldan alakasız çevre desek. 100 kişilik bir ekip vardır herhalde devamlı olarak futbol konusunda yazan çizen. İçlerinde benim kadar Selçuk İnan'a destek olan yok. Fırat Selçuk desen Fiorentina'dan önce Emre Çolak ve Selçuk İnan diyecek insanlar. Emre konusunda inatçılığım tüm hızıyla sürecek ama Prandelli izin vermiyor, herhangi bir inat konusu yaratamadım oynamadığı için. Halbuki sezon başı hazırlıklarında gayet de iyi görünüyordu ve Prandelli'nin istediği her şeyi yapıyordu Sneijder veya Selçuk'un görevini aldığında. Melo gibi bile denedi Prandelli ama o bir deneyden öteye gidemezdi, o fizikle orada oynayan adamı maç içinde parçalayıp son düdükle birlikte mangal yaparlar saha ortasında ateşi yakıp. Neyse konu neden Emre Çolak Oldu ki? Selçuk'a uzun uzun değinmem lazım. Prandelli, Selçuk'un kötü geçen 2013/14 sezonundan sonra büyük bir fırsat ve tren henüz kaçmış değil. FM/CM oynayan bilir, bazı oyuncular ortama adapte olamayıp "Beni evime gönder hocam iki-üç hafta, kafayı toplayıp döneyim." derdi, biz de yollardık ve çoğu zaman işe yarardı oyuncu mental anlamda muhabbet kuşu seviyesinde değilse. Selçuk'un ilk etapta ihtiyacı olan şey bu, öyle veya böyle, ister kadro dışı gibi ağır bir damgayla, ister "izin" adı altında iyimser bir havayla... gidip iznini alacak ve hem vücudunu hem kafasını dinlendirip son bir şans için dönecek. Hala yerden yere vurup eleştirenlerle aynı kafada olamıyorum ama Metin Oktay'ın, Bülent Korkmaz'ın taşıdığı kaptanlığı taşıyorsan kafandaki ilk dert Galatasaray olacak. Galatasaray derken, takım olan, yeşil saha içerisinde olan. Galatasaray'ın taraftarı değil. Taraftar bir koca sezon eleştirdiği adamı öbür sezona aynı çizgide başladığı zaman yerden yere vurma hakkına ne yazık ki sahip. Selçuk kariyeri boyu bunu takacaksa zaten o kariyerin son birkaç sezonuna değil ayına bile girmiş olabilir. Geçen sezon Mancini'nin sistemi gereği Selçuk'un sağa sola pası dağıtıp yerinde kalması yeterliydi benim gözümde. Ancak bu sezon Prandelli ondan Montolivo'dan aldığı verimi bekliyor. Geçen sezona dek eleştirildiği maçlarda bile 90 dakika kalan Selçuk'un artık kenara gelmeye başlaması hocanın istediklerini alamamasıyla alakalı.

Sezon başı yazmıştım, Prandelli ufacık bir ışık görürse oynatır. Israr eder, eder, eder, eder, en sonunda da hocayı eleştirenler utanırlar. Fiorentina'da beş senede defalarca yaşadım, yine yaşayacağımız oyuncular olacak göreceksiniz. Ancak Selçuk'u oynamamaya iten saha dışı şey neyse bir an evvel çare bulunmalı. İki şampiyonluğu avuçlarının içinde tutup takıma hediye eden Selçuk'un sadece fiziksel eksiklikle bugünkü durumuna gelmesi akıl alır gibi değil. Fiziksel eksiklik savunma yönünü köreltir ancak durduğu yerden zaman zaman Pirlo'yu anımsatan nokta atışlarını yapmasına engel olmaz. Sonuçta roket atmıyor, bazen 9-10 metreye de olsa kimsenin atamayacağı bir pası atan adamın şimdi atmaması fiziksel eksiklik değil. Mecburen kenara gelecek ve yerine birileri, Furkan veya Emre bile olsa denenecek, başka çıkış yolu yok. Prandelli'nin sisteminde Selçuk gibi oyuncunun rolü büyük ve Montolivo'dan aldığı verimin fazlasını alabileceği bir oyuncu Selçuk. Bugün için özel not düşmem lazım, Melo ve Xhemaili'den iyi değildi tabii ama kötü de diyemem ben. Melo savunmada ortalığı toparlayarak bu üçlünün içerisinde en iyisiydi ancak hücumu ön plana koyduğumuzda üçünü ayıramam. Genel olarak isteksiz olan orta sahada Selçuk da diğerleri kadar isteksizdi bugün. Daha önce eleştiriyi çok daha fazla dozda hak ettiği maçlar vardı ama çıkarken yuhalanacak kadar berbat değildi kabul edelim.


Bu kadar Selçuk yeterli sanırım, geçiyorum iki önemli noktaya. Sezon başı Burak ve Telles yedek kalabilir yazdığımda bana deli gözüyle bakıldı. Bugün bakıyorum, Prandelli'nin günden güne oturduğuna inandığım sistemini Telles'in istenen seviyede olmaması ve Burak'ın bu sistem dışı bir adam olması baltalıyor. Orayı kurtaracak kişi Hakan Balta, ister bana deli deyin, ister yine mi kürkçü dükkanı deyin ama görünen köy kılavuz istemiyor. Hakan Balta hem kontenjan hem de sisteme uyum sürecindeki savunma anlayışı bakımından çok uygun oraya. Sonrasında Telles düzelir, Tarık da oyuna girdikten beş dakika sonra geri dönemeyecek kadar nefessiz kalmayı bırakırsa Hakan yerini görevini yapmış bir şekilde diğerlerine devreder. Tarık'ın sadece beş dakika ileride koşturup geri dönerken orta yuvarlağı hafif geçince pes etmesi cidden mucizevi bir olay. 4.75 milyon Euro'nun bu kadar çabuk oyundan düştüğü başka bir memleket bilen varsa yorum kısmına not düşsün. Telles fizik olarak biraz eksik ama tam anlamıyla yetersiz değil, tek problemi geldiğinde attığı güzel gol ve sonrasında yüklediği aşırı özgüven. Biraz sakin ve haddini bilerek oynasa adını Telles değil sol bek olarak değiştirip oraya daimi olarak kazıyabilir.

Burak ise bu sistemin olmazı. Olmazsa olmazı değil, olursa olmazı, Burak'la olmaz... Prandelli Parma'da teknik adamlık kariyerinde hızla yükselirken Gilardino vardı, Sonra Fiorentina'ya gitti, Osvaldo'yu denedi ama yeni yetme Osvaldo o dönem işini görmedi. Toni ve Gilardino ile uzunca bir süre muhteşem sistemini muhteşem şekilde devam ettirdi. Ona lazım olan topu alıp kendini bilmez şekilde ezen ve her zaman kahraman olma egosuna sahip olan Burak değil. Prandelli'ye lazım olan şey hemen vurup rakip savunmaya panik yaptıran veya vurmuyorsa da topu üçüncü bölgede tutup arkadaşlarının yerleşmesi için kritik birkaç saniyeyi kazandıran forvet. Almeida bu yüzden burun kıvırmadığım biriydi, Elmander bu yüzden gitti diye dizlerimi dövdüğüm isimdi. Bugün Prandelli ile çıkılan dört resmi maçta Burak yerine Elmander olsa hocanın kısa sürede nasıl mükemmel sistem kurduğunu okuyorduk. Elmander sınıra takılıp Burak'a mahkum edince bizi, aynı isimler Galatasaray'da büyük bir kaos ortamı varmış gibi yazıp çiziyorlar. Geçeceksiniz bunu... O Prandelli için "Beraberliğe yatıyor" diyen adam hakkında ayrıca konuşacağız burada. Twitter'da yazının sözünü verdim ve unutmaya niyetim yok, yazılacak, bilmeyenlere Prandelli dersi vermeye devam edeceğim. Bu kadar da net ve iddialıyım bu konuda.

İddialıyım iddialı olmasına da, Burak'la devam edildiği sürece Prandelli'nin geleceğinden şüpheliyim. Zira Burak yeni sözleşmenin de gazıyla paçayı kurtarır, biz yine yerine benzerini bulamayacağımız güzel bir adamın peşinden el sallarız. Toni ve Gilardino gibi top tutan, aniden vurup hiç olmayacak/beklenmedik yerde karambol ve panik yaratan bir adam bulmalı veya yaratmalı Prandelli. Osvaldo adı bizimle anıldığı zaman çok heyecan yapmıştım ama boşa çıktı tabii o heyecan. Pandev geldiğinde ise aranan ismin o olmadığını inatla söyledim, söylemeye devam ediyorum ve edeceğim. Tek diyeceğim şudur, Pandev beklentileri tam karşılayıp sistemi uçuracak adam olmayabilir ama Burak ile %10 oranında çalışabilen sistemi %60-70'lere çeker. Bu da iki basamak atlamış bir Galatasaray demektir. Pandev'in aldığı topu direkt olarak kaleye gönderebilme özelliği Elmander ve Almeida ile tek ortak özelliği, 57. dakikadaki şutu buna örnek. Orada Burak olsa semazen misali döner dururdu kendi etrafında pozisyon bulabilmek için... %100'ü bulduracak adam ise yerli olarak yok veya varsa da henüz 16-17 yaşındadır ve haberimiz yoktur. Belki Enes Ünal buna uyar ama Prandelli'nin haberi var mıdır bilemem. Belki ilk rakip Bursa diye öğrenmiştir Enes'i. Keşke gelse ve Prandelli'nin eğitiminden geçse. Gerçi Şenol Güneş eğitiyor kendisini, o konuda korkumuz olmaması lazım, gelişir elbet. Avrupa'ya doğrudan geçiş yapmadan önce Türkiye'de bir şeyler denemek isterse bizim sisteme uyabilecek tek yerli olarak gözümüze kestirmemiz lazım. Şimdi sezon başı neden Telles ve Burak'ı yedek kalabilir diye yazıya döktüğümü anlamışsınızdır sanırım. Birkaç maç gördükten sonra ikisinin aksadığı çok açık.

Maça da şöyle isimler özelinde değil de genel olarak bakarsak şunu görüyoruz: Anderlecht bizden bir puan alsa düğün-bayram yapacak halde stada gelmiş ancak öyle korkunç bir ilk yarım saat atlattık ki Anderlecht buradan üç puanla dönebileceğine inandı. Suarez'in ilk yarı oyuna girme sebebi de bu. O an sakatlıktan bir değişim oldu dendi TV'de ancak o sakatlık forvet almayı gerektirmezken Anderlecht'in bir anda iştahı kabardı. Chedjou'nun isyanı olmasa ulaşıyorlardı da amaçlarına. Yine de dört resmi maçı tek gol yiyerek kapatan bir Galatasaray'a sahibiz. Kazanmakta güçlük çeksek de Burak varken bu sistemde zor kazanmaya mahkumuz. Pandev tek forvete geçecek ve Telles-Xhemaili-Bruma-Chedjou dörtlüsünün en az ikisinden, çoğu zaman üçünden fedakarlık edeceğiz ki Telles ilk vazgeçilen olacak. Xhemaili'nin formu ve Bruma'nın kendini zorla oynatacak olması Pandev'in de daimi olarak 11'de olmasına engel gibi ama Prandelli sever bu karmaşıklığı. Elinde seçenek çokken kararsızlığı avantaja çok kolay çevirebilen bir hocamız var neyse ki.

Gol sonrası coşarken göremediğimiz, maç sonu yorumlarda sık sık ekrana gelen bir Muslera tepkisi var. Muslera %100 haklı ama taraftar da Muslera kadar haklı. Oyuncu oyuncuyu tabii ki kollayacak, gol atan adam asist yapan arkadaşını onurlandırmak için taraftarın önüne atıyorsa golden sonra, eleştirilen adamı da diğerleri taraftarın elinden çekip alacak. Bu iki kere ikinin sonucu kadar basit bir denklem. Ancak taraftar da pas vereceği yerde dilek feneri misali göklere şut atan, şut atacağı açıda üç kişinin arasına topu gönderip pas beklemeyen arkadaşına pas değil suç atarcasına oynayan adamı eleştirecek. Burak kadar beslenen ve şans verilen bir adamın üç sezondur inatla saç baş yoldurması bir yerde bardağı taşıracak. Muslera taraftar ve Burak arasında köprü olacak mı bilemem ama arada kalıp kendine laf söyletmeyecek kadar akıllı bir adam olduğundan korkum yok o konuda. Dediğim gibi, o da haklı, biz de haklıyız. Zaten Burak konusunda yeteri kadar bilinç oluşmaya başladı. Eskiden berbat oynayıp bir şekilde gol atabildiği zaman herkes arkasında durur savunurdu, bugün di

kkat ettim de pek savunanı kalmamış puanı ve belki de Avrupa'da yılbaşından sonrasını görmemizi sağlayacak golü boş kaleye yollamasına rağmen. Kaos ortamını sevmesem de tekrar tekrar söylüyorum, Burak'ın artık şansa veya boş kaleye goller atarak paçayı kurtaracağı ortam kalmamış gibi, aldığı yeni sözleşmenin getirisi bu olacak, daha tahammül edilemez bir hal alacak. Tıpkı Selçuk gibi, iki isim de zaten baskı altındayken yüksek ücretli sözleşmelerle iyice dikkatleri üzerine çektiler.

Son olarak iki not: 
1- Chedjou'nun satılmasına kim engel olduysa varımı yoğumu harcayıp heykelini dikmek istiyorum. Bu sezon tarif edilemez bir şekilde yükseliyor formu.
2- Prandelli'yi harcamayın, harcatmayın, harcatmayalım. Bu güzel adam, ülkeden yolu geçen nice vasatlarla aynı kefeye konup bir çırpıda harcanacak bir adam değil. Bir kere de iyi bir adamı üzmeyelim, bir kere de o haklı olsun, belki bu sefer kazanırız. Gelmeyin medyanın gazına ve anlamsız Prandelli eleştirilerine. O bunları kafaya takmayacak kadar büyük şeylerle boğuştu kariyerinde, siz de takmayın kafaya. Prandelli ile önümüz fazlasıyla aydınlık, yeter ki ilk fırsatta çelmeyi takmayalım adama.

13.08.2014

Güle Güle Süleyman Dedem...

Bu ülkede futbolu azıcık seven herkesin içi sızlamıştır da, benim canım bir başka yanıyor haberi aldığımdan beri... Çocukluğumda yaz aylarını iple çektiren, Beşiktaş'ı hep ayrı bir yerde tutmamı sağlayan dedem artık yok.

Fotoğraftakini 20 yıl önce babamla İstanbul'da rakı sofrasından yolladı bana. Duvarında asılı olan, İnönü Stadı kokan flamayı alıp "Hoca bu torunuma gidecek, bir şey olmasın!" demiş babama, imzayı atmış yollamış...

İlk Galatasaray formam kayıp bugün ama bu ilk günkü gibi duruyor. Nerede saklarsam saklayayım, her zaman Galatasaray formalarımın en üstünde bu vardı, son 6-7 senedir de dolabımın kapağında asılı, her açışımda görüp Süleyman dedemi her gün selamlamamı sağladı, bir gün her bakışımda gözlerimi dolduracağını biliyordum ama... işte... ne diyebilirim ki...

Akşam işten geldim, yemek yiyordum, Twitter'daki şakalardan biri sandım, Münir Özkul'dan alıştırdılar sonuçta sevdiğimiz insanların ölüm haberleriyle ilgili şakalara. Alıştırdılar da, bir terslik vardı, yazan adamlar şaka yapacak adamlar değillerdi. Televizyonda da haberi son dakika olarak görünce yediğim yemeği attım yere, kapandım ağladım. Azıcık nefes aldım, annemi babamı aradım, Süleyman dedem ölmüş dedim, bir daha ağladım kapatıp. Babam beş dakika geçti aradı tekrar, belliydi oğlum dedi, kaç senedir hastaydı adam dedi, büyüyüp de bir kere daha sarılıp elini öpemedim dedim, kapattım telefonu tekrar ağladım... Her hastaneye kaldırılma haberini korkarak takip ettim. Kendimi alıştırmaya çalıştım hep, bu defa işten güçten durumunun ağırlaştığını göremedim, bir anda geldi haber. Büyüdükten sonra çok yakın çevremden aniden aldığım bir ölüm haberi hiç olmamıştı, hep hazırlıklıydık yakın çevreden yaşanan ölümlere ama ilk kez böyle ani bir haber aldım çocukluktan sonra. Böyle bir ilki böyle büyük bir adamla yaşamamalıydım, yazıp çizerken -ki belki saçma sapan şeyler yazıyorum, bilmiyorum- kabul etmek istemiyor bir yanım ama kafayı çevirdiğim her yerde Seba'yı kaybettik yazısından başka bir şey yok...

Aile dostlarımız sayesinde tanımış babam Süleyman Seba'yı. Ben daha dünyada yokken "Efsane Başkan" değil de "Süleyman Abi" olmuş annem babam için. Ben doğunca da dedeliğe terfi etmiş. Babam her adı geçtiğinde anlatır beni nasıl sevdiğini. Benim büyüyüp de koşturmaya başlamadığım dönemde bizimkilerin yanındaysa beni kimseye bırakmazmış. Belki olan biteni hatırlamaya başladığımda kendisini hiç görmesem bu kadar olmazdı ama defalarca boynuna sarılışım hala aklımda olduğundan saatlerdir gözlerim kurumadı.

5-6 yaşında çocuğa tavlayı öğretip de her defasında yenilerek o çocuğun okula girdiğinde Beşiktaşlı arkadaşlarına şov yapmasını sağladı. Yıllarca "tavla oynamayı biliyorum hem de sizin başkanınızı hep yeniyorum" diye bezdirmiştim Beşiktaşlı arkadaşlarımı.

Beni Beşiktaşlı yapmak için şansını denedi mi diye geçmişte sordum ama annem de babam da hiç öyle bir şey söylemedi dediler. Benim hatırlamaya başladığım dönemlerde de öyle bir şey olmadı. Zaten anne-baba demeden Cimbom demiş bir bebek için fazla da şansı olduğu söylenemez herhalde. Beni Beşiktaşlı yapmadı ama eminim kendi de biliyordu istediği saygıyı-sevgiyi aşıladığını...

Keşke arada yüzlerce kilometre olmasaydı da her istediğimde görebilseydim kendisini... 9-10 yaşıma kadar hatırladığım yaz ayları "Süleyman dedem geliyor" aylarıydı hep. Sonra buradaki evi sattı veya bıraktı tam hatırlamıyorum, sonuçta gelmedi 96-97 civarından beri. Beşiktaş'ın Marmaris'teki devre arası kampından sonra bir veya iki kere daha geldi. Bir daha gelmedi, yıllar sonra Datça'ya Palamutbükü'ne gelecekti ama o da olmadı sağlık sorunlarından ötürü hep erteledi denk gelmedi bana bir türlü.

Uzun yıllar görüşememiş olmama rağmen onu gördüğüm hemen hemen her an aklımda. Herkesin gözünde efsane olan bir adamın, ardından bir tane kötü kelime edilmemiş ve edilemeyecek bir adamın bu kadar yakınında olup kendisine dede diye sarılabilmek eşsiz bir duyguymuş... bunu bugün bir kez daha fazlasıyla anladım.

Umarım sonsuza kadar Beşiktaş'ı üzdüklerini duymadan uyursun Süleyman dedem...

Daha fazlasını veya derli toplusunu yazabilirdim belki ama gözler dola dola bu kadarı çıkıyor... Aklıma gelen her an bıkmadan usanmadan yazarım Süleyman Seba'yı...

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO